Srebreniça katliamı, onuncu yılında bir kez daha hatırlandı. Gelecek yılın temmuzuna kadar yine unutulacak. Gelecek yılın anma töreni de benim gözümde yine yalancılığın resmi töreni olacak.
Bu yalanın altını çizmek gerek. Çünkü olay, sadece 8 bin masum insanın katledilmesi olayı değil.
On yıl önce Bosna-Hersek'te iç savaş yaşanıyordu. Daha doğrusu ülkedeki Müslüman Bosnalılar, Sırp ordusu tarafından kuşatılmıştı. Birleşmiş Milletler, silahsızlandırma kararı almış ama bu karar sadece Bosnalılar için uygulanmıştı. Ve yine Birleşmiş Milletler, Srebreniça'yı sözümona 'güvenli bölge' ilan etmişlerdi. Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilen bir yerde silaha ne gerek olabilirdi ki? .. Sırp birlikleri, önce kuşatıp, aç-susuz bıraktıkları Srebreniça'yı ele geçirmek üzere saldırdıklarında Bosnalılar hâlâ silahsızdı.
Bölgede Birleşmiş Milletler gücünün başında bir Fransız generali vardı. Srebreniça 'güvenli bölge' sinden de Hollandalı askerler sorumluydu.
10 Temmuz 1995'te saldırıya geçen Sırplar, kenti top ateşine tuttular. NATO, Sırplara karşı hava saldırısı düzenledi. Sırplar başka bir silaha başvurdular. Karakolları basıp 14 Hollandalı askeri rehin aldılar. Hava saldırısı durdurulmazsa bu askerleri öldüreceklerini söylediler. Hava saldırısı durdu. Çünkü Hollandalı askerlerin hayatı, Hollanda için de, NATO için de, Birleşmiş Milletler için de çok önemliydi.
Sırplar için bu kadarı yeterli değildi. Kentten kaçmaya çalışan Bosnalıların kendilerine teslim edilmesini istediler. Yoksa? ..
Yoksa Hollandalı askerler öldürülecekti. Hollandalı askerlerin hayatı Hollanda için de, NATO için de, Birleşmiş Milletler için de çok önemliydi. Sırpların istediği aslında çok 'basit' ti. 16 ile 77 yaş arasındaki bütün erkekler teslim edilirse diğerlerinin gitmesine izin verilecekti.
Ve Bosna'daki Birleşmiş Milletler'in yetkilileri, askeri gücünün generalleri, o generallerin hükümetleri bu basit isteği kabul ettiler. Hollanda askerleri, 16-77 yaş arası erkekleri katliam yapılacağını bile bile Sırplara teslim ettiler. Kadınlarla erkeklerin, yalvarış yakarış arasında ayrılması işlemi Hollanda askerlerinin gözetim ve denetiminde yerine getirildi.
Sırplar, 'Birleşmiş Milletler askerleri' nden teslim aldıkları 8 bin Bosnalı erkeği gruplar halinde öldürüp toplu mezarlara gömdüler. Srebreniça ve çevresinden hâlâ toplu mezarlar fışkırıyor.
14 Hollandalı askere karşılık 8 bin Bosnalı sivil katliama terk edildi. Çünkü Hollandalı askerlerin canı, Hollanda için, NATO için ve Birleşmiş Milletler için çok önemliydi.
İşte iki gün önce Srebreniça'da bu olayın anma töreni vardı. İlginç olan, Fransız ve Hollanda dışişleri bakanları da oradaydı. Sahte gözyaşları döktüler.
Katliamın baş sorumluları Karadziç ve Mladiç on yıldır ellerini kollarını sallayarak gezerken, Fransa, Hollanda, Birleşmiş Milletler, hiçbir şey olmamış gibi davranırken, yalandan gözyaşları.
Bu yalanın altını çizmek gerek. Çünkü olay sadece 8 bin kişinin öldürülmesi olayı değil. Bir zihniyet bir siyaset olayı. '
bana dun akşam sinema filmi yazarken garip gelmişti. sinema filmi de ne demek demiştim? başka sinema olmayan filmler de mi var demiştim. TDK sinema için şu karşılığı vermiş: ' Herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir ekran üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işi.' sinema filmi değil de belgesel filmi olsun. Ama belgesel de yaparken yukarıdaki açıklama hayata geçiriliyor zaten. O halde sinema filmi, belgesel filmi ve vs deki gibi film kelimeler fazladan. Zaten sinema dahilinde yapılan filmdir.
Aslında başlığı kelime olara açacaktım; ama işte gece sersemliğime gelmiş. Burada Türkçe'nin ne kadar güzel bir dil oduğunu gösteren yazıyı asmak için açmıştım bu terimi:
'27 harfli Türkçe kelimeler
Zambak-Dilset’in bu sene üçüncüsünü gerçekleştirdiği “Uluslararası Yabancılar İçin Türkçe Yarışması”nda onur konuğu olarak bulunan Belçikalı Türkolog Prof. Dr. Johan Vandawalle ile Belçika’da görüşmemiz sırasında pek çok mesele üzerinde durduk.
O, Türkçenin matematik ilmi gibi açık ve berrak bir yapıya sahip olduğunu, satranç oyunundaki birleştirmeler gibi mantıkî birleştirmeler imkânına sahip olduğunu söylüyor. “Türkçede bazı fiil köklerinden iki yüz bin civarında biçim türetilebilir. Ayrıca mesela bir görmek fiiline yapılacak eklemelerle, ‘görüştürülemeyebilecekmişiz’ kelimesinde olduğu gibi 27 harf bulunabilir. Bunu başka bir dilde yapamazsınız. Diğer dillerin ayrı yazılan müstakil ekleri ve kaidesizlikleri, hatta kaideleri olsa bile istisnaları hatta istisnaların da istisnaları çok kafa karıştırıcı. Yani onlarda Türkçedeki berraklık yok.”
35 dili bilmenin verdiği geniş ufuk ve tespitlerle Türkçemiz hakkında görüşlerini beyan eden bu ilim adamı, aksansız konuşması, hoş telaffuzu ve detayları ifade eden Türkçe kelimeleri seçişleriyle dikkatimizi çekiyor. Bu durumu nasıl kazandığını sorduğumuzda “Türkçeyi tanıyıp hayran olduğum ilk günlerden itibaren hep Türkleri bulup onlarla Türkçe konuşmaya başladım. Mesela, Aydınlı bir arkadaşla tanışmıştık, ben mutlaka her hafta, hafta sonları evlerine gider, akşam yediden öbür gün sabah beşe kadar onunla Türkçe sohbet ederdim. Bunun için de Türk dili, kültürü ve sanatı ile ilgili on tane mühim soru hazırlar öyle giderdim.” diyor.
O sırada Belçikalı Türk Parlamenter Cemal Çavdarlı ile telefonla görüşme imkanı oluyor. O, bize, Johan Vandawalle ile senelerdir tanışıp görüştüğünü söylüyor.
Türkçe, Türk sanatı ve mutfağı hayranı Prof. Dr. Johan, Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç Bey’in himayelerinde yapılan bu Türkçe yarışmasının gelecek sene bir de akademisyenler boyutunun olmasını arzuluyor. Dilimizin dünya dili olmasından dolayı sürur duyuyor. Hatta Türkiye’den Belçika’ya döndüğünde aile bu durumu fark ederek kendisine “Sîmân değişmiş, mutluluğun her halinden belli oluyor! ” dediklerini ifade ediyor.
Kendisine bir rüya gibi gelen bu program için “Her sene daha görkemli olmalı... Halkınızın ilgisi çok güzel. Ben Ankara’da Maraş vs. illerden gelmiş arabaların plakalarını gördüm! ” diyor.
Arkadaşlarından kendisine e-posta ile pek çok tebrik gelmiş. O, bilhassa Türkolog olan akademisyen arkadaşlarına, “Ben sizden artık, tebrik ve takdir yerine Türkçe ile ilgili ufuk açıcı yazı ve tebliğler bekliyorum.” karşılığını yazmış.
Türkçe öğrettiği öğrencilerinin, kendisinin tavsiyesi ile Türkiye’ye gittiklerini sonra da “Bizim ülkemiz, artık havası gibi bize soğuk geliyor. Türkiye’de insanlar ve insanî münasebetler sıcak! ” dediklerini hatta bazılarının gidip yerleştiklerini, bazılarının da yerleşmek istediklerini söylüyor.
Türkçenin durum eklerinin çok mühim olduğunu, bunu öğrenmek istemeyip ‘ne lüzum var’ diye direnen öğrencilerinin Türkçeyi öğrenemediğini; ama teslim olanların kısa zamanda kavrayıp bellediklerini; kelimelerin doğru öğrenilip telaffuz edilmesinin çok mühim olduğunu hatta annesinin bir Türk lokantasında “bir” kelimesini yanlış kullanıp “Bana bira kola getiriniz” deyince garsonun kola yerine bira getirdiğini; Aydın taraflarında bir öğrencisinin meyve alırken satıcıya “Yıkar mısınız? ” diyeceğine yanlışlıkla “Yıkanır mısınız? ” deyince, “Ben pis miyim? Kirli miyim? ” diye kızgın bir karşılık aldığını söylüyor.
Ayrıca kelimelerde isim seçimlerine de dikkat çeken Johan, “Napolyon, Hollanda’nın güney bölgesini alınca, ‘Herkes kendisine bir soyadı alsın’ diye emretmiş. Onlar da bu nasıl olsa geçici bir şey olur diye kendilerine gülünç soy isimleri seçmişler. Sonra da öylece yerleşip kalmış. Bu yüzden Güney Hollanda’da çok komik soy adları ile karşılaşırsınız.” diyor.
Bir acı ne zaman diner? Eğer birkaç ay, birkaç yıl şeklinde cevap verenlerdenseniz yanıldığınızın örneği Srebrenitsa’dır.
Katliamın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen Boşnak annelerin, çocukların acısı dinmediği gibi azalmamış bile. Her tabut, her haber gözyaşlarının dökülmesi için yeterli oluyor. 40 bin kişinin toplandığı Potoçari Şehitliği’nde görenlerin zihnini allak bullak eden bir manzara ile başladı bu yılki anma törenleri. Çimler üzerine dizilmiş yüzlerce tabut ve gözyaşları içinde tabutların başına gelen anneler, eşler ve yetim çocuklar... Hepsinin gözleri bir elindeki kağıtta bir de tabutların başındaki rakamlarda. Anneler on yıldır ‘bir mezarı olsa’ dediği çocuğuna kavuşmanın, en azından tabutuna el sürebilmenin fırsatını yakalamış olmanın karmaşık duyguları içinde. Birkaç adım, kontrol edilen birkaç tabut ve sonunda kavuşma anı. Gözyaşları usul usul yağan yağmura karışıp tabutların üzerine düşüyor. On yıldır kayıpları için ağlayan Boşnak anneler, sessizce gözyaşı döküyorlar. Bu esnada dünyanın dört bir tarafından gelmiş ‘ciddi’ giyinen ‘önemli’ insanlar mikrofonlardan dünya barışına yapılacak katkıdan, katillerin hesabının sorulacağından bahsediyor; fakat şehit annelerinden hiçbiri onları duymuyor bile. Şehit yakınları kendi dünyalarına o kadar dalmıştı ki bu yıl ilk kez törenlere katılan Sırbistan-Karadağ Cumhurbaşkanı Boris Tadiç bile fark edilmedi. Tadiç, başı önde geldi; sessizce çelenk koyup başı önde ayrıldı Potoçari’den.
Katliamın yaşandığı Potoçari köyü yakınlarındaki şehitlikte düzenlenen törenlere bu yıl Batı dünyasının özrü damgasını vuruyordu aslında. Uygar dünyanın failleri bulacağı sözü veriliyordu kürsüde; fakat manzara söylenenlerle çelişiyordu. Tüm dünya liderleri savaş suçluları mahkemeye çıksın derken, Sırp bölgelerinden gelen silah seslerğ Sırpların yaptıklarından pişman olmadıklarını gösterir gibiydi. Verilen sözlere güvenilmişti ve bugün benzer sözlere güvenmenin bir sonucu olarak 610 tabut defin için bekliyordu. Binlerce insanın hep birden ‘hakkımızı helal ettik’ nidalarından sonra tabutlar yüklenildi omuzlara. Çok hafif, çok küçüktü tabutlar. Çünkü hepsi on yıl önce bugün Crni köyü yakınlarında topluca katledilen 610 Boşnak’a aitti ve içinde sadece birkaç parça kemik vardı. Yıllarca kimlik tespiti için bekleyen kemikler, nihayet ebedi istirahatgahına doğru yol alıyordu. Bu esnada çığlıklar hıçkırıklara karışıyordu, aynı anda binlerce insandan... Yüreğine gömdüğü acısını artık dizginleyemeyenler, bayılanlar, çocuğunun, babasının tabutunu gösteren anneler...
Mahşeri bir kalabalık, mahşeri bir telaş. Her adımda ayrı bir trajik hikâye var üstelik. Srebrenitsalı Hatice Muhammedoviç de kocasıyla oğlunu defnediyordu törenlerde. Onları yolcu ederken on yıl önce kaybettiği yakınlarını sayıyordu bize: “Eşim, çocuklarım ve onların akrabaları. 100’ü aşkın yakınımı kaybettim birkaç gün içerisinde. Ben ölünce de soy ismim tarihe karışacak.” diyor. Hemen yanındaki başka mezarlarda başka hikâyeler var; ama dün Potoçari’de dil ortaktı: Gözyaşı...
Srebrenitsa katliamının 10. yıldönümü, Potoçari’de düzenlenen mahşerî törenlerle anıldı. Yapılan DNA çalışmaları ile kimlikleri tespit edilebilen 610 şehidin de defnedildiği törenlere 50’yi aşkın ülkeden üst düzey katılım gerçekleşti.
Törende konuşan yetkililer, yaşanan katliamda Batı dünyasının hatası ve utancı olduğunu kabul ederek Boşnaklardan özür diledi.
Yaklaşık 40 bin kişinin katıldığı törenler için 250’ye yakın otobüs ve binlerce otomobille Potoçari’ye akın eden Boşnaklar, şehitlerini görkemli şekilde uğurladı. Törenlerden önce Türkiye tarafından yollanan 15 bin beyaz başörtüsü dağıtıldı. Anma programı Bosna Cumhurbaşkanı Süleyman Tihiç’in konuşmasıyla başladı. Tihiç “Yeni bir Bosna’nın inşası için savaş suçlularının hesap vermesi gerekir. Burada acıları tazelemekle birlikte hakkın, adaletin yerine gelmesi yönündeki talepleri dile getirmek için varız.” dedi.
Yoğun kalabalık sebebiyle gecikmeli başlayan programda konuşan Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz ise katliamda Sırplar kadar Batı dünyasının da hatası olduğunu söyledi. Konuşmasına “Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü” diyerek başlayan Wolfowitz, “Biz Batı dünyası olarak, yapmamız gereken her şeyi yapsaydık bu katliam yaşanmayacaktı. Srebrenitsa özgür dünyanın utancı ve ayıbıdır. Savaş suçlularının yakalanması ve gerekli cezayı alması için elimizden geleni yapacağız. Dünya Bankası olarak da bu ülkenin yeniden inşası için projeler geliştireceğiz.” dedi.
AB Dönem Başkanı İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Straw da “Srebrenitsa bizim utancımızdır. Bu şeytanca eylem gözlerimizin önünde oldu ve biz bunu önlemek için yeterince çalışmadık.” diye konuştu ve Karadziç ile Mladiç’in yakalanamamasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
“Bosna barışının mimarı” Amerikalı eski diplomat Richard Holbrooke ise Srebrenitsa’yı “uluslararası toplumun utancı” diye niteleyerek, “Karadziç ile Mladiç yakalanmadan görev tamamlanmayacaktır.” dedi. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Gül’ün başkanlığında kalabalık bir parlamenter grubu ve sivil toplum kuruluşlarının temsil ettiği törenlere Sırp Cumhurbaşkanı Boris Tadiç, Richard Holbrooke, Hırvatistan Cumhurbaşkanı Mesiç başta olmak üzere 50’yi aşkın ülkeden yüzden fazla üst düzey devlet adamı katıldı. Tören anıtına çelenk bırakan devlet adamları Bosna Hersek Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Çeriç’in kıldırdığı cenaze namazına eşlik ettiler. Çeriç, dünya barışı için dua ettiği konuşmasında ise Srebrenitsa benzeri bir katliamın yaşanmaması için tüm dünyanın tedbir alması gerektiğini söyledi.
Tarihî törenler sırasında Sırbistan’dan gelen bir grup sivil toplum kuruluşu ise Srebrenitsalı annelere destek verdi. ‘Acınızı paylaşıyoruz.’ diyen Sırp Savaş Karşıtı Kadınlar Örgütü üyeleri savaş suçlularının da adalet önünde hesap vermesi gerektiğini söylediler.
‘O korkunç anları unutamıyorum bize sığınan insanları savunamadık’
Srebrenitsa katliamı sırasında kenti Sırp çetniklere teslim ederek kıyımın önünü açan Hollanda barış gücü taburunda görevli bir asker Zaman’a konuştu.
“Bize güvenip sığınan masumları savunamadık. Kendimi sorumlu hissediyorum; o korkunç anları hâlâ unutamıyorum.” diyen Wim Dıjkma adlı asker, 600 kişilik taburda psikolojik tedavi gören 250’ye yakın Hollandalıdan sadece biri. 16 Ocak-21 Temmuz 1995 arasında Srebrenitsa’daki askeri birliğin iç istihbarat sorumlusu olarak görev yapan Dıjkma, ülkesine döndükten sonra 6 ay tedavi gördüğünü belirtiyor.
6 aylık Bosna serüvenini “Hayatımın en acı ve korkunç görevi.” diye niteleyen Hollandalı eski asker, Sırpların yaptığına “tam anlamıyla vahşi bir katliam” derken, kendisini şahsen ‘suçlu’ görmüyor. “Suçlu değilim; ama kendimi sorumlu hissediyorum.” diyen Wim Dıjkma, asıl sorumluluğun BM’de olduğunu savunarak, kendilerinin “ellerinin kollarının bağlı olduğunu” şu ifadelerle savunurken itiraflarını sürdürüyor: “Bizim gidiş amacımız çok farklıydı. Oraya vardığımızda elimiz kolumuz bağlıydı. Çünkü bütün yetkiler BM’de idi. Bizi kimseye ateş açmamamız konusunda uyardılar. ‘Sadece size ateş edenlere caydırıcı olarak karşılık verin.’ dediler. Zaten yeterince ağır silahımız da yoktu. Biz oraya bir nevi ‘geri hizmet’ vazifesiyle gönderildik. Yani bizden beklenen, caydırıcılık ve koruma idi. Ama bunları da tam anlamıyla yapamadık.” Kendilerine verilen emre göre, “sadece Sırpların ateş etmesine karşılık ateş açabileceklerini” savunan Hollandalı askerin, bu noktada Hollandalı komutanlarını suçlamaktan kaçınması dikkat çekiyor. Wim Dıjkma, “Bizi gönderenler ve yetki vermeyenler suçlu. İçeriye konvoy ve takviye gelemiyordu. Toplam 600 kişi ne yapabilirdik? ... Bütün bu sebeplerden dolayı silahsız masum Boşnak Müslümanları koruyamadık. Bundan suçlu olmasam da orada olduğum için kendimi sorumlu hissediyorum.” ifadelerini kullandı. Srebrenitsa vahşetini “gerçekten çok korkunç” diye niteleyen eski asker, “Masum insanlar bize güvenmişlerdi. Hep bize sığınıyorlardı. Onları yeterince savunamadık. Ben de burada sorumluyum. Ama sorumlu hissetmekle suçlu hissetmek çok farklıdır. Eğer insanlar savaşın dehşetini bilselerdi savaşa başlamadan önce bin defa oturup düşünürlerdi.” ifadeleriyle adeta günah çıkartıyor.
Kurbanların kimlik tespitinin önemini vurgulayan eski asker, Srebrenitsa’daki bütün kayıpların ortaya çıkmasının “çok uzun zaman alacağını” vurgulayarak şöyle devam ediyor: “Gerçekten vicdan azabı çekiyorum. Uyuyamıyorum. Psikolojik tedavi gördüm. Hâlâ da devam ediyor.” Dıjkma’nın aksine Hollanda yönetiminin, katliamın 10. yılında olaylarla ilgili olarak hâlâ sorumluluk kabul etmemesi dikkat çekiyor.
Dıjkma, yıldönümü dolayısıyla Hollanda’nın Vugt şehrinde bir konferans da verdi. Davetlilerin, “Bu masumlar niçin savunulamadı, BM niye onları başıboş bıraktı? ” sorularına maruz kalan eski asker, bunun “üç” sebebini, “Askerlere sadece kendilerini savunma görevi verilmesi, BM’nin acziyeti ve askerlerin tecrübesizliği” diye sıralarken şöyle konuştu: “Uluslararası sistemde de gerçekten bir başıbozukluk var. Göz göre göre katliam ‘geliyorum’ dedi. Gerçekten savunamadık onları.”
hem esmer olacak hem de kadin olacak hem de bir derinligi olacak. gercek olanların varlığından şüphe ederken böyle gerçek olmayan bir şeyin varlığına nasıl inanir insan :)
'Cumhuriyet 13.07.2005
GENİŞ AÇI
HİKMET BİLA
Srebreniça Sadece Katliam Değil...
Srebreniça katliamı, onuncu yılında bir kez daha hatırlandı. Gelecek yılın temmuzuna kadar yine unutulacak. Gelecek yılın anma töreni de benim gözümde yine yalancılığın resmi töreni olacak.
Bu yalanın altını çizmek gerek. Çünkü olay, sadece 8 bin masum insanın katledilmesi olayı değil.
On yıl önce Bosna-Hersek'te iç savaş yaşanıyordu. Daha doğrusu ülkedeki Müslüman Bosnalılar, Sırp ordusu tarafından kuşatılmıştı. Birleşmiş Milletler, silahsızlandırma kararı almış ama bu karar sadece Bosnalılar için uygulanmıştı. Ve yine Birleşmiş Milletler, Srebreniça'yı sözümona 'güvenli bölge' ilan etmişlerdi. Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilen bir yerde silaha ne gerek olabilirdi ki? .. Sırp birlikleri, önce kuşatıp, aç-susuz bıraktıkları Srebreniça'yı ele geçirmek üzere saldırdıklarında Bosnalılar hâlâ silahsızdı.
Bölgede Birleşmiş Milletler gücünün başında bir Fransız generali vardı. Srebreniça 'güvenli bölge' sinden de Hollandalı askerler sorumluydu.
10 Temmuz 1995'te saldırıya geçen Sırplar, kenti top ateşine tuttular. NATO, Sırplara karşı hava saldırısı düzenledi. Sırplar başka bir silaha başvurdular. Karakolları basıp 14 Hollandalı askeri rehin aldılar. Hava saldırısı durdurulmazsa bu askerleri öldüreceklerini söylediler. Hava saldırısı durdu. Çünkü Hollandalı askerlerin hayatı, Hollanda için de, NATO için de, Birleşmiş Milletler için de çok önemliydi.
Sırplar için bu kadarı yeterli değildi. Kentten kaçmaya çalışan Bosnalıların kendilerine teslim edilmesini istediler. Yoksa? ..
Yoksa Hollandalı askerler öldürülecekti. Hollandalı askerlerin hayatı Hollanda için de, NATO için de, Birleşmiş Milletler için de çok önemliydi. Sırpların istediği aslında çok 'basit' ti. 16 ile 77 yaş arasındaki bütün erkekler teslim edilirse diğerlerinin gitmesine izin verilecekti.
Ve Bosna'daki Birleşmiş Milletler'in yetkilileri, askeri gücünün generalleri, o generallerin hükümetleri bu basit isteği kabul ettiler. Hollanda askerleri, 16-77 yaş arası erkekleri katliam yapılacağını bile bile Sırplara teslim ettiler. Kadınlarla erkeklerin, yalvarış yakarış arasında ayrılması işlemi Hollanda askerlerinin gözetim ve denetiminde yerine getirildi.
Sırplar, 'Birleşmiş Milletler askerleri' nden teslim aldıkları 8 bin Bosnalı erkeği gruplar halinde öldürüp toplu mezarlara gömdüler. Srebreniça ve çevresinden hâlâ toplu mezarlar fışkırıyor.
14 Hollandalı askere karşılık 8 bin Bosnalı sivil katliama terk edildi. Çünkü Hollandalı askerlerin canı, Hollanda için, NATO için ve Birleşmiş Milletler için çok önemliydi.
İşte iki gün önce Srebreniça'da bu olayın anma töreni vardı. İlginç olan, Fransız ve Hollanda dışişleri bakanları da oradaydı. Sahte gözyaşları döktüler.
Katliamın baş sorumluları Karadziç ve Mladiç on yıldır ellerini kollarını sallayarak gezerken, Fransa, Hollanda, Birleşmiş Milletler, hiçbir şey olmamış gibi davranırken, yalandan gözyaşları.
Bu yalanın altını çizmek gerek. Çünkü olay sadece 8 bin kişinin öldürülmesi olayı değil. Bir zihniyet bir siyaset olayı. '
bana dun akşam sinema filmi yazarken garip gelmişti. sinema filmi de ne demek demiştim? başka sinema olmayan filmler de mi var demiştim.
TDK sinema için şu karşılığı vermiş: ' Herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir ekran üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işi.'
sinema filmi değil de belgesel filmi olsun. Ama belgesel de yaparken yukarıdaki açıklama hayata geçiriliyor zaten. O halde sinema filmi, belgesel filmi ve vs deki gibi film kelimeler fazladan. Zaten sinema dahilinde yapılan filmdir.
Aslında başlığı kelime olara açacaktım; ama işte gece sersemliğime gelmiş.
Burada Türkçe'nin ne kadar güzel bir dil oduğunu gösteren yazıyı asmak için açmıştım bu terimi:
'27 harfli Türkçe kelimeler
Zambak-Dilset’in bu sene üçüncüsünü gerçekleştirdiği “Uluslararası Yabancılar İçin Türkçe Yarışması”nda onur konuğu olarak bulunan Belçikalı Türkolog Prof. Dr. Johan Vandawalle ile Belçika’da görüşmemiz sırasında pek çok mesele üzerinde durduk.
O, Türkçenin matematik ilmi gibi açık ve berrak bir yapıya sahip olduğunu, satranç oyunundaki birleştirmeler gibi mantıkî birleştirmeler imkânına sahip olduğunu söylüyor. “Türkçede bazı fiil köklerinden iki yüz bin civarında biçim türetilebilir. Ayrıca mesela bir görmek fiiline yapılacak eklemelerle, ‘görüştürülemeyebilecekmişiz’ kelimesinde olduğu gibi 27 harf bulunabilir. Bunu başka bir dilde yapamazsınız. Diğer dillerin ayrı yazılan müstakil ekleri ve kaidesizlikleri, hatta kaideleri olsa bile istisnaları hatta istisnaların da istisnaları çok kafa karıştırıcı. Yani onlarda Türkçedeki berraklık yok.”
35 dili bilmenin verdiği geniş ufuk ve tespitlerle Türkçemiz hakkında görüşlerini beyan eden bu ilim adamı, aksansız konuşması, hoş telaffuzu ve detayları ifade eden Türkçe kelimeleri seçişleriyle dikkatimizi çekiyor. Bu durumu nasıl kazandığını sorduğumuzda “Türkçeyi tanıyıp hayran olduğum ilk günlerden itibaren hep Türkleri bulup onlarla Türkçe konuşmaya başladım. Mesela, Aydınlı bir arkadaşla tanışmıştık, ben mutlaka her hafta, hafta sonları evlerine gider, akşam yediden öbür gün sabah beşe kadar onunla Türkçe sohbet ederdim. Bunun için de Türk dili, kültürü ve sanatı ile ilgili on tane mühim soru hazırlar öyle giderdim.” diyor.
O sırada Belçikalı Türk Parlamenter Cemal Çavdarlı ile telefonla görüşme imkanı oluyor. O, bize, Johan Vandawalle ile senelerdir tanışıp görüştüğünü söylüyor.
Türkçe, Türk sanatı ve mutfağı hayranı Prof. Dr. Johan, Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç Bey’in himayelerinde yapılan bu Türkçe yarışmasının gelecek sene bir de akademisyenler boyutunun olmasını arzuluyor. Dilimizin dünya dili olmasından dolayı sürur duyuyor. Hatta Türkiye’den Belçika’ya döndüğünde aile bu durumu fark ederek kendisine “Sîmân değişmiş, mutluluğun her halinden belli oluyor! ” dediklerini ifade ediyor.
Kendisine bir rüya gibi gelen bu program için “Her sene daha görkemli olmalı... Halkınızın ilgisi çok güzel. Ben Ankara’da Maraş vs. illerden gelmiş arabaların plakalarını gördüm! ” diyor.
Arkadaşlarından kendisine e-posta ile pek çok tebrik gelmiş. O, bilhassa Türkolog olan akademisyen arkadaşlarına, “Ben sizden artık, tebrik ve takdir yerine Türkçe ile ilgili ufuk açıcı yazı ve tebliğler bekliyorum.” karşılığını yazmış.
Türkçe öğrettiği öğrencilerinin, kendisinin tavsiyesi ile Türkiye’ye gittiklerini sonra da “Bizim ülkemiz, artık havası gibi bize soğuk geliyor. Türkiye’de insanlar ve insanî münasebetler sıcak! ” dediklerini hatta bazılarının gidip yerleştiklerini, bazılarının da yerleşmek istediklerini söylüyor.
Türkçenin durum eklerinin çok mühim olduğunu, bunu öğrenmek istemeyip ‘ne lüzum var’ diye direnen öğrencilerinin Türkçeyi öğrenemediğini; ama teslim olanların kısa zamanda kavrayıp bellediklerini; kelimelerin doğru öğrenilip telaffuz edilmesinin çok mühim olduğunu hatta annesinin bir Türk lokantasında “bir” kelimesini yanlış kullanıp “Bana bira kola getiriniz” deyince garsonun kola yerine bira getirdiğini; Aydın taraflarında bir öğrencisinin meyve alırken satıcıya “Yıkar mısınız? ” diyeceğine yanlışlıkla “Yıkanır mısınız? ” deyince, “Ben pis miyim? Kirli miyim? ” diye kızgın bir karşılık aldığını söylüyor.
Ayrıca kelimelerde isim seçimlerine de dikkat çeken Johan, “Napolyon, Hollanda’nın güney bölgesini alınca, ‘Herkes kendisine bir soyadı alsın’ diye emretmiş. Onlar da bu nasıl olsa geçici bir şey olur diye kendilerine gülünç soy isimleri seçmişler. Sonra da öylece yerleşip kalmış. Bu yüzden Güney Hollanda’da çok komik soy adları ile karşılaşırsınız.” diyor.
11.07.2005 /Zaman/Abdullah Aymaz
bir sinema filmi vardı.
sinema filmi?
bekara karı boşaması kolay
sozunun bir başka versiyonu
[HABER İZLENİM] Özür, acıları unutturur mu?
Bir acı ne zaman diner? Eğer birkaç ay, birkaç yıl şeklinde cevap verenlerdenseniz yanıldığınızın örneği Srebrenitsa’dır.
Katliamın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen Boşnak annelerin, çocukların acısı dinmediği gibi azalmamış bile. Her tabut, her haber gözyaşlarının dökülmesi için yeterli oluyor. 40 bin kişinin toplandığı Potoçari Şehitliği’nde görenlerin zihnini allak bullak eden bir manzara ile başladı bu yılki anma törenleri. Çimler üzerine dizilmiş yüzlerce tabut ve gözyaşları içinde tabutların başına gelen anneler, eşler ve yetim çocuklar... Hepsinin gözleri bir elindeki kağıtta bir de tabutların başındaki rakamlarda. Anneler on yıldır ‘bir mezarı olsa’ dediği çocuğuna kavuşmanın, en azından tabutuna el sürebilmenin fırsatını yakalamış olmanın karmaşık duyguları içinde. Birkaç adım, kontrol edilen birkaç tabut ve sonunda kavuşma anı. Gözyaşları usul usul yağan yağmura karışıp tabutların üzerine düşüyor. On yıldır kayıpları için ağlayan Boşnak anneler, sessizce gözyaşı döküyorlar. Bu esnada dünyanın dört bir tarafından gelmiş ‘ciddi’ giyinen ‘önemli’ insanlar mikrofonlardan dünya barışına yapılacak katkıdan, katillerin hesabının sorulacağından bahsediyor; fakat şehit annelerinden hiçbiri onları duymuyor bile. Şehit yakınları kendi dünyalarına o kadar dalmıştı ki bu yıl ilk kez törenlere katılan Sırbistan-Karadağ Cumhurbaşkanı Boris Tadiç bile fark edilmedi. Tadiç, başı önde geldi; sessizce çelenk koyup başı önde ayrıldı Potoçari’den.
Katliamın yaşandığı Potoçari köyü yakınlarındaki şehitlikte düzenlenen törenlere bu yıl Batı dünyasının özrü damgasını vuruyordu aslında. Uygar dünyanın failleri bulacağı sözü veriliyordu kürsüde; fakat manzara söylenenlerle çelişiyordu. Tüm dünya liderleri savaş suçluları mahkemeye çıksın derken, Sırp bölgelerinden gelen silah seslerğ Sırpların yaptıklarından pişman olmadıklarını gösterir gibiydi. Verilen sözlere güvenilmişti ve bugün benzer sözlere güvenmenin bir sonucu olarak 610 tabut defin için bekliyordu. Binlerce insanın hep birden ‘hakkımızı helal ettik’ nidalarından sonra tabutlar yüklenildi omuzlara. Çok hafif, çok küçüktü tabutlar. Çünkü hepsi on yıl önce bugün Crni köyü yakınlarında topluca katledilen 610 Boşnak’a aitti ve içinde sadece birkaç parça kemik vardı. Yıllarca kimlik tespiti için bekleyen kemikler, nihayet ebedi istirahatgahına doğru yol alıyordu. Bu esnada çığlıklar hıçkırıklara karışıyordu, aynı anda binlerce insandan... Yüreğine gömdüğü acısını artık dizginleyemeyenler, bayılanlar, çocuğunun, babasının tabutunu gösteren anneler...
Mahşeri bir kalabalık, mahşeri bir telaş. Her adımda ayrı bir trajik hikâye var üstelik. Srebrenitsalı Hatice Muhammedoviç de kocasıyla oğlunu defnediyordu törenlerde. Onları yolcu ederken on yıl önce kaybettiği yakınlarını sayıyordu bize: “Eşim, çocuklarım ve onların akrabaları. 100’ü aşkın yakınımı kaybettim birkaç gün içerisinde. Ben ölünce de soy ismim tarihe karışacak.” diyor. Hemen yanındaki başka mezarlarda başka hikâyeler var; ama dün Potoçari’de dil ortaktı: Gözyaşı...
12.07.2005
ADEM YAVUZ ARSLAN-SREBRENİTSA /Zaman
Srebrenitsa’nın 10. yılında dünya özür diledi
Srebrenitsa katliamının 10. yıldönümü, Potoçari’de düzenlenen mahşerî törenlerle anıldı. Yapılan DNA çalışmaları ile kimlikleri tespit edilebilen 610 şehidin de defnedildiği törenlere 50’yi aşkın ülkeden üst düzey katılım gerçekleşti.
Törende konuşan yetkililer, yaşanan katliamda Batı dünyasının hatası ve utancı olduğunu kabul ederek Boşnaklardan özür diledi.
Yaklaşık 40 bin kişinin katıldığı törenler için 250’ye yakın otobüs ve binlerce otomobille Potoçari’ye akın eden Boşnaklar, şehitlerini görkemli şekilde uğurladı. Törenlerden önce Türkiye tarafından yollanan 15 bin beyaz başörtüsü dağıtıldı. Anma programı Bosna Cumhurbaşkanı Süleyman Tihiç’in konuşmasıyla başladı. Tihiç “Yeni bir Bosna’nın inşası için savaş suçlularının hesap vermesi gerekir. Burada acıları tazelemekle birlikte hakkın, adaletin yerine gelmesi yönündeki talepleri dile getirmek için varız.” dedi.
Yoğun kalabalık sebebiyle gecikmeli başlayan programda konuşan Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz ise katliamda Sırplar kadar Batı dünyasının da hatası olduğunu söyledi. Konuşmasına “Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü” diyerek başlayan Wolfowitz, “Biz Batı dünyası olarak, yapmamız gereken her şeyi yapsaydık bu katliam yaşanmayacaktı. Srebrenitsa özgür dünyanın utancı ve ayıbıdır. Savaş suçlularının yakalanması ve gerekli cezayı alması için elimizden geleni yapacağız. Dünya Bankası olarak da bu ülkenin yeniden inşası için projeler geliştireceğiz.” dedi.
AB Dönem Başkanı İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Straw da “Srebrenitsa bizim utancımızdır. Bu şeytanca eylem gözlerimizin önünde oldu ve biz bunu önlemek için yeterince çalışmadık.” diye konuştu ve Karadziç ile Mladiç’in yakalanamamasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
“Bosna barışının mimarı” Amerikalı eski diplomat Richard Holbrooke ise Srebrenitsa’yı “uluslararası toplumun utancı” diye niteleyerek, “Karadziç ile Mladiç yakalanmadan görev tamamlanmayacaktır.” dedi. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Gül’ün başkanlığında kalabalık bir parlamenter grubu ve sivil toplum kuruluşlarının temsil ettiği törenlere Sırp Cumhurbaşkanı Boris Tadiç, Richard Holbrooke, Hırvatistan Cumhurbaşkanı Mesiç başta olmak üzere 50’yi aşkın ülkeden yüzden fazla üst düzey devlet adamı katıldı. Tören anıtına çelenk bırakan devlet adamları Bosna Hersek Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Çeriç’in kıldırdığı cenaze namazına eşlik ettiler. Çeriç, dünya barışı için dua ettiği konuşmasında ise Srebrenitsa benzeri bir katliamın yaşanmaması için tüm dünyanın tedbir alması gerektiğini söyledi.
Tarihî törenler sırasında Sırbistan’dan gelen bir grup sivil toplum kuruluşu ise Srebrenitsalı annelere destek verdi. ‘Acınızı paylaşıyoruz.’ diyen Sırp Savaş Karşıtı Kadınlar Örgütü üyeleri savaş suçlularının da adalet önünde hesap vermesi gerektiğini söylediler.
12.07.2005
Adem Yavuz Arslan
Srebrenitsa/Zaman
‘O korkunç anları unutamıyorum bize sığınan insanları savunamadık’
Srebrenitsa katliamı sırasında kenti Sırp çetniklere teslim ederek kıyımın önünü açan Hollanda barış gücü taburunda görevli bir asker Zaman’a konuştu.
“Bize güvenip sığınan masumları savunamadık. Kendimi sorumlu hissediyorum; o korkunç anları hâlâ unutamıyorum.” diyen Wim Dıjkma adlı asker, 600 kişilik taburda psikolojik tedavi gören 250’ye yakın Hollandalıdan sadece biri. 16 Ocak-21 Temmuz 1995 arasında Srebrenitsa’daki askeri birliğin iç istihbarat sorumlusu olarak görev yapan Dıjkma, ülkesine döndükten sonra 6 ay tedavi gördüğünü belirtiyor.
6 aylık Bosna serüvenini “Hayatımın en acı ve korkunç görevi.” diye niteleyen Hollandalı eski asker, Sırpların yaptığına “tam anlamıyla vahşi bir katliam” derken, kendisini şahsen ‘suçlu’ görmüyor. “Suçlu değilim; ama kendimi sorumlu hissediyorum.” diyen Wim Dıjkma, asıl sorumluluğun BM’de olduğunu savunarak, kendilerinin “ellerinin kollarının bağlı olduğunu” şu ifadelerle savunurken itiraflarını sürdürüyor: “Bizim gidiş amacımız çok farklıydı. Oraya vardığımızda elimiz kolumuz bağlıydı. Çünkü bütün yetkiler BM’de idi. Bizi kimseye ateş açmamamız konusunda uyardılar. ‘Sadece size ateş edenlere caydırıcı olarak karşılık verin.’ dediler. Zaten yeterince ağır silahımız da yoktu. Biz oraya bir nevi ‘geri hizmet’ vazifesiyle gönderildik. Yani bizden beklenen, caydırıcılık ve koruma idi. Ama bunları da tam anlamıyla yapamadık.” Kendilerine verilen emre göre, “sadece Sırpların ateş etmesine karşılık ateş açabileceklerini” savunan Hollandalı askerin, bu noktada Hollandalı komutanlarını suçlamaktan kaçınması dikkat çekiyor. Wim Dıjkma, “Bizi gönderenler ve yetki vermeyenler suçlu. İçeriye konvoy ve takviye gelemiyordu. Toplam 600 kişi ne yapabilirdik? ... Bütün bu sebeplerden dolayı silahsız masum Boşnak Müslümanları koruyamadık. Bundan suçlu olmasam da orada olduğum için kendimi sorumlu hissediyorum.” ifadelerini kullandı. Srebrenitsa vahşetini “gerçekten çok korkunç” diye niteleyen eski asker, “Masum insanlar bize güvenmişlerdi. Hep bize sığınıyorlardı. Onları yeterince savunamadık. Ben de burada sorumluyum. Ama sorumlu hissetmekle suçlu hissetmek çok farklıdır. Eğer insanlar savaşın dehşetini bilselerdi savaşa başlamadan önce bin defa oturup düşünürlerdi.” ifadeleriyle adeta günah çıkartıyor.
Kurbanların kimlik tespitinin önemini vurgulayan eski asker, Srebrenitsa’daki bütün kayıpların ortaya çıkmasının “çok uzun zaman alacağını” vurgulayarak şöyle devam ediyor: “Gerçekten vicdan azabı çekiyorum. Uyuyamıyorum. Psikolojik tedavi gördüm. Hâlâ da devam ediyor.” Dıjkma’nın aksine Hollanda yönetiminin, katliamın 10. yılında olaylarla ilgili olarak hâlâ sorumluluk kabul etmemesi dikkat çekiyor.
Dıjkma, yıldönümü dolayısıyla Hollanda’nın Vugt şehrinde bir konferans da verdi. Davetlilerin, “Bu masumlar niçin savunulamadı, BM niye onları başıboş bıraktı? ” sorularına maruz kalan eski asker, bunun “üç” sebebini, “Askerlere sadece kendilerini savunma görevi verilmesi, BM’nin acziyeti ve askerlerin tecrübesizliği” diye sıralarken şöyle konuştu: “Uluslararası sistemde de gerçekten bir başıbozukluk var. Göz göre göre katliam ‘geliyorum’ dedi. Gerçekten savunamadık onları.”
12.07.2005
Basri Doğan
Amsterdam /Zaman
genelde evde yerim
genelde pek konuşmam
genelde çok konuşurum
genelde dışarda yerim
genelde insanları sevmem
genelde yüzüm hep sarıdır
insanları genelde çok severim
yüzüm genelde kan kırmızısıdır
hem esmer olacak hem de kadin olacak hem de bir derinligi olacak.
gercek olanların varlığından şüphe ederken böyle gerçek olmayan bir şeyin varlığına nasıl inanir insan :)