Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • karınca11.02.2004 - 16:23

    Bizim evimiz biraz kasaba(simdi ilce oldu) disinda oldugu icin, karinca gormek bakimindan oldukca zengin kaynaklarimiz vardi.
    Kucukken yaramaz oldugum icin(simdi olmadigimi solemiyorum) onlara birazcik kotu seyler yapiyordum; ama buyudukce...
    artık onlar benim icin farkli varlıklar, belki bazılarıyla aram iyi bile diyebilirim; ama hepsi birbirine benzediğinden hangileriyle dost olduğumu tam olarak bilmiyorum :)))

  • Mahrem11.02.2004 - 16:02

    Elif Şafak'ın kitabının ismi,
    güzel bir kitap

  • senem11.02.2004 - 13:31

    birazcik kafiye,
    senem i renklendirmek icin

    Bir 'a' harfidir putu tapilacak kadina ceviren
    Ne bir but ne bir puttur onu tahtından edebilen

    TDK onaylamis, buyukbaba vermis o ismi
    Senem Senem der site sakinleri,

    İsim, cisme anlami ruhuyla verir
    Senem cisminden ote ruhuyla sevilir


    İste ben buna kafiye derim :)))))) ho hoyyyyy!

  • ahmed haşim11.02.2004 - 13:16

    Hiçbirşeyden çekmedi edebiyat hocalarından çekteği kadar

    Edebiyat hocalarının pek çoğunun öbür dünyada yatacak yerleri yoktur! Neden mi? Memleket evlatlarına koskoca Ahmet Hâşim’i yanlış tanıttıkları ve ondan soğuttukları için…


    Bugün lise diploması almış yahut halihazırda bu sıralarda oturan hangi memleket evladına Hâşim’den söz etseniz, “Ha, o mu? Çok çirkin bir adammış! ..” diyecektir. Hâşim’e dair akıllarında kalan tek bilgi kırıntısı, onun yüzüne bakılmayacak kadar çirkin; bu sebeple kendisinden nefret eden ve hiçbir kadının yüzüne bakmadığı bir adam olduğudur. İşgüzar edebiyat hocaları, güya öğrencilerine müfredat dışı bir bilgi vererek öğrettiklerinin akılda kalmasını sağlayacak, bir parça bilgiçlik taslayacaklar! Konu Hâşim’e gelince başlarlar onun çirkinliğine, Araplığına dair hikâyeleri anlatmaya. Artık dinlet, dinletebilirsen! Bütün anlattıkları unutulacak, o güzelim şiirler; ‘Gurabahâne–i Laklakan, Frankfurt Seyahatnâmesi ve tadına doyulmaz onca deneme ‘çirkin şair’in gölgesinde kalacaktır! Ahmet Hâşim = Çirkin bir Arap!

    Evet, Hâşim’in Yusuf Ziya Ortaç’ın dediği gibi büyük fırlak bir alnı, çukur bir çenesi, ‘Halep çıbanlarının insafsızca kemirdiği kırmızı ve etli bir yüzü’ vardır. Kendisini çirkin bulur, yüzünü beğenmez. Bu yüzden ömrü boyunca ıstırap çekmiştir; ama o, ne yüzüne bakılmayacak kadar çirkin bir adamdır ne de çirkinliği yazdıklarına bir gölge düşürür! Bilseydi ki kıyamete kadar bu sıfatla anılacak; herhalde o meşhur ‘Başım’ şiirini yazmaz ve yakın dostu Yakup Kadri’ye, bir gece suratına bakıp kendi kendine giriştiği, ‘tashih etme’ hikâyesini anlatmazdı! ‘Başım’ şiirinde şöyle der: “Bî haber gövdeme gelmiş, konmuş/ Müteheyyic, mütekallis bir baş,/ Ayırır sanki bu baştan etimi,/ Ömr–i ehrama muâdil bir yaş! / Ürkerim kendi hayalâtımdan,/ Sanki kandır şakağımdan akıyor./ Bir kızıl çehrede âteş gözler/ Bana gûya ki içimden bakıyor./ Bu cehennemde yetişmiş kafaya/ Kanlı bir lokmadır ancak mihenim, / Ah Yarabbi, nasıl birleşti/ Bu çetin başla bu suçsuz bedenim”…

    Yakup Kadri ‘Edebiyat ve Gençlik Hatıraları’nda der ki: “Kendisinin son derece çirkin bir adam olduğunu zannediyordu ve bu zan, ona, ilk gençlik çağından, son gençlik dönemine kadar hayatı zehreden tasalardan biri olmuştur.” Hâşim, o dillere destan ‘başını tashih etme’ hadisesini ise şöyle anlatmıştır Yakup Kadri’ye: “Mon cher, dün gece, bu suratımın hali uykumu kaçırdı. Onu şöyle hayalimde bir tashih edeyim, dedim. Mesela alnımı daha muntazam bir şekle soktum. Kafamı lepiska saçlarla örttüm. Yanağımdaki Halep çıbanını sildim. Ağzımı ufalttım, çenemi incelttim. Gene bir şeye benzemedi. Anladım ki bu kafayı kökünden söküp atmaktan başka çare yok.” Şair, Yakup Kadri’ye bu azaplı hadiseyi anlattığında, konu ‘evlenme’ meselesidir. Evlenmekten daima kaçan şair, ‘alacağı kızın kendisini sevmeyeceğine kanaat getirmiştir ve aldatılan bir koca olmak rezaleti, ona, felaketlerin en büyüğü gibi görünmektedir.’ Laf evlenmekten açılınca, “Kadın benim neremi sevecek? ” diye sızlanıyordur Hâşim.

    Bütün bunlar doğrudur; ama Ahmet Hâşim’in ‘yüzüne bakılmayacak kadar çirkin’ bir adam olduğu büsbütün efsanedir ve hakikate karşı yapılmış bir haksızlıktır. Onu Bağdatlı olduğu ve Arap soyundan geldiği için ‘kara yağız’ bir adam sananlar ise adamakıllı aldanmıştır. Onun yüzünü güzel ve cazip bulanlar, çirkin olduğunu söyleyenlerden daha fazladır. Hâşim, mavi, evet mavi gözlü ve beyaz tenlidir. Yakup Kadri onun resmini öyle çizer ki ‘çirkin’ dediğinize utanırsınız: “…Bir istihzayı mı, yoksa bir sempatiyi mi ifade ettiği anlaşılmayan bu gülümsemeleri onun mavi gözlerinin ucunda idi. Mavi gözleri dedim. Belki şaşıracaksınız. Zira, Şi’r–i Kamer şairinin yüzünü sade resimlerinde görmüş iseniz ve hele onun Bağdatlı olduğunu biliyorsanız, Ahmet Hâşim’i mutlaka kara yağız bir insan sanmaktasınızdır. Nitekim, ben de kendisini görünceye dek öyle sanıyordum ve karşıma Ahmet Hâşim diye beyaz tenli, kumral bir genç adam çıkınca hayrete düşmüştüm.”

    Yakup Kadri, Hâşim’in ‘çirkin’ denilen başının bir cazibeye sahip olduğunu da yazar: “Son derece canlı, cazibeli ve alaka verici bir kafası vardı. Etrafında, ‘O Belde’de tahayyül ettiği “ince, saf ve leyli” yârlardan olmaya can atan kadınlar vardı. Fakat her şeye, masala, büyüye, mucizeye inanan Hâşim, yalnız bir şeye, yalnız kendisinin bir kadın tarafından sevilebileceğine inanmıyordu. Bunun içindir ki ölünceye kadar, daima yakışıklı gençleri, sevişen çiftleri kıskandı.” Yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay da ‘hoş’ bulur Hâşim’in yüzünü: “Hendesesiz, nispetleri karışık, fakat mânâlı bir yüzü vardı. Hoş ve sıcaktı…” Şairin Akademi’den öğrencisi ressam Elif Naci de onun çirkinliğine inanmayanlardandır: “Hâşim’in yüzü güzeldi, fakat onda kendini çirkin sananların ızdırabı vardı. Zaten fikir ve his adamlarının yüzü çirkin olabilir mi? (…) Gülümsüyor, inhinalı kaşları kımıldıyor, gözbebeklerinde renkli ışıklar, dudaklarında o müstehzi bükülüş, çenesindeki çukur, sol yanağındaki kendine çok yaraşan ve Hâşim’in mânâsını tamamlayan Halep çıbanı...” Hâşim’in yüzündeki ‘çirkinlik işareti’ ‘Halep çıbanı’nı da bir efsanedir aslında. Abdülhak Şinasi Hisar onun, şairin çocukluğunda geçirdiği bir kazadan kalma yara izi olduğunu söyler. Zaten, Hâşim’in portresini çizmeye duran hemen herkes, onun yara izini yahut çıbanını geçip zeka kıvılcımları çakan mavi gözlerine takılır. O gözler ki sahibi son nefesini verdiği ana kadar kimi zaman çocukça, kimi zaman istihza ile fakat sürekli ışıltılı bir parıltıyla yanmış ve Tanpınar’ın deyişiyle çevresindekilere hep ümit vermiştir.

    Şimdi ey insafsız edebiyat hocaları, eğer Hâşim’in çirkinliğinden söz açıp beyaz teninden ve mavi gözlerinden bahsetmiyorsanız varın rûz–ı mahşerde halinizi siz düşünün! Unutmayın ki, ‘Piyale’ şairinin iki eli yakanızda olacaktır!

    08.02.2004 Ali Çolak/Turkuaz/Zaman

  • bayhan gürhan11.02.2004 - 13:12

    Bayhan’lar ve Barış’lar

    Kar kalınlığının 50-70 cm’yi bulması demek, evde mahsur kalmak ve ev eğlenceliklerinden kam almak demek.


    Cuma günü, ikinci kez izleme fırsatı bulduğum Bayhan’ın Armağan Çağlayan’a verdiği cevap o kadar hoştu ki Clinton ve araba süren mü’min kadınlar konulu yazımı bilgisayarımın sarı klasörlerine havale edip Tarantino’nun filmlerine çok yakışacağını düşündüğüm Bayhan’ı yazmak istedim. Sahne şu: Çağlayan ‘O ayakkabıları hiçççç beğenmedim.’ diyor, Bayhan cevaplıyor: “Canın sağ olsun abi...”

    Bu diyalog birden başka bir yönetmeni daha hatırlattı bana. Radikal feministlerin çok sevdiği Marlen Gorris’i ve 70’lerde çektiği ‘Bir Sessizlik Sorgusu’nu. Film birbirini hiç tanımayan üç kadının butik sahibi bir erkeği öldürmeleri ve tutuklandıktan sonra farklı bir direniş biçimi geliştirerek, ‘eril’ dünyanın dilini kullanmayı reddetmeleri üzerine kuruluydu. Kadınlar kendilerini savunmuyorlar, doğal olarak mahkeme heyeti ve jüri sanık kadınlardan nefret ediyordu. Ancak mahkeme ilerledikçe salona alınan bir grup kadın da bu eyleme zımnen katıldılar, alkışlarla ve sözsüz ‘duruşlarla’... Gorris’in filmi sessiz ve uysal görünen bir kitlenin meşru kabul edilen üst dile eklenmemeyi reddetme vurgusu ile ilginçti.

    Pop Star ‘tezgahı’ sosyal katmanların temsil edildiği, kimi plastik çatışmaların dışında aslında derinden derine nelerin çatıştığını gösteren bir sosyoloji ve psikoloji laboratuvarına dönüştü epeydir. İki kategori, iki katman yarışıyor aslında: Bayhan’lar ve Barış’lar. Bayhan bir Hakan Taşıyan değil. Alt sınıftan, ağzı laf yapmayan, ama gerektiğinde İngilizce şarkı söyleyen, ‘aidiyet’ sorunu olmayan, üst dile eklemlenmeyi umursamadığını safiyane dehasıyla, bastıra bastıra vurgulayan bir melez. Barış da bir Erol Evgin değil. Şehirliliği, merkezin değerlerinin taşıyıcısı olmayı ‘bizler’ ‘onlar’ gibi hiç de şık olmayan sınıfsal sulara sürükleyen potansiyel kanaat önderi, bir cins Çelik. Barış da tıpkı Bayhan gibi bir ‘duruş’un sahibi: Bayhan’ların sahne alabildiği bir ortam için ‘bizim gibiler’ fazla iyidir duruşu. Lakin bunu çok ‘belli ettiği’ için oyun dışı kaldı, şimdi onun yerini doldurma işi diğer şehirli-cici çocuğun; ailenizin loli-pop’u, pastörize Tarkan Abidin’in. Tabii halkımız son bir manipülasyonla atağa geçip “Türk pop starı dediğin feleğin çemberinden geçmiş olmalı, arabesk bir yanı olmalı ama Batılılık ölçütlerinde formatlanabilecek kadar da ergonomik olmalı” deyip Firdevs’i taçlandırmazsa.

    Aslında Firdevs ile Bayhan arasında ‘acıların çocuğu’ olma bağlamında hiçbir fark yok; tek fark Firdevs’teki, her şeyi geride bırakmak, daha dantelalı, köpüklü, tüylü terlikli bir hayata; mutlu ve arabalı insanlara yol boyu eşlik edecek, onlara geçici ve gerekli acılar temin edecek bir müzik kariyerine atardamardan bağlanmak arzusu. Firdevs gibi pop star olmanın kendisini idealize eden biriyle; yani ayakkabısının hayati mesele olduğunu bilen biriyle, tahakküm ilişkisi kurmak kolay. Ama o dilin, o jargonun içinde olmayı iplememeyi ‘mesele’ yapan biriyle, ‘canın sağ olsun’ yani ‘söylediğini arkamı döndüğüm an unutacağım’ diyen biriyle aynı ilişkiyi kurabilmek güç. Jürinin Bayhan’dan etkilenmesinin de, gıcık kapmasının da nedeni bu. Bayhan, her yerde eğilip bükülmek zorunda kalan, ezilip horlanan sınıfı için dimdik bir ‘omurga’nın reklamını yapıyor. İlk elemelere kısa pantolonla gelmiş, çocuksu bir katil olan bu kenar-şehirli çocuğa her şey irtifa temin etti. Bir kötürüm için tekerlekli sandalye ne ise, ezilen sınıflar için o kadar elzem bir ihtiyaç: Bayhan duruşu, Bayhan bakışı. Anlamı şu: “Acının kalbinde piştim, sabrettim, dik durdum, yalnızca kaderime teslim oldum; sen de öyle yap güzel kardeşim; bak İngilizcesi de şu: Keep walking my friend.”

    27.01.2004 /Nihal B.Karaca

  • zenci11.02.2004 - 13:10

    Zenci, Martin Luther King ve hak mücadelesi

    Batı dünyasında son yüzyılda yaşanan en büyük gerçeklerden biri neredeyse mücadele kelimesi ile özdeş biçimde anılabilecek olan zenci gerçeğidir.


    Siyasi ve politik anlamda ön plana çıksa da aslında insani düzeyde olan ve hâlâ devam eden mücadeleleriyle doludur zenci ve zencilerin tarihi. Derisinin rengi farklı; ama sureten insan olarak yaratılmış insanların yaratılıştan sahip oldukları hakları, haksız yere gasp edenlerden geri alma mücadelesi bunun bir diğer adı. Ve karşımızda ABD, Fransa, Somali vb. dünyanın dört bir yanında ülkelerin isimleri değişse de kaderi değişmeyen zenciler. Acılarla, eziyetlerle, işkencelerle, yokluklarla, göçlerle, istismarlarla dopdolu uzun bir zaman.

    Söz konusu hak arama mücadelesinin yoğunluğu, genişliği ve kamuoyuna mal oluşu itibarıyla olsa gerek farklı nedenlerle de olsa hakkını istirdat etme mücadelesi verenlere zenci deniliyor hemen hemen bütün dünyada. Bu anlayışa göre Fransa’da başörtüsü ile devlet okullarında okuma mücadelesi veren Müslüman bacılarımız zenci, Amerika’da güvenlik sebepleri ile kanunun açık hükmüne rağmen haksız yere kuşkularla günlerce gözaltında tutulan Müslümanlar zenci, Türkiye’de üç nesil sonrasının gününü gün etmelerine mani olacak zann ve vehminin mahkûm ettiği nice hayırlı faaliyetlere imza atanlar zenci. Listeyi uzatabiliriz; ama netice değişmeyecek. Hakk’ın ölçüleri ile dizayn edilmemiş, evrensel doğruları bulamamış beşeri otoritenin karşısına çıkan, az veya çok, küçük veya büyük oranda muhalefet eden herkes zenci bu dünyada.

    Hak mücadelesinde ikna esas

    Zenci kelimesi ABD ile birlikte anılınca farklı bir mahiyet kazanıyor dünyanın birçok ülkesine nispetle. Çünkü zenci şimdilerde eski; ama eskisinin yeni dünyasının en büyük gerçeği. Zencilerin yeni dünyadaki serüveni kuruluş yıllarında karın tokluğuna çalışan köleler olarak başlamış. Yeni dünyanın efendileri onları zor kullanma dahil her yolu meşru ve mubah görerek yurtlarından yuvalarından etmiş. Binlercesinin Atlas Okyanusu’nda telef olması pahasına getirmiş onları gemilerle kendi refah ve saadetleri için.

    Üç nesil, dört nesil ses ve soluğu çıkmadan kaderlerine razı biçimde hayatlarını köle olarak sürdürürken dünü, bugünü ve yarını birden gören içerden insanların varlığı ve yönlendirmeleri ile bir hak arama mücadelesi başlamış ABD’de. “Derimizin rengi farklı da olsa Hakk’ın hakkınız dediği şeyleri istiyoruz” bu mücadelenin ana teması olmuş. Ama adı üzerinde mücadele. Taraflar ise dünün ve bugünün köleleri ile kendisini her şeye kadir gören devlet. Güç dengesinin olmadığı böyle bir mücadelede sebepler hükmünü icra etmiş ve geride nice dul kadın ve erkekler, öksüz ve yetim çocuklar, seylaplar haline gelen gözyaşları, harap olmuş evler, yurtlar, yuvalar, ümitsizlik dünyasına dalıp intiharda çözüm arayan gençler, payimal olan ırzlar ve namuslar. Hasılı tek cümle ile bitmeyen, bitmeyecek olan çileler.

    M.L.King belli bir kıvama gelmiş bu hak arayışının bir halkasında yani 20 yüzyılın ilk yarısında yaşamış akıllı birisi. Devlet ve devletin zenci politikasına arka çıkan beyazlarla olan mücadelesinde nereden, nereye, nereye kadar ve nasıl sorularına kendi içinde tutarlı cevaplar bulmuş ve onu hayata geçirmeye azimli bir aksiyon insanı. İnsan hakları özelinde ABD’nin bütün dünyada estirdiği rüzgârın da yardımı ile müsait bir zaman ve zeminin sahibi.

    Onun en büyük silahı sanırım silahsız mücadele yolunu tercih etmiş olmasıdır. “Medenilere galebe ikna iledir” cümlesi ile ifade edilen düstur onun son nefesine kadar samimiyetle savunduğu bir hakikat. Bu yolu önermiş o renktaşlarına. Gösteriler esnasında zenci çocukların üzerine polis köpeklerinin salındığı bir anlayışa son vermenin yollarını göstermiş. Ölme ve öldürmelerin, yaralama ve yaralanmaların, tutuklanma ve işkencelerin kaçınılamaz kader olmadığını her fırsatta ifade etmiş. Radikalizmin, en basit şekliyle dahi olsa terörizmin haklı davalarında kendilerini haksız konuma sürükleyeceğini anlatmış. Bu düşünce ve faaliyetleri ile bazı renktaşlarının hain ithamına maruz kalsa da doğru bildiği yoldan vazgeçmemiş. ABD başkanı ile defalarca görüşmüş. Bazı zenci ayaklanmalarını bastırması için başkanın ricasına muhatap olmuş. “Bizim misyonumuz Amerikan ruhunu (çoğulculuğu) kurtarmaktır. Tarih beni çepeçevre kuşatmış durumda. Benim basit ve küçük hatalarım bu özelliğim dolayısıyla küçük değil büyüktür.” demiş ve her adımını dikkatle atmaya çalışmış. Ve sonuç; bu düşünce yapısı ile birilerinin yürüyen tekerine çomak sokmuş ve faili meçhuller listesine yazılmış.

    Fakat aradan zaman geçmiş, 39 yaşında büyük bir ihtimalle devletle irtibatlı birimlerden birinin eliyle faili meçhul cinayetin kurbanı olan zenci kökenli M.L.King’in doğum yıldönümü bütün ABD’de resmi tatil ilan edilmiş. Yani itibarı iade edilmiş. Ve bu seneki törenlere bizzat ABD Başkanı Bush katıldı. Yaklaşan seçimlerin bu ziyarette rolü var veya yok ayrı mesele. Nitekim bu nedenle söz konusu ziyareti samimiyetsizce bulan, protesto eden insanlar da oldu kamuoyunda. Ama ABD’deki zenci tarihinin köşe taşı bu insanın mezarına giden, çiçek koyan, dua okuyan, siyasi alanda yorumlayacak olursak bütün bunlarla aslında özür dileyen ABD başkanıdır.

    Görüldüğü gibi hayat Kur’an’ın da işaret buyurduğu şekliyle tekdüze değil. Bugün galip olan yarın mağlup olabiliyor. M.L.King aslında bu zincirin sadece bir halkasından ibaret. Nerede haşa! kainatı kendisinin yarattığını iddia edecek derecede inkarı uluhiyet bataklığına saplanan, haşmetli, görkemli saltanatları ile bütün dünyaya meydan okuyan Nemrud’lar, Firavun’lar? Nerede topyekûn insanlığı savaşa sürükleyen Hitler’ler, Mussolini’ler, Stalin’ler? Ve madalyonun öbür yüzü; nerede çağdaşları tarafından taş ve tükürük yağmuruna tutulan; ama bugün azizlerden aziz kabul edilen peygamberler, peygamber dostları, havariler, ashaplar.

    Bizim zencilerimiz...

    M.L.King’in hatırlattığı şeyler bunlar. Ama ülkemiz açısından düşünülecek olduğunda bazı şeyler ne kadar da birbirine benziyor değil mi? Biz de “Demokrasi Şehitleri” diye adlandırdığımız Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve F. Rüştü Zorlu’ya itibarlarını iade etmedik mi? Biz de onların cesetlerini Yassıada’dan alıp devlet töreni ile İstanbul’a taşımadık mı?

    Neydi suçu onların? Zenciydi onlar. Statükonun yürüyen tekerine çomak sokmuşlardı. Taşralı oldukları halde şehirlilere hüküm etmeye kalkmışlardı. Bedevi iken medenilerin yarınlarına müdahil olmuşlardı. Tabii ki böylesi bir suçun cezası idamdan başkası olamazdı. Fakat işin aslı idam edilen bu üç kişi değil, onların arkasındaki milletti. Milletin düşüncesi, zihniyeti, imanı ve ümidi idi.

    Bu perspektiften günümüze bakıyorum da, zenci üretmeye devam ediyoruz her nedense. Hiç şüpheniz olmasın yarınki nesillerin heykellerini dikecekleri nice insanlara zenci demesek bile zenci muamelesi yapıyoruz. Kendi doğrularımızı şaşmaz ve yanılmaz görüyoruz. İlim her şeyin temeli dediğimiz halde ilmi bakış açısını ıskalıyoruz. Kim ne derse desin benim doğruma muhalif ise değer vermiyoruz. Hepsinden öte yarın hem halk, hem tarih hem de Hak huzurunda nasıl hesap vereceğimiz şuurundan uzak bulunuyoruz.

    Sormadan edemiyorum kendime; neden büyüklerin büyüklüklerini hep onlar öldükten sonra takdir ediyoruz? Hayatta iken onları neden bin bir çile ve ıstırap ile yaşatıyor, cennet kevserlerine eşdeğer gözyaşlarının için için akmasına sebep oluyoruz? Bu, insanoğlunun şaşmaz ve değişmez kaderi midir acaba? Değiştiremez miyiz onu? Tabiri diğerle zenci üretimine son veremez miyiz? Ne dersiniz?



    31.01.2004/Ahmet Kurucan/Zaman

  • kaplumbağa05.02.2004 - 13:15

    bir diğer adı tosba dır...
    evini üzerinde taşır, bu evi kütüphane, ofis, normal bir ev gibi vs kullanabilirler...
    en meşhur kaplumbağalar ninja kaplumbağalardır, oldukça yetenekli tosbalardır...
    yavaş oldukları söylenir; ama zaten acele etcek bir durumları yokutr, ne de olsa evi, ve ona gereken herbir şey yanında...
    rivayetlere göre kendini bilmez bir tavşanı yarışta geçtiği söylenmektedir...
    kara da olduğu gibi suda yaşayanları da mevcuttur

  • orhan gencebay05.02.2004 - 13:09

    en cok, aslinda sadece bunu, soylediğim(mirildandiğim) şarkısı
    batsın bu dünya...
    ...
    ben ne yaptim kader sanaaaaaa, mahkum ettin beni banaaaaaaa
    her nefeste bir sitem var,
    şikayetim yoktur benim(isyankarsizlaştırilmış hali :)))
    şikayetim yoktur benimmmmmmm
    şaşıran ben mi yoksa sen miydin bilemedimmmmmm
    öyle bir dert verdin ki kendime gelemedimmmmm,
    çıkmaz bir sokaktayım yolumu bulamadımmmmmm
    offfffffffffffffff, offffffffffffff, offfff

  • rize05.02.2004 - 12:58

    sırf 'onun' için gormediğim bu memleketi seviyorum

  • paranoyak05.02.2004 - 12:56

    Paranoya İhtiyacı

    Milletlerin kaderine hükmeden/hükmetmek isteyen kaba kuvvet temsilcileri, öteden beri, ideolojileri adına veya yaptıkları kötülükleri meşru ve mâkul gösterme hesabına yığınlarda her zaman ürperti hâsıl edecek şeyleri kullanagelmişlerdir; yani, “ideoloji tehlikede”, “modernite tehdit altında”, “her yanda demokrasi düşmanları var”, “lâiklik gitti, gidiyor…” gibi yâvelerle sürekli saf halk yığınları arasında korku ve telâş uyarmış ve ülkeyi bir baştan bir başa âdeta tımarhaneye çevirmişlerdir.
    Bunları yapanların ya kendileri de paranoyak veya gâye ve hedeflerine ulaşabilmek için böyle toplumsal bir paranoyaya ihtiyaç hissediyorlar; hissediyor, bazen aldatabildikleri veya robotlaştırdıkları insanlarla şöyle–böyle bir terör estiriyor; bazen gelecek adına saf kitleleri endişe ve telâşa sürüklüyor; bazen kitle imha silahları ve NBC yalanlarıyla herkesi aldatıyor/aldattıklarını sanıyor; bazen de irtica yaygaralarıyla hiçbir şeyden haberi olmayan yığınlar arasında korku ve telâş meydana getirip, onları türlü türlü vehimlere, daha doğrusu toplumsal paranoyaya sürüklüyorlar.

    Millet, aslı–astarı olmayan vehimlerle kıvranıp durmuş, toplum paranoya yaşamış, onların umurunda bile değil; onlarca önemli olan, o bir avuç oligarşik azınlığın mutluluğu, onların çıkarları ve kaba kuvveti elinde bulunduranların hâkimiyet ve istibdadıdır. Bunlar, postmodern işgallerine, tagallüplerine, tahakkümlerine “sistem tehlikedeydi”, “resmî ideoloji sarsıntı yaşıyordu”, “nükleer silahların insanlığı tehdidi söz konusuydu”, “çağdışı görüntüler temâşâ zevkimize ilişiyordu..” diye bir kısım bahaneler bulup, sonra biraz da bunları yalanlarla besleyince, artık top onların, çevkan onların, istedikleri gibi hareket edebiliyor ve istedikleri her yere rahatlıkla müdahalede bulunabiliyor; cinayetler işliyor, ocaklar söndürüyor ve bütün bunları saf yığınların ruhunda uyardığı paranoyaya emanet ediyorlar.

    Paranoyakların özellikleri

    Paranoya, her şeyden şüphe etme, şundan–bundan kötülük geleceği endişesi içinde bulunma, kendini güvensiz hissetme ve vehimle oturup kalkma hastalığı. Bazen buna, bencillik, kibir, gurur, yaptıklarını beğenme gibi hususların da inzimam etmesi söz konusu olur ki, artık o zaman böyle biri tam bir psikopat ve bir deli demektir.

    Hekimler, psikopatlar arasında paranoyak bünye gösterenlerle alâkalı bilhassa şu hususlara dikkat çekerler: 1– Kendine fevkalâde değer verme; kibir, gurur ve çalım… gibi tavırlarla “ben” hipertrofisi; 2– Herhangi bir haksızlığa uğrama, zulme maruz kalma düşüncesi uyaran güvensizlik ve aşırı şüphecilik marazı; 3– Düşünce çerçevesini belirleyecek olan muhakemelerindeki yanlışlık ve hatalardan ötürü vehim yaşama; sonra da içine düştüğü evhamı güçlendirme adına saçma ve gayr–ı mantıkî deliller üretme hastalığı; 4– Nihayet herkesi tutarsız ve güvensiz gördüğünden sosyal uyuşmazlık ve emniyetsizlik bunalımı. Eksik veya tamam, onlara göre paranoya, bazen bu emârelerin hepsiyle, bazen de bir–ikisiyle kendini hissettirir ki; her zaman halkla beraber olsa da böyle birinin cinnetinde şüphe yoktur.

    Paranoya, müstaid ruhlarda hafiften başlar, yavaş yavaş gelişir; derken değişik telkin, tesir, evham bombardımanı ve yanlış muhâkeme sebebiyle zamanla tam bir cinnet–i mustatil halini alır ve kahreden bir evhama dönüşür: Böyle bir maraza yakalanan insan, zulme uğrayacağı vehmiyle oturur–kalkar; herkesin kendisi için kötülük plânladığı endişesiyle kıvranır durur.. ihtimallere hüküm bina ederek pek çok kimseyi potansiyel suçlu görmeye başlar ve böylelerini bertaraf etme stratejileri üretir; “Onlar bana zulmetmeden ben mutlaka onları ezmeliyim.” diyerek masum insanlara karşı savaş ilan eder; kan döker, kan içer ve zamanla âdeta bir kanlı kâbus hâlini alır. Bazen kendi kuruntularını ideal sayarak bunları ihyâ, ikâme ve tâmim uğruna her türlü fezâyi ve fecâyii irtikâp eder. Bununla da kalmaz, hâkimiyetinin temâdîsine engel gördüğü veya öyle vehmettiği kimselere karşı her zaman hasmâne bir tavır içinde bulunur; fırsat doğduğu ve gücü yettiği zaman da bunların hakkından gelmeyi asla ihmal etmez.

    Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün suiniyetlerin, suizanların da kaynağı gibidir. Onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı düşünceler, “biz” ve “ötekiler” mülâhazaları. Orada kararlaştırılır nâhak yere infazlar ve en dırahşan nâsiyeleri karalamalar. İrtica ile alâkalı bütün klişeler o evham atmosferinin ürünüdür. Akla–hayale gelmedik bütün baskınlar o vehim atmosferinin boşalması, her şeyin dışa vurmasının da bir ifadesidir.

    Paranoyak, kendinden başka kimseyi tanımaz; vefasızdır, ahd ü peymânına asla güven olmaz; kat’iyen adalet tanımaz ve hakka karşı da fevkalâde saygısızdır. Dahası o, bu kabîl değerlere bağlı yaşamayı aptallık sayar. İnanıyorum dese de inancı yoktur; bu itibarla da hâlis mü’minlerin en samimâne davranışları arkasında dahi dünyevî bazı mülâhazaların olabileceği kuşkusuyla oturur kalkar. Zaman zaman en masum hareketlerden dahi işkillenir ve en yararlı gayretleri bile kuşkuyla karşılar ve sorgular.

    Paranoyak, aynı zamanda sırf kendini gören, kendini düşünen, kendi cismânî arzuları arkasında koşan bir hodgâm ve bir bencil; kendine hayranlık duyan ve her hâlükârda kendini, kendi davranışlarını, eda ve endamını beğenen bir narsisttir; kendisinin ortaya koyduğu düşünce, tedbir ve çözümlerin dışındaki her şeye karşı tenkitleri hazırdır. O, yazılıp–çizilen şeylerin hepsini yanlış bulur, söylenen sözlerin tutarsız olduğunu iddia eder ve her şeyi, herkesi kapkara gösterir; çünkü hiç kimse o değildir. Ortaya konan düşünce, tedbir ve çözümler onun kafasından çıkmamıştır; o yazıları o yazmamış ve o sözleri de o söylememiştir. Bu itibarla da, bunların hiçbirinin doğru, yerinde ve isabetli olması düşünülemez.

    Paranoyağın dışında her şey; bütün yerler–gökler, dağlar–taşlar, çağlayan sular–uçuşan kuşlar, her yerde kıpır kıpır hareket eden canlılar ve bir üst basamaktaki insanlar, hatta velîler ve peygamberler… evet her şey ve herkes onun nazarında göründüğünden farklıdır ve mutlaka kuşkuyla karşılanmalıdır. Gariptir, o, bu haliyle bir çelişki yaşadığının da farkında değildir; bir taraftan her şeyi, her nesneyi ve herkesi göründüğünden farklı vehmederken, nefsânî arzuları ve cismânî dürtüleri açısından zevklerine olabildiğine düşkün bir bohem, diğer yandan da çıkarlarının delisi bir hodbin; kin, nefret ve öfkelerinin esiri bir talihsiz ve şehevânî duygularının da âzat kabul etmez bir kölesidir: Canının istediği her şeyden kâm almak ister; bir ömür boyu cismânî istekleri arkasında koşturur durur; hayvanî hislerini yaşamada ölesiye bir tehâlük gösterir; salar kendini her türlü müstehcenlik ve levsiyâta.. ne ar, ne hayâ, ne millî kültür, ne de toplum kuralları; görmez, gözetmez bunları, gördüğü kadar olsun bir saniyelik nefsânî tatminini... Benlik, bir baş belası denecek ölçüde kuşatmıştır bütün ufuklarını; kibir, çalım, caka, başkalarını küçük görüp aşağılama onun her zamanki hâli; herkese ve her şeye hükmetme humması ise lâzım–ı gayri mufârıkıdır. Elinden gelse bütün dünyayı hâkimiyeti altına almak ister; bir kere de bunu o mel’un kafasına koymuş ise, gerçekleştirmek için her çareye başvurur, her vesileyi değerlendirir ve gözünü kırpmadan her mesâvîyi rahatlıkla irtikâp edebilir: yalan söyler, âlemi aldatır veya aldatmaya çalışır; verdiği sözlerde durmaz, döner; emanete hıyanet eder, akla–hayale gelmedik entrikalar çevirir, cinayet işler; masum, gayri masum demeden herkesin kanına girer; icabında kendisi gibi düşünenleri bile öldürür; ne yapar yapar, sun’î düşman cepheleri oluşturur ve bütün bunlar insanları aldatmaya yetmediği takdirde ar, namus, şeref, hukuk, demokrasi, adalet, insan hakları demeden “Kuvvetin de lâyüs’el bir hakkı var.” mülâhazasıyla yürür bir gece kaba kuvvetle hedef kitlenin üzerine...

    Evrensel değerlere sırt çevirme

    Paranoyak hiçbir zaman evrensel insanî değerleri görmez ve görmek istemez. O, bu değerleri, hasım ilan ettiği cepheye karşı kullanabildiği takdirde dilden düşürmez; aksine, kendi kirli düşüncelerini gerçekleştirmeye engel gördüğünde de gözünü kırpmadan din, iman, kültür, ahlâk, hukuk her şeyi yerle bir eder, sonra da üzerinde tepinir. O, hayâ hissi olmayan bir yüzsüzdür; ne ettiklerinden utanır, ne de planladığı kötülüklerden; utanmak şöyle dursun, o, yerinde başarılı komplolar kurmayı, değişik entrikalarla ötekiler dediği kimseleri bertaraf edip devre dışı bırakmayı, farklı yol ve yöntemlerle halkın malını iç etmeyi akıllılık, mârifet ve başarı sayar; sayar ve herkesin gözünün içine baka baka yer, yutar; sonra da yan gelir, kulağı üzerine yatar. Paranoyağın davranışları da, zihnî yapısı gibi sisli–dumanlı ve değişkendir: Sımsıcak göründüğü durumları olduğu gibi sopsoğuk kesildiği zamanları da az değildir. Düşünce teşevvüşlerine denk renk değişiklikleri de hayret vericidir; bir bukalemun gibi çok rahatlıkla her şekle, her kılığa girebilir ve her kesimden görünebilir. Eğer Müslüman görünmek ona dünyevî bir şey kazandırıyorsa, hemen dindarlık taslamaya durur ve bir mü’min gibi davranır; ezkaza rüzgarlar muhalif esmeye başlarsa, o zaman da asıl kimliğine döner ve kabalıkların en hoyratçasını gösterir. Şartlar ve ortam, gücünü kullanmaya elverişli olduğunda, karşı cephe dediklerinin hiçbirini iflâh etmez, hepsini ezer–geçer. Güçsüz düştüğü veya gücünü kullanamadığı durumlarda ise, hiç tereddüt etmeden herkesin elini–ayağını öper ve tam bir zillet tavrı sergiler.

    Paranoyak, aklen de, hissen de mâlûldür. Bu maraz hâli onda hem bir tabiat, hem de gâye gibidir; bu itibarla da, her zaman bir seciyesizlik örneği sergilemenin yanında, tıpkı bir kısım frengili veya AIDS’liler gibi sürekli virüsünü başkalarına da bulaştırma hummasıyla yaşar; yaşar ve bir paranoyaklar cephesi oluşturmak için elinden gelen her şeyi yapar: Yerinde kendine karşı mevhum düşmanlar üretir, yerinde hemen herkesin ciddi bir tehdit altında bulunduğu vehmini uyarır; gerekirse kendisi de bizzat, terör türü bir kısım eylemler tertip ederek saf kitleleri böyle bir tehdidin var olduğuna inandırır. Her zaman hile, hud’a düşünür.. yalan söyler.. sürekli iki yüzlü davranır.. çok defa suret–i haktan görünür, herkesi aldatmaya ve kafasında kurguladığı şeylere onları da inandırmaya çalışır; bütün bunları yaparken de elinden geldiğince kendinden emin görünmeye olabildiğine özen gösterir; gösterir ama, yine de her tavrından güvensizlik, telâş ve tedirginlik dökülür.

    Aslında o her hâliyle tam bir yalandır; oturuşu–kalkışı, ağlayışı–gülüşü, şiddeti–mülâyemeti, sevinci–kederiyle mücessem bir yalan. Hep olduğundan farklı görünmeye çalışır; düşündükleri gibi konuşmaz, gerçek niyetini hep saklı tutar ve birbirinden farklı karakterler sergiler. Bu kadar çok varyasyonlu yaşadığından ötürü de, bir gün gerçek yüzünün ortaya çıkacağı endişesiyle sürekli yüreği ağzına gelir ve ölür ölür dirilir. Bu itibarla da, paranoyağın yayıp yağını çıkarmak istediği zâhirde başkalarıdır; ama, hakikatte o acayip iğneli fıçı içinde yayılan ve hırpalanan da yine kendisidir. Bu açıdan da, o, yer yer değişik zevk ü safa ve gülüp oynamalarla avunmaya çalışsa da, pek de mutlu olduğu söylenemez.

    Paranoyağın iç dünyası tozlu–dumanlı ve fesada açık olduğundan onun en olumlu işlerinde dahi hep bir bozgunculuk ve fesat söz konusudur; ne var ki o, bu fesada “fesat” demeye de hiçbir zaman yanaşmaz; yanaşmaz ve değişik demagojilerle fesadı “salâh” göstermeye çalışır. Oturur kalkar bozgunculuk yapar, insanları birbirine düşürür, milletin farklı kesimlerini yer yer karşı karşıya getirir, düşman kamplar oluşturur; sonra bu bölünmüşlüğü, bu çözülmüşlüğü kendi hesabına değerlendirmeye durur. O, kendi gibi düşünmeyenleri veya çıkarlarına engel gördüklerini, yerinde antidemokratik olmakla suçlar, yerinde moderniteyi tehdit ediyor gibi gösterir; bunlar da yetmezse ne yapar eder, irtica yaygaralarıyla herkesin sesini keser ve mutlaka planlarını gerçekleştirir. Yalandır bunların hepsi, fesattır onun bütün yaptıkları, ikiyüzlülüktür her işi ve bir aldatmacadır her tavrı, her düşüncesi. Ama ne kadar insan vardır bütün bunları sezip anlayan! ?

    Paranoyak tam bir delidir; ne var ki, o bunun farkında değildir. Aksine o, kendini akıllı ve bilgili sanır; dolayısıyla da kendinden başka herkesin bir mânâda beyinsiz ve muhâkemesiz olduğuna inanır. Öyle sansa ve öyle inansa da, hiçbir zaman onun mutlu olduğu söylenemez; zira o, her an kendini ayrı bir düşman cephesi karşısında ve dünya çapında terörist örgütlerle kuşatılmış olarak vehmeder. Korkar ve titrer hayalinde îka ettiği bu saf saf düşmanlardan. Başa çıkamayacağını düşünür ve çevresindekilerden yardım dilenmeyi dener; onları da aynı düşmanların düşmanlığına, insanlık için bir tehdit unsuru olduğuna inandırması lâzımdır.. evet ona göre, düşüncelerinin, tasarılarının ve operasyonlarının meşru görünmesi adına herkesin aynı ölçüde vehme ve hezeyâna itilmesi zarurîdir; zira onun planlarının gerçekleşmesi adına toplumsal, hatta uluslararası bir paranoyaya ihtiyaç vardır. Bunun için de mutlaka şöyle–böyle, gazeteleriyle–mecmualarıyla, televizyonlarıyla–radyolarıyla bütün medya kuruluşları harekete geçirilmeli; çeşit çeşit tehdit unsurları sıralanmalı; demokrasinin, insan haklarının, cumhuriyet esaslarının tehlikede olduğu üzerinde durulmalı; yığınlar, ülkenin ellerinden uçup gideceği yalanına inandırılmalı; saf halk kitleleri üzerinde toplumun dört bir yandan kuşatıldığı vehmi uyarılmalı ve ne yapıp ne edip herkes delirtilmelidir ki zirvedeki mustatil cinnet yadırganmasın.

    Paranoyaya ihtiyacı olanlar...

    Evet, ezenlerin, başkalarına hükmetmek isteyenlerin, gözlerine kestirdikleri değişik coğrafyaları işgal edenlerin toplum/toplumlar çapında böyle bir paranoyaya ihtiyaçları var. Kinin, nefretin, hırsın, din düşmanlığının delirttiği bu insanların, idare etmeyi düşledikleri kimseleri korkutarak, ürküterek, telâşlandırarak, vehim ve hezeyâna sürükleyerek kendilerine benzetmeye çalışmaları bence bu cinnet mantığına göre normaldir. Aslında böylelerinden başka bir şey beklemek de aldanmışlık olur.

    Maalesef bugün, Çin Seddi’nden Merâkeş’ e, Kapadokya’dan okyanus ötesi ülkelere kadar hemen her yerde iflâh etmeyen bir paranoya yaşandığını/yaşatıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun için birkaç düzine terörist lâzımsa, paranoya ihtiyacıyla kıvranıp duran mütegallipler, kaba kuvvet temsilcileri, ülkeleri sömürmek isteyen postmodern müstemlekeciler bu işi kiralık birkaç kanlı katille yaptırabilecekleri gibi, üç–beş zavallıyı aldatarak veya robotlaştırarak da arzu ettikleri her renkte, her desende bir sürü terörizm imal edebilirler.

    Şimdilerde kısmen de olsa bunu başarmış sayılırlar. Evet, bu kadar alınıp satılan, kiralık kanlı katil veya aldatılmış beyinsiz bulunduktan sonra, her yerde terör adıyla bir fitne ateşi tutuşturabilir, değişik yörelerde suikastlar planlayabilir, dinî duygu ve dinî düşünceyi kullanarak bazı kıt akılları provoke edebilir; böylece hem bütün bir toplumu hatta insanlığı evham ve hezeyâna çekmiş olur, hem de yakıp yıktıklarına, asıp kestiklerine ve üzerine çullanıp ezdiklerine karşı tutarsız da olPsa bir bahane bulmuş sayılırlar.

    Dünya çapında bütün bu işleri plânlayanlar ister birer paranoyak, ister birer psikopat olsun çok fark etmez. Ortada bir gerçek var ki o da; dünyanın bazı bölgelerinde bir kısım kaba kuvvet temsilcilerinin, dünyaya hükmetme ve kendi ideolojilerini hâkim kılma hırsıyla; bazı yerlerde de küfre kilitlenmiş bir kısım muannitlerin, küfürlerini, temerrütlerini, din–iman ve Kur’ân düşmanlıklarını sürdürebilmeleri için, yığınların vehimlendirilmesine, toplumsal paranoyaların yaşanmasına, kitlelerin hezeyâna çekilmesine ihtiyaçları var. Bana öyle geliyor ki, bütün toplum gerçekten cinnet yaşasa dahi, kaba kuvvetin temsilcileri, yalan söylemekten, halkı aldatmaktan, dimağlara vehim pompalamaktan ve herkesi kendilerine benzetmekten vazgeçmeyeceklerdir.


    18.01.2004 /M.Fettullah Gülen/Zaman