Ab su demek, mecazi anlamda yağmur... Letafet yani güzellik, keskinlik, itibar, ırz, namus, vakar, cila gibi bir çok anlamları vardır.
Abdar, Abdest, Ab-ı Hızır, Ab-ı Kevser, Ab-ı Revan, Ab-ı Ruy, Ab-ı Leziz, Ab-ı Zen kelimlerini oluşturur.
Kusur, ayıb ve noksanlık olarak başka anlamlarada da kullanılır.
Abab yani suyu nefes almadan içmek ve daha başka A'ba ya da Aba, abad, abadan, ya da su kuyuları olarak Abar gibi nice kelimelerde kök olarak kullanılır...
Aydın sınırları içinde ünlü Türistik beldemiz. Daha çok Aydınlıların, Denizlilerin, İzmirlilerin yazın kaçtıkları yazlık yöre.
Eski büyüsünü, betonlaşmadan dolayı yavaş yavaş kaybettiğine inanıyorum, ama 1984'ten beri her yaz orada yaşamakla, yani anılarımla hayatımın unutulmaz bir parçası oldu.
Kimleri için barları ve discolarıyla içip, eğlenip, geçmek anlamında da olsa da Davutlar Milli parkı, labirent gibi çarşışarı, uzun tarihi, Kadınlar Denizi, Güvercin Kalesi, Limanları, Nazilli sitesi gibi eski yapısını koruyan sahil siteleri, yürü yürü sığ denizi, güneş batışını izlemeye doyamadığım sahili ve manzarılarıyla daha anlatıkça anlatasım geldiği çevresiyle bana daha değişik yönden tat veren yöremiz.
Kuşadasının içi başka çevresi başkadır... Sahil Sitelerinin ayrı bir hikayesi, merkezinin ise başka hikayesi vardır. Bir de oranın yerlilerin daha da değişik hikayesi olduğuna eminim.
Belidiye Binasının içideki balina iskletinden tutun, Zeus'un alakası olmadığı Zeus mağrası ve artı olarak Söke, Efes Antik kenti, Meryem Ana'nın Evi, Didim, Priene ve Milet, Selçuk kasabası ve Şirince köyü hepsi bu bölgededir.
Bu konuda daha önce açılan bir başlıkta, Firavunun ibret olsun diye geri hiç zarar görmeden geri de kalan vucudu tartışmaıs olmuştu. Başlığın uyumsuzluğundan dolayı tüm terimler silinmişiti. Belki bu başlık altında bahsedilebilir diye açtım başlığı.
Bana göre, her geride kalan mumyalanmış firavun ibrettir. Kur'an'da geçen Firavun kelimesi tekil olarak kullanılmamıştır, o dönemi dikkat çekerki Allah kardeşini öldüren Hz. Adem'in oğluna kargayla kardeşinin ölüsünü nasıl gömmesini gösterdiyse, mumyalamakta istediği kadar bilimsel olsun Allah'ın kudreti içindedir ki evrene tanrıyız diyerek hükmettiklerini zanneden firavunlara dünyanın kalmaması ve ancak ölülerin geri kalması büyük bir ibrettir. Bugün ki liderlere de uyarı niteliğindedir ve tüm insanlığa büyüklenmeyin mesajını anlamındadır. Eğer bunu ayın tutulması gibi doğa üstü olay gibilerinden tekile indirirsek esas ilmi göremeyiz, belki bu bahasedilen firavun müzedeki mumyadır, belki de değildir tartışması uzadıkça uzar ama esas bu olayı bahseden ayetlerin esas mesajı hakkında çok az konuşulmuştur. Malesef insan takım tutarmış gibi taraf tutuyor ve gol atınca seviniyor gol yiyince sinirleniyor. Kısacası önce alınması gereken dersi alalım...
Eski Mezopotamya'da ilk yazı işaretleri, mal sayımı, tayın ve ezrak dağıtımı gibi çok somut ihtiyaçlara cevap vermek üzere ortaya çıktı.
Bütün yazı sistemlerinde olduğu gibi, önce bir nesneyi veya bir eylemi temsil eden kalıplaşmış resimler biçimindeki harfler belirdi. Sümer Uygarlığı, birkaç yüzyılda basit resim çizimlerinden, bir fikrin ve bir sesin anlatımına geçemeyi başarmıştı. Mesela başlangıçta oku gösteren işaret (Sümerce'de ti) , ti'nin ses değerini ve soyut bir şey olan 'hayat' anlamını alırken; yazımı da üsluplaşıp genişleyerek ilk baştaki resimden iyice uzaklaşmış oldu. Sümerler böylece, MÖ 2600 yılına vardığında,150'si hece ses değeri taşıyan, diğerleri ise ideogram (nesne işareti) veya logogram (somut veya soyut bir gerçekliği temsil eden işaret) işlevlerini koruyan yaklaşık 600 işaretten yararlanmaktaydı.
Mezopotamya'ya MÖ.2300'den itabaren yerleşen Sami Akkadlar bu yazıyı benimsemediler. Fakat Sümer Yazısı, temelde tek heceli bir dile göre tasarlığından ilk olarak Akkadlar, kendi dillerindeki sözcükleri her işaret (Sümerlerden alınan) bir heceyi gösterecek biçimde bölmek zorunda kaldılar. Ti işareti, hece değeri dışında hala 'hayat' demekti, fakat bu soyut gerçeklik artık ti(Sümerce) yerine balatu (Akkadca) olarak telafuz edildi.
MÖ.1800'e doğru, Babil Kralı Hammurabi zamanında Mezopotamya dünyasında konuşulan Akkad dili, çok geçmeden küzeyde Asur ve güneyde Babil dilleri olarak ortaya çıktı. Yazıcılar, bu dili yazıya dökmek için, daha sonra güneşte veya fırında kurutucak oldukları ıslak kil tabletlere çiviyazısıyla (çivi biçiminde) işaretler kazıyordu. Her işaretten (toplam 500'den fazla işarete rastlanmıştır) bir veya daha fazla anlam değeri vardı. Dolasıyla yazan veya okuyan herkes binlerce olası anlamı tarayıp içlerinden birini seçmek zorundaydı; bunu da ancak meslekten olan kişiler, yani yazıcılar yapabiliyordu. Böylece yazıcılar, toplumda giderek artan bir etkiyte sahip oldular.
Kaynak: Maurice Meuleau
Sözlükte ise basitçe: 'Eski Farsların, Medlerin ve Asurluların kullandığı yazı.' diyor...
90. Derken İsrailoğulları'nı denizin öte yakasına geçirdik; bunun üzerine Firavun ve ordusu hışımla onların ardına düştü, (denizin dalgaları onları örtüp de Firavun) boğulmak üzereyken: 'Elhak, inandım, ' (1) inandım dedi, 'İsrailoğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı yok! Ve ben de artık kendini yürekten O'na teslim eden kimselerdenim! ' 91. (Ona) : 'Ancak şimdi mi? ' (2) denildi, 'oysa, bu güne kadar (Bize) hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın! 92. (İmdi,) bugün senin sadece bedenini kurtaracağız (3) ki, senden sonra gelecek olanlar için (uyarıcı) bir işaret olsun; çünkü, gerçek şudur ki, insanların çoğu ayetlerimize karşı umursamazlık gösteriyor! '
Açıklamalar:
(1) Lafzen, 'tâ, boğulayazdığı zaman... dedi'. Hz. Musa ile Firavun'un kıssası, sonrakinin İsrailoğulları'n uygaladığı baskı ve zorbalık ve İsrailoğulları'nın kurtuluşu hakkında ve özellikle (Kur'an'ın yukarıdaki ayetiyle ilgili olarak) İsrailoğulları'nın mucizevi kurtuluşunu, Firavun ve ordusun kötü akibetini ayrıntılı bir biçimde anlat(an) ıyor. Akıldan çıkarılmamalıdır ki, gerek Kitab-ı Mukaddes'de, gerekse sözlü Arap kültüründe yer alan tarihsel olay ve menkıbelere ilişkin Kur'ânî atıfların hemen hepsinde amaç olayı hikaye etmek, dikkati olay örgüsünün kendisine çekmek değil; olay örgüsünün altında yatan özel ahlaki derse dikkat çekmek, onu gün ışığına çıkartmaktır: bu durum, bu ima ve atıfların Kur'an'ın bütününe dağılmış bir bütünün parçaları halinde olmasını da açıklamaktadır.
(2) Yani, 'Ancak, şimdi mi, bunun için vaktin çok geç olduğu, şu an mı tevbe ediyorsunuz? ' (Mesala, bkz Nisa Suresi) 4/18. Ayet: 'Ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında 'Şimdi tevbe ediyorum' diyenlerin tevbesi kabul edilmeyecektir.'
(3) Lafzen, 'Seni bedensel olarak kurtaracağız': Bununla muhtemelen, eski Mısırların, krallarının ve seçkinlerin cesetlerini mumyalarak gelecek kuşaklara için saklamak yolundaki gelenekleri ima ediliyor. Bazı eski Mısır uzmanları Kur'an'da ve Kıtâb-ı Mukades'se sözü geçen 'zalim Firavun'un II. Ramses (M.Ö.1324-1258 dolayları) olduğunu ileri sürerken, bazıları da onu talijsiz selefi Tut-ankh-amen'le ya da M.Ö.15. yüzyılda yaşamış olan III. Thotmes (yahut Thutmosis) 'le özdeştirmektedirler. Ama bütün bu 'özdeştirmeler' yalnızca zan ve tahmine dayanmakta olup tarihsel olarak belgelenmemiştir. Akılda tutulmalıdır ki, Kur'an'da geçen 'Firavun' (Kur'an'da fir'avn) tabiri bir özel isim olmayıp Eski Mısır'da bütün krallar için kullanılan bir ünvandan ibarettir.
Kaynak: Muhammed Esed - Kur'an Mesajı (Meal-Tefsir)
Arkeoloğun kazı alanı kitaba benzer: devamını okumak için elimizdeki kitabın sayfalarını nasıl çevirirsek, o da alttakilere ulaşmak için her katmanı sırayla kazar...
Ab su demek, mecazi anlamda yağmur... Letafet yani güzellik, keskinlik, itibar, ırz, namus, vakar, cila gibi bir çok anlamları vardır.
Abdar, Abdest, Ab-ı Hızır, Ab-ı Kevser, Ab-ı Revan, Ab-ı Ruy, Ab-ı Leziz, Ab-ı Zen kelimlerini oluşturur.
Kusur, ayıb ve noksanlık olarak başka anlamlarada da kullanılır.
Abab yani suyu nefes almadan içmek ve daha başka A'ba ya da Aba, abad, abadan, ya da su kuyuları olarak Abar gibi nice kelimelerde kök olarak kullanılır...
....
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
...
bkz. İstiklal Marşı
vecd; aşk, muhabbet demektir. Kendinden geçecek ya da unutucak kadar ilahi bir aşk hali veya yüksek heycan ve anlamlarına da gelir.
Vecd-âlud yani vecd veren haller yani manevi çoşkunlukla beraber olan hal olarak da kullanılır.
www.kutav.org.tr/indextr.html
Aydın sınırları içinde ünlü Türistik beldemiz. Daha çok Aydınlıların, Denizlilerin, İzmirlilerin yazın kaçtıkları yazlık yöre.
Eski büyüsünü, betonlaşmadan dolayı yavaş yavaş kaybettiğine inanıyorum, ama 1984'ten beri her yaz orada yaşamakla, yani anılarımla hayatımın unutulmaz bir parçası oldu.
Kimleri için barları ve discolarıyla içip, eğlenip, geçmek anlamında da olsa da Davutlar Milli parkı, labirent gibi çarşışarı, uzun tarihi, Kadınlar Denizi, Güvercin Kalesi, Limanları, Nazilli sitesi gibi eski yapısını koruyan sahil siteleri, yürü yürü sığ denizi, güneş batışını izlemeye doyamadığım sahili ve manzarılarıyla daha anlatıkça anlatasım geldiği çevresiyle bana daha değişik yönden tat veren yöremiz.
Kuşadasının içi başka çevresi başkadır... Sahil Sitelerinin ayrı bir hikayesi, merkezinin ise başka hikayesi vardır. Bir de oranın yerlilerin daha da değişik hikayesi olduğuna eminim.
Belidiye Binasının içideki balina iskletinden tutun, Zeus'un alakası olmadığı Zeus mağrası ve artı olarak Söke, Efes Antik kenti, Meryem Ana'nın Evi, Didim, Priene ve Milet, Selçuk kasabası ve Şirince köyü hepsi bu bölgededir.
Keşke keşke olmasaydı :)
Bu konuda daha önce açılan bir başlıkta, Firavunun ibret olsun diye geri hiç zarar görmeden geri de kalan vucudu tartışmaıs olmuştu. Başlığın uyumsuzluğundan dolayı tüm terimler silinmişiti. Belki bu başlık altında bahsedilebilir diye açtım başlığı.
Bana göre, her geride kalan mumyalanmış firavun ibrettir. Kur'an'da geçen Firavun kelimesi tekil olarak kullanılmamıştır, o dönemi dikkat çekerki Allah kardeşini öldüren Hz. Adem'in oğluna kargayla kardeşinin ölüsünü nasıl gömmesini gösterdiyse, mumyalamakta istediği kadar bilimsel olsun Allah'ın kudreti içindedir ki evrene tanrıyız diyerek hükmettiklerini zanneden firavunlara dünyanın kalmaması ve ancak ölülerin geri kalması büyük bir ibrettir. Bugün ki liderlere de uyarı niteliğindedir ve tüm insanlığa büyüklenmeyin mesajını anlamındadır. Eğer bunu ayın tutulması gibi doğa üstü olay gibilerinden tekile indirirsek esas ilmi göremeyiz, belki bu bahasedilen firavun müzedeki mumyadır, belki de değildir tartışması uzadıkça uzar ama esas bu olayı bahseden ayetlerin esas mesajı hakkında çok az konuşulmuştur. Malesef insan takım tutarmış gibi taraf tutuyor ve gol atınca seviniyor gol yiyince sinirleniyor. Kısacası önce alınması gereken dersi alalım...
Çiviyazısı
Eski Mezopotamya'da ilk yazı işaretleri, mal sayımı, tayın ve ezrak dağıtımı gibi çok somut ihtiyaçlara cevap vermek üzere ortaya çıktı.
Bütün yazı sistemlerinde olduğu gibi, önce bir nesneyi veya bir eylemi temsil eden kalıplaşmış resimler biçimindeki harfler belirdi. Sümer Uygarlığı, birkaç yüzyılda basit resim çizimlerinden, bir fikrin ve bir sesin anlatımına geçemeyi başarmıştı. Mesela başlangıçta oku gösteren işaret (Sümerce'de ti) , ti'nin ses değerini ve soyut bir şey olan 'hayat' anlamını alırken; yazımı da üsluplaşıp genişleyerek ilk baştaki resimden iyice uzaklaşmış oldu. Sümerler böylece, MÖ 2600 yılına vardığında,150'si hece ses değeri taşıyan, diğerleri ise ideogram (nesne işareti) veya logogram (somut veya soyut bir gerçekliği temsil eden işaret) işlevlerini koruyan yaklaşık 600 işaretten yararlanmaktaydı.
Mezopotamya'ya MÖ.2300'den itabaren yerleşen Sami Akkadlar bu yazıyı benimsemediler. Fakat Sümer Yazısı, temelde tek heceli bir dile göre tasarlığından ilk olarak Akkadlar, kendi dillerindeki sözcükleri her işaret (Sümerlerden alınan) bir heceyi gösterecek biçimde bölmek zorunda kaldılar. Ti işareti, hece değeri dışında hala 'hayat' demekti, fakat bu soyut gerçeklik artık ti(Sümerce) yerine balatu (Akkadca) olarak telafuz edildi.
MÖ.1800'e doğru, Babil Kralı Hammurabi zamanında Mezopotamya dünyasında konuşulan Akkad dili, çok geçmeden küzeyde Asur ve güneyde Babil dilleri olarak ortaya çıktı. Yazıcılar, bu dili yazıya dökmek için, daha sonra güneşte veya fırında kurutucak oldukları ıslak kil tabletlere çiviyazısıyla (çivi biçiminde) işaretler kazıyordu. Her işaretten (toplam 500'den fazla işarete rastlanmıştır) bir veya daha fazla anlam değeri vardı. Dolasıyla yazan veya okuyan herkes binlerce olası anlamı tarayıp içlerinden birini seçmek zorundaydı; bunu da ancak meslekten olan kişiler, yani yazıcılar yapabiliyordu. Böylece yazıcılar, toplumda giderek artan bir etkiyte sahip oldular.
Kaynak: Maurice Meuleau
Sözlükte ise basitçe: 'Eski Farsların, Medlerin ve Asurluların kullandığı yazı.' diyor...
10/Yunus Suresi,90-92 Ayetler:
90. Derken İsrailoğulları'nı denizin öte yakasına geçirdik; bunun üzerine Firavun ve ordusu hışımla onların ardına düştü, (denizin dalgaları onları örtüp de Firavun) boğulmak üzereyken: 'Elhak, inandım, ' (1) inandım dedi, 'İsrailoğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı yok! Ve ben de artık kendini yürekten O'na teslim eden kimselerdenim! '
91. (Ona) : 'Ancak şimdi mi? ' (2) denildi, 'oysa, bu güne kadar (Bize) hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın!
92. (İmdi,) bugün senin sadece bedenini kurtaracağız (3) ki, senden sonra gelecek olanlar için (uyarıcı) bir işaret olsun; çünkü, gerçek şudur ki, insanların çoğu ayetlerimize karşı umursamazlık gösteriyor! '
Açıklamalar:
(1) Lafzen, 'tâ, boğulayazdığı zaman... dedi'. Hz. Musa ile Firavun'un kıssası, sonrakinin İsrailoğulları'n uygaladığı baskı ve zorbalık ve İsrailoğulları'nın kurtuluşu hakkında ve özellikle (Kur'an'ın yukarıdaki ayetiyle ilgili olarak) İsrailoğulları'nın mucizevi kurtuluşunu, Firavun ve ordusun kötü akibetini ayrıntılı bir biçimde anlat(an) ıyor. Akıldan çıkarılmamalıdır ki, gerek Kitab-ı Mukaddes'de, gerekse sözlü Arap kültüründe yer alan tarihsel olay ve menkıbelere ilişkin Kur'ânî atıfların hemen hepsinde amaç olayı hikaye etmek, dikkati olay örgüsünün kendisine çekmek değil; olay örgüsünün altında yatan özel ahlaki derse dikkat çekmek, onu gün ışığına çıkartmaktır: bu durum, bu ima ve atıfların Kur'an'ın bütününe dağılmış bir bütünün parçaları halinde olmasını da açıklamaktadır.
(2) Yani, 'Ancak, şimdi mi, bunun için vaktin çok geç olduğu, şu an mı tevbe ediyorsunuz? '
(Mesala, bkz Nisa Suresi) 4/18. Ayet: 'Ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında 'Şimdi tevbe ediyorum' diyenlerin tevbesi kabul edilmeyecektir.'
(3) Lafzen, 'Seni bedensel olarak kurtaracağız': Bununla muhtemelen, eski Mısırların, krallarının ve seçkinlerin cesetlerini mumyalarak gelecek kuşaklara için saklamak yolundaki gelenekleri ima ediliyor. Bazı eski Mısır uzmanları Kur'an'da ve Kıtâb-ı Mukades'se sözü geçen 'zalim Firavun'un II. Ramses (M.Ö.1324-1258 dolayları) olduğunu ileri sürerken, bazıları da onu talijsiz selefi Tut-ankh-amen'le ya da M.Ö.15. yüzyılda yaşamış olan III. Thotmes (yahut Thutmosis) 'le özdeştirmektedirler. Ama bütün bu 'özdeştirmeler' yalnızca zan ve tahmine dayanmakta olup tarihsel olarak belgelenmemiştir. Akılda tutulmalıdır ki, Kur'an'da geçen 'Firavun' (Kur'an'da fir'avn) tabiri bir özel isim olmayıp Eski Mısır'da bütün krallar için kullanılan bir ünvandan ibarettir.
Kaynak: Muhammed Esed - Kur'an Mesajı (Meal-Tefsir)
www.mudanyaonline.net
Arkeoloğun kazı alanı kitaba benzer: devamını okumak için elimizdeki kitabın sayfalarını nasıl çevirirsek, o da alttakilere ulaşmak için her katmanı sırayla kazar...