Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi Suat'ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki! Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin. Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim ve ne müstağni. Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli, tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli. Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı, Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki. Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular. Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat'ın ağzındaki. Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl geceleri yağmur tepeleri Ağzındaki su o yağmur suyu Suat'ın. dişleri o beyaz kum tepeleri. Soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken Suat, Ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni. Suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek. Benim kaderim böyle, Onun aşk felsefesi. Bulut bir zavallıdır Onun yanında biçimden biçime girmekte, Renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani. Sen ne aptalsın ki yahu sandın Suat durur sözünde. Kalburda su durursa, Suat da durur sözünde tabii. Suat'tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha! Hayaller kurdun, umutlandın! Ama umutlar uçucu, aldatıcıdır rüyalar gibi. Suat'ın vuslat. sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine. Bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı Urkub'un teki. Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından. Onun için affet beni, sen yine de sev beni. Suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam; Saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni. Evet, ta ötelerde konaklıyan Suat oymağını tutmak için Yüreğe korku veren. dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli. Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından, Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli... Bir deve ki. bakışı iki hançer ufuklara saplanan. Eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri. Gerdanı sağlam. ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve ölçülü biçili. Soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri. Böğrü enli, boynu uzun ve kalın; çehresi geniş. Bir erkek deveyi andırmalı tıpkı; Suat'ı tutar o zaman belki. Derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının. Ve ondan daha sağlam. kızgın güneş altında aç azgın keneler bile onu örseleyememeli. İlk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana: Boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi. Gürbüz, etine dolgun. bakımdan öyle semizlemiş.olmalı ki, Oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından kayıp kayıp düşmeli. Yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi Çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir yaban merkebi örneği. gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri. Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi. Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden. Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli. Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi. Yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri. Tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi. Ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana. Deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki. Çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar... Aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş çöllerini... Kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe Döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi. Bir sıcaklık ki, a yolcular dinlenin! der kervan sahibi -Ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri. Ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez, Başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni. Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. Ve ön ayaklarının Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri. Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaşlı bir annenin çırpınışları. Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara haberini. Göğsü kan içinde kalan. üstü başı yırtılmış, Saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini. Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım: 'Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen mahvoldun.' dediler. Suat'ın derdi bana yetmezmiş gibi. 'Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen kendini ölmüş bil.' Ben de koştum güvendiğim dostlara: Kime başvurdumsa ama: 'Biz yokuz bu işte, var git kendin bak başının çaresine' demezler mi? Ben de onlara dedim: 'Gidin gidin beni yalnız bırakın, Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki. Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek. Binmiyecek mi? Heber geldi: 'peygamber. seni öyle bir cezaya çarpacak ki! ' Siz bilirsiniz. hey zavallılar! İşte onun kapısındayım, yüreğimde sonsuz bağışlanma ümidi. Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim; Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin. O affedenlerin en affedicisi. İçi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu Kur'anı Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti. Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların. Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça suçluyum belki. Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda. Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse. işitse işittiklerimi Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır: Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi. Beni ancak o kurtarabilir burda. Yalnız O. Şimdi söz yalnız Onun. Ama O 'Sen suçlusun, cezanı çekeceksin' dese önünde eğik bulur boynumu adaletin heybeti. En heybetli manzara bu olur benim için. Çünkü Asserde, İç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki Muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur O. Bir arslan ki. erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu, insan eti. Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi. Heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının, Arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti. Parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu Bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi. Şüphe yok ki, Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından Allahın. Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi. Ve arkadaşları O'nun, Mekke vâdisinde İslâmı kabul eden Kureyşin en ileri gelenleri... Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin yok dengi. İlk gûnler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler,. zerre tereddüt etmeden. Bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini. Yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı. Onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü hazırlamış beklemişlerdi. Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit, Davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri. Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki, Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi. Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler, Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri! Ak soy develer gibidir gidişleri. korunmaları da saldırış. Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan ürker dev dalgalı ölüm denizi.
Kab bin Zuhayr
Ingilizce olarak bir kısmı:
al-Burda ('Mantle Ode) : Qasidat Banat Su`ad
Su`ad is gone, and today my heart is love-sick, in thrall to her, unrequited, bound with chains; And Su`ad, when she came forth in the morn of the departure, was but a gazelle with bright black downcast eyes. When she smiles, she lays bare a shining row of side-teeth that seems to have been bathed once and twice in (fragrant) wine - Wine mixed with pure cold water from a pebbly hollow where the north-wind blows, in a bend of the valley, it brims over the white-framed torrents fed by showers gusting from a cloud of morn.
Oh, what a rare mistress were she, if only she were true to her promise and would harken good advice! But hers is a love in whose blood are mingled paining and lying and faithlessness and inconstancy. She is not stable in her affection - even as jinn change the hues of their garments - And she does not hold to her promised word anymore than a sieve holds water. Let not the wishes she inspired and the promises she made beguile thee; lo, these wishes and dreams are a delusion. The promises of `Urqub* were a parable to her, and his promises were not but lies. I desire and hope that she would become a friend; and (yet I) do not think that she would bestow such a blessing on us.
Cemil Meriç'e göre Bediüzzaman:”Said Nursi,dağ başında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler,her şeyini kaybedenler,mukaddesleri çiğneneler akın akın ona koştu. Nasların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses; tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı canlandırdı. Bu hayali insanlar,o konuştukça gerçekleşti.
Ve devamla:”Yakın tarihimizde insana kıran geldi. Bu bünyenin,Bediüzzaman gibi bir tefekkür ve iman abidesine tahammülü yok.”
Nitekim öyle de oldu; 11-Temmuz-1960 gününü gecesi,türbesi dahi yıkılarak ecdadı ve üstadı Hz. Ali gibi meçhule götürüldü.
Secker ve Warburg tarafından, Mayıs 1945 Londra'da, basılan George Orwell'in (anti-komunist değil) anti-Stalin çizgili daha doğrusu S.S.C.B.'de ki Komunist Parti diktatörlüğüne benzetmelerle karşı çıkan kitabı.
Ciddi bir çalışma olmasına rağmen kitaptaki hayvan çiftliğinde yaşayan Napoleon and Snowball adındaki domuzların Joseph Stalin ve Leon Trotsky (Lev Troçki) gibi benzetme üslubu olduğundan belki o dönemle dalga geçiyor da denilebilir... Bu arada Snowball'u çiftlikten atarak diktatörlüğünü ilan eden Napoleon adlı domuz Stalin, ve çiftlikte hakkında haber alınamayan sürgündeki Snowball'da tabi ki Troçki'dir...
Anti-komunist değildir dememin sebebi de kitapta Snowball'a karşı bir sempati vardır bunun sebebi esasında kitabı yazarken Orwelln İspanya'daki Sivil Savaş sırasında Troçkist gruplardan edindiği tecrübelerle Troçki'ye olan sempatisinden gelir...
Animal Farm tabi ki belli bir hükümete karşı yazılmıştır lakin esas olarak adeletsizlik, zorlma, açlık gibi zülmlerle halkı ezen hükümetlere de karşı yazılmış bir eserdir... Genel bir yaklaşımla Orwell'in sadece Stalin'e değil, Orwellin kitabını, insanları haksız yontemlerle kontrol etmeye calışan her türlü politik, tumturaklı (retorikal-belagata) veya askeri güce karşı çok güclü saldırı olarak görmek gerekir
Cevap: Bir İngiliz prenses, bir Mısırlı adamla beraber, Belçika yapımı bir İskoç viskisi ile sarhoş olmuş bir Alman şöförün kullandığı, Alman yapımı bir arabadalar.
Japon yapımı motorsiklet kullanan İtalyan bir paparazzi tarafından takip ediliyorlar.
Cezayirli, Faslı ve Senegalli isçilerin alın teriyle inşaa edilmiş bir Fransız köprüsünün altında kaza geçiriyorlar.
Kazadan sonra Amerikali bir doktor, Brezilya yapımı ilaçlarla yaralıları tedavi ediyor.Ve bu mesaji, Taiwan teknolojisini çalan Bill Gates'in kurdugu teknoloji ile Ingiltere'de oturan bir Türk tarafından size aktarılıyor. :)
(Aşağıda geriside var)
Question: What is the truest definition of Globalization?
Answer: Princess Diana's death.
Question: How come?
Answer: An English princess with an Egyptian boyfriend crashes in a French tunnel, driving a German car with a Dutch engine, driven by a Belgian who was drunk on Scottish whiskey, followed closely by Italian Paparazzi, on Japanese motorcycles, treated by an American doctor, using Brazilian medicines! And this is sent to you by a Turk living in Engaland, using Bill Gates' technology, and you're probably reading this on one of the IBM clones, that use Taiwanese-made chips, and a Korean-made monitor, assembled by Bangladeshi workers in a Singapore plant, transported by lorries driven by Indians, hijacked by Indonesians, unloaded by Sicilian longshoremen, trucked by Mexican illegals, and finally sold to you by Jews.
''Aslında evrim bir anlamda bilimsel bir din haline geldi; hemen hemen bütün bilim adamları bunu kabul etti ve birçoğu onunla uyumlu olması için gözlemlerini eğip bükmeye hazırlar.''
HS Lipson (Professor of Physics, University of Manchester, UK)
Evolution became in a sense a scientific religion; almost all scientists have accepted it and many are prepared to bend their observations to fit in with it.”—*H. Lipson, “A Physicist Looks at Evolution,” Physics Bulletin 31 (1980) , p. 138
German-British researcher Ernst Boris Chain was awarded a Nobel Prize in Medicine for his work with penicillin. Chain says, 'The principle of [divine] purpose... stares the biologist in the face whereverhe looks... The probability for such an event as the origin of DNA molecules to have occurred by sheer chance is just too small to be seriously considered
İnsanın kendi nefsi için Allah'ı cellat yerine koyması
Kaside-i Bürde
Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi
Suat'ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!
Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin.
Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim
ve ne müstağni.
Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli,
tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli.
Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı,
Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.
Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular.
Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat'ın ağzındaki.
Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl
geceleri yağmur tepeleri
Ağzındaki su o yağmur suyu Suat'ın. dişleri o beyaz kum tepeleri.
Soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken Suat,
Ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni.
Suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek.
Benim kaderim böyle, Onun aşk felsefesi.
Bulut bir zavallıdır Onun yanında biçimden biçime girmekte,
Renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani.
Sen ne aptalsın ki yahu sandın Suat durur sözünde.
Kalburda su durursa, Suat da durur sözünde tabii.
Suat'tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha!
Hayaller kurdun, umutlandın! Ama umutlar uçucu, aldatıcıdır
rüyalar gibi.
Suat'ın vuslat. sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine.
Bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı
Urkub'un teki.
Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından.
Onun için affet beni, sen yine de sev beni.
Suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam;
Saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni.
Evet, ta ötelerde konaklıyan Suat oymağını tutmak için
Yüreğe korku veren. dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli.
Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,
Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli...
Bir deve ki. bakışı iki hançer ufuklara saplanan.
Eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından
kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri.
Gerdanı sağlam. ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve
ölçülü biçili.
Soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri.
Böğrü enli, boynu uzun ve kalın; çehresi geniş.
Bir erkek deveyi andırmalı tıpkı; Suat'ı tutar o zaman belki.
Derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının.
Ve ondan daha sağlam. kızgın güneş altında aç azgın keneler bile
onu örseleyememeli.
İlk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana:
Boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi.
Gürbüz, etine dolgun. bakımdan öyle semizlemiş.olmalı ki,
Oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından
kayıp kayıp düşmeli.
Yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi
Çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir
yaban merkebi örneği.
gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri.
Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi.
Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden.
Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli.
Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı
Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi.
Yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri.
Tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi.
Ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana.
Deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki.
Çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar...
Aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş
çöllerini...
Kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe
Döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi.
Bir sıcaklık ki, a yolcular dinlenin! der kervan sahibi
-Ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri.
Ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez,
Başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni.
Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. Ve ön
ayaklarının
Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi
ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını
da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri.
Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaşlı bir
annenin çırpınışları.
Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara
haberini.
Göğsü kan içinde kalan. üstü başı yırtılmış,
Saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini.
Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım:
'Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen mahvoldun.' dediler. Suat'ın derdi
bana yetmezmiş gibi.
'Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen kendini ölmüş bil.' Ben de koştum
güvendiğim dostlara:
Kime başvurdumsa ama: 'Biz yokuz bu işte, var git kendin bak
başının çaresine' demezler mi?
Ben de onlara dedim: 'Gidin gidin beni yalnız bırakın,
Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki.
Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile
Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek.
Binmiyecek mi?
Heber geldi: 'peygamber. seni öyle bir cezaya çarpacak ki! '
Siz bilirsiniz. hey zavallılar! İşte onun kapısındayım, yüreğimde
sonsuz bağışlanma ümidi.
Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim;
Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin.
O affedenlerin en affedicisi.
İçi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu Kur'anı
Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti.
Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların.
Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça
suçluyum belki.
Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda.
Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse. işitse
işittiklerimi
Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı
kurtarır:
Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi.
Beni ancak o kurtarabilir burda. Yalnız O. Şimdi söz yalnız Onun.
Ama O 'Sen suçlusun, cezanı çekeceksin' dese önünde eğik
bulur boynumu adaletin heybeti.
En heybetli manzara bu olur benim için. Çünkü Asserde,
İç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki
Muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur O.
Bir arslan ki. erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu,
insan eti.
Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi
Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi.
Heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının,
Arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti.
Parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu
Bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi.
Şüphe yok ki, Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından
Allahın.
Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi.
Ve arkadaşları O'nun, Mekke vâdisinde İslâmı kabul eden
Kureyşin en ileri gelenleri... Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin
yok dengi.
İlk gûnler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler,. zerre tereddüt
etmeden.
Bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini.
Yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı.
Onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü
hazırlamış beklemişlerdi.
Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit,
Davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri.
Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki,
Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi.
Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,
Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri!
Ak soy develer gibidir gidişleri. korunmaları da saldırış.
Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan
ürker dev dalgalı ölüm denizi.
Kab bin Zuhayr
Ingilizce olarak bir kısmı:
al-Burda ('Mantle Ode) : Qasidat Banat Su`ad
Su`ad is gone, and today my heart is love-sick, in thrall to
her, unrequited, bound with chains;
And Su`ad, when she came forth in the morn of the departure,
was but a gazelle with bright black downcast eyes.
When she smiles, she lays bare a shining row of side-teeth
that seems to have been bathed once and twice in
(fragrant) wine -
Wine mixed with pure cold water from a pebbly hollow
where the north-wind blows, in a bend of the valley,
it brims over the white-framed torrents fed by showers
gusting from a cloud of morn.
Oh, what a rare mistress were she, if only she were true to
her promise and would harken good advice!
But hers is a love in whose blood are mingled paining and
lying and faithlessness and inconstancy.
She is not stable in her affection - even as jinn change the
hues of their garments -
And she does not hold to her promised word anymore
than a sieve holds water.
Let not the wishes she inspired and the promises she made
beguile thee; lo, these wishes and dreams are a delusion.
The promises of `Urqub* were a parable to her, and his
promises were not but lies.
I desire and hope that she would become a friend; and
(yet I) do not think that she would bestow such a
blessing on us.
Ka'b Ibn Zuhayr
(Ka'b bin Zuhyr - Kab ibn Zuhair)
Cemil Meriç'e göre Bediüzzaman:”Said Nursi,dağ başında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler,her şeyini kaybedenler,mukaddesleri çiğneneler akın akın ona koştu. Nasların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses; tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı canlandırdı. Bu hayali insanlar,o konuştukça gerçekleşti.
Ve devamla:”Yakın tarihimizde insana kıran geldi. Bu bünyenin,Bediüzzaman gibi bir tefekkür ve iman abidesine tahammülü yok.”
Nitekim öyle de oldu; 11-Temmuz-1960 gününü gecesi,türbesi dahi yıkılarak ecdadı ve üstadı Hz. Ali gibi meçhule götürüldü.
Kaynak:
http://www.ozbelgeler.com/sayfa7/muceddid.htm
eşeği almadan belini kırma fıkrasını çağrıştırıyor
Secker ve Warburg tarafından, Mayıs 1945 Londra'da, basılan George Orwell'in (anti-komunist değil) anti-Stalin çizgili daha doğrusu S.S.C.B.'de ki Komunist Parti diktatörlüğüne benzetmelerle karşı çıkan kitabı.
Ciddi bir çalışma olmasına rağmen kitaptaki hayvan çiftliğinde yaşayan Napoleon and Snowball adındaki domuzların Joseph Stalin ve Leon Trotsky (Lev Troçki) gibi benzetme üslubu olduğundan belki o dönemle dalga geçiyor da denilebilir... Bu arada Snowball'u çiftlikten atarak diktatörlüğünü ilan eden Napoleon adlı domuz Stalin, ve çiftlikte hakkında haber alınamayan sürgündeki Snowball'da tabi ki Troçki'dir...
Anti-komunist değildir dememin sebebi de kitapta Snowball'a karşı bir sempati vardır bunun sebebi esasında kitabı yazarken Orwelln İspanya'daki Sivil Savaş sırasında Troçkist gruplardan edindiği tecrübelerle Troçki'ye olan sempatisinden gelir...
Animal Farm tabi ki belli bir hükümete karşı yazılmıştır lakin esas olarak adeletsizlik, zorlma, açlık gibi zülmlerle halkı ezen hükümetlere de karşı yazılmış bir eserdir... Genel bir yaklaşımla Orwell'in sadece Stalin'e değil, Orwellin kitabını, insanları haksız yontemlerle kontrol etmeye calışan her türlü politik, tumturaklı (retorikal-belagata) veya askeri güce
karşı çok güclü saldırı olarak görmek gerekir
Bazı alimlerizin resimleri: http://www.muslimheritage.com/eid2004.gif
Globalleşme Nedir?
Cevap: Prenses Diana'nin ölümü.
Soru: Nasıl yani?
Cevap: Bir İngiliz prenses, bir Mısırlı adamla beraber, Belçika yapımı bir İskoç viskisi ile sarhoş olmuş bir Alman şöförün kullandığı, Alman yapımı bir arabadalar.
Japon yapımı motorsiklet kullanan İtalyan bir paparazzi tarafından takip ediliyorlar.
Cezayirli, Faslı ve Senegalli isçilerin alın teriyle inşaa edilmiş bir Fransız köprüsünün altında kaza geçiriyorlar.
Kazadan sonra Amerikali bir doktor, Brezilya yapımı ilaçlarla yaralıları tedavi ediyor.Ve bu mesaji, Taiwan teknolojisini çalan Bill Gates'in
kurdugu teknoloji ile Ingiltere'de oturan bir Türk tarafından size aktarılıyor. :)
(Aşağıda geriside var)
Question: What is the truest definition of Globalization?
Answer: Princess Diana's death.
Question: How come?
Answer: An English princess with an Egyptian boyfriend crashes in a French tunnel, driving a German car with a Dutch engine, driven by a Belgian who was drunk on Scottish whiskey, followed closely by Italian Paparazzi, on Japanese motorcycles, treated by an American doctor, using Brazilian medicines! And this is sent to you by a Turk living in Engaland, using Bill Gates' technology, and you're probably reading this on one of the IBM clones, that use Taiwanese-made chips, and a Korean-made monitor, assembled by Bangladeshi workers in a Singapore plant, transported by lorries driven by Indians, hijacked by Indonesians, unloaded by Sicilian longshoremen, trucked by Mexican illegals, and finally sold to you by Jews.
That, my friend, is Globalisation
Isparta
''Aslında evrim bir anlamda bilimsel bir din haline geldi; hemen hemen bütün bilim adamları bunu kabul etti ve birçoğu onunla uyumlu olması için gözlemlerini eğip bükmeye hazırlar.''
HS Lipson (Professor of Physics, University of Manchester, UK)
Evolution became in a sense a scientific religion; almost all scientists have accepted it and many are prepared to bend their observations to fit in with it.”—*H. Lipson, “A Physicist Looks at Evolution,” Physics Bulletin 31 (1980) , p. 138
German-British researcher Ernst Boris Chain was awarded a Nobel Prize in Medicine for his work with penicillin. Chain says, 'The principle of [divine] purpose... stares the biologist in the face whereverhe looks... The probability for such an event as the origin of DNA molecules to have occurred by sheer chance is just too small to be seriously considered