Aslı astarı olmadan ^^ felaket teorileri üreten, hurafeler üreten ve düşünemeyen ezberci okurlarını da buna inandırmaya çalışan ^^ bir gazete. Bu gazete için verilen paralara yazık.
Üzüm meyvesini andıran, 30 ila 40 meyve tanesi bir salkım oluşturan gilaboru, Kayseri ve çevresinde ^^gileburu, gilebolu, gilaboru, gilabı, giraoğlu^^, Konya’da ^^giligili, gilaboru veya giraboğulu^^, Sivas ve Yozgat’ta ^^gilaburu, girabolu, geleboru^^, Tunceli’de ^^dağdağan, dağdığan, geleboru, gilabada ve gildar^^ adıyla bilinir.
Sonbaharda toplanıp salamura yapıldıktan sonra tüketilen gilaboru, sadece böbrek hastalıklarına değil, birçok hastalığın tedavisinde de yararlı olmaktadır. Kabukları kaynatılan gilaboru, astım, romatizma, yüksek tansiyon, sara nöbetleri (=epilepsi) , kabakulak, doğum sonrası spazmlar, uyku bozukluğu gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılabilmektedir. Gilaboru suyu, ayrıca safra kesesi hastalıkları ile bazı karaciğer hastalıklarına da iyi gelmektedir. Gilaborunun bazı kanser tümörlerini azaltmadaki olumlu etkileriyle ilgili olarak halen Amerika’da, Harward Medicine School’un araştırması devam etmektedir.
Gilaboru çekirdeği, yeşil mercimek şeklinde fakat krem renktedir.
Gülü tarife ne hacet; gül Sevda-yı Muhammedî'dir. Gülün sevdası kalbimizin hâfi tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır.
Ve bizler, gönlü gülşen olan insanlara meftun oluruz, Kainatın Solmayan Gülü'nün aşkıyla...
Gün gelir, gözyaşıyla gül sularız. Bir gül için bin dikene su veririz. Ve biliriz ki, güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde gül vardır.
O, aşkımızın mihrabındaki gül... O, alemlere rahmet olarak gönderilen bir rasûl... O, çöl sıcağındaki bir kevser şelâlesi...
O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şulesi...
Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar, O'nun sönmeyen ışığının en mütevazi kandilleri... Sera da, süreyya da O'nun nuruyla aydınlanır...
O'nun sîreti bir amaç, O'nun sünneti bir hidayet, O'nun sureti gönüllere ülfet ve nimet veren bir âb-ı hayat...
Ruhumuz O'na aşık... O, gül mushaflı sevdamızın sembolü... O, onsekiz bin alemin emsali olmayan gülü...
Beynimiz vücut ağırlığımızın yaklaşık olarak % 2'si kadar ağırlığa sahip, kafatası adını verdiğimiz sert kemik içinde özenle korunan bir organımızdır.
Vücudumuzun yaklaşık olarak % 2'si kadar ağırlığa sahip olmasına karşılık vücudumuzdaki enerjinin % 20'sini tüketir. Glikoz ve Oksijenle çalışır. Normal bir insan beyninin % 2-3'l ük bir kısmını kullanıyor olmasına rağmen hayatını kolaylıkla sürdürebiliyor. Çok zeki insanlar ise beyninin en fazla % 5' ini kullanıyorlar.
Bunun dışında benim çok ilgimi çeken bir organdır. İlgimi çekmesinin birçok nedeni var. Başta biz beynimzin tamamını kullanabilseydik acaba hayatımızda neler değişirdi? Meselâ beslenme ihtiyacımız kaç kat artardı? Hayvanlarla konuşabilir miydik? Ya da insanların düşüncelerini okuyabilir miydik? Göremediğimiz varlıkları görüp onlarla iletişim kurabilir miydik? Başka yerlerde yapılan konuşmalar kulağımıza gelir miydi? Bu kadarını kullanabildiğimiz beynimizle en acımasız silahları üretebiliyorken, beynimizin daha fazlasını kullanmamız halinde nasıl silahlar icat ederdik acaba? vs vs vs... Aklıma o kadar çok soru geliyor ki. Ve bir de aklıma takılan başka bir konu daha var.
Meselâ maymundan geldiğimiz iddiasında olan ateistler, apandistimizin kullanılmayan organ olduğu için zamanla küçüldüğünü ve ^^apandistin^^ gereksiz halde vücudumuzda yer işgal eden simgesel bir organ haline geldiğini savunuyorlar. Bir de maymunlardaki gibi ^^kuyruğumuzun^^ olduğunu ve bunun da kullanılmaya kullanılmaya zamanla kuyruk sokumu dediğimiz boyuta gelmiş körelmiş organlarımızdan biri olduğunu savunuyorlar ve tam da bu noktada aklıma hemen şu soru geliyor;
^^ Yıllardır beynimizin % 2 veya 3' ünü kullandığımız halde, beynimiz körelmiş bir organ olarak neden kuyruk sokumumuzla aynı kaderi paylaşmamıştır.^^
Bence bu çok ilginç bir durum, bu duruma evrime inananlar mutlaka bir cevap bulmuş olmalılar diye düşünüyorum. Benim beynim bu soruya cevap bulamayacak kadar aciz kalıyor. Keşke bana bunu açıklayabilecek bilgili ve aydın birisi olsaydı; (
Profesör sınıfa girip karşısında duran, dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra;
= ^^Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız^^ dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve;
= ^^bu kavanoz doldu mu? ^^ diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan ^^Doldu^^ diye cevapladılar. Profesör ^^Öyle mi? ^^ dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha;
= ^^bu kavanoz doldu mu? ^^ diye sordu. Bir öğrenci ^^dolmadı^^ herhalde diye cevap verdi. ^^Doğru^^ dedi. Profesör gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve;
= ^^bu kavanoz doldu mu? ^^ diye sordu. Tüm sınıf bir ağızdan ^^Hayır^^ diye bağırdılar. Güzel dedi Profesör kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek
= ^^bu deneyin amacı neydi? ^^ diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen ^^Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır^^ diye atladı.
= ^^Hayır^^ dedi Profesör, bu deneyin esas anlatmak istediği ^^Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamazsın gerçeğidir.^^
Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken Profesör devam etti;
= ^^Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, inançlarınız, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! , herşeyden önemlisi iyi insan olabilmek. Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.
Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiçbir zaman bir daha koyamazsınız^^
Misvak, sıcak bölgelerde yetişen, lifli bir yapısı olan ^^erak^^ ağacının kökleridir. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır, dişleri temizler ve beyazlatır. İyi bir antiseptik (=mikrop öldürücü) tir. Dişlerin çürümesini önler, balgamı giderir, diş etlerini güçlendirir, gözlere parlaklık verir, mideyi rahatlatır, ağzı ferahlatır. Ayrıca sünnete uygundur ve melâikeyi sevindirir.
^^Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.^^ Hz.Muhammed (sav)
Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğini anlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkânların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (S.A.V.) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.
Aslı astarı olmadan ^^ felaket teorileri üreten, hurafeler üreten ve düşünemeyen ezberci okurlarını da buna inandırmaya çalışan ^^ bir gazete. Bu gazete için verilen paralara yazık.
Üzüm meyvesini andıran, 30 ila 40 meyve tanesi bir salkım oluşturan gilaboru, Kayseri ve çevresinde ^^gileburu, gilebolu, gilaboru, gilabı, giraoğlu^^, Konya’da ^^giligili, gilaboru veya giraboğulu^^, Sivas ve Yozgat’ta ^^gilaburu, girabolu, geleboru^^, Tunceli’de ^^dağdağan, dağdığan, geleboru, gilabada ve gildar^^ adıyla bilinir.
Sonbaharda toplanıp salamura yapıldıktan sonra tüketilen gilaboru, sadece böbrek hastalıklarına değil, birçok hastalığın tedavisinde de yararlı olmaktadır. Kabukları kaynatılan gilaboru, astım, romatizma, yüksek tansiyon, sara nöbetleri (=epilepsi) , kabakulak, doğum sonrası spazmlar, uyku bozukluğu gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılabilmektedir.
Gilaboru suyu, ayrıca safra kesesi hastalıkları ile bazı karaciğer hastalıklarına da iyi gelmektedir.
Gilaborunun bazı kanser tümörlerini azaltmadaki olumlu etkileriyle ilgili olarak halen Amerika’da, Harward Medicine School’un araştırması devam etmektedir.
Gilaboru çekirdeği, yeşil mercimek şeklinde fakat krem renktedir.
Gülü tarife ne hacet; gül Sevda-yı Muhammedî'dir. Gülün sevdası kalbimizin hâfi tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır.
Ve bizler, gönlü gülşen olan insanlara meftun oluruz, Kainatın Solmayan Gülü'nün aşkıyla...
Gün gelir, gözyaşıyla gül sularız. Bir gül için bin dikene su veririz. Ve biliriz ki, güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde gül vardır.
O, aşkımızın mihrabındaki gül... O, alemlere rahmet olarak gönderilen bir rasûl... O, çöl sıcağındaki bir kevser şelâlesi...
O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şulesi...
Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar, O'nun sönmeyen ışığının en mütevazi kandilleri... Sera da, süreyya da O'nun nuruyla aydınlanır...
O'nun sîreti bir amaç, O'nun sünneti bir hidayet, O'nun sureti gönüllere ülfet ve nimet veren bir âb-ı hayat...
Ruhumuz O'na aşık... O, gül mushaflı sevdamızın sembolü... O, onsekiz bin alemin emsali olmayan gülü...
Alıntı
Beynimiz vücut ağırlığımızın yaklaşık olarak % 2'si kadar ağırlığa sahip, kafatası adını verdiğimiz sert kemik içinde özenle korunan bir organımızdır.
Vücudumuzun yaklaşık olarak % 2'si kadar ağırlığa sahip olmasına karşılık vücudumuzdaki enerjinin % 20'sini tüketir. Glikoz ve Oksijenle çalışır. Normal bir insan beyninin % 2-3'l ük bir kısmını kullanıyor olmasına rağmen hayatını kolaylıkla sürdürebiliyor. Çok zeki insanlar ise beyninin en fazla % 5' ini kullanıyorlar.
Bunun dışında benim çok ilgimi çeken bir organdır. İlgimi çekmesinin birçok nedeni var. Başta biz beynimzin tamamını kullanabilseydik acaba hayatımızda neler değişirdi? Meselâ beslenme ihtiyacımız kaç kat artardı? Hayvanlarla konuşabilir miydik? Ya da insanların düşüncelerini okuyabilir miydik? Göremediğimiz varlıkları görüp onlarla iletişim kurabilir miydik? Başka yerlerde yapılan konuşmalar kulağımıza gelir miydi? Bu kadarını kullanabildiğimiz beynimizle en acımasız silahları üretebiliyorken, beynimizin daha fazlasını kullanmamız halinde nasıl silahlar icat ederdik acaba? vs vs vs...
Aklıma o kadar çok soru geliyor ki. Ve bir de aklıma takılan başka bir konu daha var.
Meselâ maymundan geldiğimiz iddiasında olan ateistler, apandistimizin kullanılmayan organ olduğu için zamanla küçüldüğünü ve ^^apandistin^^ gereksiz halde vücudumuzda yer işgal eden simgesel bir organ haline geldiğini savunuyorlar. Bir de maymunlardaki gibi ^^kuyruğumuzun^^ olduğunu ve bunun da kullanılmaya kullanılmaya zamanla kuyruk sokumu dediğimiz boyuta gelmiş körelmiş organlarımızdan biri olduğunu savunuyorlar ve tam da bu noktada aklıma hemen şu soru geliyor;
^^ Yıllardır beynimizin % 2 veya 3' ünü kullandığımız halde, beynimiz körelmiş bir organ olarak neden kuyruk sokumumuzla aynı kaderi paylaşmamıştır.^^
Bence bu çok ilginç bir durum, bu duruma evrime inananlar mutlaka bir cevap bulmuş olmalılar diye düşünüyorum. Benim beynim bu soruya cevap bulamayacak kadar aciz kalıyor. Keşke bana bunu açıklayabilecek bilgili ve aydın birisi olsaydı; (
Kazanılmış dosttan ^^uzak olmak, elem^^ getirir
Kazanılmış dosta ^^küs düşmek, zulüm^^ getirir
Kazanılmış dosttan ^^vazgeçmek, ölüm^^ getirir.
Bir dost ^^kazanmak, yıllarını^^ alır
Bir dostu ^^kaybetmek, saniyelerini^^ alır
Bir dostu ^^unutmak, ömrünü^^ alır..
Lafın tamamı aptala söylenir.
Profesör sınıfa girip karşısında duran, dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra;
= ^^Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız^^ dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve;
= ^^bu kavanoz doldu mu? ^^ diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan ^^Doldu^^ diye cevapladılar. Profesör ^^Öyle mi? ^^ dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha;
= ^^bu kavanoz doldu mu? ^^ diye sordu. Bir öğrenci ^^dolmadı^^ herhalde diye cevap verdi. ^^Doğru^^ dedi. Profesör gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve;
= ^^bu kavanoz doldu mu? ^^ diye sordu. Tüm sınıf bir ağızdan ^^Hayır^^ diye bağırdılar. Güzel dedi Profesör kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek
= ^^bu deneyin amacı neydi? ^^ diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen ^^Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır^^ diye atladı.
= ^^Hayır^^ dedi Profesör, bu deneyin esas anlatmak istediği ^^Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamazsın gerçeğidir.^^
Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken Profesör devam etti;
= ^^Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, inançlarınız, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! , herşeyden önemlisi iyi insan olabilmek. Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.
Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiçbir zaman bir daha koyamazsınız^^
^^ Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Şeytan aralarında çekişip durmalarını ister. Zira şeytan apaçık düşmandır. ^^
(İSRA / 53)
Her kitabın âkıbeti, okuyucusunun kapasitesi ile sınırlıdır.
Misvak, sıcak bölgelerde yetişen, lifli bir yapısı olan ^^erak^^ ağacının kökleridir. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır, dişleri temizler ve beyazlatır. İyi bir antiseptik (=mikrop öldürücü) tir. Dişlerin çürümesini önler, balgamı giderir, diş etlerini güçlendirir, gözlere parlaklık verir, mideyi rahatlatır, ağzı ferahlatır.
Ayrıca sünnete uygundur ve melâikeyi sevindirir.
^^Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarım emrederdim.^^ Hz.Muhammed (sav)
^^Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.^^ Hz.Muhammed (sav)
Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğini anlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkânların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (S.A.V.) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.