Doğa ananın mektubunu okumuyor, görmüyor, çıkarmamız gereken dersleri alamıyor, dönüşemiyoruz, çoğaltamıyoruz.
Kitabımız görmemiz gerekeni ibret almamız adına bizi doğaya ve kâinatın içine yönlendirir, anlattıklarıyla.
Buluttan oluşan yağmurları, rüzgârın neden var olduğunu, yıldızların asılı olduğu gökyüzünü, Musa As. İle Hızır A.S’ ımın yolculuğunu, Arıları, Karıncaları, Zeytin ağacını, dört mevsimin hikmetini, suyun kutsallığını, Gece’nin karanlığı gündüzün aydınlığını anlatır gerçeklerde.
Gül’ün dikeninden şikâyetçiyiz lakin bu dersin aşkını görmüyoruz. Hayvanlardan, bitkilerden uzak, hatta mahrum kaldık orkideli şehirlerde.
Yağmur yağdığında şükür yerine şikâyetçi oluş hallerimiz nasılda arttı, hâlbuki yağmur bu zamanlarda nimet sayılması gerekirken.
Kâinatın içini görmeden bakıp geçiyoruz, hızlı tren yolculuğu misali. Doğa ananın bilgeliği şifası vardı ya hani, mahrum kaldık, uzak kentlerin telaşında.
Kâinatın tekâmül yolculuğunda cahil kalıyoruz, ilerlerken. İlişkiler içinde öyle. Çoğaltmadan tüketilen onca şey gibi.
Kimi insanlar vardır, sadece var oluşunuz için size sıra dışı hissiyatı verir, içinizde ki güzelliği ortaya çıkarır, eğer bu çağın soylularına denk gelir seniz, sizi toprağın tohumları gibi büyüteceklerdir. Olurda denk gelir de elini uzatırsa günün birinde bırakmayın, kalbinizle sarılın bedeninizle hissedin.
O halde tekâmül yolculuğumuzda kolaylıklar bizimle olsun.
Nasıl başlasam acaba, bu kutsal yazının ilk sözlerine? “ Gözleri desem mesela, hangi denizci cesaret edebilir o engin okyanusta kaybolmaya? Hele çatınca o kaşlarını, deli dalgalar dövmeye başlar ya insanın o kıyılarını işte o zaman çivi gibi çakılıp kalırsın olduğun yere.
Hani yağmur sonrası soğuktan titreyen serçe misali, yerlerde sürünürcesine...’’
Ben sana rast gelmeden önce ayaklarımı kauçuklarla sarardım zarar almamaları için.
Senin yollarına rast gelince taşlar pamuk yumuşaklığına dönüştüler, diyor Erdem için Sıla.
biliyoruz ki sevgilerini avuçlarının içinde saf ve temiz koruyan Erdem gibi Adamlar, Sila gibi rağmene rağmen başaranlar var, Hepsine selâm ile teşekkürler.
Ne vakit orkideli şehirler yorsa insanı, arka kapıdan çocukluğuna kavuşuyor olgunluk. Soğuk odalarda, pamuk yorganların altından, odun sobasında pişen ekmek ve portakal kabuklu ıhlamur çayı kokusu ile uyanışlara... “Günaydın Diyebilmek Adına”
Annemler gitti biz kaldık yine seninle birlikte, kalbimin çırpınışlarını anlamasınlar diye, yerlerin tüm tozunu aldım. Anneme kalsa bugün pek marifetliydim. Bir odanın içinde ki eşyaların ne kadar yeri değişebilirse o kadar değiştirdim. Ama kalbimde ki bu hissi hiçbir şey uzaklaştıramıyordu yerinden. Yüzümü sakladığım yerden kaldırmıyordum ama görüyordum yüzüme baktıklarını.
İnsan kalbinin çırpınışlarını nasıl saklar bilmiyordum. Kalbime mıh gibi çakıldığından beri bir yere gitmiyordu, ADIN… Sesini duymak için can atıyordum............
Ben şimdi dumanlı dağların tepesinde Bekliyorum tayini başka göklere çıkmış kuşları Adres soruyor kırmızı etekli kız bir çobana Saçlarına papatyadan yaptığı tacıyla Bu kuşlar neden giderler anlamıyorum
İçimde sürekli mesaisi olan inşaat işçileri barındıran biriyim.
Oysa bilirim ki mimarlarım, mühendislerim şahane yapılar kurabilecek kapasitededirler.
Emek verilmiş betonlar kurumasın diye gözyaşlarıyla sulanmıştır; binanın, korunağı olan, çatıya tam sıra geldiğinde, göğüs kafeslerinin içinde kalbi olmayanlar tarafından yeniden yıkılmıştır.
gece yeşil, rüzgâr akasyalara geldiğini söylüyor, yağmur yağıyor gürültülü Karadeniz gibi, avuçlarım da bir kupa salep, tarçın kokusu, toprak kokusuyla yarış halinde. senin kokunun galip geleceğini bilmiyor şapşallar.
Şiir;
kalbe ait duyguları sözcüklere döken, sessizliğin sesi, ruhun ise diğer ruhlara büyülü bir dokunmasıdır.
Acı ve hüzünlerin dinlenmeye, anlaşılmaya veya bazen sadece susmaya ihtiyaçları vardır.
Bu duyguların üzerlerini kapatmak yerine şefkat ile örtülmeleri sağlanırsa, saklanmaya ihtiyaç duymak yerine ısınırlar ve kendilerini iyileştirirler.
Acı; soğuk, buz dağıdır, o yüzden üşür.
Şiir kütüphanelerimizde bizler için farklı bakış açısı serpilmiş satırlara denk geleceğiz.
Şiirli dünyaya ses eden şairlerimize selam olsun.
Doğa ananın mektubunu okumuyor, görmüyor, çıkarmamız gereken dersleri alamıyor, dönüşemiyoruz, çoğaltamıyoruz.
Kitabımız görmemiz gerekeni ibret almamız adına bizi doğaya ve kâinatın içine yönlendirir, anlattıklarıyla.
Buluttan oluşan yağmurları, rüzgârın neden var olduğunu, yıldızların asılı olduğu gökyüzünü, Musa As. İle Hızır A.S’ ımın yolculuğunu, Arıları, Karıncaları, Zeytin ağacını, dört mevsimin hikmetini, suyun kutsallığını, Gece’nin karanlığı gündüzün aydınlığını anlatır gerçeklerde.
Gül’ün dikeninden şikâyetçiyiz lakin bu dersin aşkını görmüyoruz. Hayvanlardan, bitkilerden uzak, hatta mahrum kaldık orkideli şehirlerde.
Yağmur yağdığında şükür yerine şikâyetçi oluş hallerimiz nasılda arttı, hâlbuki yağmur bu zamanlarda nimet sayılması gerekirken.
Kâinatın içini görmeden bakıp geçiyoruz, hızlı tren yolculuğu misali. Doğa ananın bilgeliği şifası vardı ya hani, mahrum kaldık, uzak kentlerin telaşında.
Kâinatın tekâmül yolculuğunda cahil kalıyoruz, ilerlerken. İlişkiler içinde öyle. Çoğaltmadan tüketilen onca şey gibi.
Kimi insanlar vardır, sadece var oluşunuz için size sıra dışı hissiyatı verir, içinizde ki güzelliği ortaya çıkarır, eğer bu çağın soylularına denk gelir seniz, sizi toprağın tohumları gibi büyüteceklerdir. Olurda denk gelir de elini uzatırsa günün birinde bırakmayın, kalbinizle sarılın bedeninizle hissedin.
O halde tekâmül yolculuğumuzda kolaylıklar bizimle olsun.
ve...
Meczup seslendi.!
Ey evreni var eden Allah'ım,
O' nu çok sev zira dayanamam...
it's all coming back to me now.
Nasıl başlasam acaba,
bu kutsal yazının ilk sözlerine?
“ Gözleri desem mesela, hangi denizci cesaret edebilir o engin okyanusta kaybolmaya? Hele çatınca o kaşlarını, deli dalgalar dövmeye başlar ya insanın o kıyılarını işte o zaman çivi gibi çakılıp kalırsın olduğun yere.
Hani yağmur sonrası soğuktan titreyen serçe misali, yerlerde sürünürcesine...’’
,, Avluda Yürüyen Gölgeler, Roman'ından "
?si=rpXsUg6ZrfLKvhxq
Ben sana rast gelmeden önce ayaklarımı kauçuklarla sarardım zarar almamaları için.
Senin yollarına rast gelince taşlar pamuk yumuşaklığına dönüştüler, diyor Erdem için Sıla.
biliyoruz ki sevgilerini avuçlarının içinde saf ve temiz koruyan Erdem gibi Adamlar, Sila gibi rağmene rağmen başaranlar var, Hepsine selâm ile teşekkürler.
Avluda Yürüyen Gölgeler, Romanı
Ne vakit orkideli şehirler yorsa insanı, arka kapıdan çocukluğuna
kavuşuyor olgunluk.
Soğuk odalarda, pamuk yorganların altından, odun sobasında
pişen ekmek ve portakal kabuklu ıhlamur çayı kokusu ile uyanışlara...
“Günaydın Diyebilmek Adına”
,, Avluda Yürüyen Gölgeler, Roman "
Annemler gitti biz kaldık yine seninle birlikte, kalbimin çırpınışlarını anlamasınlar diye, yerlerin tüm tozunu aldım. Anneme kalsa bugün pek marifetliydim. Bir odanın içinde ki eşyaların ne kadar yeri değişebilirse o kadar değiştirdim. Ama kalbimde ki bu hissi hiçbir şey uzaklaştıramıyordu yerinden. Yüzümü sakladığım yerden kaldırmıyordum ama görüyordum yüzüme baktıklarını.
İnsan kalbinin çırpınışlarını nasıl saklar bilmiyordum. Kalbime mıh gibi çakıldığından beri bir yere gitmiyordu, ADIN… Sesini duymak için can atıyordum............
,, Avluda Yürüyen Gölgeler, Roman ''
Ben şimdi dumanlı dağların tepesinde
Bekliyorum tayini başka göklere çıkmış kuşları
Adres soruyor kırmızı etekli kız bir çobana
Saçlarına papatyadan yaptığı tacıyla
Bu kuşlar neden giderler anlamıyorum
İçimde sürekli mesaisi olan inşaat işçileri barındıran biriyim.
Oysa bilirim ki mimarlarım, mühendislerim şahane yapılar kurabilecek kapasitededirler.
Emek verilmiş betonlar kurumasın diye gözyaşlarıyla sulanmıştır; binanın, korunağı olan, çatıya tam sıra geldiğinde, göğüs kafeslerinin içinde kalbi olmayanlar tarafından yeniden yıkılmıştır.
,, Avluda Yürüyen Gölgeler, Roman ''
gece yeşil, rüzgâr akasyalara geldiğini söylüyor, yağmur yağıyor gürültülü Karadeniz gibi,
avuçlarım da bir kupa salep, tarçın kokusu, toprak kokusuyla yarış halinde. senin kokunun galip geleceğini bilmiyor şapşallar.
?si=426-QOK3cPvHes-R