Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • yaşar nuri öztürk22.11.2003 - 12:17

    (Allah'ım sen aklımızı alma! ! ! , Kalp gözümüzü açık eyle, Bizi dosdoğru yola kılavuzla...)

    Konuşan insan üstüne

    'İnsan, konuşan hayvandır' tanımı Eski Yunan'dan beri var. Bu tanıma göre, bir canlının, örneğin, 'Bana yal verin, su verin' diye doğal ihtiyaçlarını sahiplerine bildirmesi 'insan' olabilmesi için yeterlidir.
    Ama, Aristo mantığının cenderesinden çıkar, gözlerinizi berrak gökyüzüne çevirirseniz, hele hele ufuklara doğru biraz yükselirseniz içinizden bir ses sizi yeni bir tanım aramaya iter. Konuşan hayvanın ne olduğunu bulmuş olmak sizi asla doyurmaz; konuşan insanın tanımını aramaya başlarsınız.

    Konuşan insanı tanımlamak için felsefe tarihinin tüm kulvarlarına dalabilir, binlerce tanım çıkarabilirsiniz.

    DÜŞÜNMEK EN İYİ İBADET

    Bendeniz sizi, benim benimsediğim tanımla kucaklaştırmak istiyorum. Ben, konuşan insanın tanımını Kur'an'a sordum; bana, çok sıcak ve erdirici gelen şu tanımı ilham etti:

    Konuşan insan, en yüce ibadeti düşünmek olan insandır.

    Buradan hareketle, düşünen insan tanımı yapabilir miyim diye sordum. Kur'an o konuda da bana şunu ilham etti:

    Düşünen insan, düşündüğünü hiçbir sansüre tábi kılmadan, vakit geçirmeden ve gevelemeden söyleyen insandır.

    Esasında bu tanım, 'namuslu insan'ın da tanımıdır. Özellikle 'namuslu aydın'ın bundan daha iyi bir tanımı yoktur.

    Kur'an'ın, düşünmeyi en yüce ibadet saydığını herkes söyler. Ne var ki İslam tarihinin bin yıla yakın bir süresi, düşünüp de söylemeyen veya söyleyemeyen (en azından tam söyleyemeyen) insanlarla doludur.

    Düşünmek, raiyye (güdümde sürü) olmaya engel değildir.

    Ama konuşmak farklı...

    Konuşabilmek için raiyyelikten kayıtsız-şartsız kurtulmak gerekir. Ve Kur'an, işin belkemiğini çok güzel tutmuştur:

    ZALİM DAYATMALAR

    'Ey inananlar! Hiç kimseye, 'Bizi davar sürüsünü güder gibi güt' demeyin! ' (Bakara, 104)

    Yani sakın raiye olmayın; özgür, kaderinde söz sahibi, iradesi prangalanmamış benlikler olun.

    Kısacası, hem en büyük varoluş eylemi olarak düşüneceksiniz, hem de raiyye olmayacaksınız.

    Ne demek bu?

    Düşünebildiğiniz kadar düşünecek, konuşabildiğiniz kadar konuşacaksınız.

    Konuşturulmayan insanı düşünmeye çağırmak ona ateş yedirmektir.

    Bu, Kur'an'ın dininde, Kur'andaki İslam'da böyle.

    Ama son bin yılın İslam dünyasında, din mantığı ve din hayatı bu değil. O sonraki mantık şöyle işliyor:

    Düşünmek en büyük ibadettir, ama düşündüğünüzde yakaladığınız ışığı, gerçeği veya fark ettiğiniz çarpıklık ve yamukluğu asla dile getirmeyeceksiniz. Bunu yaparsanız, günah işlemiş olursunuz.

    Bu zalim dayatmaya karşı, kitleler şunu haykıramamıştır:

    PEYGAMBER'İN BUYRUĞU

    En büyük ibadet düşünmektir diyorsunuz ve hiç durmadan, bizi cennete götüreceğinizi söylüyorsunuz. Peki, bu en yüce ibadetin ürünlerini dışa vurmamıza neden engel oluyorsunuz? Siz bizi cennete mi çağırıyorsunuz, hayvan ahırına mı?

    En büyük ibadeti 'raiyyeleşmek' haline getiren mantığın nasıl işlediğini, ne zamandan itibaren işlemeye başladığını ve işletilmesi için hangi oyunların oynandığını anlatan bir pasajı, İslam düşüncesinin devlerinden biri olan Cáhız'ın ünlü eserinden verelim.

    Cáhız (ölm. 255/869) , anıtlaşmış eseri 'el-Beyán ve't-Tebyîn'de, az önce değindiğim hayvansal mantığı işletmeye açan zihniyeti eleştirirken diyor ki:

    'Peygamberimiz şöyle buyurmuştur diye iddia ettiniz: 'Şu iki şey, münafıklık cümlesindendir: Eleştiren söz, etki eden söz. Şu iki şey de imandandır: Meramını ifadeden áciz kalacak kadar utangaçlık, bilgi azlığı.' Kur'an, konuşmaya, söz değerleri üretmeye teşvik ederken Peygamber'in susmaya, gevelemeye teşvik etmiş olabileceğini kabulden de Allah'a sığınırız. Allah Elçisi'nin, gevelemek ile etkili söz söylemeyi aynı kefeye koymuş olabileceğini kabulden de Allah'a sığınırız.' (el-Beyán, 1/202)

    KENDİMİZE GELELİM

    Evet, bin yılı aşkın bir süredir düşünüp de konuşamayan kitlelerin içlerine yığılan yasak düşünceler, zehirli bir ıstıraba vücut verdi.

    İslam dünyası, kutsal maskeli táğutlar elinde ádeta canlı cesede dönüştürüldü.

    Canlı cesetler üzerindeki hegemonya, din aracılığıyla menfaat, saltanat ve şehvet devşiren táğutlar panteonunun oyunlarıyla iyice dokunulmaz kılındı. Sonuçta, Kur'an'ın dini, insanı boğma aracı haline getirildi. Hem de Kur'an'ın tebliğ eden Peygamber'e isnat edilmiş yalanların desteğiyle.

    Bugün bu kahırlı sürecin en karanlık kulvarındayız. Asfiksi halindeyiz.

    Bir bereketli tecdît (dinde yeniden yapılanma) şafağıyla uyanıp kendimize gelemezsek yarınlarımız olmayacaktır.

    MÜMİNÛN SURESİ

    74/23. Sure

    Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla...

    103. Tartıları hafif gelenler ise kendilerini kayba uğratanlar, sürekli cehennemde kalanlar olacaklardır.

    104. Ateş, yüzlerini yalar. Ve onlar da içinde sırıtıp kalacaklar.

    105. 'Ayetlerim size okunmadı mı? Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz? '

    106. Derler ki: 'Rabbimiz, bahtsızlığımız bize baskın çıktı. Sapıp gitmiş bir topluluk olduk biz.'

    107. 'Rabbimiz, çıkar bizi oradan. Eğer bir daha aynısını yaparsak, gerçekten zalimler olacağız.'

    108. Buyurur: 'Yıkılıp gidin oraya, konuşmayın benimle! '

    109. Kullarımdan bir zümre, 'Rabbimiz, inandık; affet bizi, acı bize, sen merhametlilerin en hayırlısısın' diyorken,

    110. Siz onları alaya aldınız. Öyle ki, benim zikrimi/Kur'anımı size unutturdular. Siz onlara hep gülüyordunuz.

    111. Bugün onlara ben, sabretmiş olmalarının karşılığını verdim. Başarıya erip kurtulanlar, onlardır.

    112. Buyurur: 'Yeryüzünde, yıllar sayısıyla ne kadar kaldınız? '

    113. Derler: 'Bir gün yahut günün bir kısmı kadar; sayanlara sor.'

    114. Buyurdu: 'Sadece birazcık kaldınız. Keşke biliyor olsaydınız.'

    115. 'Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? '

    116. Yücelerden yücedir, o hak padişah olan Allah! İlah yok O'ndan başka! O şanlı arşın Rabbidir O!

    117. Kim Allah'ın yanında, hakkında hiçbir kanıt olmayan bir başka ilaha yakarır/davet ederse, onun hesabı Rabbi katındadır. Hiç kuşkusuz, küfre sapanlar iflah etmezler.

    118. Şöyle yakar: 'Rabbim! Affet, merhamet et! Sen merhametlilerin en hayırlısısın! '

  • yaşar nuri öztürk31.10.2003 - 08:55

    'Kur'ansız İslam' arayışları
    Başlığı, 'Kur'an'dan rahatsız mı oluyorsunuz? ' veya 'Kur'an'a rağmen din mi? ' şeklinde atmayı da düşündüm. Çünkü Kur'ansız İslam arayışı içine girenlerin en çok rahatsız oldukları ve dini sürekli karşısına diktikleri şey, Kur'an-ı Kerim'dir.

    Kur'ansız İslam anlayışlarının, Muhammed ümmetinin perişanlığında temel sebebi oluşturacağı, bizim veya birilerinin yorumu, sezgisi değildir. Kur'an, kendisini tebliğ eden peygamberin, Allah huzurunda ümmetinden şikâyetini verirken şunu söylüyor: Resul diyecektir ki: Ey Rabbim! Şu benim ümmetim, bu Kur'an'ı, hayatın dışına itilmiş, terk edilmiş bir halde tuttu.' (Furkan,30) .


    KUŞKUDAN ARINMIŞ

    Kur'andaki İslam kitabımızdan rahatsızlıklarını yazı dizileriyle dile getirenler, farkında olarak veya olmayarak, 'Kur'an'ı dışlayanlar zümresi'nin elemanları arasına girmişlerdir. Kur'an, dinin biricik dayanağı olan vahyi 'Kitap' diye de andığına göre, Kur'an'ı dışlayanlara 'kitapsız din arayanlar' veya 'kitapsız dinciler' de diyebiliriz. Allah'ın zaman ve mekan üstü dinini, belli bir devrin ve coğrafyanın örf talanına mâruz bırakarak insanlığı 'fıtrat dini'nden soğutanlar ve bu zulme katılmayanları 'reform' yapmakla suçlayanlar Furkan Suresi 30. ayetin gündeme getirdiği şikâyetten nasıl bir savunma yaparak kurtulacaklardır?

    Kur'an, daha ikinci sayfasında kendisini, 'çelişme, tutarsızlık ve kuşkudan arınmış kitap' olarak anmaktadır. (Bakara,2) Kur'an'ı dışlayanların dayandıkları rivayetler ise bir çelişme ve tutarsızlık yığınıdır. Bunların birinin 'ak' dediğine bir başkası 'kara' diyebilmektedir. Kur'an'ı dışlayanlar bu malzemeden naklettikleri bir demetin hemen arkasından şunu söylemek ihtiyacını duyarlar: 'Bu rivayetler, falancaya göre sahihtir.' Ama işin esasını bilenler bilirler ki, o rivayetler filancaya göre de sakattır. Yani, bu 'rivayetler malzemesi'nin eline düşen bir kavramın, yerine oturması ebediyyen mümkün değildir. Bu malzemenin ortaya koyduğu bilgi, 'zannî' (sanıya dayalı) bilgidir. Zannî bilgi ile helal-haram hükmü verilemeyeceği ise tartışmasızdır. 'La raybe fîh: Çelişme ve tutarsızlıktan uzak' bir kitabın dini zanna teslim edilemez.


    SİKA VE GAYRU SİKA

    Bu ihtilaflar arenasında birilerinin sika (güvenilir kişi) dediğine başka birileri gayru sika (güvenilmez kişi) diyebilmektedir. Düşünülsün ki, İslam'ın inanç prensiplerini, el-Fıkhûl-Ekber'iyle kitaplaştıran ilk kişi olan İmamı Âzam, (ölm.150/767) kendisinden yüz altı yıl sonra ölmüş Buharî (ölm.256/869) tarafından gayru sika (güvenilmez kişi) olarak tescil edilebilmektedir. (Konunun detayları ve kaynakları için, Kur'andaki İslam kitabına bakınız) . Rivayetler konusunda İmamı Âzam da 'gayru sika' ise vay halimize!

    İşi kişilere, kişilerden birini tercihe bağladığınızda sonuç budur. İşi ilkelere, akla, vahye bağlarsanız ufuk açılır, kader değişir.


    DÖRT ASIRLIK HEZİMET

    İslam dünyası yüzyıllardır kaderini kişilere bağlamıştır. Bu bağlılık giderek fosillere, türbelere bağlılık halini alıyor. Müslüman kitlelerin Kur'an'a saygıları onu abdestsiz tutmamaktan, cin-peri şerrinden, kazadan-beladan emin olmak için evlerinde, işyerlerinde, arabalarında birer 'mushaf' bulundurmaktan öteye geçmemektedir. Kur'an'ın, hayata yansıması gereken esas değerleri, Müslüman patenti taşımayan toplumlardadır.

    Müslümanlar'ın bu akıl ve tevhit dışı tavırları onlar hakkında şu Kur'an ayetinin işlemesine yol açmıştır. 'Allah, sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap gönderme ya da sizi hizipler halinde birbirinize düşürüp bir kısmınızın kahır ve acısını diğer bir kısmınıza tattırma gücüne sahiptir.' (En'am,65)

    Anlaşılıyor ki dinin adını Kur'an'dan alıp içeriğini başkalarına teslim ettiğimiz sürece herhangi bir diriliş gerçekleşmeyecektir. İslam dünyasındaki dört asırlık hezimet bunun en açık tanığıdır.


    ÇAĞI YAKALAMALIYIZ

    Biz Müslümanlar, tevhit toprağına musallat olmuş yaban otlarını, uğursuz bir gübre gibi besleyen örf hezeyanlarını hayatımızdan kovmamanın birkaç asırlık vebalini taşıyoruz. Bu vebalden kurtulmanın biricik yolu, şüreka (Allah'a ortak yapılanlar) edebiyatını bırakıp vahyin gerçek mesajına teslim olmaktır. Bu zorunluluk bizi, önce basîret, bilgi ve bilinçle donanmaya, ardından da gayret kuşağını kuşanmaya mecbur ve mahkûm etmektedir.

    Bu tespitin zorunlu sonucu şudur: İslam dünyası, önce çağı yakalamak borcundadır. Kur'an'ın idealindeki dünyanın öncülüğüne ancak ondan sonra soyunabilir. Müslüman dünyanın 'Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele' sözüyle dikkatlere sunulması gereken muhasebesinin özü budur. Zorlu bir muhasebedir bu! Ne yazık ki İslam dünyası bu muhasebenin önemini hâlâ fark edebilmiş görünmüyor.


    PATENT İLTİMASI YOK

    İslam dünyası bu muhasebenin söz, düşünce, gözyaşı, uykusuzluk ve eylem halindeki çileler berzahından geçmeden Kur'an'ın temsil ettiği oluş emanetini taşıyamaz.

    Allah hiç kimseyi taşıdığı patent yüzünden 'iltimaslı' kılmıyor. Onun iltimas ettiği tek gerçek liyakat, kolladığı tek gösterge 'amel'dir. Yani şuurlu ve yaratıcı eylem. Gel gör ki, İslam dünyası liyakat yerine eski hatıralara, eylem yerine de nüfus kâğıdına dedesinden miras olarak vurulmuş damgaya sığınmaktadır.

  • yaşar nuri öztürk22.10.2003 - 09:09

    İslamda meshep yoktur, Kuranı Kerim vardır. İzlenecek yol budur...

  • yaşar nuri öztürk07.10.2003 - 14:20

    İNADINA CAHİLLİĞE, İNADINA AYDINLIK, IŞIK VE SEVGİ.....! ! ! (EgoisT)


    'Emin' olmayan müslüman olabilir mi?

    HAYIR, asla olamaz!

    Yüzlerce günahınız olabilir, yine de Müslüman olursunuz ama emin insan değilseniz, tüm zamanınız namazla-niyazla geçse de Müslüman olamazsınız. Çünkü emin olmamak, riyakár olmanın diğer adıdır. Riya ise, Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in açık beyanlarıyla şirktir. Şirkin en kötüsü, en tehlikelisi ise, yine Peygamberimizin ifadesiyle 'gizli şirk'tir.

    Gizli şirkin ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir Cenabı Peygamber:

    'Gizli şirkin temel görünümü riyakárlıktır.' Ve: 'Ümmetim adına en çok korktuğum bela gizli şirktir.'

    Günahkárların Müslümanlığından söz edebiliriz ama, şirke bulaşanların yani müşriklerin İslam'ından söz edemeyiz. Hele bunlar gizli şirke bulaşmış namertler olursa! ..

    'EMİN MUHAMMED'

    Kur'an'dan çıkarılabilecek en hayatî ilkelerden biri de şudur:

    Günahtan korkma, şirkten kork. Çünkü Allah, günahını itiraf edip boyun bükenleri affedecektir. Ama şirke bulaşanları asla affetmeyeceğini açıkça bildirmiştir.

    Evet, ey insan, günahtan değil, şirkten kork, yani olduğun gibi görünmemek veya göründüğün gibi olmamaktan kork! ..

    Son Peygamber Hz.Muhammed'in lakabı, 'Emin' idi, Emin, güvenilir, inanılır, dürüst, barışçı insan demek...

    İşin ilginç yanı şu ki, bu lakap, Hz. Muhammed için dostları, sevenleri kadar, düşmanları, inkárcıları tarafından da kullanılmıştır. O'nun; insan, hayat ve evren anlayışına katılmayanlar bile, şunu her zaman ifade etmekteydiler:

    Muhammed'e güvenilir, sır söylenir. Düşmanı da olsanız, ona sırtınızı korkusuzca dönebilirsiniz.

    Ve tarih bize gösteriyor ki, en azılı putperestler bile en kıymetli emanetlerini ona teslim ederlerdi. Çünkü, 'Emin Muhammed' idi o...

    Böyle bir Muhammed'e ideoloji söz konusu olduğunda inanmıyorlardı. Nasip veya hesap meselesi...

    Nasibi veya hesabı yüzünden, inandığınız gibi inanmayanların, buna rağmen sizi 'güvenilir' görmeleri, savunduğunuz inanç ve ideolojiden her zaman daha büyük ve daha kıymetlidir.

    Bu yüzdendir ki, zaman her şeyi eskitir ve yıpratırken hak duygusu güçlü, emin, imanını egosunun üstünde tutan büyük ruhların hatıraları hep genç ve taze kalmaktadır...

    ÜÇ TEMEL UNSUR

    Kur'an'a göre, en yüce ahlak modeli ve olgunlukların zirvedeki temsilcisi, Hz. Muhamed'dir. O halde, Hz. Muhammed'i izlediğini söyleyenlerin taşımaları gereken en belirgin nitelik, 'emin' olma niteliğidir.

    Şimdi, lütfen, kendisine 'İslam dünyası' diyen coğrafyalara ve kitlelere bu ölçüyü esas alarak, bir kere daha bakın! Özellikle, İslam'ın, hatta Allah'ın avukatı gibi çalım satan siyaset dincileriyle bunların meddahlığını yapan ve kendilerinden başkasına Müslüman gözüyle bakmayan hurafe ve inat dincilerine bakın! ...

    Göreceğinizin ibret ve dehşet verici olacağını biliyorum....

    Hz. Muhammed'in 'emin'liğini, onun kişiliğini, Kur'an ve tarih penceresinden gözlediğimizde bunun üç temel ögesi olduğunu görüyoruz:

    1. Dürüstlük (ahde vefa, güvenilir olmak) ,

    2. İnancı kin aracı yapmamak, yani dini kinden arındırmak,

    3. İnsan haklarına saygıyı inançlar üstü bir değer olarak korumak.

    DİNİ KİNDEN ARITMAK

    Günümüzün siyaset dincilerinde asla bulunmayan üç temel özelliktir bunlar... Bunlar, dincinin değil, dindarın niteliğidir. Dincide bunların tam tersi egemendir.

    Son Peygamber'i en iyi anlayanlardan biri olan sûfî düşünür Bişr el-Háfî (ölm.226/840) nin, bir öğrencisini kovarken söylediği sözler, üzerinde olduğumuz gerçeği en çarpıcı biçimde ifadeye koymaktadır. Kendisiyle yıllarca beraber olmuş öğrencisine şöyle diyor bu sûfî:

    'Düşmanların bile senden emin olmadan Müslüman olamazsın. Oysa ki, senden dostların bile emin değildir. Defol! '

    Hz. Muhammed'in büyüklüğü dini kinden arındırmasında, bir başka deyimle, insanı, ideolojinin ötesinde ve üstünde tutup sevmesindedir. O, sürekli, ideolojilerin üstünde, mayası ve yapısı temiz bir insan aramıştır. Diyor ki:

    'Sizin, putperestlik devrinde yapısı temiz olanınız, İslam devrinde de öyledir. Çünkü insanlar madenlere benzer.'

    ENGİN VE BÜYÜK RUH

    İnanç ve ideoloji, 'maden'e belli bir ölçüde şekil verebilir, fakat özünü değiştiremez. İnsanı insan yapan bu özdür.

    Bu yüzden, Son Peygamber, şekil kavgaları yüzünden özü zarara uğratacak tavırlara asla yaklaşmamıştır. Kendisini taşlayıp kanlar içinde bırakan putperestlere beddua etmesi istendiğinde bunu yapmamış, tam tersine, onlara iyilik dilemiştir. Gerekçeyi, bizzat kendisi, şöyle gösteriyor:

    'Onların soyundan, tevhit gerçeğine gönül verecek çocuklar gelecektir.'

    İnsanlığı, bugünkü çıkarları değil, gelecek güzellikleri dikkate alarak değerlendiren büyük ruhun enginliğidir bu...

    Mekke fethi, onun hayatında zaferin doruğu olarak kabul edilir. Nasıl olmasın? Malını mülkünü bırakarak, zulüm ve işkenceden kurtulmak için terk ettiği o toprağa, inancını kitlelere benimsetmiş ve düşmanına boyun eğdirmiş olarak dönüyordu. Karşısındakilerin sadece kılıçlarından değil, dişlerinden de hálá Müslüman kanı damlamaktadır...

    Girer Mekke'ye ve kaçmak için delik arayan putperest düşmanlarına sorar:

    'Şu anda siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız? Benden ne bekliyorsunuz? '

    Başlar öne eğiktir. Cevabı yine 'Emin Muhammed' olarak, o verir:

    'Ben, sizin beklediğinizi yapmayacağım. Hepiniz serbestsiniz. Evlerinize, yavrularınıza dönün, rahat olun! '

    MUHAMMEDe AHLAK

    Şimdi bir bunu düşünün, bir de günümüz dünyasında siyaset dincilerinin gettolaştırdıkları semtlerden geçerken başına bir felaket gelecek diye tir tir titreyen insanları...

    Tarih içinde, Hz. Muhammed'in hayat verici niteliklerini temsil edebilmiş birey ve kitleler az değildir.

    Günümüze gelince; günümüzde İslam dünyası bu niteliklerin temsilcisi veya savunucusu olabiliyor mu? Geneliyle ve teorik olarak tartışmaya açık bir konu... Ancak bu noktada tartışmaya açık olmayan bir olgu var:

    Büyük Müslüman düşünür Fransız Garaudy'nin 'İslam'a musallat hastalık' veya 'İslam'a ihanet' diye andığı siyasal İslam'ın temsilcilerinde, (birkaç istisna anlam ifade etmez) , şu andığımız 'Muhammedî ahlak'tan eser görebilmiş değiliz. Nasıl görebilelim ki:

    Hak duyguları yok. Hakka ancak kendi hesaplarına uygun düştüğünde saygı duymaktalar. Oysaki hak, düşmanınızda tecelli etse dahi ona saygı duymak bir iman borcudur.

    Edepleri yok. Siyasal rakiplerine, bunlar en ileri derecede dindar da olsalar, en ağır küfürlerle saldırmakta, özel hayatlarına, ailelerine hakaretler, tehditler yağdırmaktalar. Daha kötüsü, bütün bunları bir tür ibadet şevki içinde, akıl almaz bir sadizmle yapmaktalar.

    EN ZEHİRLİ ALÇAKLIK

    Unutulmasın: Bu ülkede, PKK gibi, tarihin en acımasız terör örgütlerinden birinin kahrı yaşandı. Otuz bini aşkın insan öldü. Ama bu PKK bile, dinci siyaset militanlarının düştükleri neronist zulüm derecesine düşmedi. Örneğin, Sivas'ta diri diri insan yakmadılar, öldürüp gömdükleri Müslümanların cesetleri üstünde 'namaz' (!) kılmadılar... Kendilerine hizmet etmiş insanları, örneğin, masum ev hanımlarını kaçırıp aylarca işkence ve tecavüz ettikten sonra katletmediler...

    Bu ülkenin de, insanlığın da bunları görmesi gerekir... Görmezse hata yapar...

    İftirayı acımasız ve amansız bir yoğunlukta sergilemektedirler. Kur'an, iftira suçu işleyenlerin doğruyu söyleme ehliyetlerinin ebediyen yok olduğunu bildirmektedir. İftiracılık, insanoğlunun işleyebileceği alçaklıkların en zehirlisidir. Ve siyasal İslamcıların iftirayı ádeta ibadet gibi işlediklerini en iyi bilenlerden biri de bu satırların yazarıdır.

    Hesapları uğruna iftira etmeyecekleri kişi ve ekip, üretmeyecekleri iftira yoktur.

    Yalan söylemek ise bunların günlük gıdası gibidir. Onsuz yaşayamazlar...

    İMAN VE İSLAM ŞİARI

    Ahde vefadan nasipsizdirler. Dostluk, arkadaşlık, ortak geçmiş, akrabalık, komşuluk, hatta mahremlik vs. gibi inanç ve ideoloji üstü değerler bunlar için hiçbir anlam ifade etmez. Hesaplarına ters düştüğünüz anda, tekmeyi yersiniz. Kendilerini çöplüklerden çıkarıp en iyi yerlere getirmiş efendilerine, ağabeylerine, üstatlarına vs. bile ihanet edebilmekte, tekme vurabilmektedirler. Böyle bir psikolojinin nereye konması gerektiğini şöyle bildiriyor Hz. Peygamber:

    'Aldatan bizden değildir.' Ve:

    'Ahde vefası olmayanın imanı da olamaz! '

    Aldatmak, arkadan vurmak, ihanet, vefasızlık ve nankörlük siyasal dincilerin ádeta alámeti farikasıdır.

    Egolarının hesabını imanlarının hesabından, egolarına hizmet edenleri imanlarına hizmet edenlerden daima önde tutmaktadırlar. Oysaki gerçek bir mümin, imanına saygınlık kazandıranları, nefsine zarar verseler bile, takdir ve şükranla karşılar. Bu, bir iman ve İslam şiarıdır. Varsa vardır, yoksa yoktur.

    EVRENSEL MESAJ

    Siyasal İslamcılarda ben şahsen elli yıla yakın bir zamandır bu ruhtan eser bulabilmiş değilim. İmanlarına en büyük hizmetleri vermiş. İslam'ı, dini, imanı ona sırt dönmüş olanlara bile sevdirmiş nice ilim ve fikir adamına bu siyasal İslamcıların yaptıkları zulümleri düşündükçe tüylerim ürperiyor.

    Bunlar için iman, kendilerine iş, aş ve ulûfe getirdiği sürece saygındır. Yoksa yok...

    Bize ürküntü ve üzüntü veren şudur:

    Siyaset dinciliğinin dünya önünde sergilediği bu akıl ve iman dışı tavır, Hz. Muhammed'in mesajını yozlaştıran temel musibettir. O halde, şunu söyleyebiliriz: Son Peygamber'in getirdiği evrensel mesaj, kendisini temsil edebilecek yeni kuşaklara muhtaçtır, susamıştır.

    Bu kuşaklar, belki de Peygamberine yakışırlığını büyük ölçüde yitirmiş İslam dünyasından değil, başka topraklardan çıkacaktır. Elverir ki, İslam'ı temsil ettiğini sanan ve iddia eden, gerçekte ise İslam'ı yozlaştıran siyaset dinciliğinin yola diktiği engeller aşılabilsin. Karanlık, bilgisizlik, bilinçsizlik, acımasızlık, vefasızlık ve çıkarcılıktan oluşan bir engeldir bu...

    'Álemlerin rahmeti' (ayet) bir peygamberi kin, menfaat ve hınçlarına 'kutsal bekçi' yapmak isteyenlerin, 'güvenilir Muhammed'in yolunda, en güvenilmez örnekleri oluşturdukları, sadece bizim değil, dünyanın ortak görüşü haline gelmiştir.

    Yaşar Nuri Öztürk
    05.10.2003 Star Gazete yazısı

  • yaşar nuri öztürk06.10.2003 - 09:39

    (HALA AKLINI KULLANAMAYAN, OKUDUĞUNU ANLAMAYAN İNSANLAR VAR) İNADINA CAHİLLİK Mİ? ? ? ?

    Günahtan da beter
    DİN konusunda önce baskıya, sonra ihmal ve bilgisizliğe, daha sonra da istismar ve aforoza máruz kalmış kuşakların iniltilerini, feryatlarını, şikáyetlerini dinliyor; gözyaşlarını seyrediyoruz. Önüme yığılan mektupların ana teması şu: Öğretilmediği için, kötü gösterildiği için ya dinden uzaklaşıp ruhsuz, cascavlak kaldık, yahut da din adına hurafe ve istismarın karanlık gayyasına gömülüp ilkelleştik, mahvolduk.
    Sizi okuyor, dinliyor ve anlıyoruz ki iki halde de yanlış yaptık, yanlış yaptılar.

    Bu ortak iniltili mektupların ortak dertlerini Şavşat'tan yazan Hayrettin Bulut'un şu sözleri çok güzel ifadeye koyuyor. Diyor ki:

    'Sizi televizyonda izliyor ve ağlıyoruz. Muhterem hocam, sizin yolunuzda, geri alınanlar tekrar verilir mi? '

    'SİZİN YOLUNUZ'

    Dikkat edilerse okuyucum hálá 'sizin yolunuz' deyimini kullanıyor. Bu, dine yabancılaştırılmış ve onu kendinden başkalarının mülkü gibi görmeye alıştırılmış bir şuuraltının konuşma şeklidir. Özellikle bizim aydınımız bu şuuraltının güdümündedir. Bu güdümle o kendisini ádeta Allah'ın kulluğu dışına çıkarmıştır. Farkında olmadan, kendisini Allah katından kovulmuş duruma düşürmek için bahaneler arar.

    Bizim insanımız dini bilmiyor. En az bildiği şey dindir. Daha acısı, bilmediğini de bilmiyor.

    İnsanımızı perişan eden sömürünün temel dayanağı işte bu bilgisizlik veya sakat bilgidir.

    Dini bilmemek bizim insanımızı iki sömürünün kahrına uğratmıştır:

    1. Dinsiz sömürü,

    2. Dinci sömürü.

    Birincisi, bilmediği dini insanımızın önünde bir katran çukuru gibi gösterip kitleleri materyalizmin hayalleriyle süslenmiş iğreti bir rahatlığa çekmektedir.

    İkincisi ise, kutsalı sömürerek kitleyi aforoz kılıcıyla korkutmakta ve kendi hesapları yönünde şekillendirmektedir.

    Kitle, iki yılanın ortasında kalmıştır. Bu yılanların farkı, birinin kafadan, ötekinin gönülden ısırmasıdır. Gerçek olan bir şey varsa o da ikisinin de zehirli oluşudur.

    İnsanımız uzun zamandan beri ya inkár çukuruna yuvarlanmak, yahut da cehennem simsarı din bezirgánına teslim olup dine fatura edilen bir devşirmeciliği kutsamak zorunda bırakılmıştır. Bu kahır çemberini kırmaktaki gecikmenin en büyük günahı ise bizim aydınlarımızla siyasetçilerimizindir.

    Dinin esasını araştırmadan, Batı magazinlerindeki moda fikirleri taklitle din karşıtı olan aydınımız, acılar içinde kıvranan halkın şikáyetçi olacağı bir numaralı suçludur. Çünkü insanımız onun küçük görücü, itici tavrı yüzünden kendi başına kalmış ve sonuçta ya inkár nasipsizliğine ya da din sömürüsüne teslim olma noktasına gelmiştir.

    Bugün durumu fark eden ve boşa harcanan zamana vahlanarak hızlı bir biçimde çıkış yolu arayan bilinç, aydın değil, halk kaynaklıdır. Aydının hálá büyük ölçüde işi, değişen dünya şartlarına göre yeni tezgáhlar kurup fildişi kulesinden mağrur bir eda ile halkı seyretmeye devam etmektir.

    Biz, çoğu kez, giydiği elbisenin parasını bile etmeyen magazin taklitçisi aydını bir yana bırakarak, aydınlıktan gerçekten nasiplenmiş insanlara, gönül ve şuur değerleri bakımından aydınları çok geride bırakmış halkımıza şunu duyurmak istiyoruz:

    'TANRI KELAMI'

    Din, büyük ölçüde sömürü konusu yapılmıştır. Din ticareti sektörü büyüme aşamasını tamamlamış, iktidar aşamasına gelmiş ve şimdi de ülkemiz ve insanlık için kötü sonuçlar vereceğinden kuşkumuz bulunmayan emellerini gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir.

    Bu saltanat dincisi sektörün din diye ortaya sürdüğü şey, bir tür 'gelenekler anonim şirketi'dir. Bu anonim şirkete itibar etmek zorunda değilsiniz.

    Bizim, hiçbir dinde olmayan bir bahtiyarlığımız vardır. Biz, 'Tanrı kelamı' unvanını taşıyan bir zaman üstü kitaba sahibiz. Buna sarılın, onun dışındakilere ne inanmak zorundasınız ne de güvenmek. O tanrısal kitap size açıkça şunu söylüyor:

    'Dinin sahibi ve koruyucusu Allah'tır.'

    Allah dışında hüküm kaynağı tanımayın. Eğer tanırsanız, ruhunuz talana uğrar, dine fatura edilen bir yığın yalanı hayatınıza musallat ederler.

    Kur'an'a dönün ve din konusunda artık konuşun!

    Siz konuşmadıkça cehennem tüccarları kendilerini örtülü ilah ilan ederek üzerinizde engizisyon baskısı kurmakta ve aforozu işleterek sizi istedikleri gibi parselleyip kullanmaktadırlar. Buna izin vermemek için konuşmanız gerekir. Bunun yolu da, dini, kaynağı olan Kur'an'dan öğrenmektir.

    Burada şu iki noktanın altını, yine Kur'an adına önemle çiziyorum:

    1. Bizim dinimiz konuşma yetkisini sadece bilgi üstünlüğü taşıyanlara tanır. Sınıf ve kıyafet hegemonyası yoktur. Kim bilirse o konuşur ve kim bilirse ona sorulur. Bilgi dışındaki üstünlük iddialarının Allah'ın dinine ihanet olduğunu unutmayın.

    2. İbadet noksanlığınızı, günahlarınızı Allah ile aranızda engel yaparak kendinize zulmetmeyin.

    Dinin şaşmaz ve şaşırtmaz kaynağı Kur'an, bize ısrarla diyor ki: Eksik ve ihmaller bir günahtır. Ama bunlardan daha büyük bir günah vardır ki o da günah yüzünden kendini Allah'ın kulluğu dışına çıkmış zannetmektir. Bu, insanın kendine en büyük zulmüdür. Bu zulmü kendinize reva görmeyin.

    En büyük günah, günahları yüzünden kulluktan ve dinden çıktığını sanmaktır. Günahlarınız yüzünden kendinizi Allah'ın rahmeti dışında görmekle, Allah'ın rahmetini sizin günahınızdan daha küçük ilan etmiş olursunuz.

    İşte korkulacak olan budur.

    Ve işte, saltanat dinciliğinin sömürdüğü, bu yanlış yaklaşım, bu temelsiz duygusallıktır.

    Kısacası, ihmalleriniz yüzünden düştüğünüz günah ne ölçüde büyük olursa olsun, eğer inkár etmiyorsanız Allah da Peygamber de sizi kucaklayacaktır.

    KUR'AN'DAKİ İSLAM

    İbadetleri sayı meselesi yapmayın. Allah çetele tutmayı sevmez.

    İş, rakam ve çetele işi değil, gönül, aşk ve şuur işidir. Eksikleriniz için gözyaşı dökün, boyun bükün. Bunu yapmanız, çetele ve sayıda başarılı olmaktan daha erdiricidir.

    Yolun neresinde olursanız olun, dönüş vardır. Hatta Allah böylesi dönüşlerden büyük mutluluk duyar.

    Siz yeter ki dönün; kapıyı sürekli açık bulacaksınız.

    Evet, kendimize gelelim ve eksiklerimizi bahane ederek dinimizi devşirmecilik tüccarlarının tekeline bırakmayalım. Bırakırsak, tüm mukaddeslerimize ipotek koyarlar ve çağın geldiği çizgiyi hiç umursamadan tepemize en zalim engizisyonu bindirirler. Bunu istemeyenler, Kur'an'daki İslam'ı öğrenmek ve din konusunda konuşmaya başlamak zorundadırlar.

    İnsanımız için en hayatî meselelerden biri de, Kur'an'daki İslam'ı öğrenerek inkár ve istismar yobazlarının genç kuşakların gönül ve beyinlerine vurdukları prangayı kırmaktır.

    Olmak ya da olmamak meselesi işte budur...

    Yaşar Nuri Öztürk
    17.08.2003 Star Gazete Yazısı

  • yaşar nuri öztürk13.09.2003 - 12:12

    (Aklını Kullanamayan dedim yanlış söylemişim, AKILLI İNSAN yok demek gerekirdi, nasıl oluyor da gerçek görülmüyor anlaşılması güç) ISRARA, ISRAR YAKIŞIR, Devam.....



    'Zâtü Envât' hastalığı veya örtülü putçuluk
    Başlığımıza esas olan Zâtü Envât, Hz. Peygamber devrinde tapılan bir put-ağacın adıdır. Bir başka deyimle bir dilek ağacıdır Zâtü Envât... Daha sonra bu ad, bazı Müslüman bilginlerce örtülü şirkin sembolü olarak kullanılmıştır. Bu bilginlerden biri de, hurafe ve yozlaştırmaların kutsala fatura edilmesine savaş açmış ünlü bilgin Ebu Şâme'dir. Hatırası önünde saygıyla eğildiğim Ebu Şâme (ölm.1266) , Kur'an dinine fatura edilerek ne sinsi putçulukların sahnelendiğini, taviz tanımaz satırlarla bize ulaştırmıştır. Saf ve berrak Kur'an dininin ortaya konmasında çağın kitaplarından biri olarak gördüğümüz 'Kur'an'daki İslam' adlı çalışmamızın temel kaynakları arasında, Ebu Şâme'nin el-Bâis alâ İnkârıl-Bidei vel-Havâdis (Uydurma ve Hurafelerin Ortadan Kaldırılmasına Yönelten Kitap) adlı eseri de vardır.

    Ebu Şâme, kendinden önceki kaynaklarını da göstererek şu ibret verici olayı anlatıyor: Huneyn Savaşı'na katılan bir grup sahabî demiştir ki: Hz. Peygamber'le birlikte Huneyn'e doğru yol alıyorduk. Kureyş putperestlerinin o yörede kutsal tanıdıkları büyük bir ağaç vardı. Putperestler her yıl belli bir süre bu ağacın altına gelir, silahlarını ağaca asar, orada kurbanlar keserlerdi. Bu süre içinde tüm dilekleri için bu ağaca bezler-giysiler astıklarından ağacın adı Zâtü Envât konmuştu. Ağacın yakınından geçerken biz Hz. Peygamber'e şu ricada bulunduk: 'Ey Tanrı Elçisi, sen de bizim için bir Zâtü Envât belirlesen olmaz mı? ' Peygamber bize şu cevabı verdi: 'Allah Allah! Siz ne cahil bir toplumsunuz. Siz, önceki ümmetlerin geleneklerini mi ihya edeceksiniz? Sizin şu sözünüz, Beniisrail'in Hz. Mûsa'dan put isteyen ve Kur'an'da da geçen şu sözüne benziyor: 'Ey Mûsa! Şu belde halkının taptıkları ilahlar türünden bize de bir ilah bul.' (Kur'an, A'raf,138)

    Ebu Şâme, Zâtü Envât ağacı türünden işlevi olan tüm bina, ağaç vs.nin ortadan kaldırılmasını Allah'a imanın bir gereği sayıyor. Daha ilginci, Ebu Şâme, bu tür işlevlere araç yapılan tüm cami, mescit ve benzeri mekânların da şirk aracı olduğunu ve yıkılmaları gerektiğini söylüyor. Bu tür mescit ve mabetler, diyor, Ebu Şâme, Tevbe Suresi 108. ayette sözü edilen bölücülük, halka zarar ve riyakârlık odağı mescitler cümlesindendir. Bu tür yerlerde yapılan zikirlerin, kılınan namazların, tutulan oruçların ibadet görünümünde birer şirk sergilenişi olduğunu da ekliyor Ebu Şâme... (bk. Ebu Şâme,101-105; Kur'an'daki İslam,596-599)

    Evet, sevgili okuyucularım, Ebu Şâme'nin kaydedip değerlendirdiği olay, bir mütevâtır olaydır; bir grup sahabî tarafından haber verilmiştir. Olay, peygamberliğin bitimine yakın bir sırada ve bizzat peygamberimizin huzurunda meydana geliyor.

    Olayın kahramanları, Hak Elçisi'nin huzurunda yıllarca tevhit eğitimi görmüş bir çekirdek nesildir. Böyle olunca da olay, çok düşündürücü, hatta ürpertici, titreticidir. Göstermektedir ki, şirkin açık ve elle tutulur olanından kurtulmak şirkten kurtulmak değildir. İnsanı ta derinden vuran, din-Allah-peygamber teranesi arkasında en zehirli putları insanın ruhuna ve kaderine musallat eden bela; kamufle edilmiş, kutsal cilasıyla sıvazlanmış maskeli şirktir. Ve bu 'maneviyat-hürmet' patentli şirkin, vahiyle beslenen nebiler dışında, yol bulamayacağı tek babayiğit yoktur.

    Bu neden böyledir? İnsanoğlunun şuuraltı asla temizlenmiyor. Şuuraltı kirliliğine değişik açılardan bakabilirsiniz. Görmezlikten gelemeyeceğiniz gerçek, çağımızın devlerinden biri olan psikolog Jung'un şu tespitidir: İnsanlığın şuuraltı, bir kollektif bataklık gibi sürekli koku çıkarır. Kollektif geçmişin en iyi temizlenmiş yaraları bile birer irin ve pas kalıntısı halinde şuuraltı deposunda saklanır ve yüzlerce maske kullanarak hayatımızda arzı endam eder.

    Bunun içindir ki Kur'an, gelenekleri ve eskiyi putlaştırmayı insanlığın yolunu vuran namert zulümlerin başında görür ve elliyi aşkın ayetinde insanlığın dikkatini bu zulme çeker. Çünkü eskiyi ve gelenekleri ilahlaştırma, kollektif şuuraltını şehvet ve tatmin aracı yapmanın ta kendisidir. Putçuluğun omurga noktasında, gelenekleri ilahlaştırmak vardır. Kollektif şuuraltının irini budur. Bu irinden bünyesini temizlemeyen bir benliğin putçuluk sıtmasından, Zâtü Envât marazından kurtulması hayal bile edilemez.

    Bu konuda sahip bulunduğumuz biricik kurtuluş gemisi, vahyin mesajlarını toplayan Kur'an'dır. Bizim, bilmem kaçıncı kalıntısını taşıdığımız şirk illetinin şuuraltımıza yığdığı görünmez, fakat yönlendirici kollektif irinini ancak Tanrı kitabının zamana yenik düşmeyen ışınları eritip temizleyebilir. Ama unutmamalıyız ki bu, Tanrı kitabını güdüme almayı bırakıp ona teslim olduğumuzda doğacak bir mutluluktur.

    23.08.2002 Star Gazete Yazısı

  • yaşar nuri öztürk01.09.2003 - 13:41

    (PEK AKLINI KULLANAN İNSAN YOK YA BURDA AMA UMUDUMUZ HER ZAMAN VAR TABİKİ) ISRARLA DEVAM......


    İçimizdeki put
    Putların anası, nefs putudur... diyor ölümsüz Mevlâna ve şu yolda devam ediyor:

    Nefs, üstünden sürekli doldurulan ambarı içinden yiyip boşaltan sinsi bir fareye benzer. O halde, ambara doldurduklarımızın bir işe yaraması için öncelikle hırsız fareden kurtulmak gerekir. Aksi halde bütün gayretlerin sonucu bir hiç olur.

    Nefs, Kur'an kaynaklı bir tasavvuf terimi olarak, 'insan davranışlarının kötü ve çirkin olanlarına verilen addır.'

    Nefsin karşıtı ruhtur.


    İnsan benliği bir bütün olduğuna ve düalite (ikilik) söz konusu olmadığına göre, insanın içinde iyi ve kötüyü ayrı ayrı yöneten iki kuvvet yoktur. Kuvvet tektir. Bu kuvvet, yüzünü güzele ve iyiye çevirdiğinde ruh, iğretiye-çirkine çevirdiğinde nefs adını almaktadır.

    Burada söz konusu olan, parça, ölümlü 'ben' ile, küllî, ölümsüz, Yaratıcı ben yani Allah'tır. Şöyle de denebilir: Nefs, 'ben'in et ve kana bağlanması anında, Allah veya kozmik bense 'ben'in Yaratıcı şuura bağlanması anında devreye girer.


    ALLAH İLE ALDATMA

    Kur'an ve Hz. Muhammed öğretisi, insanı insan yapan değerlerin Allah kaynaklı 'ben'den beslenen değerler olduğunu ısrarla belirtir. Nefs kaynaklı değerlerse insanı aşağıya çeken, toprağa, ete, kana boyun eğdiren iğreti değerlerdir.

    Allah kaynaklı değerler amaç, nefs kaynaklı değerler, en iyi ihtimalle, araçtır. İnsanın varoluşuna iyinin ve güzelin tam bir biçimde girmesi için, amaç değerlerin egemen kılınması gerekir.

    Din, bunu sağlamanın en kestirme yoludur.


    Bunun bir anlamı da şudur:


    Eğer dindar, amaç değerlere yükselemiyorsa, ya bağlı olduğu din sahtedir ya da kendisi sahtekârdır.

    Esas alınan din, kozmik bene götürme gücünde olur, fakat dindar onu hayatına bir itici-erdirici güç olarak değil de araç değerleri kutsal göstermek için bir kılıf-maske olarak sokarsa Allah adına karanlık üretme ve Allah ile aldatma sürecine girilir.

    İşin burasında Kur'an'ın şu hayranlık verici tespitini hatırlatalım:

    Tutum ve davranışların, dış görünüş bakımından amaç değerler kategorisine girmesi, onların gerçekte böyle oldukları anlamına gelmiyor.

    Dış patentle özü iyi ayırmak gerekir.


    Fiil ve davranışın gerçekten amaç değerler arasına girmesi için onun, niyet zemininde de sonsuzluk adına sergilenmesi gerekir. Bu gerçek, Hz. Peygamber tarafından şöyle ifade ediliyor:

    'Müminin niyeti amelinden üstündür.'


    Amelsiz niyet kurtarır, ama niyetsiz amel kurtarmaz.

    Yani eğer amel ve niyetten biri sakatlanacaksa, bu, fiil olsun. İnsanı çürüten, amelsizlik değil, niyetsizlik veya kötü niyetliliktir. Kötü niyetin, iyi patentli amelle maskelenmesi ise, namertliklerin en zehirlisidir.

    İşte, din meselesinin can damarı burada yatıyor. Yani, kaderimizi belirleyecek olan, amel ve niyet ilişkisinin iyi kurulması ve görünen 'iyi'nin arkasında, görünmeyen ve gizliden gizliye tahrip eden kötünün saklanmasına imkân verilmemesidir.

    Bunun din diliyle bir ifadesi de şudur: İnsanla Allah'ın arasına bir takım ara-ilahların girmemesi gerekir. Araya girenin şu veya bu adı alması önemli değildir.

    Yaratıcı'nın ikinci plana itilmesinin vücut verdiği felaketi, ne kurala uygunluk telafi edebilir ne de söz ustalığı...


    MUHTEŞEM CEVAP

    'Görünüşte iyi'nin, nefs zeminine oturması halinde, insana yıkımdan başka bir şey getirmeyeceğine ölmez bir örneği ünlü müfessir Fahreddin Râzî (ölm.1209) nin eseri 'Mefatîhul Gayb'dan vermek istiyorum. Râzî, tefsirinin Fâtiha Suresi'ndeki hamd (Allah'ı yücelterek övme) kavramını açıklayan bölümünde bize şunu anlatıyor:

    Tasavvufun ufuk isimlerinden biri olan Serî es- Sakatî (ölm.865) ye ileri yaşlarında bir gün 'Nasılsınız? ' diye sordular. Şu cevabı verdi:

    'Kırk yıl önce ağzımdan çıkan bir elhamdülillah sözüyle saplandığım günahı affettirmek için sürekli tövbe etmekteyim.'

    Şaşkına dönen insanlar dediler ki:


    'Bu nasıl iş, elhamdülillah dendiği için tövbe mi edilirmiş? ' Serî'nin cevabı muhteşemden de ötedir. Diyor ki: 'Evet, bazen elhamdülillah derken de en büyük günahı işlemiş olabiliriz. Bakın anlatayım: Gençliğimde Bağdat'ta kumaş ticareti yapıyordum. Bağdat çarşısında dükkânım vardı. Bir gün evde oturduğum bir sırada bir haberci aniden içeri girdi ve panik içinde şunu söyledi: 'Ey Serî, Bağdat çarşısı yandı'. Bu sözü duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Fakat ah vah etmeye başlamadan önce habercinin şu sözü kulağıma ilişti: 'Merak etme, senin dükkânına bir şey olmadı.' Bu söz üzerine, nefsim büyük bir ferahlık duydu ve onca insanın felaketini unutarak, kendi nefsim için 'elhamdülillah' dedim. İşte, yıllardan beri kurtulmaya çalıştığım günahım budur.'

    Perdenin ve iddianın arkasına saklanmış nefsi gören bakış gücüne bir örnek de kendi yaşadıklarımdan vermek istiyorum:

    Maddesiyle babam, gönlü ve irfanıyla hocam, fikir öncüm olan zâtın sohbetinde olduğumuz bir gündü. Namaza kalkılacaktı; ezan bekleniyordu. Derken, tanrısal çağrının bütün güzelliğini bozan bir bağırtı, bozuk bir hoparlörden yükselmeye başladı. Güya ezan okuyorlardı.


    EZAN ÖRNEĞİ

    Baba-mürşit şöyle konuştu:


    'Bakın, bu adam ezan okumuyor, namaz kılmayanlara sövüyor. İkisi farklı şeylerdir. Biri nefsin, bir Hakk'a ve halka hizmetin mahsûlüdür. Bu adamın ezanı, nefsin, namaz kılmayanlara duyduğu nefretten kabaran iştahı tatmine hizmet ediyor. Allah ve Resulü böyle ezanlardan şikâyetçidir.'

    Hepimiz donmuştuk. Kabullenememiştik. Kabullenememiştik ama, sözü söyleyen, bir vakit namazı bile kazaya kalmamış bir Allah adamıydı. Bize göstermişti ki, iyinin ve güzelin bir tür manifestosu olan ezan, Allah'a çağrı niyetiyle değil de namaz kılmayanları paylamak, rahatsız etmek niyetiyle okunduğunda, Allah ve Peygamber'i öfkelendirmekten başka bir işe yaramaz,

    Kısacası:


    Açık ve örtülü putperestlikten arınmış din, Allah'ın rızası dışında hiçbir amaç gütmeyenlerin temsil ettikleri dindir.

    Rahmet ve bereket olan din de işte bu dindir.


    Allah eri, söz, fiil ve iddiaların üzerine geçirilen kılıfa aldanmadan, nefs putunu kıran adamdır.

    Nefs putu kırılmadıkça, diğer putların kırılması kurtuluş getirmez. Çünkü nefs putu, sürekli put yavrulayan korkunç bir doğurgandır.

  • yaşar nuri öztürk04.08.2003 - 09:49

    Din, şiddet ve özgüven
    KUR'AN şiddet üreten bir kitap değildir. Hz. Peygamber'in öğretisi de şiddet üreten bir öğreti değildir. Ama Hz. Peygamber'den sonra, siyasal ihtirasları uğruna Peygamber evladı katleden Emevî'nin müdahalesiyle oluşturulan sahte İslam-ki bazı İslam bilginleri ona uydurulan din diyorlar-şiddet üreten bir dindir.Günümüz siyasal İslamı'nın temsil ettiği, öne çıkardığı, kitlelere dayattığı ve Türkiye'yi de şiddet, ihtiras ve oyunlarına kurban etmek istediği din, işte bu sahte dindir. Adı İslam'dır ama kendisi İslam değildir. Adı başka, tadı başkadır. Adı İslam, yani barıştır ama tadı kan ve gözyaşı tadıdır. Bakın, Hz. Peygamber sonrası İslam tarihine, bakın günümüzün uydurulan İslam yaşantılı coğrafyalarına... Ve bakın, Türkiye'de bu Emevî İslamı'nın avukatlığını yapanların icraatına, tavrına, vaat ve yöntemlerine... Bakın, Sivas'ta, gün ortasında tam tam sesleri arasında 38 insanı diri nasıl yakabildiklerine... Biz geleneksel fıkhı, dinin esası sayarsak bu şiddet üretiminden bizim mahşere kadar kurtulmamız mümkün değildir. Bu fıkhın en makbul ürünü Táliban'dır. 'UZAY FIKHI' Ne demektir Táliban? Saltanat ve menfaat için, Müslüman olmayanlarla birlikte ve onların desteğiyle şiddet üretmek ve bu yolla saltanat ve egemenlik kurmanın tek kelimeyle ifadesidir Táliban... Ne getirmiştir Müslümanlara Táliban zihniyetleri? Henüz adı konmamış yüzlerce bela. Ve nihayet İslam'ın fikir ve bilim beşiği bir coğrafyanın, Irak'ın, Haçlı postalları altında çiğnenmesini... Bunları söyledim, yazdım ve bütün dünyaya okuttum. Daha birçok şeyi yazıp okuttuğum gibi... Bu ülkede, görünüşte, Táliban'dan yani şiddet ve kini din yapma zihniyetinden herkes şikáyetçi. Neden şikáyet ediyorsunuz? Táliban, saf ve berrak şekliyle geleneksel fıkhı uyguluyor. Ne bir içtihat yapıyor, ne bir müdahale yapıyor, ne bir mezhep kuruyor. Öyle bir şey yok. Sadık ve ısrarlı bir biçimde geleneksel fıkhı uyguluyor. Böyle söylediğimizde, hemen atılıveriyorlar: 'Olur mu böyle şey? Onların neresi Müslüman? Yaptıkları Kur'an'a uymuyor, insanlığa uymuyor, akla uymuyor.' Güzel ama unutma ki, bunu dediğin anda geleneksel fıkhı eleştirmeye başladın demektir. Çünkü bu itiraz ve şikáyetinle sen, geleneksel fıkhı Kur'an'a uymamakla itham etmiş oluyorsun... O zaman gel, oturup konuşalım. O fıkıh bir zamanlar hizmet verdi, iş yaptı. Ama aradan bin küsur yıl geçti. Táliban'ın da bağlı olduğu Hanefî fıkhının önderi İmamı Ázam'ın ölümü Hicrî 150. Bugün Hicrî 1420'lerdeyiz. O günden beri insanlık, Ashabıkehf mağarasında uyumuyor. Uzayda koloniler kurma dönemine girmişiz. O fıkhın yorumları o günkü insana çıkış yolu getiriyor. Sen, onu bugün nasıl hayatına uygularsın. Bugün bize 'uzay fıkhı' lazım. Uzay fıkhının gerekli olduğu bir dünyada, 'çöl fıkhı'nın (fıkıhla ilgili bu tábirler Müslüman Fransız düşünür Garaudy'nindir) yorumlarına dokunmayı bile dindışılık sayan bir anlayış nasıl iflah eder? ! İşte 'şerîat, şerîat' dedikleri, büyük kısmıyla o fıkıh. Şerîat Kur'an'ı ifade etmiyor, içinde Kur'an'dan da bir şeyler olan geleneksel fıkhı ifade ediyor. Kur'an'dan mı alıyoruz şerîatı? Táliban'ın, el-Kaide'nin ve benzerlerinin yaptıkları Kur'an'da var mı? Şerîat diyorlar ve paravan olarak Kur'an'ı kullanıyorlar. İşini denk getirip ayağını sağlam bastı mı fıkıh kitaplarındakileri önümüze koyup, 'Bunlara göre yaşayacaksınız! ' diyecekler. Daha şimdiden kadınla erkeğin tokalaşmasını din dışı ilan etmiyorlar mı? Tesettür uyguluyoruz iddiasıyla kadınlara 30 derece sıcaklıkta yerleri süpüren paltolar giydirmiyorlar mı? Bu yapılanların anlamı dine sadakat değil! Anlam şu: Türkiye'yi Afganistan'a çevirecekler. Dahası var: Siyasal İslam'ın kravatlı Táliban neferleri ayaklarını tam sağlam bastığında Türkiye Afganistan'ı bile mumla arar, Táliban'ı bile rahmetle anar. Şu sırada o 'sağlam basma' noktasını yakalamanın gayreti içindedirler. ABD ve AB desteğiyle... Tarih ve bu millet bu gerçeği çok iyi not etmelidir! Özellikle, İslam nefretlerini bastıra bastıra ve bir yandan da 'çağdaşlık-mağdaşlık nutukları' ata ata ihale ve kredi çıkarları uğruna Táliban odaklarının orasını-burasını yalayan yazar-çizerler bu gerçeği çok çok iyi not etmelidirler. Herkes, hiçbir şeyin öyle 'şiir ahengi' ile yürümediğini anlamalıdır. Emevî İslamı yani Siyasal İslam egemen olursa Türkiye sadece Afganistan olmaz, dünyanın en kahırlı cehennemine döner. Çünkü Afganistan'da bir tane halk var, iki tane kabile çarpışıyor. Türkiye'de böyle bir çığır açıldı mı kitleler, çok kısa bir sürede ABD ve AB'nin Haçlı kurmayları tarafından birkaç parçaya bölünür ve yine kısa bir sürede birbirini boğmaya başlarlar. Bu iş dışarıdan kotarılıyor. Bu ülke bu gerçeklere kulak tıkamayı 'külhanbeylik' sanıyor ama dışarısı bunları biliyor. Biliyorlar ve Müslümanları da kiraladıkları birkaç ahmak veya hainle aldattırıyorlar. O ahmaklar da dünyayı fethettiklerini zannediyorlar. FAİZSİZ BANKACILIK Geleneksel fıkıh diyor ki; bir adam (kadın değil) pazar yerinde başı açık görülürse tanıklığı kabul edilmez. O günkü örfle başı açık gezmek saygınlığa ters düşüyordu. Bu yüzden başı açık gezeni güvenilir görmüyor. O gün öyle imiş. Ne yapalım? Bunun dinle ne ilgisi var? Bu bir örftür. Dün öyleydi, bugün böyle. Diyor ki; bir adam kuş besliyorsa bu adamın tanıklık hakkı kaybolur. Bunlar, fıkıh kitaplarından kurallardır. Fıkıh kitaplarının 'şehádát' (tanıklıklar) bahsini okuyun. Bir adam şarkı söylerken görülmüşse bu adam da şahitlik hakkını kaybeder. Evet, bunlar mezheplerde kurucu imamların içtihatlarıdır. Bir şey daha söyleyeyim. Bilirsiniz, geleneksel fıkha göre, bir paranın üzerinden bir yıl geçecek ki ondan zekát verilsin. O da Kur'an'da yok ama koymuşlar, uygulanmış. O günkü şartlar öyle gerektiriyor olabilir. Bakın, tam bu noktada geleneksel fıkıh ne yapıyor: Üzerinden bir yıl geçmiş paraları bir torbaya koyup bir başka torba parayla değiştirirseniz, 'üzerinden bir yıl geçme şartı' yeniden başlar ve zekátı vermeyi bir yıl daha erteleyebilirsiniz. Geleneksel fıkıhta buna 'hîle-i şer'iye' denir. Günümüzde bu yöntem bir çok konuda harıl harıl işletiliyor. Faizsiz bankacılık denen maskaralık bunun en tipik örneğidir. Tüm bankalarla aynı oranda nema vereceksiniz, ama bunu 'faiz' kelimesiyle ifade etmeyeceksiniz; bu olacak faizsiz bankacılık! ... Bu millet işte böyle aldatılıyor. Sonra da paralarım battı, Besmele çekerek beni aldattılar diye feryat ediyor. Bir süre sonra bir başka hîle-i şer'iye düzenbazı gelip yeni bir 'Besmele' çekiyor, bu defa eskiyi unutup onun peşine takılıyorlar. Ve bu böylece yıllar ve yıllar sürüp gidiyor. Kur'an da haykırıp duruyor: 'Sakın sizi Allah ile aldatmasınlar! ' Şimdi, şu 'Müslümanım' diye kasılan kitlelerin bu kitabın müminleri olduğu söylenebilir mi? Bir şey Kur'an'da ilkeleştirilmemişse, bugün böyle uygulanır, yarın başka türlü uygulanır. 'Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi esastır' (Mecelle) kuralı bunun ifadesi. Bu kuralı uygulayan var mı? Uygulansaydı, Táliban çıkar mıydı? Kur'an'ın ayetleri değişmez, ama fıkhın hükümleri değişir. Fıkıh bir beşerî kurumdur. Neden bu beşerî kurumu tanrısal kuruma dönüştürüp söylediği her şeyi, yaptığı her yorumu dokunulmaz kıldık? İşin esasının böyle olduğunu Müslüman halka neden anlatmadık? Vatandaş, bunları biliyor mu? Fıkıh kitabından okuyor saçmalıkları, bunlar dindir diyor. Karşı çıkana da aforozu yapıştırıyor: Sen dine karşı mı çıkıyorsun, sen Müslüman değil misin? Hele bir-iki de Arapça tekerleme attı mı, bitti! Bu millet, bir gün Kur'an'ı anlayarak okuyup karşısına çıkan kravatsız veya kravatlı Tálibanlar konuştuğunda, 'Edepsizlik etme, sahtekár! Sen bu dinin başına asırlardır bela oldun, şimdi de bizim başımıza bela oluyorsun' deme noktasına gelmedikçe iflah edemez. Bu iş böyle çözülür, bu bela böyle aşılır. Öyle materyalizm, laikçilik, Atatürk rozetçiliği nutukları atmakla çözülmez. İslam'ın gerçeğini anlatanlardan rahatsızlık duyarak ve onları 'Mehdilik ilanı peşinde' diye itham edip etkilerini kırmaya çalışma şerefsizliğini göstererek hiç çözülmez. Emevî uydurması siyasal İslam'ın 'imkánlarından yararlanmak' için midesini tuta tuta ve 'demokrasi, hoşgörü, çoğulculuk, tarafsızlık, özgür basın' yaftaları altında 'dincilik yalakalığı' yapanlar saltanat dinciliğini palazlandırmaktan öte bir şey yapamamışlardır, yapamazlar. Koca Osmanlı İmparatorluğu'nu bu kafalar yıktı. Matbaanın İstanbul'a 200 küsur sene geç gelmesine bu kafalar sebep oldu. Bizim Peygamberimiz 'İlim Çin'de de olsa gidin alın' diyor. Bunlar ayaklarına geldiği halde kaldırıp attılar. Şimdi bakın, Avrupa'yla bizim aramızdaki fark, matbaanın bize geç geldiği süre kadardır.200 küsur yıl... 'YEŞİL KUŞAK' Paris, Tokyo, Şikago, NewYork hatta Moskova metrosunu 1800'lerde yapmışlar. Biz daha yeni yeni köstebek gibi eşeliyoruz. Daha o metroları yapmamız için bize 100 yıl lazım. Hesap edin, başlangıcı ve çıkışıyla o matbaa ne kadar geç gelmişse aramızda o kadar fark var. İnsanlığın en güzel, en muhteşem dini İslam'a bunca kötülüğü kim yaptı? Bunu, halkın sırtından ulûfe devşiren, Arabın sarığını dinleştiren bir takım çıkarcı, echel insanlar yaptı. Nefislerinin ürettiği saçmalıklara din dediler. Bu saltanat ve menfaat dinine ters gördükleri her şeye, herkese saldırdılar. Bir gün matbaaya, bir gün elektriğe, bir gün motora, bir gün resime, bir gün heykele, bir gün müziğe, bir gün başka bir şeye... Bisiklete binen bir müezzine, 'Şeytan arabasına binen adamdan müezzin mi olurmuş? Bunun okuduğu ezanla namaz mı kılınır? ' dediklerini, o tertemiz müezzinin bunları duya duya kahrından ölüp gittiğini biliyorum. Neymiş efendim, bir din adamı nasıl şeytan arabasına binermiş... Bir zamanlar, gençleri, saçlarını arkadan uzattığı için sokaklarda dövüyorlardı. Kimse çıkıp da bunlara 'Allah'tan korkmaz adamlar, bu çocuklara bunu yapmayın! ' diyemedi. Bizim Peygamberimiz hayatı boyunca saçlarını omuzlarına kadar uzattı. Saçlarını hayatında bir defa kesmiştir ki, o da hac ibadetinin gerektirdiği 'halk ve taksîr' (İhramdan çıkmak için saçları kesme veya kısaltma) görevinin bir sonucuydu. Biliyorsunuz, ihramdan çıktıktan sonra saçlar ya kesilir ya kısaltılır. Peygamberimiz saçını işte bu şekilde bir defa kesti. Onun dışında saçları en kısa zamanında kulak memelerini örtüyordu. Çoğu zaman omuz kemiklerini örtecek kadar uzuyordu. Saçlarını dört örgü halinde ördüğü bile vardır. Ve saçlarını hep ortadan ayırarak taramıştır. Saçlarını ortadan ayırarak tarayanlara yobazlar tarafından neler yapıldığını çok iyi bilirim. Bunlar hem 'Müslümanlık, sünnet' dediler hem de saçlarını ya Budist papazları gibi jiletle sıyırdılar, yahut da Amerikan conileri gibi tıraşladılar. Çünkü Amerika bunları, korkulu rüyası Demir Perde'yi engellemek üzere 'Yeşil Kuşak' adıyla beyin ve ruhlarından kuşaklayıp Rusya blokuna karşı 'ahmak şövalye' rolünde istihdam ediyordu.
    Yaşar Nuri Öztürk 3.8.2003 Star Gazete Yazısı

  • yaşar nuri öztürk01.07.2003 - 09:41

    Bazılarını tenzi ederim ama antoloji üyeliğinden utanması gereken insanlar var burda, okumayan, daha doğrusu okuduğunu anlamayan bir toplumdan ne beklenir ki, ısrarla devam....


    Davet ve iddia
    İnsanın iyiye, güzele ve bunların mutlak kaynağı olan Allah’a çağrılmasına, ‘davet’ diyor Kur’an. Çağrı demek...
    İnsanın Yaratıcı’ya yönelttiği niyaz ve yakarış anlamındaki dua da, davetle aynı köktendir. Kur’an böylece iyiye ve güzele çağrı ile, iyinin ve güzelin kaynağı olan kudrete yönelişi birleştirmiştir. En kıymetli dua, insanı iyiye ve güzele çağırmak olduğu gibi, benliği güzele ve iyiye bağlamak da en doyurucu çağrıdır.

    Kur’an dilinin aşılamamış ustası Rágıb el-Isfahánî (ölm.502/1108) , ölümsüz eseri el-Müfredát’ta, Kur’an’daki davet kavramını açıklarken, ‘Bir şeye davet, onu elde etmeye özendirmektir’ diyor. Bu yüzden Kur’an, daveti aynı kökten türeyen dava ve iddiadan ayırmakta çok ısrarlı davranır. Çünkü dava ve iddiada, nefsin en zehirli tatmin araçları olan baskı ve zorlama esastır. Davet yani çağrı bir özendirme ve şuur uyandırma olayıdır. Dava ve iddiacılık ise nefs putunun beslenmesine hizmet eder. Oysaki davet, insan benini fedakárlığa, feragat ve hizmete götürür.

    ‘Davet Muhammed’in, dava ve iddia İblis’indir’ diyor şehit sûfî Hallác...

    Dini nefsinin tatmini için kullanan ‘dinci’ yani din tüccarı (dindar değil) , hem kutsalı hem de diğer insanları sömürmek için riyanın namert maskesini kullanarak, iddia ile daveti sürekli karıştırır ve kitleleri karanlığın zindanına tıkarken onlara cennet sunduğunu propaganda eder.

    İslam tarihinde, Kerbela şehidi Hz. Hüseyin davetin, ona karşı çıkan Ebedî ve Emevî Melun Yezid, iddianın en tipik örneğidir.

    Zamanlar üstü kitap Kur’an, nefsin iddia ve kinlerini okşamak için bir kamp ve hizip psikozuna büründürülmemiş saf çağrıyı, varlık ve oluşun en onurlu, en yüce faaliyeti olarak görür: ‘Allah’a çağıran, barışa yönelik eylem sergileyen ve ‘Ben Allah’a teslim olanlardanım’ diyen kişiden daha güzel söylemli kim vardır? ’ (Fussılet,33)

    Bu anlamda davetçilerin başında peygamberler gelmektedir. Peygamberler, hayatın kaynağı ile kucaklaştırmak için oluşa katılmaya götürdükleri insanın gönlüne yürüyüş aşkı, aydınlık akıtan çağrının sahipleri olmuşlardır. Kur’an burada, bir söz güzelliğiyle bir anlam erişilmezliğini birleştirerek peygamberleri nura (ışığa) , onlara karşı çıkanları ise nára (ateşe) çağıranlar olarak gösterir. (Gáfir,41-42) Ve peygamberler, hem ortada duranları, hem de nára çağıranları aydınlığa ve ahenge davet ederler. Hiçbir ayırım yapmadan.

    Ateşe çağıranların kötülük, zulüm ve küçümseyişlerine rağmen aydınlığa çağırmaya devam etmek hem onurun doruğudur hem de ıstırabın. Ve peygamberlerin sonuncusu bize gösteriyor ki, nára çağıranları nura çağırmanın ve onlar tarafından tehdit ve alay konusu yapılmanın acısı, oluşun en büyük acısıdır. Bu yüzden o, şöyle demiştir. ‘İnsanların en ağır ıstırapları çekenleri peygamberlerdir.’

    Hayatını aydınlığın egemen olması için ‘gece ve gündüz’ çağrıya adamış bir benliğin, duygusuz ve sağır bir dünyanın derdini çekmek zorunda kalmasından acı ne olabilir?

    Körler çarşısında ayna satmaya mahkûm olmak ne dikenli bir kaderdir! ..

    Buradan baktığımızda, Kur’ansal çağrının esası, boyutları ve yöntemi nedir?

    Kur’ansal çağrı, bizzat Kur’an’ın ifadesiyle, ‘Allah’a davet, Rabbe davet’ olacaktır. İnsanoğlunun kader ve kahır noktalarından birisi de işte buradadır: Allah’a davetle, Allah’a fatura edilen daveti birbirinden ayırmak, eriş ve ölüş çizgilerinin tam kesişme noktasında bulunuyor. Burada, gerçek çağrı erinin en büyük desteği bilinçli kitledir. Bilinçli kitle, iman ve aydınlığı temsil edenin yanında yer alan kitledir; gerçek adına romantik nutuklar atan kitle değil.

    Altın teri ve keselerini lanetin prensi Yezid adına kullanan kitlenin, rahmetin imamı Hüseyin için attıkları övücü nutuklar, onun aziz ve şerefli başının kahpe eller tarafından koparılmasını önleyememiştir.

    Ne yazık ki, dünya denen arenamızda, eyleme dönüşmüş en iğrenç iddia, söz halinde kalmış en değerli çağrıyı bile boğabilmektedir.

    Kur’an, iyiye ve güzele çağrının basîret üzere olmasını ister. Bu deyime dayanarak diyebiliriz ki Kur’ansal çağrının temsilcisi açık yürekli, doğru sözlü, samimi, ileri görüşlü olmalı; tabuları, şekli, kaprisi, peşin hükmü, kini aşmış evrensel ruha sahip bulunmalıdır. İki adım önünü zor gören, ayakları yere değmemiş, hayalci, saplantılara yenik düşmüş, kinci, kampçı bir slogan adamı sonsuzluğa çağıramaz. Bunun içindir ki, Kur’an’a gönül verenler, evrensel mesajın davetçisi ile kin ve çıkarlarına din kılıfı geçirmiş klik borazanlarını birbirinden çok iyi ayırmak zorundadırlar. Aksi halde, emeklerin tüm ürünü, karanlığın önümüze koyduğu faturayı ödemek için harcanır.

    Kur’an, basîret üzere çağrının ayrıntılarına da girmiştir. Çağrı; hikmet, güzel öğüt ve güzel tartışma yöntemiyle yapılacaktır. (Nahl,125) Kur’an’ın bu ifadesinin açık anlamı, İngiliz düşünürü Arberry’nin de ifade ettiği gibi, çağrıda, felsefe, mistik yaklaşım ve diyalektik metodun esas alınmasıdır. Dikkat çeken noktalardan biri de, ilkeyi veren ayetin içinde, güzellik- estetik ifade eden ‘hüsn’ kelimesinin iki kez kullanılmış olmasıdır. O halde, Kur’ansal çağrının her boyutunda estetik ve güzel yaklaşım kaçınılmazdır.

    Cehennem zebanisi tavrıyla cennete davet olmaz.

    Hac Suresi 67. ayet, çağrının önemli bir boyutunu daha gündeme getirmektedir. Antitez olmaktan kaçınmak...

    Karanlığa saldırmak yerine ışığı yaymak, yani tezi ortaya koymak esastır. Varlık ve oluşun en önemli gerçeklerinden biri de şudur: Antitez haline gelmek, karanlığa bıçak çekmek bir yetersizliğin, tembelliğin veya kötü niyetliliğin ürünüdür.

    Büyük ruh, sürekli tez olabilen ruhtur.

    Allah da sürekli tezdir.

    Kur’an ve Hz. Muhammed’den öğreniyoruz ki sürekli tez olabilmenin en çarpıcı belirtisi, hizmeti insana yöneltmek, insanın ihya ve yüceltilmesini temel uğraş haline getirmektir. İnsanı beklenen noktaya getirmek yerine, duvar ve kıyafet ihyasını esas alarak Kur’an’ın tiksindiği fotoğrafperestlik illetine tutulan zümrelerin Kur’an’a bağlılık teranisi altında ona ters bir gidişi ilahlaştırdıklarını söylemek, abartma olmayacaktır.

    Kur’an, Allah’ı, ‘dua ve daveti iyice duyan’ kudret olarak tanıtıyor. Bu demektir ki, gerçek iman adamı tarafından sergilenen çağrı, insanlık bünyesinde bir yankı bulmamış olsa da boşa gitmez; kozmik planlarda etkisini kayda geçirtir.

    Her düşünce ve telkin, boşlukta yayılır ve muhatabı dışında da olsa, etkilerini yaratır. Düşünce ve telkin başlı başına bir harekettir ve belki de en güçlü harekettir.

    Kısacası, her düşünce, temsilcisi olduğu nur veya nár kutbunda vücuda getireceği titreşimler ve dalgalanmalarla, evren ve oluş bünyesinde etki bırakır. Düşünce ve telkinin işe yaramamış gibi görünmesi, bizim dünya planımızın ve yaşadığımız günün şartları bakımındandır. Buna bakarak üzülürken, yarınların mayalanmasında düşünce ve telkinin bir numaralı rolü oynadığını inkár etmek gibi bir yanılgıya gitmemeliyiz.

    İyiye ve güzele çağıran ses, çok pahalı bir yatırımın peşindedir, sonsuzu yakalamanın peşindedir. Böyle bir girişimin ucuz ve acele sonuçlar vermesi beklenemez. Aslına bakarsanız, burada şu soruyu sormak yeterlidir:

    Sonsuzluk ve ölümsüzlük tarafından benimsenmiş olmak, başarıların en büyüğü değil midir? ..
    Yaşar Nuri Öztürk
    21.07.2002 Star Gazete Yazısı

  • yaşar nuri öztürk17.06.2003 - 16:10

    BÜTÜN BU TARTIŞILANLARA BU CÜMLELER YETER Mİ SİZCE.. YETMEZ! ! OKUMAYAN BİR TOPLUMUZ, İŞİMİZ GÜCÜMÜZ ÇAMUR ATMAK, ARAŞTIRMAYA GELİNCE HEMEN KAÇIYORUZ, NEDEN ÇÜNKÜ KOLAY OLAN O, AKLIMIZI İŞLETEMİYORUZ........BUYRUN, UMARIM FAYDASINI GÖRÜRSÜNÜZ........

    Vermek istediğim mesaj şudur: Allah’ın gönderdiği ve Hz. Muhammed’in gösterdiği İslam var ve bu İslam’ın adını kullanarak kendini ortaya süren sahte İslamlar var. İbn Teymiye’nin ölmez deyişiyle, birincisi ‘indirilen din’, ötekilerse ‘uydurulan din’dir. Ben bu ikincilere, İslam adı altında tüplerde üretilmiş ‘tüp bebek İslamlar’ diyorum... Sahte İslam da diyebilirsiniz... Dilerseniz, ‘teşbihte hata aranmaz’ deyişine sığınarak bu tüp bebekler için İslam adına ortaya sürülmüş ‘nesebi gayri sahih dinler’ deyimini de kullanabilirsiniz...

    Ben, İbn Teymiye’nin tespitini esas alarak ‘uydurulmuş din’ demeyi yeğliyorum.

    İslam Allah’ın... Yani malın sahibi O... Malın sahibi olan kudret, gönderdiği dine tek kelimelik bir ad vermiş: İslam... Yani Allah’a teslimiyet.

    BİR YIĞIN SAHTE İSLAM ÇIKTI

    Tüp bebek İslamlar’da ise teslimiyet sadece Allah’a değildir. Az veya çok, birilerine de teslimiyet vardır. Ve teslimiyet bölününce İslam’ın doğası bozulur.

    Doğası bozuk İslam, Allah’ın İslamı olmaz. Allah’ın İslamı tevhit yani birlik dini olduğu için adı bile tek kelimedir... Ve gönderen kudret, bu dinin, Kur’an’ın son ayeti indiği günde kemalini bulup tamamlandığını bildirmiştir. (Bk. Máide,3)

    Şimdi birileri çıkıp bu ad üzerinde operasyon yaparak işe girişiyor. Ne adına? İslam adına... İslam adına iş yapmak, İslam’ın adını değiştirmekle başlarsa bundan ne hayır gelir diye soran yok... Ortaya bir yığın sahte İslam çıkarıldı: Arap İslamı, Türk İslamı, Acem İslamı, sosyalist İslam, liberal İslam...

    Emevî İslamı zaten bin küsur yıldan beri var ve gerçek İslam’ın damarlarını parçalıyor.

    Ve nihayet, siyasal İslam, ılımlı İslam, fanatik İslam...

    Son ikisi, Batı’nın İslam meselesinde ölçütü, hareket noktası ve dayanağı... Ilımlı ve fanatik...

    Batı, Müslümanlar’dan ve İslam’dan bir biçimde çıkarı söz konusu olduğunda ‘ılımlı İslam’ diyor.

    Ilımlı, İslam meselesinde Batı için ‘olumlu’ demek...

    ÜSÁME ÖRNEĞİNDEKİ GİBİ

    İslam’a ve Müslümanlar’a tokat atılmak istendiğinde ‘fanatik İslam’dan söz ediliyor. Fanatik, İslam meselesinde Batı için ‘olumsuz’un ifadesi...

    Ilımlı İslam dedikleri, bir anlamıyla da ‘takıyye’ye yatkınlığı ifade eder. Ilımlıyı olumlu bulanlar, karşılarındakilere takıyye uygulayan ve onların da kendilerine takıyye uygulamasını hoş gören ikiyüzlülerdir. Batı ile ‘ılımlı’ takımının ortak paydası, karşılıklı takıyye’dir.

    Ilımlı İslam dediklerinin temel imanı takıyyedir diye düşünüyorum... Ilımlı mı? Öyleyse azıcık takıyye sen ver, azıcık takıyye de ben vereyim, idare edelim gitsin! ..

    Ne vakte kadar? Her biri ayağını sağlam basıp ötekinin canına okuyabilecek kıvama gelinceye kadar... O kıvam bulununca, taraflardan biri anında ‘fanatik’, ötekisi de yine anında ‘katli vácip káfir’ oluverir... O zaman seyret gümbürtüyü...

    Velhasıl, ılımlı demagojisi, riyakárlığı maskeleyen bir omurgasızlıktır...

    Dahası var: Batı, aynı dinin iman çocuklarını, bir gün önce ılımlı görürken, bir gün sonra fanatik görebilmektedir. Táliban ve Üsáme Bin Ládin,10 Eylül günü ne fanatikti ne de terörist. Tam tersine, müttefikti...10 Eylül günkü ‘teröristler’ listesinde Üsáme’nin el-Kaide örgütü yok...11 Eylül’de kuleler ve Pentagon vuruldu; 12 Eylül günü Táliban ‘fanatik’ oluverdi. Ve Üsáme’nin örgütü teröristler listesine girdi. Hem de birinci sıradan...

    BİZİ KULLANMAK İSTİYORLAR

    Manzara, bütün tutarsızlığı, kaypaklığı ve iğrençliğiyle bu...

    Şimdi biz sadede, yani söyleyeceklerimize gelelim:

    Nedir şu ‘ılımlı’ ile fanatik? Bize göre, bunların hiçbiri İslam değil.

    İslam, İslam’dır. Yalnız ve sadece İslam. ‘Ilımlı’dan maksat, hoşgörü ve insana saygı ise o, İslam’ı iliklerine kadar doldurmuştur. Allah’ın dininin insandan hoşgörü veya ‘itidal’ (ılımlılık) dilenmeye ihtiyacı olmaz. Oluyorsa ona ‘Allah’ın dini’ denmez...

    Saf ve berrak, kendi adıyla ve içeriğiyle, özgün İslam, sadece İslam... Adına, içeriğine sıfat eklemek yok... Ekleyenden kuşku duyarız, uyarırız, inat ederlerse dışlarız...

    Neden ılımlı İslam-fanatik İslam söyleminde inat ve ısrar ediliyor?

    Bizim için cevap son derece net ve kısadır: İstendiği zaman okşanıp sömürülecek, istendiğinde tokatlanıp itilecek ‘kimliksiz, sünepe, laçka, pelte, olmazsa olmazları kesinleşmemiş’ bir sahte din yaratıp mensuplarını gerektiği biçim ve kıvamda kullanmak...

    Ve gerektiğinde birbirinin üstüne salıp birbirine kırdırmak. Örneğin, Türk askerini Irak’ın üstüne salmak...

    ILIMLI BÜYÜR, FANATİK OLUR

    Dikkat edin, sadece ‘İslam’ veya ‘gerçek İslam’ veya ‘Kur’an İslamı’ deyimleri asla ve asla kullanılmaz. Çünkü bunların içerikleri, çağrışımları açık ve kesindir: Kur’an... Diğer adların tümü, Kur’an’ın din, dinin Kur’an olmasından bir biçimde rahatsızlık duyanların söylemleridir.

    Şunun da altını çizmeliyiz: Batı için, ‘ılımlı’ Müslüman, ‘fanatik’ Müslüman’ın küçüğüdür. Ilımlı büyüyünce fanatik olur. Sistem budur... Şöyle de denebilir:

    Batı için, ılımlı, ‘fanatik’in gıdalandığı çöplüktür. O çöplük yaşatılmalıdır ki ‘fanatik’in fideleri beslenip boy atabilsin... O boy atsın ki Batı da tokat atabilsin...

    Tam bu noktada, ‘teşbihte hata aranmaz’ diyerek, hiç ádetim olmayan bir şey yapacağım, bir fıkra anlatacağım. Omurgasında ‘eşek’ kavramının yer aldığı bir fıkra...

    Eşek kavramı, Kur’an karşıtı saçmalıkları ifade için bizzat Kur’an tarafından kullanılmaktadır. Fıkrayı anlatmamda bu olgu da etkili oluyor. Kur’an, kendisini safkan arslana, karşısındaki saçmalıkları ise arslandan ürküp sağa-sola kaçışan yaban eşeklerine benzetir. (bk. Müddessir,49-51)

    EŞEK İSİMLİ ADAMIN FIKRASI

    Şimdi gelelim fıkraya: Adamın birinin adı, her nasılsa ‘eşek’ imiş. Günü gelmiş, evlenmiş... Karısı demiş ki: ‘Seninle yaşamam için şu adını değiştirmen gerek. Kendime eşeğin karısı dedirtemem.’ Adam köy heyetine başvurup derdini anlatmış; haline acıyıp adını değiştirmişler. Ve adam durumu netleştirince hemen eve koşup sevinç içinde haberi karısına ulaştırmış. ‘Karıcığım, demiş, adım değişti, köy ihtiyar heyeti adımı değiştirip sıpa koydu.’ Kadın, bir eyvah çekerek, ağlamaya başlamış. Bir süre ağlayıp dövündükten sonra adama şöyle demiş: ‘Be adam, sen deli misin? Ad değiştirmen bu mu? Gidip adını sıpa koydurdun, şimdi ben bir de seni eşek olasın diye besleyip büyüteceğim, öyle mi? ’

    BAŞLARINI ÇOK VURACAKLAR

    Batı’nın ha bire öne çıkardığı ‘ılımlı’ işte bu hikáyemizdeki ‘sıpa’ya benzer... Beslenip büyütülür, günü geldiğinde (yani Batı’yı rahatsız edecek bir şey yaptığında) adı hemen ‘eşek’ konarak hakaret ve tepeleme süreci başlatılır...

    İslam ya ‘İslam’dır yahut da hiçbir şey... İslam’ın önüne-arkasına, başına-sonuna, ötesine-berisine herhangi bir ad veya sıfat eklediğinizde o, İslam olmaktan çıkar; içinde İslam’dan da bir şeylerin bulunduğu bir felsefe olur. İsteyen tepe tepe kullansın..

    Ben şuna inanıyorum: Bir kere, dinde ‘ılımlı’ olmaz. Bu gerçeği anlamayarak veya savsaklayarak ‘ılımlı dincilik’ hayaliyle yola çıkan Doğulu ve Batılı aymazlar, bir gün başlarını duvara değil, çelik çivilere vuracaklardır.

    Ne demek ‘ılımlı dincilik’, ‘ılımlı İslam’? Eğer yıkıcı bir iman söz konusu ise bunun ılımlısına ‘eyvallah’ demek, çifte yemek için sıpayı büyütüp eşeğe dönüştürmek değil de nedir? Eğer söz konusu edilen, yaratıcı-üretici bir enerji ise o zaman bunun fazlasından kime ne zarar gelir?

    MASKENİN ARDINDAKİ YÜZ

    Neresinden bakarsanız bakın, ‘ılımlı din’ veya ‘ılımlı İslam’ deyimleri bilgisizlik, vurdumduymazlık, basîretsizlik, yahut da ikiyüzlülük alámeti olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmez.

    Batı, bu ikiyüzlü (veya ahmak) teranelerin faturasını, hem de çok erken bir devirde, çok ağır bir biçimde ödemeye başlamıştır.

    Biz biliyoruz ki, Batı, ‘ılımlı dincilik’ hezeyanıyla, Kur’an’ın akılcı-aydınlık-atılımcı dininin önünü kesmeyi amaçlamaktadır. ‘Ilımlı İslam’ deyimi, geleneksel hurafe dincileriyle gerçek dinden rahatsız olanları okşamak için kullanılan bir maske söylemdir. O maske yırtılacak ve Batı’nın suratını kan-revan içinde bırakacaktır...

    EŞYANIN YASALARINA AYKIRI

    Batı asla ve asla ‘gerçek İslam’ veya ‘Kur’an’daki İslam’ demiyor; her ıslık çalana gülücük atan yosmalara dönmüş bir ‘takıyye politikası’nı ‘ılımlı İslam’ yaftasıyla, Müslümanlar’ı, özellikle Müslüman Türkiye’yi çökertmek için besleyip palazlandırıyor...

    Ilımlı dincilik söylemiyle gerçek Müslümanlar’a takıyye uygulayan Batı (ve yandaşları) , bu dinciliğin sergilediği ‘takıyye’nin maskesi düştüğünde kaçacak delik arayacaktır ama bulamayacaktır. Ben inanıyorum ki, o, şeytandan beter ilan ettiği Üsáme’ye bile rahmet okuyacaktır.

    Laik Cumhuriyet’in dibini oyup Türkiye’yi çökertme aracı olarak kullandığı tüm hezeyanlar gibi, ‘ılımlı dincilik’ hezeyanı da yakında ters tepecek ve Batı’yı eşekten düşmüşe döndürecektir...

    İmanda ‘ılımlı’ aramak, eşyanın yasalarına aykırıdır. İman bir hayat enerjisidir; durgunluk, uyku ve rehavet onun varlığıyla çelişir. O, sürekli köpüren, taşan ve aşan bir enerjidir. Bu enerjiyi ya iyinin ve güzelin üretiminde yaratıcı bir güç olarak hayata sokarsınız, yahut da birileri onu yıkıcı bir güç olarak sizin aleyhinize kullanır.

    Ortası ve ötesi yok...

    Yaşar Nuri Öztürk
    01.09.2002 STAR Gazate Yazısı