O kadar haddini bilmez haldeyiz ki, dünya üzerindeki herşeyin tarafımızdan bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz... İşte böyle bir benlik davası yüzünden, etrafımızdaki yarım düzine insanın hakkımızda olumlu bir kanaat taşıyor olması bize zevk ve tatmin veriyor...
...
Bizim gibi aciz olan, o yüzden bize medet etmeleri mümkün olmayan dostlarımızın refakatine dayanıp güvenmek tam bir saçmalıktır... Dostlarımızın bize bir yardımı olmayacak; yalnız başına öleceğiiz...
O halde sanki yalnızmışız gibi davranmalıyız... Gerçekten böyle davranacak olsaydık, ihtişamlı evler, vesaireler yapar mıydık? Hakikatı tereddütsüz biçimde aramamız gerekiyor... Bu arayışı reddetmemiz ise, şunu gösterir: İnsanların bize itibar göstermesine, hakikatın izini sürmekten daha fazla değer veriyoruz...
...
Genellikle, kendimizin bulmuş olduğu sebepler, bizi başkalarının karşısına çıkmış olan sebeplerden daha kolay bir biçimde ikna ederler...
Bazı insanlar çok iyi konuşurlar, ama çok iyi yazamazlar... Bu,belli bir yer ve belli bir dinleyici kitlesi onları uyardığından; ama o kişi, bu gibi uyaranların olmadığı bir ortamda düşüncelerini yönetip yönlendirme kabiliyetinden mahrum olduğundan dolayı böyledir...
Benlik davası insanın kalbine öylesine sıkı bir biçimde demir atmıştır ki, bir asker, bir kabadayı, bir aşçı veya bir hamal böbürlenir ve insanların kendine hayranlık duyması beklentisi içinde olur... Filozoflar bile böyle şeyler arzular... Onlar aleyhine yazanlar, onlar aleyhine en iyi yazıyı kendilerinin yazmış olmasının prestijiyle zevklenmek isterler... Onları okuyanlar, onları okumuş olmanın prestijini isterler... Kimbilir, tüm bunları yazan ben de aynı şeyi istiyorum belki... Belki benim okuyucularım da aynı şeyi istiyor...
...
Gurur, içine düştüğümüz bütün sefil hallerin, bütün kusurlarımızın, vesairenin ortasında bizi alabildiğine fıtri bir biçimde kuşatır ve kendine ram eder... Ölürken bile, ölümümüz hakkında konuşacak insanlar bulmuş olmaktan hoşnut bir şekilde ölürüz...
Kumar, avcılık, eş-dost ziyaretleri, tiyatroya gitme... Tüm bunlar bir insanın ismini yaşatma arzusunu yanlış ve batıl bir surette karşıladığı fiillerdir...
'...genç kızın odasında,komodinin üzerinde,içinde kurumuş çiçekler bulunan cam bir vazo vardı,su buharlaşıp uçmuştu,kör eller oraya yöneldi,parmaklar çiçeklerin kurumuş taçyapraklarına dokundu,terk edildiğinde yaşam ne kadar kırılgan...'
'...o yıllarda Vivaldi,Avrupa'da gerçekten çok tanınmıştı ve besteleri için istediği ücreti kolaylıkla sağlıyabiliyordu... Ayrıca çok da hızlı çalışıyordu: Fransız devlet memuru Charles de Brosses'in söylediğine göre,konçertoyu bir kopistin yazabildiğinden daha çabuk besteleyebiliyordu... Bundan başka,yazdığı konçertolar da sıcağı sıcağına Pieta'daki üstün yetenekli kız solistler tarafından seslendiriliyordu...'
'İdeolojilerin Sonu', 'Medeniyetler Diyaloğu', 'Uygarlıklar Buluşması', 'Küresel/Evrensel Değerler' kavramları, sadece ortalığı istila etmekle kalmayıp, zihin dağınıklığı, bulanıklığı ve zihin işgali içerisinde bir türlü 'duruş'unu netleştiremeyen/belirleyemeyen, bakışını berraklaştıramayan, yürüyüşünü istikametlendiremeyen, suyun hangi yakasında olduğu müphem ve meçhul bazı liberal krema tutkunu aydın artıklarının şuuraltlarındaki ifrazatları da ortaya çıkardı...
'Bitaraf' olmaya çalışırken, kendisini çizgi dışına çıkarıp bertaraf eden bu liberal aydın artıklarına son prototip olarak Taha Akyol'u göstermek son derece yerindedir...
Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç
Çılgın gibi koşarak uçuyorum sandın mı hiç
Geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen
Öyleyse hiç sevmemiş sevilmemişsin gönül sen
Albümdeki o resme bakıp da ağladın mı hiç
Mazideki günlere kalbini bağladın mı hiç
Unutmayıp adını senelerce andın mı hiç
Geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen
Öyleyse hiç sevmemiş sevilmemişsin gönül sen...
...
O kadar haddini bilmez haldeyiz ki, dünya üzerindeki herşeyin tarafımızdan bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz... İşte böyle bir benlik davası yüzünden, etrafımızdaki yarım düzine insanın hakkımızda olumlu bir kanaat taşıyor olması bize zevk ve tatmin veriyor...
...
Bizim gibi aciz olan, o yüzden bize medet etmeleri mümkün olmayan dostlarımızın refakatine dayanıp güvenmek tam bir saçmalıktır... Dostlarımızın bize bir yardımı olmayacak; yalnız başına öleceğiiz...
O halde sanki yalnızmışız gibi davranmalıyız... Gerçekten böyle davranacak olsaydık, ihtişamlı evler, vesaireler yapar mıydık? Hakikatı tereddütsüz biçimde aramamız gerekiyor... Bu arayışı reddetmemiz ise, şunu gösterir: İnsanların bize itibar göstermesine, hakikatın izini sürmekten daha fazla değer veriyoruz...
...
Genellikle, kendimizin bulmuş olduğu sebepler, bizi başkalarının karşısına çıkmış olan sebeplerden daha kolay bir biçimde ikna ederler...
...
...
Hayatımın bir haftalık bir kısmından vazgeçmem gerekiyorsa, yüz yıllık bir kısmından da vazgeçmem gerekir...
...
...
Bazı insanlar çok iyi konuşurlar, ama çok iyi yazamazlar... Bu,belli bir yer ve belli bir dinleyici kitlesi onları uyardığından; ama o kişi, bu gibi uyaranların olmadığı bir ortamda düşüncelerini yönetip yönlendirme kabiliyetinden mahrum olduğundan dolayı böyledir...
...
Kelimelerin kullanımını zorlayarak antitezler oluşturanlar, simetrinin hatırına yanlış pencereler koyanlar gibidirler...
Onların kuralı doğru konuşma değil, konuşmanın doğru mecazlarıdır...
...
...
Benlik davası insanın kalbine öylesine sıkı bir biçimde demir atmıştır ki, bir asker, bir kabadayı, bir aşçı veya bir hamal böbürlenir ve insanların kendine hayranlık duyması beklentisi içinde olur... Filozoflar bile böyle şeyler arzular... Onlar aleyhine yazanlar, onlar aleyhine en iyi yazıyı kendilerinin yazmış olmasının prestijiyle zevklenmek isterler... Onları okuyanlar, onları okumuş olmanın prestijini isterler... Kimbilir, tüm bunları yazan ben de aynı şeyi istiyorum belki... Belki benim okuyucularım da aynı şeyi istiyor...
...
Gurur, içine düştüğümüz bütün sefil hallerin, bütün kusurlarımızın, vesairenin ortasında bizi alabildiğine fıtri bir biçimde kuşatır ve kendine ram eder... Ölürken bile, ölümümüz hakkında konuşacak insanlar bulmuş olmaktan hoşnut bir şekilde ölürüz...
Kumar, avcılık, eş-dost ziyaretleri, tiyatroya gitme... Tüm bunlar bir insanın ismini yaşatma arzusunu yanlış ve batıl bir surette karşıladığı fiillerdir...
...
'...genç kızın odasında,komodinin üzerinde,içinde kurumuş çiçekler bulunan cam bir vazo vardı,su buharlaşıp uçmuştu,kör eller oraya yöneldi,parmaklar çiçeklerin kurumuş taçyapraklarına dokundu,terk edildiğinde yaşam ne kadar kırılgan...'
'...o yıllarda Vivaldi,Avrupa'da gerçekten çok tanınmıştı ve besteleri için istediği ücreti kolaylıkla sağlıyabiliyordu... Ayrıca çok da hızlı çalışıyordu: Fransız devlet memuru Charles de Brosses'in söylediğine göre,konçertoyu bir kopistin yazabildiğinden daha çabuk besteleyebiliyordu... Bundan başka,yazdığı konçertolar da sıcağı sıcağına Pieta'daki üstün yetenekli kız solistler tarafından seslendiriliyordu...'
- Would he give it up if you asked?
- I don't know...
- You do...
- I wouldn't ask...
- Then why is he asking you? Does he know what he is asking?
'İdeolojilerin Sonu', 'Medeniyetler Diyaloğu', 'Uygarlıklar Buluşması', 'Küresel/Evrensel Değerler' kavramları, sadece ortalığı istila etmekle kalmayıp, zihin dağınıklığı, bulanıklığı ve zihin işgali içerisinde bir türlü 'duruş'unu netleştiremeyen/belirleyemeyen, bakışını berraklaştıramayan, yürüyüşünü istikametlendiremeyen, suyun hangi yakasında olduğu müphem ve meçhul bazı liberal krema tutkunu aydın artıklarının şuuraltlarındaki ifrazatları da ortaya çıkardı...
'Bitaraf' olmaya çalışırken, kendisini çizgi dışına çıkarıp bertaraf eden bu liberal aydın artıklarına son prototip olarak Taha Akyol'u göstermek son derece yerindedir...
...
Kederli günlerimde arkadaş oldun bana
Ne güzel anlaşırken şimdi ne oldu sana
Ayrılmaksa maksadın istersen ayrılalım
Barışmaksa maksadın hadi gel barışalım
Ettiğin o yeminler söyle şimdi nerede
Anladım sevmiyorsun beni bu son günlerde
Ayrılmaksa maksadın istersen ayrılalım
Barışmaksa maksadın hadi gel barışalım...