Parayı veren düdüğü çalar timsali İsrail'in Eurovision da işi ne?
Bir de Bosna'dan gelmesi gereken şarkıyı Sırplardan dinleyince kötü oldum. Hey gidi Bosna hey yazık! ! ! ooo Bir de üstüne 12 puan da verdiler... Sırplar işlerini iyi becermiş...
Şimdi İslâm sağa mı daha yakındır yoksa sola mı diye lüzumsuz ve içi boş bir tartışma ile karşı karşıyayız. Birileri fantazilerini İslâma onaylatmak istiyor. Merhum Mustafa Sibai, dönemindeki sol rüzgârların ve sosyal adalet vurgusu ihtiyacının etkisiyle ‘İştirakiyettü’l-İslâm/İslâm sosyalizmi’ adında bir kitap yazmıştır. Ali Şeriati, merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle Marksizmden etkilenmişti ve bu anlamda marksizan bir teorisyendi. Dini, sol ideolojiye uyarlamaya çalıştı. Veya sol ideolojiyi dine. Keza Mısır’da yıllardır İslâmî sol diye bir akım vardır. Bu akım tam mânâsıyla eklektik bir akımdır. Bu akımın nazariyatçısı da Hasan Hanefi’dir. Hasan Hanefi İslâmda ümmet olduğunu yani toplum olduğunu, ama devlet olmadığını söyler. Bu, bir nevî yüzyıl önce Ali Abdurrazık’ın hilâfeti inkâr cihetinde söylediği argümanların daha yumuşatılmış tekrarıdır. Bundan dolayı kullandığı kavramlar cihetiyle her yerde muhalif aydınların gözdesi olsa da aslında rejimin baştacı ettiği aydınların başında gelmektedir. Bizde, Hüseyin Atay vesaire gibi.
Bunlar döneme göre, konjonktüre göre söylenmiş sözlerdir. Son sıralarda gündeme geldiği üzre, İsmet Özel gibi, Mısırlı, soldan gelme Muhammed Amara da soldan İslâmî hayata geçerek çizgi değiştirmediğini sadece tekâmül ettiğini söylemiştir. Öyleyse, İslâmî anlayışı solun bir yorumu olarak kalacaktır.
Merhum Muhammed Mütevelli Şaravi’nin deyimiyle İslâm veya muayyen bir din, bir ideolojiyle bütünleştirilemez. Sözgelimi siz İslâmın sosyalist bir yorumunu yaparsanız, kalkar birisi de kapitalist yorumunu yapar. Böylece herkes dini basitleştirir ve Muvafakat sahibi Şatibi’nin dediği gibi kıçına don ve yama yapar. İslâm kimsenin ideolojik etiketi değildir. Marks’ı İslâma bulamak ve yamamak isteyenler olduğu gibi Darwin’i de İslâmla barıştırmak isteyenler var. Tempo dergisinin gündeme getirmesiyle birlikte Darwin’le İslâmı barıştırma çabaları da yeniden güncellik kazanmıştır. Kaynaklara inildikçe Darwin gibi müşekkel bir nazariye olmasa bile bazı sufilerde veya Müslüman filozoflarda tekâmül nazariyesine rastlanabilir. İnsanın bitki, ardından hayvan kademelerini geçtiği ve sonra insan hale geldiği ifade edilir. Esasen Cenâb-ı Hakk da, sarahaten insanı topraktan yarattığını belirtiyor. Ancak evrim yoluyla değil de yaratılış (kün) yoluyla.
***
Bununla birlikte, nevîlerin ve insanların tekâmülü İhvan-ı Safa gibi bazı akımlarda var olduğu söylenir. Ama nevîden nevîye geçiş olarak evrim pek savunulmamış bazı fantastiklerle sınırlı kalmıştır, Kur’ân da bize bazan insanların irtikap ettikleri günahlar nedeniyle mutasyon sûretiyle hayvana dönüştürüldüğünü haber verir. Kur’ân evrimden hiç bahsetmez, ama nesh geçirdiklerini haber verir.
Kur’ân-ı Kerim’de yaratılışın hilâfına bir şeye rastlanmaz. Ama ilâhiyatçılarımız bütün işi bırakmışlar şimdi de Darwin’le İslâmı barıştırmanın yollarını arıyorlar. Yorulurlar, ama bir netice alamazlar. Ankara ilahiyat çevrelerinden Prof. Mehmet Bayrakdar, İlhami Gürel, Hadi Adanalı “Darwin’in görüşleri İslâm’a ters düşmez” demişler. Bayrakdar bu durumda tek işkalin ve sorunun evrimin Allah’ın iradesi dışında gerçekleştiği tezinin kalacağı ve onun dışında bir müşkilatın görülmediğini söylemiş. Aslında bu, faraziyeye verilmiş farazî bir cevaptır. Veya nazariyeye nazariye yoluyla verilmiş bir cevaptır. Bunu ilk veren Risâle-i Hamidiye sahibi Hüseyin Cisr efendi olmuştur. O şartlı olarak faraza Darwin nazariyesinin isbatı halinde dinin iptalinin sözkonusu olmayacağını ifade etmiştir. Bir telif yolunun bulunabileceğini söylemiştir. Şimdi ise bu tartışma yeniden ısıtılıp sansasyon merakı ve buna bağlı olarak reyting iştahını kamçılamak için malzeme yapılmaktadır. Şimdi ilahiyatçıların bu zamanı geçmiş çıkışlarından sonra evrimciler, Kur’ân ve ilme dayalı yaratılış inancını alaya alıyorlar. Emre Aköz gibiler, ‘Artık bize iş kalmadı, nasıl olsa ilahiyatçılar var adımıza konuşuyor’ diyorlar. Meselâ Aköz: “Bundan sonra onlara cevap verecek olan benim gibi gazeteciler değil, Ankara İlahiyat Fakültesi Hocaları” diyor... Demek ki Darwincilerin yerini ilahiyatçılar aldı. Sözcüleri oldular.
***
Hüseyin Cisr Efendi bu faraziyenin isbatlanması halinde İslâmı temellerinden sarsamayacağını söylemişti. Hâlâ bu nazariye ilmen subut bulmuş bir nazariye değil, sadece bir fantazi, mitoloji, postula ve faraziyeden ibarettir. Darwinizm nazariyesi sadece ‘kün’ emrini dolaylı hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda yaratılışı zorunluluk ve sebebiyet ve illiyet kanunu üzerinden hayata geçiriyor. Allah’ın yaratmasına tabiat bir nevî aracı olmuş. Bu revizyonist bir yaklaşım. Halis evrimciler Allah’ın kudretini tabiata yüklüyorlar. Revizyonistler ise Allah’ın kudretini tabiat üzerinden yürütüyorlar. Elbette esbab vardır, ama kanunu küllî değildir. Bu itibarla, Darvinizm sadece yaratılışı dolaylı hale getirip evrimleştirmiyor aynı zamanda sebebiyet ve zorunluluk nazariyesini de lüzumlu hale getiriyor ve isbat ediyor.
Evrim ve tekâmül nazariyesi dışında da Darwinizm, dinî referans dışı bıraktığından dolayı ahlâkın İlâhî menşeini de inkâr ediyor. Evet, Allah ahlâkı fıtrata kodlamıştır ama fıtrat ve vahiy tev’em’dir, yani ikizdir. İkisi birbirinden ayrılmaz. Biri diğerini takviye eder. Din fıtratı takviye için gelmiştir. Bundan dolayı, doğanların tamamının İslâm fıtratı üzerine olduğu ifade edilmiştir. Fıtratın bozulmasına karşı vahiy bir aşı ve takviyedir. Bu bakımdan, ahlâk tartışmalı ilmî nazariyelere dayandırılamaz. Aksi takdirde, Darwin gibi “tabiî seleksiyon”la hayatı bir mücadele alanı görmek zorunda kalırız. Bu durumda Allah’ın Rahman, Rahim ve Rauf gibi isimlerini unutmak zorundayız. Darwinizmle İslâm eklektik bir biçimde evrim nazariyesinin üzerinden barıştırılamaz. Bunu yapanlar sadece fantastik lâflar etmiş olurlar.
Şimdi İslâm sağa mı daha yakındır yoksa sola mı diye lüzumsuz ve içi boş bir tartışma ile karşı karşıyayız. Birileri fantazilerini İslâma onaylatmak istiyor. Merhum Mustafa Sibai, dönemindeki sol rüzgârların ve sosyal adalet vurgusu ihtiyacının etkisiyle ‘İştirakiyettü’l-İslâm/İslâm sosyalizmi’ adında bir kitap yazmıştır. Ali Şeriati, merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle Marksizmden etkilenmişti ve bu anlamda marksizan bir teorisyendi. Dini, sol ideolojiye uyarlamaya çalıştı. Veya sol ideolojiyi dine. Keza Mısır’da yıllardır İslâmî sol diye bir akım vardır. Bu akım tam mânâsıyla eklektik bir akımdır. Bu akımın nazariyatçısı da Hasan Hanefi’dir. Hasan Hanefi İslâmda ümmet olduğunu yani toplum olduğunu, ama devlet olmadığını söyler. Bu, bir nevî yüzyıl önce Ali Abdurrazık’ın hilâfeti inkâr cihetinde söylediği argümanların daha yumuşatılmış tekrarıdır. Bundan dolayı kullandığı kavramlar cihetiyle her yerde muhalif aydınların gözdesi olsa da aslında rejimin baştacı ettiği aydınların başında gelmektedir. Bizde, Hüseyin Atay vesaire gibi.
Bunlar döneme göre, konjonktüre göre söylenmiş sözlerdir. Son sıralarda gündeme geldiği üzre, İsmet Özel gibi, Mısırlı, soldan gelme Muhammed Amara da soldan İslâmî hayata geçerek çizgi değiştirmediğini sadece tekâmül ettiğini söylemiştir. Öyleyse, İslâmî anlayışı solun bir yorumu olarak kalacaktır.
Merhum Muhammed Mütevelli Şaravi’nin deyimiyle İslâm veya muayyen bir din, bir ideolojiyle bütünleştirilemez. Sözgelimi siz İslâmın sosyalist bir yorumunu yaparsanız, kalkar birisi de kapitalist yorumunu yapar. Böylece herkes dini basitleştirir ve Muvafakat sahibi Şatibi’nin dediği gibi kıçına don ve yama yapar. İslâm kimsenin ideolojik etiketi değildir. Marks’ı İslâma bulamak ve yamamak isteyenler olduğu gibi Darwin’i de İslâmla barıştırmak isteyenler var. Tempo dergisinin gündeme getirmesiyle birlikte Darwin’le İslâmı barıştırma çabaları da yeniden güncellik kazanmıştır. Kaynaklara inildikçe Darwin gibi müşekkel bir nazariye olmasa bile bazı sufilerde veya Müslüman filozoflarda tekâmül nazariyesine rastlanabilir. İnsanın bitki, ardından hayvan kademelerini geçtiği ve sonra insan hale geldiği ifade edilir. Esasen Cenâb-ı Hakk da, sarahaten insanı topraktan yarattığını belirtiyor. Ancak evrim yoluyla değil de yaratılış (kün) yoluyla.
***
Bununla birlikte, nevîlerin ve insanların tekâmülü İhvan-ı Safa gibi bazı akımlarda var olduğu söylenir. Ama nevîden nevîye geçiş olarak evrim pek savunulmamış bazı fantastiklerle sınırlı kalmıştır, Kur’ân da bize bazan insanların irtikap ettikleri günahlar nedeniyle mutasyon sûretiyle hayvana dönüştürüldüğünü haber verir. Kur’ân evrimden hiç bahsetmez, ama nesh geçirdiklerini haber verir.
Kur’ân-ı Kerim’de yaratılışın hilâfına bir şeye rastlanmaz. Ama ilâhiyatçılarımız bütün işi bırakmışlar şimdi de Darwin’le İslâmı barıştırmanın yollarını arıyorlar. Yorulurlar, ama bir netice alamazlar. Ankara ilahiyat çevrelerinden Prof. Mehmet Bayrakdar, İlhami Gürel, Hadi Adanalı “Darwin’in görüşleri İslâm’a ters düşmez” demişler. Bayrakdar bu durumda tek işkalin ve sorunun evrimin Allah’ın iradesi dışında gerçekleştiği tezinin kalacağı ve onun dışında bir müşkilatın görülmediğini söylemiş. Aslında bu, faraziyeye verilmiş farazî bir cevaptır. Veya nazariyeye nazariye yoluyla verilmiş bir cevaptır. Bunu ilk veren Risâle-i Hamidiye sahibi Hüseyin Cisr efendi olmuştur. O şartlı olarak faraza Darwin nazariyesinin isbatı halinde dinin iptalinin sözkonusu olmayacağını ifade etmiştir. Bir telif yolunun bulunabileceğini söylemiştir. Şimdi ise bu tartışma yeniden ısıtılıp sansasyon merakı ve buna bağlı olarak reyting iştahını kamçılamak için malzeme yapılmaktadır. Şimdi ilahiyatçıların bu zamanı geçmiş çıkışlarından sonra evrimciler, Kur’ân ve ilme dayalı yaratılış inancını alaya alıyorlar. Emre Aköz gibiler, ‘Artık bize iş kalmadı, nasıl olsa ilahiyatçılar var adımıza konuşuyor’ diyorlar. Meselâ Aköz: “Bundan sonra onlara cevap verecek olan benim gibi gazeteciler değil, Ankara İlahiyat Fakültesi Hocaları” diyor... Demek ki Darwincilerin yerini ilahiyatçılar aldı. Sözcüleri oldular.
***
Hüseyin Cisr Efendi bu faraziyenin isbatlanması halinde İslâmı temellerinden sarsamayacağını söylemişti. Hâlâ bu nazariye ilmen subut bulmuş bir nazariye değil, sadece bir fantazi, mitoloji, postula ve faraziyeden ibarettir. Darwinizm nazariyesi sadece ‘kün’ emrini dolaylı hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda yaratılışı zorunluluk ve sebebiyet ve illiyet kanunu üzerinden hayata geçiriyor. Allah’ın yaratmasına tabiat bir nevî aracı olmuş. Bu revizyonist bir yaklaşım. Halis evrimciler Allah’ın kudretini tabiata yüklüyorlar. Revizyonistler ise Allah’ın kudretini tabiat üzerinden yürütüyorlar. Elbette esbab vardır, ama kanunu küllî değildir. Bu itibarla, Darvinizm sadece yaratılışı dolaylı hale getirip evrimleştirmiyor aynı zamanda sebebiyet ve zorunluluk nazariyesini de lüzumlu hale getiriyor ve isbat ediyor.
Evrim ve tekâmül nazariyesi dışında da Darwinizm, dinî referans dışı bıraktığından dolayı ahlâkın İlâhî menşeini de inkâr ediyor. Evet, Allah ahlâkı fıtrata kodlamıştır ama fıtrat ve vahiy tev’em’dir, yani ikizdir. İkisi birbirinden ayrılmaz. Biri diğerini takviye eder. Din fıtratı takviye için gelmiştir. Bundan dolayı, doğanların tamamının İslâm fıtratı üzerine olduğu ifade edilmiştir. Fıtratın bozulmasına karşı vahiy bir aşı ve takviyedir. Bu bakımdan, ahlâk tartışmalı ilmî nazariyelere dayandırılamaz. Aksi takdirde, Darwin gibi “tabiî seleksiyon”la hayatı bir mücadele alanı görmek zorunda kalırız. Bu durumda Allah’ın Rahman, Rahim ve Rauf gibi isimlerini unutmak zorundayız. Darwinizmle İslâm eklektik bir biçimde evrim nazariyesinin üzerinden barıştırılamaz. Bunu yapanlar sadece fantastik lâflar etmiş olurlar.
Belki bu tür oyunları sevenler için bir macera olabilir ama genelde zorluk, stres, acı gibi hayatın gerçeklerinden kaçıştır.. İnsanı öyle bir içine alır ki, insanı hayattan kopartacak kadar yan etkileri kötü olabilir...
Artık kılıçlarımızı kuşanıp atımıza binip maceradan maceraya atlamadığımızdan,,, Yani silah icad oldu mertlik öldü dediğimiz bu çağda... Hele hele teknolojinin, ulaşımın ve kominikasyonun ilerlerleyip macera anlayışının insana iyice yabancılaşması bu gibi tüketimsel paket ürünleri daha da çekici yapıyor.
Tarihe güvenmiyoruz artık çünkü iktidar güçler tarafından çarptırılmış ya da uydurulmuş. Geriye kalan saf duygularımızla bari başından hayal gücü olduğunu bildiğimiz bir dünyaya inanmak daha doğru geliyor.
Çalışan bir kişi için bir tatil, ya da bir öğrenci için serüven olurken bence her FRP bir tecrübedir. Hele hele teknoloji ilerledikçe çıkan oyunlarda ki gerçekliğe bakarak ya da dünyanın her bir tarafından insanlarla internet üzerinden maceradan maceraya koşarken yaşananlar çok ilginçtir.
Mesela sadece bir büyücü olup ejderha ile savaştıktan sonra bir kamp ateşinde dinlenip gittiğiniz okullarda yeni yeni büyüler öğrenip değişik serüvenlere atılmak değil dünylardan dünyalara portal'lardan (büyülü kapılardan) yolculuk etmek gibi sınırsız bir hayal dünyasına girmek tecrübeden başka ne olabilir ki? ? ?
Morrowind'i oynayın mesela ya da Everquest ile internet üzerinden... Ne kadar geniş olduğunu bir de siz görün...
Irklar da belirtiğim gibi hangi kitaba ya da hangi oyuna göre yazılıyor bunlar. Sınırsız bir fantezi dünyası varken kaç tane karekteri buraya sıkıştırabiliriz ki?
Hangi FRP oyunun ya da hangi kitabın ırkları? Binlerce karakter vardır fantazi dünyasında mesela ''Heroes of - Might and Magic'' oyunlarını alırsak; Titanlardan ya da cinlerden tutun onlarca ejderha türüne kadar çeşit çeşit ırklar vardır. Ya da ''Wizards & Warriors'' oyunlarını alırsak kertenkeleye benzeyen Lizzords'tan file benzeyen Oomphaz'a kadar bir sürü ırk vardır.
Cilt cilt fantezi ansiklopedileri vardır, bu kaynakları belki baz alırsak düzenli bir liste çıkatılabilir. Bu işin babası olan Tolkien'ın kitaplarını da baz alabiliriz. Yahut bu işi piyasalaştıran TSR yayınlarını da ya da teker teker oyun başlıkları altında ırklar, karakterler vs vs verilebilir ama sadece Everquest ya da bir kaç kitabı baz almak yanlış olur hele hele ırkların karakterlerini sadece bir ya da bir kaç oyuna ya da kitaba göre tanıtmak da... Mesela bir oyun da ya da kitapta cüceler yer altından yaratılırken başka bir kitapta da kayalardan yaratıldıklaırını söylebilir bu yüzden yok elfler şöyledir böyledir diye yazmaya başlanırsa; sadece bir oyunun ya da kitabın reklamını yapmaktan başka bir şey olmaz... Bundan dolayı amacım sadece eleştirmek değil fantezi dünyasının genişliğini de belirtmektir.
Tavsiyem bir daha ki sefere bilgi verirken kaynaklarını detaylı bir şekilde vermenizdir...
bkz. Sinan Paşa, Molla Lütfi, Ahmed-i Dâî, Takîyüddîn, Seydî Ali Reis, Mustafa ibn Ali, Emîr Mehmed Efendi, Ishak ibn Murad, Hacı Paşa, İbn Şerif, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Hekim Nidai
Roger Bacon, Johannes Kepler, Robert Boyle, Blaise Pascal, Antonie von Leeuwenhoek, Isaac Newton, Adam Sedgwick, Michael Faraday, James Prescott Joule, Gregor Mendel, Louis Pasteur, James Clerk Maxwell, Georges Lamaitre, Max Planck, Galileo Galilei ve niceleri
arti bkz. Müslüman Alimler
'Tabiat hiç şüphesiz Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır.' Galileo Galilei
“'Bilim insanı Allah'a götürür.”' 'Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı'nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor' Louis Pasteur
“'Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum.'” Albert Einstein
“'Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın aklının büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız.”' Isaac Newton
'Uzun zamandır rahatsızdım. Ama şimdi, astronomi konusundaki araştırmalarım yoluyla Allah'ın varlığının farkına vardım.' Johannes Kepler
'Doğa, her şeyde Allah'ın varolduğunu bizlere öğretmektedir.' Adam Sedgwick
'Allah'ın isteklerini öğrendikten ve itaat ettikten sonra yapacağımız diğer şey, yaptığı işlerin kanıtından yola çıkarak O'nun aklı, gücü ve iyiliği hakkında birşeyler bilmektir. Tabiat kanunlarını bilmek, Allah'ı bilmektir.' James Prescott Joule
...eşine yazdığı bir mektupta şu şekilde Allah'a dua etmiştir: 'Yeryüzündeki herşeyi kullanımımız altına alabilmek için bizlere Senin eserlerinin üzerinde çalışmayı öğret ve Sana hizmet etmek için aklımızı güçlendir.' James Clerk Maxwell
'Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: İman et. İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır.' Max Planck
Modern astronominin kurucusu olan Kepler 1571 yılında Almanya'da doğmuştur. Yaşamı boyunca çeşitli dallarda eğitim gördükten sonra astrolojinin, doğruluğu henüz kesinleşmemiş olan diğer bilimlerden çok daha önemli bir bilim olduğuna karar vermiştir. Daha sonraki tüm çabaları, astrolojinin değerini ve önemini yüceltmek amaçlı olmuştur. Kepler
Astronomi biliminin gerçek anlamda kurucusu olan Kepler, gezegenlerin hareketlerini, güneş sisteminin uzaklığını hesaplamış ve yıldız hareketlerinin haritasını çıkarmıştır. Dolayısıyla ilk astronomik takvimi yayınlamıştır. Eseri Mysterium cosmographicum, Ptolema ve Kopernik'in iddialarının karşılaştırmasını yapan son derece önemli bir eserdir.
Kepler de, bilimin insanları Allah'a yaklaştıracak bir vesile olduğunu düşünmüştür. Astronomi ile ilgili araştırmaları sonucunda Allah'ın varlığının farkına varmış ve bu gerçeği şu şekilde dile getirmiştir: 'Uzun zamandır rahatsızdım. Ama şimdi, astronomi konusundaki araştırmalarım yoluyla Allah'ın varlığının farkına vardım.' (Dan Graves, Scientists of Faith, Kregel Publications, 1996, s.. 49)
Kepler, neden bilim ile uğraştığı kendisine sorulduğunda ise 'Yaratıcının eserlerindeki lezzeti tatmak için' diyerek cevap vermiştir. İnsanları, 'Yaratıcıyı anlamak için sahip oldukları bütün duyularını kullanmaya' çağırmış ve bilimsel eserlerinde bu önemli noktayı sürekli dile getirmiştir.
Kitabımızda da belirtiği gibi bazı haram olanlar insana güzel gözükür bazı helal olanlarsa çirkin... ama bu her günahın tatlı ya da güzel olduğu anlamına gelmez.
Eğer günah bu kadar tatlıysa, gidin insan eti ya da dışkı yiyin ne bileyim eğer günah tatlıdır diye genelleme yapıyorsanız ayrım yapmayın...
müziğin evrenselliğini kaybettiği yer...
Parayı veren düdüğü çalar timsali İsrail'in Eurovision da işi ne?
Bir de Bosna'dan gelmesi gereken şarkıyı Sırplardan dinleyince kötü oldum. Hey gidi Bosna hey yazık! ! ! ooo Bir de üstüne 12 puan da verdiler... Sırplar işlerini iyi becermiş...
Athena'nın işi ne orada cık cık cık
Darwin’in neresi doğru?
Şimdi İslâm sağa mı daha yakındır yoksa sola mı diye lüzumsuz ve içi boş bir tartışma ile karşı karşıyayız. Birileri fantazilerini İslâma onaylatmak istiyor. Merhum Mustafa Sibai, dönemindeki sol rüzgârların ve sosyal adalet vurgusu ihtiyacının etkisiyle ‘İştirakiyettü’l-İslâm/İslâm sosyalizmi’ adında bir kitap yazmıştır. Ali Şeriati, merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle Marksizmden etkilenmişti ve bu anlamda marksizan bir teorisyendi. Dini, sol ideolojiye uyarlamaya çalıştı. Veya sol ideolojiyi dine. Keza Mısır’da yıllardır İslâmî sol diye bir akım vardır. Bu akım tam mânâsıyla eklektik bir akımdır. Bu akımın nazariyatçısı da Hasan Hanefi’dir. Hasan Hanefi İslâmda ümmet olduğunu yani toplum olduğunu, ama devlet olmadığını söyler. Bu, bir nevî yüzyıl önce Ali Abdurrazık’ın hilâfeti inkâr cihetinde söylediği argümanların daha yumuşatılmış tekrarıdır. Bundan dolayı kullandığı kavramlar cihetiyle her yerde muhalif aydınların gözdesi olsa da aslında rejimin baştacı ettiği aydınların başında gelmektedir. Bizde, Hüseyin Atay vesaire gibi.
Bunlar döneme göre, konjonktüre göre söylenmiş sözlerdir. Son sıralarda gündeme geldiği üzre, İsmet Özel gibi, Mısırlı, soldan gelme Muhammed Amara da soldan İslâmî hayata geçerek çizgi değiştirmediğini sadece tekâmül ettiğini söylemiştir. Öyleyse, İslâmî anlayışı solun bir yorumu olarak kalacaktır.
Merhum Muhammed Mütevelli Şaravi’nin deyimiyle İslâm veya muayyen bir din, bir ideolojiyle bütünleştirilemez. Sözgelimi siz İslâmın sosyalist bir yorumunu yaparsanız, kalkar birisi de kapitalist yorumunu yapar. Böylece herkes dini basitleştirir ve Muvafakat sahibi Şatibi’nin dediği gibi kıçına don ve yama yapar. İslâm kimsenin ideolojik etiketi değildir. Marks’ı İslâma bulamak ve yamamak isteyenler olduğu gibi Darwin’i de İslâmla barıştırmak isteyenler var. Tempo dergisinin gündeme getirmesiyle birlikte Darwin’le İslâmı barıştırma çabaları da yeniden güncellik kazanmıştır. Kaynaklara inildikçe Darwin gibi müşekkel bir nazariye olmasa bile bazı sufilerde veya Müslüman filozoflarda tekâmül nazariyesine rastlanabilir. İnsanın bitki, ardından hayvan kademelerini geçtiği ve sonra insan hale geldiği ifade edilir. Esasen Cenâb-ı Hakk da, sarahaten insanı topraktan yarattığını belirtiyor. Ancak evrim yoluyla değil de yaratılış (kün) yoluyla.
***
Bununla birlikte, nevîlerin ve insanların tekâmülü İhvan-ı Safa gibi bazı akımlarda var olduğu söylenir. Ama nevîden nevîye geçiş olarak evrim pek savunulmamış bazı fantastiklerle sınırlı kalmıştır, Kur’ân da bize bazan insanların irtikap ettikleri günahlar nedeniyle mutasyon sûretiyle hayvana dönüştürüldüğünü haber verir. Kur’ân evrimden hiç bahsetmez, ama nesh geçirdiklerini haber verir.
Kur’ân-ı Kerim’de yaratılışın hilâfına bir şeye rastlanmaz. Ama ilâhiyatçılarımız bütün işi bırakmışlar şimdi de Darwin’le İslâmı barıştırmanın yollarını arıyorlar. Yorulurlar, ama bir netice alamazlar. Ankara ilahiyat çevrelerinden Prof. Mehmet Bayrakdar, İlhami Gürel, Hadi Adanalı “Darwin’in görüşleri İslâm’a ters düşmez” demişler. Bayrakdar bu durumda tek işkalin ve sorunun evrimin Allah’ın iradesi dışında gerçekleştiği tezinin kalacağı ve onun dışında bir müşkilatın görülmediğini söylemiş. Aslında bu, faraziyeye verilmiş farazî bir cevaptır. Veya nazariyeye nazariye yoluyla verilmiş bir cevaptır. Bunu ilk veren Risâle-i Hamidiye sahibi Hüseyin Cisr efendi olmuştur. O şartlı olarak faraza Darwin nazariyesinin isbatı halinde dinin iptalinin sözkonusu olmayacağını ifade etmiştir. Bir telif yolunun bulunabileceğini söylemiştir. Şimdi ise bu tartışma yeniden ısıtılıp sansasyon merakı ve buna bağlı olarak reyting iştahını kamçılamak için malzeme yapılmaktadır. Şimdi ilahiyatçıların bu zamanı geçmiş çıkışlarından sonra evrimciler, Kur’ân ve ilme dayalı yaratılış inancını alaya alıyorlar. Emre Aköz gibiler, ‘Artık bize iş kalmadı, nasıl olsa ilahiyatçılar var adımıza konuşuyor’ diyorlar. Meselâ Aköz: “Bundan sonra onlara cevap verecek olan benim gibi gazeteciler değil, Ankara İlahiyat Fakültesi Hocaları” diyor... Demek ki Darwincilerin yerini ilahiyatçılar aldı. Sözcüleri oldular.
***
Hüseyin Cisr Efendi bu faraziyenin isbatlanması halinde İslâmı temellerinden sarsamayacağını söylemişti. Hâlâ bu nazariye ilmen subut bulmuş bir nazariye değil, sadece bir fantazi, mitoloji, postula ve faraziyeden ibarettir. Darwinizm nazariyesi sadece ‘kün’ emrini dolaylı hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda yaratılışı zorunluluk ve sebebiyet ve illiyet kanunu üzerinden hayata geçiriyor. Allah’ın yaratmasına tabiat bir nevî aracı olmuş. Bu revizyonist bir yaklaşım. Halis evrimciler Allah’ın kudretini tabiata yüklüyorlar. Revizyonistler ise Allah’ın kudretini tabiat üzerinden yürütüyorlar. Elbette esbab vardır, ama kanunu küllî değildir. Bu itibarla, Darvinizm sadece yaratılışı dolaylı hale getirip evrimleştirmiyor aynı zamanda sebebiyet ve zorunluluk nazariyesini de lüzumlu hale getiriyor ve isbat ediyor.
Evrim ve tekâmül nazariyesi dışında da Darwinizm, dinî referans dışı bıraktığından dolayı ahlâkın İlâhî menşeini de inkâr ediyor. Evet, Allah ahlâkı fıtrata kodlamıştır ama fıtrat ve vahiy tev’em’dir, yani ikizdir. İkisi birbirinden ayrılmaz. Biri diğerini takviye eder. Din fıtratı takviye için gelmiştir. Bundan dolayı, doğanların tamamının İslâm fıtratı üzerine olduğu ifade edilmiştir. Fıtratın bozulmasına karşı vahiy bir aşı ve takviyedir. Bu bakımdan, ahlâk tartışmalı ilmî nazariyelere dayandırılamaz. Aksi takdirde, Darwin gibi “tabiî seleksiyon”la hayatı bir mücadele alanı görmek zorunda kalırız. Bu durumda Allah’ın Rahman, Rahim ve Rauf gibi isimlerini unutmak zorundayız. Darwinizmle İslâm eklektik bir biçimde evrim nazariyesinin üzerinden barıştırılamaz. Bunu yapanlar sadece fantastik lâflar etmiş olurlar.
Mustafa ÖZCAN
05.10.2003
Darwin’in neresi doğru?
Şimdi İslâm sağa mı daha yakındır yoksa sola mı diye lüzumsuz ve içi boş bir tartışma ile karşı karşıyayız. Birileri fantazilerini İslâma onaylatmak istiyor. Merhum Mustafa Sibai, dönemindeki sol rüzgârların ve sosyal adalet vurgusu ihtiyacının etkisiyle ‘İştirakiyettü’l-İslâm/İslâm sosyalizmi’ adında bir kitap yazmıştır. Ali Şeriati, merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle Marksizmden etkilenmişti ve bu anlamda marksizan bir teorisyendi. Dini, sol ideolojiye uyarlamaya çalıştı. Veya sol ideolojiyi dine. Keza Mısır’da yıllardır İslâmî sol diye bir akım vardır. Bu akım tam mânâsıyla eklektik bir akımdır. Bu akımın nazariyatçısı da Hasan Hanefi’dir. Hasan Hanefi İslâmda ümmet olduğunu yani toplum olduğunu, ama devlet olmadığını söyler. Bu, bir nevî yüzyıl önce Ali Abdurrazık’ın hilâfeti inkâr cihetinde söylediği argümanların daha yumuşatılmış tekrarıdır. Bundan dolayı kullandığı kavramlar cihetiyle her yerde muhalif aydınların gözdesi olsa da aslında rejimin baştacı ettiği aydınların başında gelmektedir. Bizde, Hüseyin Atay vesaire gibi.
Bunlar döneme göre, konjonktüre göre söylenmiş sözlerdir. Son sıralarda gündeme geldiği üzre, İsmet Özel gibi, Mısırlı, soldan gelme Muhammed Amara da soldan İslâmî hayata geçerek çizgi değiştirmediğini sadece tekâmül ettiğini söylemiştir. Öyleyse, İslâmî anlayışı solun bir yorumu olarak kalacaktır.
Merhum Muhammed Mütevelli Şaravi’nin deyimiyle İslâm veya muayyen bir din, bir ideolojiyle bütünleştirilemez. Sözgelimi siz İslâmın sosyalist bir yorumunu yaparsanız, kalkar birisi de kapitalist yorumunu yapar. Böylece herkes dini basitleştirir ve Muvafakat sahibi Şatibi’nin dediği gibi kıçına don ve yama yapar. İslâm kimsenin ideolojik etiketi değildir. Marks’ı İslâma bulamak ve yamamak isteyenler olduğu gibi Darwin’i de İslâmla barıştırmak isteyenler var. Tempo dergisinin gündeme getirmesiyle birlikte Darwin’le İslâmı barıştırma çabaları da yeniden güncellik kazanmıştır. Kaynaklara inildikçe Darwin gibi müşekkel bir nazariye olmasa bile bazı sufilerde veya Müslüman filozoflarda tekâmül nazariyesine rastlanabilir. İnsanın bitki, ardından hayvan kademelerini geçtiği ve sonra insan hale geldiği ifade edilir. Esasen Cenâb-ı Hakk da, sarahaten insanı topraktan yarattığını belirtiyor. Ancak evrim yoluyla değil de yaratılış (kün) yoluyla.
***
Bununla birlikte, nevîlerin ve insanların tekâmülü İhvan-ı Safa gibi bazı akımlarda var olduğu söylenir. Ama nevîden nevîye geçiş olarak evrim pek savunulmamış bazı fantastiklerle sınırlı kalmıştır, Kur’ân da bize bazan insanların irtikap ettikleri günahlar nedeniyle mutasyon sûretiyle hayvana dönüştürüldüğünü haber verir. Kur’ân evrimden hiç bahsetmez, ama nesh geçirdiklerini haber verir.
Kur’ân-ı Kerim’de yaratılışın hilâfına bir şeye rastlanmaz. Ama ilâhiyatçılarımız bütün işi bırakmışlar şimdi de Darwin’le İslâmı barıştırmanın yollarını arıyorlar. Yorulurlar, ama bir netice alamazlar. Ankara ilahiyat çevrelerinden Prof. Mehmet Bayrakdar, İlhami Gürel, Hadi Adanalı “Darwin’in görüşleri İslâm’a ters düşmez” demişler. Bayrakdar bu durumda tek işkalin ve sorunun evrimin Allah’ın iradesi dışında gerçekleştiği tezinin kalacağı ve onun dışında bir müşkilatın görülmediğini söylemiş. Aslında bu, faraziyeye verilmiş farazî bir cevaptır. Veya nazariyeye nazariye yoluyla verilmiş bir cevaptır. Bunu ilk veren Risâle-i Hamidiye sahibi Hüseyin Cisr efendi olmuştur. O şartlı olarak faraza Darwin nazariyesinin isbatı halinde dinin iptalinin sözkonusu olmayacağını ifade etmiştir. Bir telif yolunun bulunabileceğini söylemiştir. Şimdi ise bu tartışma yeniden ısıtılıp sansasyon merakı ve buna bağlı olarak reyting iştahını kamçılamak için malzeme yapılmaktadır. Şimdi ilahiyatçıların bu zamanı geçmiş çıkışlarından sonra evrimciler, Kur’ân ve ilme dayalı yaratılış inancını alaya alıyorlar. Emre Aköz gibiler, ‘Artık bize iş kalmadı, nasıl olsa ilahiyatçılar var adımıza konuşuyor’ diyorlar. Meselâ Aköz: “Bundan sonra onlara cevap verecek olan benim gibi gazeteciler değil, Ankara İlahiyat Fakültesi Hocaları” diyor... Demek ki Darwincilerin yerini ilahiyatçılar aldı. Sözcüleri oldular.
***
Hüseyin Cisr Efendi bu faraziyenin isbatlanması halinde İslâmı temellerinden sarsamayacağını söylemişti. Hâlâ bu nazariye ilmen subut bulmuş bir nazariye değil, sadece bir fantazi, mitoloji, postula ve faraziyeden ibarettir. Darwinizm nazariyesi sadece ‘kün’ emrini dolaylı hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda yaratılışı zorunluluk ve sebebiyet ve illiyet kanunu üzerinden hayata geçiriyor. Allah’ın yaratmasına tabiat bir nevî aracı olmuş. Bu revizyonist bir yaklaşım. Halis evrimciler Allah’ın kudretini tabiata yüklüyorlar. Revizyonistler ise Allah’ın kudretini tabiat üzerinden yürütüyorlar. Elbette esbab vardır, ama kanunu küllî değildir. Bu itibarla, Darvinizm sadece yaratılışı dolaylı hale getirip evrimleştirmiyor aynı zamanda sebebiyet ve zorunluluk nazariyesini de lüzumlu hale getiriyor ve isbat ediyor.
Evrim ve tekâmül nazariyesi dışında da Darwinizm, dinî referans dışı bıraktığından dolayı ahlâkın İlâhî menşeini de inkâr ediyor. Evet, Allah ahlâkı fıtrata kodlamıştır ama fıtrat ve vahiy tev’em’dir, yani ikizdir. İkisi birbirinden ayrılmaz. Biri diğerini takviye eder. Din fıtratı takviye için gelmiştir. Bundan dolayı, doğanların tamamının İslâm fıtratı üzerine olduğu ifade edilmiştir. Fıtratın bozulmasına karşı vahiy bir aşı ve takviyedir. Bu bakımdan, ahlâk tartışmalı ilmî nazariyelere dayandırılamaz. Aksi takdirde, Darwin gibi “tabiî seleksiyon”la hayatı bir mücadele alanı görmek zorunda kalırız. Bu durumda Allah’ın Rahman, Rahim ve Rauf gibi isimlerini unutmak zorundayız. Darwinizmle İslâm eklektik bir biçimde evrim nazariyesinin üzerinden barıştırılamaz. Bunu yapanlar sadece fantastik lâflar etmiş olurlar.
Mustafa ÖZCAN
05.10.2003
Belki bu tür oyunları sevenler için bir macera olabilir ama genelde zorluk, stres, acı gibi hayatın gerçeklerinden kaçıştır.. İnsanı öyle bir içine alır ki, insanı hayattan kopartacak kadar yan etkileri kötü olabilir...
Artık kılıçlarımızı kuşanıp atımıza binip maceradan maceraya atlamadığımızdan,,, Yani silah icad oldu mertlik öldü dediğimiz bu çağda... Hele hele teknolojinin, ulaşımın ve kominikasyonun ilerlerleyip macera anlayışının insana iyice yabancılaşması bu gibi tüketimsel paket ürünleri daha da çekici yapıyor.
Tarihe güvenmiyoruz artık çünkü iktidar güçler tarafından çarptırılmış ya da uydurulmuş. Geriye kalan saf duygularımızla bari başından hayal gücü olduğunu bildiğimiz bir dünyaya inanmak daha doğru geliyor.
Çalışan bir kişi için bir tatil, ya da bir öğrenci için serüven olurken bence her FRP bir tecrübedir. Hele hele teknoloji ilerledikçe çıkan oyunlarda ki gerçekliğe bakarak ya da dünyanın her bir tarafından insanlarla internet üzerinden maceradan maceraya koşarken yaşananlar çok ilginçtir.
Mesela sadece bir büyücü olup ejderha ile savaştıktan sonra bir kamp ateşinde dinlenip gittiğiniz okullarda yeni yeni büyüler öğrenip değişik serüvenlere atılmak değil dünylardan dünyalara portal'lardan (büyülü kapılardan) yolculuk etmek gibi sınırsız bir hayal dünyasına girmek tecrübeden başka ne olabilir ki? ? ?
Morrowind'i oynayın mesela ya da Everquest ile internet üzerinden... Ne kadar geniş olduğunu bir de siz görün...
Irklar da belirtiğim gibi hangi kitaba ya da hangi oyuna göre yazılıyor bunlar. Sınırsız bir fantezi dünyası varken kaç tane karekteri buraya sıkıştırabiliriz ki?
Ya da lütfen kaynaklarını verin.
Mesela M&M 7:
Knight, Cavalier, Champion, Black Knight, Cleric, Priest, Sun Priest, Moon Priest, Paladin, Crusader, Hero Villian, Sorceror, Wizard, Arch Mage, Lich,
Archer, Battle Mage, Warrior Mage, Warlock, Druid, Great Druid, Arch Druid, Witch
Ya da Final Fantasy oyunu:
Alchemist, Animist, Archer, Assassin, Bard, Beast Master, Berserker, Bishop, Black Belt, Black Mage, Black Wizard, Blue Mage, Calculator, Caller, Chemist, Dancer, Dark Knight, Defender, Divine Knight, Dragoner,
Dragoon, Elementalist, Engineer, Fencer, Fighter, Gadgeteer, Geomancer,
Gladiator, Gunner, Heaven Knight, Hell Knight, Holy Knight, Holy, Swordsman, Hunter, Illusionist, Juggler, Knight, Lancer, Master, Mediator, Mime, Mog Knight, Monk, Morpher, Mystic Knight, Ninja, Onion Knight, Oracle, Paladin, Priest, Red Mage, Red Wizard, Sage, Samurai, Scholar, Shaman, Sniper, Soldier, Squire, Summoner, Templar, Temple Knight, Thief, Time Mage, Trainer, Viking, Warlock, Warrior, White Mage, White Monk, White Wizard, Wizard...
vs vs...
Hangi FRP oyunun ya da hangi kitabın ırkları? Binlerce karakter vardır fantazi dünyasında mesela ''Heroes of - Might and Magic'' oyunlarını alırsak; Titanlardan ya da cinlerden tutun onlarca ejderha türüne kadar çeşit çeşit ırklar vardır. Ya da ''Wizards & Warriors'' oyunlarını alırsak kertenkeleye benzeyen Lizzords'tan file benzeyen Oomphaz'a kadar bir sürü ırk vardır.
Cilt cilt fantezi ansiklopedileri vardır, bu kaynakları belki baz alırsak düzenli bir liste çıkatılabilir. Bu işin babası olan Tolkien'ın kitaplarını da baz alabiliriz. Yahut bu işi piyasalaştıran TSR yayınlarını da ya da teker teker oyun başlıkları altında ırklar, karakterler vs vs verilebilir ama sadece Everquest ya da bir kaç kitabı baz almak yanlış olur hele hele ırkların karakterlerini sadece bir ya da bir kaç oyuna ya da kitaba göre tanıtmak da... Mesela bir oyun da ya da kitapta cüceler yer altından yaratılırken başka bir kitapta da kayalardan yaratıldıklaırını söylebilir bu yüzden yok elfler şöyledir böyledir diye yazmaya başlanırsa; sadece bir oyunun ya da kitabın reklamını yapmaktan başka bir şey olmaz... Bundan dolayı amacım sadece eleştirmek değil fantezi dünyasının genişliğini de belirtmektir.
Tavsiyem bir daha ki sefere bilgi verirken kaynaklarını detaylı bir şekilde vermenizdir...
bkz. Sinan Paşa, Molla Lütfi, Ahmed-i Dâî, Takîyüddîn, Seydî Ali Reis, Mustafa ibn Ali, Emîr Mehmed Efendi, Ishak ibn Murad, Hacı Paşa, İbn Şerif, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Hekim Nidai
BİLİM İNSANLARI ALLAH'A ULAŞTIRIR
Roger Bacon, Johannes Kepler, Robert Boyle, Blaise Pascal, Antonie von Leeuwenhoek, Isaac Newton, Adam Sedgwick, Michael Faraday, James Prescott Joule, Gregor Mendel, Louis Pasteur, James Clerk Maxwell, Georges Lamaitre, Max Planck, Galileo Galilei ve niceleri
arti bkz. Müslüman Alimler
'Tabiat hiç şüphesiz Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır.'
Galileo Galilei
“'Bilim insanı Allah'a götürür.”'
'Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı'nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor'
Louis Pasteur
“'Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum.'”
Albert Einstein
“'Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın aklının büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız.”'
Isaac Newton
'Uzun zamandır rahatsızdım. Ama şimdi, astronomi konusundaki araştırmalarım yoluyla Allah'ın varlığının farkına vardım.'
Johannes Kepler
'Doğa, her şeyde Allah'ın varolduğunu bizlere öğretmektedir.'
Adam Sedgwick
'Allah'ın isteklerini öğrendikten ve itaat ettikten sonra yapacağımız diğer şey, yaptığı işlerin kanıtından yola çıkarak O'nun aklı, gücü ve iyiliği hakkında birşeyler bilmektir. Tabiat kanunlarını bilmek, Allah'ı bilmektir.'
James Prescott Joule
...eşine yazdığı bir mektupta şu şekilde Allah'a dua etmiştir: 'Yeryüzündeki herşeyi kullanımımız altına alabilmek için bizlere Senin eserlerinin üzerinde çalışmayı öğret ve Sana hizmet etmek için aklımızı güçlendir.'
James Clerk Maxwell
'Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: İman et. İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır.'
Max Planck
Modern astronominin kurucusu olan Kepler 1571 yılında Almanya'da doğmuştur. Yaşamı boyunca çeşitli dallarda eğitim gördükten sonra astrolojinin, doğruluğu henüz kesinleşmemiş olan diğer bilimlerden çok daha önemli bir bilim olduğuna karar vermiştir. Daha sonraki tüm çabaları, astrolojinin değerini ve önemini yüceltmek amaçlı olmuştur.
Kepler
Astronomi biliminin gerçek anlamda kurucusu olan Kepler, gezegenlerin hareketlerini, güneş sisteminin uzaklığını hesaplamış ve yıldız hareketlerinin haritasını çıkarmıştır. Dolayısıyla ilk astronomik takvimi yayınlamıştır. Eseri Mysterium cosmographicum, Ptolema ve Kopernik'in iddialarının karşılaştırmasını yapan son derece önemli bir eserdir.
Kepler de, bilimin insanları Allah'a yaklaştıracak bir vesile olduğunu düşünmüştür. Astronomi ile ilgili araştırmaları sonucunda Allah'ın varlığının farkına varmış ve bu gerçeği şu şekilde dile getirmiştir: 'Uzun zamandır rahatsızdım. Ama şimdi, astronomi konusundaki araştırmalarım yoluyla Allah'ın varlığının farkına vardım.' (Dan Graves, Scientists of Faith, Kregel Publications, 1996, s.. 49)
Kepler, neden bilim ile uğraştığı kendisine sorulduğunda ise 'Yaratıcının eserlerindeki lezzeti tatmak için' diyerek cevap vermiştir. İnsanları, 'Yaratıcıyı anlamak için sahip oldukları bütün duyularını kullanmaya' çağırmış ve bilimsel eserlerinde bu önemli noktayı sürekli dile getirmiştir.
http://www.harunyahya.org/Makaleler/bilimadamlari2.html.
Kitabımızda da belirtiği gibi bazı haram olanlar insana güzel gözükür bazı helal olanlarsa çirkin... ama bu her günahın tatlı ya da güzel olduğu anlamına gelmez.
Eğer günah bu kadar tatlıysa, gidin insan eti ya da dışkı yiyin ne bileyim eğer günah tatlıdır diye genelleme yapıyorsanız ayrım yapmayın...