öylece bir yerdeyim ki; ne gitmesi mümkün olan ne kalması mümkün olan, öylece bir yerdeyim işte vazgeçmekle direnmek arasında, akla karanın tam ortasındayım kalsam canım yanacak, gitsem hayatım öylece bir yerdeyim işte öylece bir yerdeyim işte kaybetmenin öncesi yeni bir hayatın eşiğindeyim kalsam canım yanacak, gitsem hayatım vazgeçmekle direnmek arasında, akla karanın tam ortasındayım kalsam canım yanacak, gitsem hayatım mevlânâ celâleddîn-i rûmî
altında kaldığını sandığın çığın, ne denli nefesinle eriyip giden, kar tanecikleri olduğunu görerek, ov o karlarla, aşkın narkozu altında, uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki; daima yan çıktığımız benliğe vedamız, bir yeni selama merhaba olsun…, ve, hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin, ellerimize tutuşturulmuş avuntular ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…, zaaflara vedalar nasuh mertliğinde, merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı;
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa, vardığım menzillerden biri de ey yâren, aşkta talepsiz olmaktı…; ama biliyorum, içgörünün tebliğini; benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…, ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan özünde, ortadaki tüm medeniyet mefkûrelerinde, oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…, ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur, anlıyor musun dilimi…,
bir keresinde kendimize kalmıştık her nasılsa, resimlerimizin, kayıplar ve arananlar listesinde yan yana asılı oluşu gibi, yüzümüzde inanılmaz mutlu bir tebessüm, metal kanatlı bir kuşun koynunda saklanmış ve kaybıydık birbirimizin, kum saatinin bir yanı sen/bir yanı ben, akarken zaman ince taneleriyle, yörüngemizdeydi dünya da sanki…,
gel gör ki neyleyim, o demle eş zamanlı, şu yağmalanmış dünyanın sahipsiz caddelerinde, önce adanmış, sonra ihaleci ve en sonunda da her şeye müsa/it olan haramzade kahpelerce, henüz tomurcuklanmış turuncu ve kızıl güllerin dalları ve hayatın baharındaki gençliğin yarınlara umutları kırılıyordu,
olup biten her şey, bir çeşit ömür aşırmaktan ibaretti, emanetleri hırsızların taşıdığı bu çağda…,
sohbetlerimizin tamam olmayışlığı belki de bir işaretti aşkın bitimsizliğine, bu sureta yarım kalmışlığın yorgun özlemiyle yüzün dedim hep, yüzün…; elimde değil, gittin gideli yoldaşım oldu /bu hüzün, ki sisli havaları ve pusu sevmemiz ve yağmur serpmiş toprak kokusunun burnumuzda tütmesi güz ikindilerinde, bundandı belki de ikimizinde, bu; bitimsizlikten, ah,
su ve gök nasıl alıyorsa birbirinden rengini, öyle boyandık işte biz de birbirimizin rengine…, ve elbette hep ma/ss/mavi değildik, bulanık ve boz griler sardığında etrafımızı, imdat eden aşktı daima, başımıza kakmadan bunu…,
ki bir bistroya oturup tiramisu istemeye niyetli o yalnız akşamımda dahi, sadece kahve kokulu gözlerinde olmak istiyordum aslında,
ve sonra, katmer katmer bezedim muhabbetle, bu dünyanın sevgisizlikten bütün bütün çöle ve küle dönmüş üstünü ki; beyhude yaşlanmasın insanlar göz göre göre, kalmasın gözleri fersiz ve, kan damlasın benizlerinden, henüz göçmüş değilken fena aleminden,
o elips nazarlı zarif kızçeler ve arslan pençeli delikanlılar, kavruk nesil ana/babalarının enkaz genlerini ıslah ettikçe, muhabbetin uğramadığı tek kuş uçmaz kervan geçmez ücrası kalmayışını görmek istedim yeryüzünün, dünya gözüyle,
canım esas hayatın kokutulmasında, ziyana uğratılmasında yanar benim; kadir bilmezler, şerefi on paralıklar, tıynetsiz, seciyesiz ve aşüfteler ve hamlar elinde…,
şu dramatik hayatların çilesini; bin taneli bir tesbihle vird çeker gibi, nice empatilerin sabır kuytularında nefesledim senelerce ibret ve hayretle, yanık ney nefesleri eşliğinde…, ve bakıyorum da şimdi yaş almak, biraz da hayret edilenlere artık daha bir az rastlamak galiba,
iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli, o atasız bulvarın çamur deryasına bulandığı gecede, ve ayaklarımın yere basmadığı bir demde, onca senelik yıkıntıdan, ve virâneden çıkmışlığın yürek gücüyle inerken yokuş aşağı, bildim ki; vaktinden çok sonra gelen meşkin, transandantal ve gizemli boyutlarını, seyridir; aşk…,
ki neden anlamak bu kadar zor ve hayat, bu kadar zor olmak zorunda mı, senkronize kederlerimiz ya hû;
ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş, susuzluktan içi yangın yeri maşuk; çekip gittin gurbetinden sılana, hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi, sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi, ki iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki, dualarım, içini daha da kanatacak, bir kızıl gonca gül gibi…,
öylece bir yerdeyim ki;
ne gitmesi mümkün olan
ne kalması mümkün olan,
öylece bir yerdeyim işte
vazgeçmekle direnmek arasında,
akla karanın tam ortasındayım
kalsam canım yanacak,
gitsem hayatım
öylece bir yerdeyim işte
öylece bir yerdeyim işte
kaybetmenin öncesi
yeni bir hayatın eşiğindeyim
kalsam canım yanacak,
gitsem hayatım
vazgeçmekle direnmek arasında,
akla karanın tam ortasındayım
kalsam canım yanacak,
gitsem hayatım
mevlânâ celâleddîn-i rûmî
altında kaldığını sandığın çığın,
ne denli nefesinle eriyip giden,
kar tanecikleri olduğunu görerek,
ov o karlarla,
aşkın narkozu altında,
uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki;
daima yan çıktığımız benliğe vedamız,
bir yeni selama merhaba olsun…,
ve,
hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin,
ellerimize tutuşturulmuş avuntular
ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…,
zaaflara vedalar nasuh mertliğinde,
merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı;
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa,
vardığım menzillerden biri de ey yâren,
aşkta talepsiz olmaktı…;
ama biliyorum,
içgörünün tebliğini;
benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…,
ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan özünde,
ortadaki tüm medeniyet mefkûrelerinde,
oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…,
ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur,
anlıyor musun dilimi…,
ki şimdi,
umutsuz terkide,
nasıl düşürmem yüzümü,
mazlumları çığ gibi artan bu çağın,
yürek dağlayan,
kan merkezi kapılarında,
ah;
bir keresinde kendimize kalmıştık her nasılsa,
resimlerimizin, kayıplar ve arananlar listesinde
yan yana asılı oluşu gibi,
yüzümüzde inanılmaz mutlu bir tebessüm,
metal kanatlı bir kuşun koynunda saklanmış
ve kaybıydık birbirimizin,
kum saatinin bir yanı sen/bir yanı ben,
akarken zaman ince taneleriyle,
yörüngemizdeydi dünya da sanki…,
gel gör ki neyleyim,
o demle eş zamanlı,
şu yağmalanmış dünyanın sahipsiz caddelerinde,
önce adanmış, sonra ihaleci ve
en sonunda da her şeye müsa/it olan
haramzade kahpelerce,
henüz tomurcuklanmış
turuncu ve kızıl güllerin dalları
ve hayatın baharındaki gençliğin yarınlara umutları
kırılıyordu,
olup biten her şey,
bir çeşit ömür aşırmaktan ibaretti,
emanetleri hırsızların taşıdığı bu çağda…,
sohbetlerimizin tamam olmayışlığı
belki de bir işaretti aşkın bitimsizliğine,
bu sureta yarım kalmışlığın
yorgun özlemiyle yüzün dedim hep, yüzün…;
elimde değil, gittin gideli yoldaşım oldu
/bu hüzün,
ki sisli havaları ve pusu sevmemiz
ve yağmur serpmiş toprak kokusunun
burnumuzda tütmesi güz ikindilerinde,
bundandı belki de ikimizinde,
bu; bitimsizlikten,
ah,
su ve gök nasıl alıyorsa birbirinden rengini,
öyle boyandık işte biz de birbirimizin rengine…,
ve elbette hep ma/ss/mavi değildik,
bulanık ve boz griler sardığında etrafımızı,
imdat eden aşktı daima,
başımıza kakmadan bunu…,
ki bir bistroya oturup tiramisu istemeye niyetli
o yalnız akşamımda dahi,
sadece kahve kokulu gözlerinde
olmak istiyordum aslında,
ve sonra,
katmer katmer bezedim muhabbetle,
bu dünyanın sevgisizlikten bütün bütün
çöle ve küle dönmüş üstünü ki;
beyhude yaşlanmasın insanlar göz göre göre,
kalmasın gözleri fersiz ve,
kan damlasın benizlerinden,
henüz göçmüş değilken
fena aleminden,
o elips nazarlı zarif kızçeler
ve arslan pençeli delikanlılar,
kavruk nesil ana/babalarının enkaz genlerini
ıslah ettikçe, muhabbetin uğramadığı
tek kuş uçmaz kervan geçmez ücrası
kalmayışını görmek istedim yeryüzünün,
dünya gözüyle,
canım esas hayatın kokutulmasında,
ziyana uğratılmasında yanar benim;
kadir bilmezler, şerefi on paralıklar,
tıynetsiz, seciyesiz ve aşüfteler ve
hamlar elinde…,
şu dramatik hayatların çilesini;
bin taneli bir tesbihle vird çeker gibi,
nice empatilerin sabır kuytularında
nefesledim senelerce ibret ve hayretle,
yanık ney nefesleri eşliğinde…,
ve bakıyorum da şimdi yaş almak,
biraz da hayret edilenlere
artık daha bir az rastlamak galiba,
iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli,
o atasız bulvarın çamur deryasına bulandığı gecede,
ve ayaklarımın yere basmadığı bir demde,
onca senelik yıkıntıdan,
ve virâneden çıkmışlığın yürek gücüyle
inerken yokuş aşağı, bildim ki;
vaktinden çok sonra gelen meşkin,
transandantal ve gizemli boyutlarını,
seyridir; aşk…,
ki neden anlamak bu kadar zor ve hayat,
bu kadar zor olmak zorunda mı,
senkronize kederlerimiz ya hû;
ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş,
susuzluktan içi yangın yeri maşuk;
çekip gittin gurbetinden sılana,
hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi,
sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi,
ki iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki,
dualarım,
içini daha da kanatacak,
bir kızıl gonca gül gibi…,