. ... . solgun bir söğüt, dallarını yüzüme eğmiş ve yapraklarının; yanık bir şiir dizesi gibi, yürek patikasına düştüğü bu demde, akıp giden zaman şırıl şırıl, gözlerimin kenarına, sensiz çizikler atar…,
ah üstadım, gözlerinden inciler dökülse, sağnak sağnak nola kalbimin kuytusuna, ağlamaklı bir susuş kadar üşümezdim belki o dem, son yaprağı da düşen dalın gün batımı gölgesinde...,
güzel kardeşim, sevdayı bilir misin…, var mıdır çekmişliğin…, o halde ağlamayı da bilirsin...,
hayat, sunulmuş bir armağan mıdır kullara tamamen acaba, ve acaba kalbimdeki dönme dolap durdu da, başladı mı dönmeye atlıkarınca,
bak dostum, ömrüne vurduğun kilit kadar özgürsün ve aşkın kadar prangalısın gerçek hayata unutma, ki tutsaklığınca yudumluyorsun sevdayı…,
ki üstadım; ciğerimin köşesi, sana bağlaya bağlaya umutlarımı tutunuyorum hayata... /unutma bunu/ parantezli ve hicaplı bir iç ses daha işte, ah; . ... .
. ... . bir şehirden başka bir şehre geçerken, bir şiir; yoğun bir şiir bulantısı, içimde dövünürken engellenmenin yasına, ve kalbimin dik merdivenlerinde, tökezleyip düşerken bir yumak olup zihnimin labirentlerinden, konardı kuş sesleri duaya duran parmaklarıma…,
çok geçmedi ki, küstü bütün kuşlar kendi cıvıltılarına ve kustular içime sessizliklerini,
sonra, çöktü üstüme bir rehavet musallatı, kendi lisanım türkçeye sarıldım sımsıkı, ve alfabeden bir harf koştu imdadıma, piyanonun onuncu tuşu misal…;
sevdim işte…, sevdim bile bile bu teatral sonu, kadife bordo perdeler açılır ve kapanır; yara gibi…,
sonra, hep aynı köpüren şelalenin sesi, sürekli o termal nehir yakıcılığı ve, kalbimin aşka köleliğine işaret keder küpesi parıldar,
söylesene kalemim; sahibine ulaşır mı sesim…, beni daha ne kadar, ne kadar daha üzebilir, içimde köpüren çağlayan ah, durmaksızın ağlayan..., . ... .
. ... . sol yanım liğme liğme, alıp bir morg masasının üstüne attım öylece attım solumu; soluğumu, rayından fırlamış bir tren kadar şaşkındım, etrafa saçılan eşyalar gibi, anlamsızdım,
içimin çatlağından sızan korku, aklımın tavanından yüreğime damlıyor; küfff kokusu, nem kokusu, ölülü masada sol yanım, zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki, parçalarımı topluyorum…,
bir martının gözlerini oyup, çıkmış gözlerinin yuvalarına, iki okyanus bilye yerleştiriyorum, öylece…;
bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi, musafahasız, böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış, tek kelime edemezken sükûtuna, ve o buz gibi masada, sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken, böylece,
böylece son bulmalı, zincirlikuyunun asrî kokusu…, karacaahmetin derviş gülüşü, ah; . ... .
Arabellek aşımı ya da arabellek taşkını (İngilizce: Buffer overflow), iki yazılım arasında veri iletişimi için ayrılmış olan bir arabelleğe boyutundan daha fazla veri konulması ile ortaya çıkan durumdur.
İnsan insan dedikleri İnsan nedir şimdi bildim Can, can deyü söylerlerdi Ben can nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Görünür herşeyde hazır Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim İnsan insan dedikleri İnsan nedir şimdi bildim Can, can deyü söylerlerdi Ben can nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Gorünür herşeyde hazır Ayan nedir, pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim Kendisinde buldu bulan Bulmadı taşrada kalan Canların kalbinde olan İnanç nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Gorünür herşeyde hazır Ayan nedir, pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim İnsan insan dedikleri İnsan nedir şimdi bildim Can, can deyü söylerlerdi Ben can nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Gorünür herşeyde hazır Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim Kendisinde buldu bulan Bulmadı taşrada kalan Canların kalbinde olan İnanç nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Gorünür herşeyde hazır Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim İnsan, insan dedikleri İnsan nedir şimdi bildim Can, can deyü söylerlerdi Ben can nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Gorünür herşeyde hazır Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim Kendisinde buldu bulan Bulmadı taşrada kalan Canların kalbinde olan İnanç nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Görünür herşeyde hazır Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim İnsan insan dedikleri İnsan nedir şimdi bildim Can, can deyü söylerlerdi Ben can nedir şimdi bildim Muhyiddin der hak kadir Görünür herşeyde hazır Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim Kendisinde buldu bulan Bulmadı taşrada kalan Canların kalbinde olan İnanç nedir şimdi bildim Ayan nedir pinhan nedir Nişan nedir şimdi bildim
. ... . yürüdüğüm sapa yolları örten ve uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı, çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları, henüz güze boyun eğmiş değilken iyi kalpli eylülde, çıksam da baksam yâren; şu hurma endamlı çınarın, zarif yaprakları arasında mısın ki…,
yâr ile hemdem iken, âyârın verdiği eziyete, katlanmaktır aşk…,
ve usulca avuçlarından öpmek, hafifçe koklamaktır ayrılığı ve, sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…; gamsız bakmak hiçbir yere, ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin ardından geçmiş, bindörtyüz küsur yılın, sene başı muharrem hilâlinden, yirmibeş akşam geçmişken ve keza, hz.isa peygamberin de, buna beşyüz bilmem ne yıl ilaveli senesi, kaç gün olacağı istikrarsız ayının, yirmidördüncü günü, günlerden cumaydı; yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum, kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…, ki o an ölmenin hemen öncesiydi, ah;
ve bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu; sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında, uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim, elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi; çelik çomaktan bıkkınken, ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin, talihsizliğine içerlemiş, ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da, yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda dar boğaza saplanmışken, ve belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum, tuzlu kocaman gözlerimle ve, atlı karınca döndükçe, hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
ve belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum, yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında; zaman, pastasını bir kez daha keserken…,
derken gök; matem giysisini geçirip üstüne, tülden siyah örtüsüyle, sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden, ve üfledi mumu…,
bir dilek panayıra düştü, belki de yine bir düştü…, kaybolmuş bir çocuktum belki kendi karanlık ormanımda ve yağmur kokusu avuç içlerimde, alnı buz gibi bir çocuk…, . ... .
. ... . yürüdüğüm sapa yolları örten ve uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı, çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları, henüz güze boyun eğmiş değilken iyi kalpli eylülde, çıksam da baksam yâren; şu hurma endamlı çınarın, zarif yaprakları arasında mısın ki…,
yâr ile hemdem iken, âyârın verdiği eziyete, katlanmaktır aşk…,
ve usulca avuçlarından öpmek, hafifçe koklamaktır ayrılığı ve, sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…; gamsız bakmak hiçbir yere, ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin ardından geçmiş, bindörtyüz küsur yılın, sene başı muharrem hilâlinden, yirmibeş akşam geçmişken ve keza, hz.isa peygamberin de, buna beşyüz bilmem ne yıl ilaveli senesi, kaç gün olacağı istikrarsız ayının, yirmidördüncü günü, günlerden cumaydı; yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum, kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…, ki o an ölmenin hemen öncesiydi, ah;
ve bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu; sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında, uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim, elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi; çelik çomaktan bıkkınken, ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin, talihsizliğine içerlemiş, ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da, yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda dar boğaza saplanmışken, yine, yap/boz/yap memleket haritasında yerini bulamadığım uşak kayıpken, bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile, gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık, tekrar, tekrar ve tekrardan…,
ve belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum, tuzlu kocaman gözlerimle ve, atlı karınca döndükçe, hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
ve belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum, yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında; zaman, pastasını bir kez daha keserken…,
derken gök; matem giysisini geçirip üstüne, tülden siyah örtüsüyle, sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden, ve üfledi mumu…,
bir dilek panayıra düştü, belki de yine bir düştü…, kaybolmuş bir çocuktum belki kendi karanlık ormanımda ve yağmur kokusu avuç içlerimde, alnı buz gibi bir çocuk…, . ... .
. ... . sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım, ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan nazar berkademim…, sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası ki duasıdır kalbimin, vakit tamam dendiğinde, o mübarek menzile yürümek erenlerce; lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla, ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri ertesinde, bir fatihadır aşk…,
turna katarları geçer her kandilde içimden, ve yutkunarak akar içime kanat sesleri, göç mevsimi..., ah;
uzatsam elim sanki dokunacak öteler yakınımdayken hep, lakin her bağım koptuğunda dağılıyorum senden ve yokluğunda yaşaması tuhaf kaçıyor hayatı, nicedir özlediğim hekimim…,
allahın şarkılarından bir buhur sonrası, döşeği topraktan tahta bir sedire kıvrılıp, dualarla üstünü örtmüşken insanlar, hayatla aralarındaki paravan aralanır..., ve herkes kendi kadar özlediğiyle kalır, ah kalbimizi kussak bedenimizden, safrası hayattır ve, sarı bir gül gibi uzanır aramıza, ötelerle…,
benliğimizde ötelediğimiz ayrılık; kavuşturur bizi esasında sevdiklerimize unutmayalım ve çıplak bir tebessümün asıldığı, kefen altındaki yüz kadar bizdedir ki…, zahirle çevrelenmiş gözlerimin, en kuytu yerindeki gözyaşı kadar gönlümde, ve bana aitsin ayrılık, aşk belki de sadece imkansıza meyyaldir,
ah hekimim, semt çorbacısı sabahı dahi olsa şu her an, kimse seni benim kadar sevemez diyemem, ömrümün kalbine düşen iç sesli duasın, söylediğim her sözden bana gelen yankın içime dolan çocukluk sevincimdir…, buz tutmuş bir nehrin üstünde, kızak kayan kabansız bir çocuğun o masum ve sıcak gülücüğüsün sen, \ah..., . ... .
.
...
.
solgun bir söğüt,
dallarını yüzüme eğmiş
ve yapraklarının;
yanık bir şiir dizesi gibi,
yürek patikasına düştüğü bu demde,
akıp giden zaman şırıl şırıl,
gözlerimin kenarına,
sensiz çizikler atar…,
ah üstadım,
gözlerinden inciler dökülse,
sağnak sağnak nola kalbimin kuytusuna,
ağlamaklı bir susuş kadar
üşümezdim belki o dem,
son yaprağı da düşen dalın
gün batımı gölgesinde...,
güzel kardeşim,
sevdayı bilir misin…,
var mıdır çekmişliğin…,
o halde ağlamayı da bilirsin...,
hayat, sunulmuş bir armağan mıdır
kullara tamamen acaba,
ve acaba kalbimdeki dönme dolap durdu da,
başladı mı dönmeye atlıkarınca,
bak dostum,
ömrüne vurduğun kilit kadar özgürsün
ve aşkın kadar prangalısın gerçek hayata
unutma, ki tutsaklığınca yudumluyorsun
sevdayı…,
ki üstadım; ciğerimin köşesi,
sana bağlaya bağlaya umutlarımı
tutunuyorum hayata...
/unutma bunu/
parantezli ve hicaplı bir iç ses daha işte,
ah;
.
...
.
.
...
.
bir şehirden başka bir şehre geçerken,
bir şiir; yoğun bir şiir bulantısı,
içimde dövünürken engellenmenin yasına,
ve kalbimin dik merdivenlerinde,
tökezleyip düşerken bir yumak olup
zihnimin labirentlerinden, konardı
kuş sesleri duaya duran parmaklarıma…,
çok geçmedi ki,
küstü bütün kuşlar kendi cıvıltılarına
ve kustular içime sessizliklerini,
sonra,
çöktü üstüme bir rehavet musallatı,
kendi lisanım türkçeye sarıldım sımsıkı,
ve alfabeden bir harf koştu imdadıma,
piyanonun onuncu tuşu misal…;
sevdim işte…,
sevdim bile bile bu teatral sonu,
kadife bordo perdeler açılır ve kapanır;
yara gibi…,
sonra,
hep aynı köpüren şelalenin sesi,
sürekli o termal nehir yakıcılığı ve,
kalbimin aşka köleliğine işaret
keder küpesi parıldar,
söylesene kalemim;
sahibine ulaşır mı sesim…,
beni daha ne kadar,
ne kadar daha üzebilir,
içimde köpüren çağlayan ah,
durmaksızın ağlayan...,
.
...
.
.
...
.
sol yanım liğme liğme,
alıp bir morg masasının üstüne attım
öylece attım solumu; soluğumu,
rayından fırlamış bir tren kadar
şaşkındım,
etrafa saçılan eşyalar gibi,
anlamsızdım,
içimin çatlağından sızan korku,
aklımın tavanından yüreğime damlıyor;
küfff kokusu,
nem kokusu,
ölülü masada sol yanım,
zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki,
parçalarımı topluyorum…,
bir martının gözlerini oyup,
çıkmış gözlerinin yuvalarına,
iki okyanus bilye yerleştiriyorum,
öylece…;
bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi,
musafahasız,
böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış,
tek kelime edemezken sükûtuna,
ve o buz gibi masada,
sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken,
böylece,
böylece son bulmalı,
zincirlikuyunun asrî kokusu…,
karacaahmetin derviş gülüşü,
ah;
.
...
.
Arabellek aşımı ya da arabellek taşkını (İngilizce: Buffer overflow), iki yazılım arasında veri iletişimi için ayrılmış olan bir arabelleğe boyutundan daha fazla veri konulması ile ortaya çıkan durumdur.
Aşık Beyhani
Kirpiklerini Ok Eyle
Vur Sineme Öldür Beni
Bıktım Dünyanın (Derdinden) Halından
Vur Sineme Öldür Beni
Yoktur Aleme Mihnetim
İndinde Var Mı Kıymetim
Eğer Satmaksa Niyetin
Vur Sineme Öldür Beni
Bülbüller Özlermiş Gülü
Garibim Beklerim Yolu
Unuttun Beyhani Kulu
Vur Sineme Öldür Beni
İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Görünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Gorünür herşeyde hazır
Ayan nedir, pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Canların kalbinde olan
İnanç nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Gorünür herşeyde hazır
Ayan nedir, pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Gorünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Canların kalbinde olan
İnanç nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Gorünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
İnsan, insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Gorünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Canların kalbinde olan
İnanç nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Görünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim
Muhyiddin der hak kadir
Görünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Canların kalbinde olan
İnanç nedir şimdi bildim
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim
muhyiddin abdal
:(
(:
.
...
.
yürüdüğüm sapa yolları örten ve
uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
henüz güze boyun eğmiş değilken
iyi kalpli eylülde,
çıksam da baksam yâren;
şu hurma endamlı çınarın,
zarif yaprakları arasında mısın ki…,
yâr ile hemdem iken,
âyârın verdiği eziyete,
katlanmaktır aşk…,
ve usulca avuçlarından öpmek,
hafifçe koklamaktır ayrılığı ve,
sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…;
gamsız bakmak hiçbir yere,
ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin
ardından geçmiş, bindörtyüz küsur yılın,
sene başı muharrem hilâlinden,
yirmibeş akşam geçmişken ve keza,
hz.isa peygamberin de,
buna beşyüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
yirmidördüncü günü,
günlerden cumaydı;
yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…,
ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
ah;
ve bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi;
çelik çomaktan bıkkınken,
ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
talihsizliğine içerlemiş,
ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
dar boğaza saplanmışken,
ve belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
tuzlu kocaman gözlerimle ve,
atlı karınca döndükçe,
hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
ve belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
zaman, pastasını bir kez daha keserken…,
derken gök;
matem giysisini geçirip üstüne,
tülden siyah örtüsüyle,
sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden,
ve üfledi mumu…,
bir dilek panayıra düştü,
belki de yine bir düştü…,
kaybolmuş bir çocuktum belki
kendi karanlık ormanımda
ve yağmur kokusu avuç içlerimde,
alnı buz gibi bir çocuk…,
.
...
.
.
...
.
yürüdüğüm sapa yolları örten ve
uzun yaşamış bir insan ömrü kadar yaşlı,
çınar ağaçlarının rengi geçkin yaprakları,
henüz güze boyun eğmiş değilken
iyi kalpli eylülde,
çıksam da baksam yâren;
şu hurma endamlı çınarın,
zarif yaprakları arasında mısın ki…,
yâr ile hemdem iken,
âyârın verdiği eziyete,
katlanmaktır aşk…,
ve usulca avuçlarından öpmek,
hafifçe koklamaktır ayrılığı ve,
sürekli anıp, hep hatırda tutmaktır yâri…;
gamsız bakmak hiçbir yere,
ve her yere muhabbet serpmektir,
hz.muhammed efendimizin hicretinin
ardından geçmiş, bindörtyüz küsur yılın,
sene başı muharrem hilâlinden,
yirmibeş akşam geçmişken ve keza,
hz.isa peygamberin de,
buna beşyüz bilmem ne yıl ilaveli senesi,
kaç gün olacağı istikrarsız ayının,
yirmidördüncü günü,
günlerden cumaydı;
yine böyle kritik bir ikindi vakti ertesiydi
ve kentin o en uzlaşmasız meydanında duyduğum,
kâfûr kokulu sesinin geldiği yöne baktım…,
ki o an ölmenin hemen öncesiydi,
ah;
ve bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi;
çelik çomaktan bıkkınken,
ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
talihsizliğine içerlemiş,
ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
dar boğaza saplanmışken,
yine,
yap/boz/yap memleket haritasında
yerini bulamadığım uşak kayıpken,
bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile,
gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık,
tekrar, tekrar ve tekrardan…,
ve belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
tuzlu kocaman gözlerimle ve,
atlı karınca döndükçe,
hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
ve belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
zaman, pastasını bir kez daha keserken…,
derken gök;
matem giysisini geçirip üstüne,
tülden siyah örtüsüyle,
sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden,
ve üfledi mumu…,
bir dilek panayıra düştü,
belki de yine bir düştü…,
kaybolmuş bir çocuktum belki
kendi karanlık ormanımda
ve yağmur kokusu avuç içlerimde,
alnı buz gibi bir çocuk…,
.
...
.
.
...
.
sonsuzluğu sevmek benim dinim imanım,
ve benim, sonsuzluğadır ayak ucuna bakan
nazar berkademim…,
sonsuzlukta yol almaktır ciğerimin yarası
ki duasıdır kalbimin,
vakit tamam dendiğinde,
o mübarek menzile
yürümek erenlerce;
lâhavlevelâkuvveteillâbillah azığıyla,
ki bu konma göçmenin ayet/el kürsîleri
ertesinde, bir fatihadır aşk…,
turna katarları geçer her kandilde içimden,
ve yutkunarak akar içime kanat sesleri,
göç mevsimi...,
ah;
uzatsam elim sanki dokunacak
öteler yakınımdayken hep, lakin
her bağım koptuğunda dağılıyorum senden
ve yokluğunda yaşaması tuhaf kaçıyor hayatı,
nicedir özlediğim hekimim…,
allahın şarkılarından bir buhur sonrası,
döşeği topraktan tahta bir sedire kıvrılıp,
dualarla üstünü örtmüşken insanlar,
hayatla aralarındaki paravan aralanır...,
ve herkes kendi kadar özlediğiyle kalır,
ah kalbimizi kussak bedenimizden,
safrası hayattır ve,
sarı bir gül gibi uzanır aramıza,
ötelerle…,
benliğimizde ötelediğimiz ayrılık;
kavuşturur bizi esasında sevdiklerimize
unutmayalım ve çıplak bir tebessümün asıldığı,
kefen altındaki yüz kadar bizdedir ki…,
zahirle çevrelenmiş gözlerimin,
en kuytu yerindeki gözyaşı kadar gönlümde,
ve bana aitsin ayrılık,
aşk belki de sadece imkansıza meyyaldir,
ah hekimim,
semt çorbacısı sabahı dahi olsa şu her an,
kimse seni benim kadar sevemez diyemem,
ömrümün kalbine düşen iç sesli duasın,
söylediğim her sözden bana gelen yankın
içime dolan çocukluk sevincimdir…,
buz tutmuş bir nehrin üstünde,
kızak kayan kabansız bir çocuğun
o masum ve sıcak gülücüğüsün sen,
\ah...,
.
...
.