baktım gökte bir kırmızı bir uçak....... bol çelik bol yıldız bol insan......... bir gece sevgi duvarını aştık........ düştüğüm yer öyle açık seçik ki......... başucumda bir sen varsın bir de evren........ saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi........ Yalnızlığım benim çoğul türkülerim............ ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi......
“Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.
Hayata ahlak ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlakı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.
Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı –namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.
Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar....
Büyük Fransız Şair ve yazarı Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de geldi dünyaya. Babası, Napolyon ordusunda generaldi imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrit’te valilik yaptı. Anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler, yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı. İlkokula da İspanya’da başladı. Ancak, İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir..
Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Babası Paris’e döndü. Maddi sıkıntılar ve toplumsal çalkantılar içerisinde, eğitimini düzgün bir biçimde sürdüremedi Hugo, ama kendi kendine okumayı sürdürdü, hatta ilk şiirlerini yazması da bu yıllara denk düşer. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen Hugo’yu bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı. 1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te.
Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831) . Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır Fransa’da.
1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazdı Hugo, 1841’de Fransız Akademisine seçildi. 1848 ihtilalinden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak bu Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861) , onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1855’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.
Romanda Gerçekçilik 19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir
Balzac'tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı 'Sefiller' romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris'in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. 'Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(...) Paris'in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (...) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris'in kaldırımlarına atılmak denir'. Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir 'nesnel' incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.
“Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille...
Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”....
A. Ömer Türkeş
Victor Hugo'ın Yayınlanmış Kitapları:
Utanç Deniz İşçileri Notre Dame'ın Kamburu Notre Dame de Paris Bir Mahkumun Son Günü Gördüklerim İşittiklerim 1793 Devrimi Yürekle Bakmak
SERBEST KÜRSÜ HAYALİNİN KENDİNİ DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ MAVİ SALON…..
Bir ütopyaydı geçmişi yeniden yaşatmak belki… Gene de geçmişi bilmeyen ben bile bir merakla katılmış…galeyana gelmiştim hatta…. Amaç daha iyiye daha güzele götürmekti bir şeyleri…. Ama asla kırmak değil… Asla ayırt etmek….dışlamak değil….
Geçmişin geçmişte kaldığını fark etmek Latince bir anatomi kitabını tıpla alakası olmayan birinin okumasına benzerdi…
Processus spinosi…..Foramen vertebrale…uncus corporis…ligamenta alaria… Cruciforme Atlantis…articulatio atlanto axialis…
***^^Ürperirsin ya üşüyünce Ellerin titrer korktuğunda bir şeyden
Gözlerini kaparsın düşününce İç çekersin,aklına geçmiş gelince
Bir zamanlar böyleymişim demek dersin Dersin ve kendine gülersin
Geçmiş kapanan bir kapıdır ardından Artık geri dönemezsin^^***
Güzel bir hayaldi….evet…ama ulaşılmazdı….geçmiş….geçmişti çünkü…. Artık bugün vardı… Hayatın modifiye oluşu gibi kaçınılmazdı bugünü dejenere bir halde yaşamak… Bütün üstadlar vakti zamanında buna dönüp dönüp vaz geçin bu kısır döngünün hayalinden diye boşuna çırpınmışlardı….Altın çağ geçmişti…bronz çağ da öyle….Kali Yuga zamanıydı artık…..
Ama mavi salonla…. Ama mavi salonsuz… Bu duymak istemediğimiz…hatta duyma ihtimalinde kulaklarımızı kapadığımız gerçekti….Ama ne yazık ki doğruydu….
Artık bir çıkar yol yoktu… Kötünün iyisiyle yetinmeye çalışıp…. Moderatör için de aynı şeyi düşünüp…ne yapalım madem böyle diyerek idare edip…… Kendimizi aynı kaosun içine terk edip yuvarlanıp gitme zamanıydı kapıyı çalan….
Kapıyı açansa…değişen …dönüşen…bizim ta kendimizdi… Hani ne değişmişti mavi salon açılınca…? ? ? Sadece sayı azalmıştı belki…uğruna savaştığımız şey buydu… Belki de bir serbest kürsü maketi yaratmıştık sadece…. Minyatürize edip bir şeyleri…sıkıştırmıştık mavi salona…ama kürsüdeki ve konferans salonundaki aynı şeyleri….
Geçmiş…güzeldi belki..…
Ama geçmişe dönmek…. Özlemden öte bir şey değildi…..
Bir ölçü tutturamadan yaşayışımızın en güzel kanıtıydı belki, ölçüsüzce ve biçip tartmadan konuşmalarımız. En acısı, nereden geldiğini hesaba katmadığımız sözlerimizdir aslında. Sırtını sapasağlam duvara yasladığımızı zannettiğimiz harfler yığını tamamen desteksiz durmaktadır. Ve bu kuru laflar yeri gelir en körpe umutları, yeri gelir yeni filizlenmiş başakları çiğner geçer. Çiğneyen habersiz, yaptığının doğruluğuna inanmakta ve başını neredeyse göğe değecek kadar kaldırmakta... 'İnsanlar böyledir.' dedirtir.zihinlere, zamanın birinde okunan bir kitabın ismi ve hayatın ta kendisi olarak...
Neydi bizleri böylesi hesapsız bir kıyımın içine iten? Asırlar öncesinin lâle motiflerini yüreğimize dokuyamayışımız mı? Yıkan sözler, hesap bilmeyen gözler, çabucak silinip giden izler... Kuru toprağa basmakla, yahut çimenlerde koşmakla iz bırakılmaz.Atlamak lazım çamurlara, vererek bütün manevi ağırlığı ayaklara... Bir de elleri uzatarak arkada kim varsa...Kalite hesabı yapmadan sarılmak lazım elleriyle beraber yüreğini uzatanlara.
Sahi neydi kalite? Kimler takılıp kalırdı bu sözcüğün arka sokaklarına? Sûrete aldanıp derine inmeyenlerin, dibi görünmeyen kuyulara bir ip sarkıtamayanların hesabındaydı belki 'kalite' anlayışının farklılığı.
Dinle öyleyse gördüğü her kapalı kapıyı mağara zanneden soğuk benizli arkadaş! Dinle, bir elin beş parmaklığından başka gerçeğe kapalı olan aydın arkadaş! ...
Kalite çok uzak benden, dimağında şekillenmiş haliyle.Bakma öyle giyimime kuşamıma, kalbime bakmayacaksan. Hele sözlerime inanma hiç. Süslemeyi pek severim kendimle beraber, kurduğum cümleleri. 'Kaliteli insan' değil cümlelerin sahibi, inan gözlerini bir kenara çıkarmış, kulağını takmayı unutmuş arkadaş.
İnan, iyi oyuncuyum ben. Hele bir de edebiyat ve felsefeye, öyle merakım var ki, başladım mı nutuk çekmeye, tas üstünde taş bırakmam. Samimi olacağını nereden biliyorsun her kafiyeli dizenin? Açıp baktın mı kalbime? Asıl cevherler içimde gizli belki, en temiz papatyaları ve en dokunulmamış nilüferleri saklıyorum 'kalbim' dediğim dünyamda. Yahut en akla gelmez cinnetler taşıyorum içimde, kim bilir?
Dilim özenle süslenmiş cümleler kurarken gevezeliği seven birinin bitip tükenmeyen örneklerini veriyorsam, felsefî yanımı silah gibi kullanıp tam şakağından vuruyorsam zayıf yönlerini ve sen bana 'Vay bee! işte kalite! ' diyorsan... Sonucun nereye çarptığını duyabiliyor musun, işitme eşiği sıfırın altına düşen arkadaş?
Sen de, kardeleni yükseklerde görüp de papatyaların masumiyetini çiğneyenlerden misin? Alt alta dizilen çekmecelerin ilki diye en alttakine sessizce uzananlardan mı, yoksa hemen en tepedekine atlayanlardan mısın? Bilemem elbet kalbin saniyede kaç ritimle atmakta? Ben bilemem elbet, nabzın kaç sevgilik dirence dayanmakta? Ama sen de bilme 'kaliteli insan' sözünü, terazide bile ölçü alamayan arkadaş.
Sen de bilme, sözlerimin rengini göremiyorsan. Ne olur, sen de görmezden gel beni...........Görmezden gel cismimi...
baktım gökte bir kırmızı bir uçak.......
bol çelik bol yıldız bol insan.........
bir gece sevgi duvarını aştık........
düştüğüm yer öyle açık seçik ki.........
başucumda bir sen varsın bir de evren........
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi........
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim............
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi......
nihansın didede
ey mesti nazım
bana sensiz cihanda
can ne lazım
girizgahlı rast makamında bir şarkı....
19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller”
“Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.
Hayata ahlak ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlakı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.
Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı –namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.
Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar....
Sefiller
Büyük Fransız Şair ve yazarı Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de geldi dünyaya. Babası, Napolyon ordusunda generaldi imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrit’te valilik yaptı. Anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler, yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı. İlkokula da İspanya’da başladı. Ancak, İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir..
Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Babası Paris’e döndü. Maddi sıkıntılar ve toplumsal çalkantılar içerisinde, eğitimini düzgün bir biçimde sürdüremedi Hugo, ama kendi kendine okumayı sürdürdü, hatta ilk şiirlerini yazması da bu yıllara denk düşer. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen Hugo’yu bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı. 1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te.
Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831) . Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır Fransa’da.
1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazdı Hugo, 1841’de Fransız Akademisine seçildi. 1848 ihtilalinden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak bu Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861) , onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1855’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.
Romanda Gerçekçilik
19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir
Balzac'tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı 'Sefiller' romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris'in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. 'Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(...) Paris'in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (...) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris'in kaldırımlarına atılmak denir'. Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir 'nesnel' incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.
“Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille...
Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”....
A. Ömer Türkeş
Victor Hugo'ın Yayınlanmış Kitapları:
Utanç
Deniz İşçileri
Notre Dame'ın Kamburu
Notre Dame de Paris
Bir Mahkumun Son Günü
Gördüklerim İşittiklerim
1793 Devrimi
Yürekle Bakmak
Les Miserables.....Victor Hugo'nun ünlü romanı...
Her evin kütüphanesinde yerini alması şart bir roman....
SERBEST KÜRSÜ HAYALİNİN KENDİNİ DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ MAVİ SALON…..
Bir ütopyaydı geçmişi yeniden yaşatmak belki…
Gene de geçmişi bilmeyen ben bile bir merakla katılmış…galeyana gelmiştim hatta….
Amaç daha iyiye daha güzele götürmekti bir şeyleri….
Ama asla kırmak değil…
Asla ayırt etmek….dışlamak değil….
Geçmişin geçmişte kaldığını fark etmek Latince bir anatomi kitabını tıpla alakası olmayan birinin okumasına benzerdi…
Processus spinosi…..Foramen vertebrale…uncus corporis…ligamenta alaria…
Cruciforme Atlantis…articulatio atlanto axialis…
Musculus longissimus..humerus…femur…medulla spinalis…umblicus…rectus abdominis…vasa lymphatica superficialis…aponeurosis….
Pleura mediastinalis…nodi lymphatici…cordis…prominentia laringea…
Bronchus principalis dextra-sinistra….symphisis pubis…vesica urinaria….os cuneiforme…os naviculare…
***^^Ürperirsin ya üşüyünce
Ellerin titrer korktuğunda bir şeyden
Gözlerini kaparsın düşününce
İç çekersin,aklına geçmiş gelince
Bir zamanlar böyleymişim demek dersin
Dersin ve kendine gülersin
Geçmiş kapanan bir kapıdır ardından
Artık geri dönemezsin^^***
Güzel bir hayaldi….evet…ama ulaşılmazdı….geçmiş….geçmişti çünkü….
Artık bugün vardı…
Hayatın modifiye oluşu gibi kaçınılmazdı bugünü dejenere bir halde yaşamak…
Bütün üstadlar vakti zamanında buna dönüp dönüp vaz geçin bu kısır döngünün hayalinden diye boşuna çırpınmışlardı….Altın çağ geçmişti…bronz çağ da öyle….Kali Yuga zamanıydı artık…..
Ama mavi salonla….
Ama mavi salonsuz…
Bu duymak istemediğimiz…hatta duyma ihtimalinde kulaklarımızı kapadığımız gerçekti….Ama ne yazık ki doğruydu….
Artık bir çıkar yol yoktu…
Kötünün iyisiyle yetinmeye çalışıp….
Moderatör için de aynı şeyi düşünüp…ne yapalım madem böyle diyerek idare edip……
Kendimizi aynı kaosun içine terk edip yuvarlanıp gitme zamanıydı kapıyı çalan….
Kapıyı açansa…değişen …dönüşen…bizim ta kendimizdi…
Hani ne değişmişti mavi salon açılınca…? ? ?
Sadece sayı azalmıştı belki…uğruna savaştığımız şey buydu…
Belki de bir serbest kürsü maketi yaratmıştık sadece….
Minyatürize edip bir şeyleri…sıkıştırmıştık mavi salona…ama kürsüdeki ve konferans salonundaki aynı şeyleri….
Geçmiş…güzeldi belki..…
Ama geçmişe dönmek….
Özlemden öte bir şey değildi…..
Eternalflame/11 Ocak 2004
***Eternalflame…Geçmiş/1993
Bir ölçü tutturamadan yaşayışımızın en güzel kanıtıydı belki, ölçüsüzce ve biçip tartmadan konuşmalarımız. En acısı, nereden geldiğini hesaba katmadığımız sözlerimizdir aslında. Sırtını sapasağlam duvara yasladığımızı zannettiğimiz harfler yığını tamamen desteksiz durmaktadır. Ve bu kuru laflar yeri gelir en körpe umutları, yeri gelir yeni filizlenmiş başakları çiğner geçer. Çiğneyen habersiz, yaptığının doğruluğuna inanmakta ve başını neredeyse göğe değecek kadar kaldırmakta... 'İnsanlar böyledir.' dedirtir.zihinlere, zamanın birinde okunan bir kitabın ismi ve hayatın ta kendisi olarak...
Neydi bizleri böylesi hesapsız bir kıyımın içine iten? Asırlar öncesinin lâle motiflerini yüreğimize dokuyamayışımız mı? Yıkan sözler, hesap bilmeyen gözler, çabucak silinip giden izler... Kuru toprağa basmakla, yahut çimenlerde koşmakla iz bırakılmaz.Atlamak lazım çamurlara, vererek bütün manevi ağırlığı ayaklara... Bir de elleri uzatarak arkada kim varsa...Kalite hesabı yapmadan sarılmak lazım elleriyle beraber yüreğini uzatanlara.
Sahi neydi kalite? Kimler takılıp kalırdı bu sözcüğün arka sokaklarına? Sûrete aldanıp derine inmeyenlerin, dibi görünmeyen kuyulara bir ip sarkıtamayanların hesabındaydı belki 'kalite' anlayışının farklılığı.
Dinle öyleyse gördüğü her kapalı kapıyı mağara zanneden soğuk benizli arkadaş! Dinle, bir elin beş parmaklığından başka gerçeğe kapalı olan aydın arkadaş! ...
Kalite çok uzak benden, dimağında şekillenmiş haliyle.Bakma öyle giyimime kuşamıma, kalbime bakmayacaksan. Hele sözlerime inanma hiç. Süslemeyi pek severim kendimle beraber, kurduğum cümleleri. 'Kaliteli insan' değil cümlelerin sahibi, inan gözlerini bir kenara çıkarmış, kulağını takmayı unutmuş arkadaş.
İnan, iyi oyuncuyum ben. Hele bir de edebiyat ve felsefeye, öyle merakım var ki, başladım mı nutuk çekmeye, tas üstünde taş bırakmam. Samimi olacağını nereden biliyorsun her kafiyeli dizenin? Açıp baktın mı kalbime? Asıl cevherler içimde gizli belki, en temiz papatyaları ve en dokunulmamış nilüferleri saklıyorum 'kalbim' dediğim dünyamda. Yahut en akla gelmez cinnetler taşıyorum içimde, kim bilir?
Dilim özenle süslenmiş cümleler kurarken gevezeliği seven birinin bitip tükenmeyen örneklerini veriyorsam, felsefî yanımı silah gibi kullanıp tam şakağından vuruyorsam zayıf yönlerini ve sen bana 'Vay bee! işte kalite! ' diyorsan... Sonucun nereye çarptığını duyabiliyor musun, işitme eşiği sıfırın altına düşen arkadaş?
Sen de, kardeleni yükseklerde görüp de papatyaların masumiyetini çiğneyenlerden misin? Alt alta dizilen çekmecelerin ilki diye en alttakine sessizce uzananlardan mı, yoksa hemen en tepedekine atlayanlardan mısın? Bilemem elbet kalbin saniyede kaç ritimle atmakta? Ben bilemem elbet, nabzın kaç sevgilik dirence dayanmakta? Ama sen de bilme 'kaliteli insan' sözünü, terazide bile ölçü alamayan arkadaş.
Sen de bilme, sözlerimin rengini göremiyorsan.
Ne olur, sen de görmezden gel beni...........Görmezden gel cismimi...
zenci gırtlağı....
adım adım çıkacak o merdivenleri kanımca...
rus olabilir ama bu onun sesinin güzel olmamasını gerektirmez...
unchained melody i yorumlamasını en son beklediğim insandı....
:=))
nihansın didede
ey mesti nazım...
bana bu şarkıyı hatırlatıyor...