. ... . ki üstünü örttüğüm her acım, bir gece yarısı üstü açık kalan bilincin altını üstüne getiren hırsızken...,
içim; alt çekmecenin en çıfıt tıkılmışı ve ucu saçak saçak suda yüzen bir halat gibi, kocamış kutsal balıkların geçtiği yosun tutmuş yoldayken içim…, bir düşkün silueti yansır aynada bana bakan; bana…,
ve ağlayan bir tebessümü, brunonun sabîsine yamayan rüya çöplüğüm; ne çok görülmüş ve hayal meyal tasalı kâbuslarım, bir sırdaş adı sayıklıyor şimdi dilsiz dudaklarım…,
ey rabbim, yolda kalmış susuzların imdadına koşar yardımın ve, anımsaması imkansız bir rüyada, muhabbete verilmiş bir sadaka olur kalbim..., ah; . ... .
. ... . işaretlerinle yükseliyorum basamak basamak, uzaklıkta yakınımsın sen benim, serinliğim, ışığımsın sen benim, sır kâtibim…, ah;
bana pür/nûrdur senin nârın, ağyarını alev alev yakar, kandilimsin gönlüm ve lisanımda, yıkandım yüreğindeki esrarlı ırmakta ve çağladım; aşkınla yoğrulup ötelere ağladım…,
seni üzgün bulsam ben solarım, iyi görmeliyim sürekli seni, ki belki bencillik, belki haksızlık bu bilemem, yakıştıran yaradan sana sevdanın karasını, bir de ben yakıştırdım kendimi yamacına, senden habersiz, ah;
hasreti içime dolan, bendesi olduğum yârim, beni özleyen beni anan yârim, vadesizim, mecalsizim, çaresizim, şu kandil gününde, münzevi bir derviş kadar sensizim, sahipsizim, garibim, bir fukara isimsizim, ah;
yüreğine kara kirpiklerle diktin beni, sana bulutları göstererek, - bu tabloyu kim yapmış diye sormuştum, sense, - gökyüzümsün dedin bana madem, o halde söyle hekimim; hangi yeryüzü gökyüzüne bakmaz…, ve sanılıyor mu ki, gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir…, . ... .
. ... . hoşçakal ve benden uzak, mülevveslerin kalbinde emmare nefsim, yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun; ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…,
elbette samanyolu galaksisine savrulan kahve çekirdeği kokusuydu hasret, ve sen; her daim smokinli, paytak paytak yürüyen bir penguendin, ya ben, bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…,
benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken, yan yana fakat karşı karşıyaydık…, ve aynı yöne bakarken, o gece gündüz açık esnaf lokantasında, sabah çorbalarımızın buharı, birbirine karmaşıyordu…;
ah; aşk…, yüreklerimizin buzulunda, kızakla kayan bir çocuğun, hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…,
ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve, şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince..., ki ayrılık, yüzümün atlasına sinen, çam kokusu ile, kar tebessümleriydi…, . ... .
. ... . evrenin görüp göreceği en büyük ve tek aşk-ı hakikî olan, yaradanla son elçisinin aşkı, /k/s/avruk değildir…, başa taç, yürek bezeyen ve gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır, aşkımtırak ve dünya metası, gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter, tek tük aşklar da vardır ki, varı yoğu baştan ayağa hasret, ve ışıltılı ilham, ve efsunlarla gelen muhabbettir…, bütün berheva olacakların üzerinden aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz ve asrî aşk…,
bu arada; hay/hak karagözüm deyip, esma/ül hüsnadan iki güzel ismi anarak seslendiğinde hacivat arkadaşına, güya karagöz de nasıl arifane her sözü çağrışımla anlıyorsa, işte öyleyiz biz de, kendimizden gurbete düştüğümüzdeki, her ayrılıkta ve aşk; söyle hayata, bir gölge oyunundan fazlası değilsin…,
ki azizim; sen benim boş zamanlarımdın dediğin ve ben de mesai saatlerimdin dediğim günden beri yarım yamalak, kör topal bir yaşam kayıp gidiyor avuçlarımızdan, el yordamıyla geçiyor günlerimiz anlasana,
ah dünya, nasıl bir rüya bu… her gün gördüğümüz, yeniden yaşamak dediğin... anadan üryan bir yalan gibi serildi aramıza nicedir yeryüzü örtüsü...
salıncağını duaları arasında çoktan unutmuş, boşluktaki çocukluğuna bön bön kavuşamayan, bir üvey üveyik gibi, en mahrem yerleri açıkta kalmış bir maymun gibi, avcumuzdan geçen yaşam çizgisinin, üstüne savruldu alın yazısı harflerinin külü, duydun mu, yönsüzüz... kendi ömürlerimizin sahte medyumuyuz,
ah dostum, kaldır yüzündeki küflü tebessümü... ki ben gözümü açtığım her sabah cam küreme bir yaşam ekleyerek eksiliyorum, ey hayat senden... . ... .
. ... . /ah kaçırma gözlerini benden bal köpüğü; sohbetini tattım bir defa ve kalbimde bir dolunay bakışıyla, yüzünün mehtabına giden yakamozun yolunda, iki turkuaz porselen kırdım…,
bu karanlık okyanus nihayet gözlerini açtı, /ah ayın on dördüm, affet…, açlıkla terbiye oluyorum, ayyaş bir nefes gibi kokarak, sensizim, ve öyle görünüyor ki özlemiş olmalıyım…, bunca değersizlik hisli ve, kırık dökük sızım sızım, iç çekmelerimden belli,
bu, /yeniden kavuşmaya itikadı bozuk dünyanın, sevda manastırında, yokluğunun kırbaçladığı bir besteyle, içime uşşâk makamında düşen şarkısın sen, neden anlamıyorsun…,
ve ömrümü bilmem kaça bölen, zamanın ben merkezlilik kılıcının, keskin yanıyla tenime battığı yerde; gözleri dolu dolu derelerin, eğrile doğrula sapmalarıyla dolan bir gölün kıyısında, medeniyet tasavvuru demli bir yudum bir çay bile, içilemez ve zehir oldu haberin var mı, mülevves ortadoğulu kucaklaşmasından…, ve başlatma şimdi ümmet olma bilincinin, ızdırabından, böyle zırvalık sancılı kasıkların yapacağı doğumdan, nilüfer gözlü, ve asr/ı saadet bereketli bir kız evladın, dünyaya gelişini beklemek; başını suya eğip, içine akan ve cebinde sakladığı kıpırtısız susuşu sessizce derine bırakan..., cuma selamlığı beynamazlarının, mürted haline bakmadan, kadim kelama gösterdiği ihtirama benzer /ah…,
fakirane diyorum ki; bir gül dalıyla nakışlayıp aşkı…, yedi cüceli masalın, içine düşen kalbimizi, kalabalık bir meydana, yağmur dualarıyla serelim, artık bahtına ve müktesebatına ne yağarsa…, . ... .
. ... . örülmüş ağına düştük cümleten zehirli örümceğin, ki panzehir ne mi, ah ayol o da sorulur mu, aşk olsun; aşk elbet,
kimimiz var kendimizden başka diyerek…, öfkelerimiz en çok kendimize olmalı, bunu bilseydik hiç değilse keşke,
ah neredesin, korkuyla ümit arasında durmaya muktedir, muvazene/denge, neredesin irade ve karar kılmışlık ve kıyam mukavemeti, öz disiplin, ah; . ... .
. ... . kapandım secdeye, yerdeki tekâvûd kalemefendisi seccademden eflatun çiçek tozları topladım, bağrıma saplanmış dalını çıkardım hüdayinabit alıcın, ve serpiştirdim tozlarını, beti benzi atmış dünyaya ve, bir dua okudum kulağına, sesim bir başka sese çarptı, tuz buz mısralar kırıntısı rüyam ah, turnam…;
keklik değil, güvercin ol diye fısıldayanım, dudağımda hep aynı şarkı, notalarını nar ağacının altına gömdüm..., yüreği kimsenin üzülmesine el vermeyen, bir yalancıyı sevdin sen…, ve varsın gedanız kendine kıysın ey maşuk, olgunlaşsın keder, çiçek yüklü dalında…, ah; . ... .
. ... . bir gece bu kadar mı nur dağları gibi gökçek ve çivit mavisi, bir yolculuk bu kadar mı hususî olur, gece neresi, çivit mavisi kim bilmiyordum, umursamıyordum, bitmek tükenmek bilmeyen yolu, can yoldaşım vardı, sırdaşım, elbistan ağıtım, kalbimde; irtibatı mütemadî yârenin hatrı hatırımdayken, uyku yokluğa kadem basmış, yön kayıp ve gaibdim…,
ezelden gelen meşkin ebedi olsa da hoş olmasa da; ve öylesi bir mahrumuyum ki, ayrılığın varlığı mümkünsüz dostun…, aşk olsun sana, öyle olsun hekimim, bilesin ki şuurum pek açık bu çivit gecede, nice evvelki geceler ve sabahlarda, öğle, ikindi ve akşamlarda olduğu gibi bilesin, bilesin ki; yüzün suyu hürmetine teveccühüm eşyaya ve çocuk ruhum muhtaç teselline, bir elma şekeri yarısı kadar, karabiberim, kâfurum, kabir kokulum… ah;
bir bardak suya atılmış ilaç gibi, eriyorum hatırana köpük köpük, hicaplı haline ve sana susuzum, bir pınarın kaynağına varmak kadar hasret kaldım dost sana,
ne zaman yüzün gelse yâdıma iklim değişiyor ve değişiyor her anlam, dünyam değişiyor, sonsuzluk iştiyakı bürüyor ruhumu, ki ne zaman ansam seni ah, tam on yedime basıyorum, tam on yedime,
erken kocamış haliyle dimdik ayakta, dalları merhamete uzanan sedir ağacım, dertli başı gölgende bak yoldaşının hemen yamacındayım ve, üstümüzde ak ak, ak ak bulutlar, bulutlar ak ak…;
ayniyyet dilindedir eş zamanlı birlikte dinlediğimiz allahın şarkıları, makam makamdır ve t\aksim t\aksim, ve nasibini mevlasından almış güftelerdir sızım sızım genzimizde sızlayan…, . ... .
. ... . turuncu ve kızıl gül yapraklarını ebeden soldurmayacak rahmet; ıslak kaldırımlara yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi diriltebilse mesela…, ve kendinden gayrısını bilmez kibrin, mülevves göz pınarlarını kurutup, nâdim bir nefesten buğu olaydı, isli, kasvetli kodes camlarında, nolaydı…, ah;
ki yaralı retinam, işte böyleyken; bir martı kanadını bile bile, gözlerime batırmışken, yaralı retinam, refakatçi balıklar başucumda ağlarken, şaşkın sözcükler ellerimde yapış yapış ve uğultusunda yalnızlığın acemi hüznü tıka basa dolmuşken içime, dökülmez mısralara inci taneleri, yâr; yâr balların balı, kırıldı içimde bir dal, bir ağıttır ücra suskunluğum, değişen her gün ile gömülüyorum ey en sana…, ah;
tut ki daha çok seviyorum seni, burkulan içimin süreyya sürgünlerinde, acılarınla acılanmak istiyorum…,
hangi yeryüzü, gökyüzüne bakmaz… ve sanılıyor mu ki, gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir, ah;
sırdaş yol arkadaşlarını ayıramaz zahirin bozulmuş raconları…, ve ey semavatın oyun kurucusu; cesaret ve sekînet veren bir düş yolla, bu mülevves kuluna…, ki bak saatler eşzamanlı, onbirden üçe; üçten onbire, mütemadiyen, ah; . ... .
.
...
.
ki üstünü örttüğüm her acım,
bir gece yarısı üstü açık kalan
bilincin altını üstüne getiren
hırsızken...,
içim;
alt çekmecenin en çıfıt tıkılmışı
ve ucu saçak saçak suda yüzen
bir halat gibi,
kocamış kutsal balıkların geçtiği
yosun tutmuş yoldayken içim…,
bir düşkün silueti yansır
aynada bana bakan; bana…,
ve ağlayan bir tebessümü,
brunonun sabîsine yamayan
rüya çöplüğüm;
ne çok görülmüş ve
hayal meyal tasalı kâbuslarım,
bir sırdaş adı sayıklıyor şimdi
dilsiz dudaklarım…,
ey rabbim,
yolda kalmış susuzların
imdadına koşar yardımın ve,
anımsaması imkansız bir rüyada,
muhabbete verilmiş bir sadaka
olur kalbim...,
ah;
.
...
.
.
...
.
işaretlerinle yükseliyorum basamak basamak,
uzaklıkta yakınımsın sen benim,
serinliğim,
ışığımsın sen benim,
sır kâtibim…,
ah;
bana pür/nûrdur senin nârın,
ağyarını alev alev yakar,
kandilimsin gönlüm ve lisanımda,
yıkandım yüreğindeki esrarlı ırmakta
ve çağladım;
aşkınla yoğrulup ötelere ağladım…,
seni üzgün bulsam ben solarım,
iyi görmeliyim sürekli seni,
ki belki bencillik,
belki haksızlık bu bilemem,
yakıştıran yaradan sana sevdanın karasını,
bir de ben yakıştırdım kendimi yamacına,
senden habersiz,
ah;
hasreti içime dolan,
bendesi olduğum yârim,
beni özleyen beni anan yârim,
vadesizim, mecalsizim, çaresizim,
şu kandil gününde,
münzevi bir derviş kadar sensizim,
sahipsizim,
garibim, bir fukara isimsizim,
ah;
yüreğine kara kirpiklerle diktin beni,
sana bulutları göstererek,
- bu tabloyu kim yapmış
diye sormuştum,
sense,
- gökyüzümsün
dedin bana madem,
o halde söyle hekimim;
hangi yeryüzü gökyüzüne bakmaz…,
ve sanılıyor mu ki,
gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir…,
.
...
.
.
...
.
ayrılık…;
yavaş adımlarla,
hızlı bir aşkın fren izlerini
takip etmekte…,
oysa yaşam,
parmak izi bırakmadan
eldivenlerini çıkarıyor
maktulüne tepeden bakarak,
ve zaman durdu al işte…;
bıktık artık, usandı millet, tiksindi insanlık,
bu altı ok\a hainlik eden kemalistlerden,
ruhu sömürgecilerde rehin mütedeyyinlerden ve
genleri ipotekli devrimcilerden,
tiyanşan kaçkınlarından,
ve
bilumum kurtarıcılık konforperestlerinden…,
.
...
.
.
...
.
hoşçakal ve benden uzak,
mülevveslerin kalbinde emmare nefsim,
yine de hoşt çakal demiyorum, ve görüyorsun;
ne denli inceldiği yerden bağlandığımı edebe ya hû…,
elbette samanyolu galaksisine savrulan
kahve çekirdeği kokusuydu hasret,
ve sen;
her daim smokinli,
paytak paytak yürüyen bir penguendin,
ya ben,
bir yekpare orman çıtırtılarının ürpertisi…,
benliğiyle efsunkâr o karaca nazarına bakamazken,
yan yana fakat karşı karşıyaydık…,
ve aynı yöne bakarken,
o gece gündüz açık esnaf lokantasında,
sabah çorbalarımızın buharı,
birbirine karmaşıyordu…;
ah;
aşk…,
yüreklerimizin buzulunda,
kızakla kayan bir çocuğun,
hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…,
ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve,
şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince...,
ki ayrılık,
yüzümün atlasına sinen,
çam kokusu ile,
kar tebessümleriydi…,
.
...
.
.
...
.
evrenin görüp göreceği en büyük
ve tek aşk-ı hakikî olan,
yaradanla son elçisinin aşkı,
/k/s/avruk değildir…,
başa taç, yürek bezeyen ve
gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır,
aşkımtırak ve dünya metası,
gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter,
tek tük aşklar da vardır ki,
varı yoğu baştan ayağa hasret,
ve ışıltılı ilham,
ve efsunlarla gelen muhabbettir…,
bütün berheva olacakların üzerinden
aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar
bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz
ve asrî aşk…,
bu arada; hay/hak karagözüm deyip,
esma/ül hüsnadan iki güzel ismi anarak
seslendiğinde hacivat arkadaşına,
güya karagöz de nasıl arifane
her sözü çağrışımla anlıyorsa,
işte öyleyiz biz de,
kendimizden gurbete düştüğümüzdeki,
her ayrılıkta ve
aşk; söyle hayata,
bir gölge oyunundan fazlası değilsin…,
ki azizim;
sen benim boş zamanlarımdın dediğin
ve ben de mesai saatlerimdin dediğim
günden beri yarım yamalak, kör topal
bir yaşam kayıp gidiyor avuçlarımızdan,
el yordamıyla geçiyor günlerimiz anlasana,
ah dünya, nasıl bir rüya bu…
her gün gördüğümüz,
yeniden yaşamak dediğin...
anadan üryan bir yalan gibi serildi aramıza
nicedir yeryüzü örtüsü...
salıncağını duaları arasında çoktan unutmuş,
boşluktaki çocukluğuna bön bön kavuşamayan,
bir üvey üveyik gibi,
en mahrem yerleri açıkta kalmış bir maymun gibi,
avcumuzdan geçen yaşam çizgisinin,
üstüne savruldu alın yazısı harflerinin külü,
duydun mu, yönsüzüz...
kendi ömürlerimizin sahte medyumuyuz,
ah dostum,
kaldır yüzündeki küflü tebessümü...
ki ben gözümü açtığım her sabah
cam küreme bir yaşam ekleyerek
eksiliyorum, ey hayat senden...
.
...
.
.
...
.
/ah kaçırma gözlerini benden
bal köpüğü; sohbetini tattım bir defa
ve kalbimde bir dolunay bakışıyla,
yüzünün mehtabına giden yakamozun yolunda,
iki turkuaz porselen kırdım…,
bu karanlık okyanus
nihayet gözlerini açtı,
/ah ayın on dördüm,
affet…,
açlıkla terbiye oluyorum,
ayyaş bir nefes gibi kokarak,
sensizim,
ve öyle görünüyor ki özlemiş olmalıyım…,
bunca değersizlik hisli ve,
kırık dökük sızım sızım,
iç çekmelerimden belli,
bu, /yeniden kavuşmaya itikadı bozuk dünyanın,
sevda manastırında,
yokluğunun kırbaçladığı bir besteyle,
içime uşşâk makamında düşen şarkısın sen,
neden anlamıyorsun…,
ve ömrümü bilmem kaça bölen,
zamanın ben merkezlilik kılıcının,
keskin yanıyla tenime battığı yerde;
gözleri dolu dolu derelerin,
eğrile doğrula sapmalarıyla dolan bir gölün kıyısında,
medeniyet tasavvuru demli bir yudum bir çay bile,
içilemez ve zehir oldu haberin var mı,
mülevves ortadoğulu kucaklaşmasından…,
ve başlatma şimdi ümmet olma bilincinin,
ızdırabından,
böyle zırvalık sancılı kasıkların yapacağı doğumdan,
nilüfer gözlü,
ve asr/ı saadet bereketli bir kız evladın,
dünyaya gelişini beklemek;
başını suya eğip, içine akan
ve cebinde sakladığı kıpırtısız susuşu
sessizce derine bırakan...,
cuma selamlığı beynamazlarının,
mürted haline bakmadan,
kadim kelama gösterdiği ihtirama benzer
/ah…,
fakirane diyorum ki;
bir gül dalıyla nakışlayıp aşkı…,
yedi cüceli masalın,
içine düşen kalbimizi,
kalabalık bir meydana,
yağmur dualarıyla serelim,
artık bahtına
ve müktesebatına ne yağarsa…,
.
...
.
.
...
.
örülmüş ağına düştük cümleten zehirli örümceğin,
ki panzehir ne mi,
ah ayol o da sorulur mu,
aşk olsun; aşk elbet,
kimimiz var kendimizden başka diyerek…,
öfkelerimiz en çok kendimize olmalı,
bunu bilseydik hiç değilse keşke,
ah neredesin,
korkuyla ümit arasında durmaya muktedir,
muvazene/denge,
neredesin irade ve
karar kılmışlık
ve kıyam mukavemeti,
öz disiplin,
ah;
.
...
.
.
...
.
kapandım secdeye,
yerdeki tekâvûd kalemefendisi seccademden
eflatun çiçek tozları topladım,
bağrıma saplanmış dalını çıkardım hüdayinabit alıcın,
ve serpiştirdim tozlarını,
beti benzi atmış dünyaya ve,
bir dua okudum kulağına,
sesim bir başka sese çarptı,
tuz buz mısralar kırıntısı rüyam ah,
turnam…;
keklik değil, güvercin ol diye fısıldayanım,
dudağımda hep aynı şarkı,
notalarını nar ağacının altına gömdüm...,
yüreği kimsenin üzülmesine el vermeyen,
bir yalancıyı sevdin sen…,
ve varsın gedanız kendine kıysın ey maşuk,
olgunlaşsın keder, çiçek yüklü dalında…,
ah;
.
...
.
.
...
.
bir gece bu kadar mı nur dağları gibi gökçek
ve çivit mavisi,
bir yolculuk bu kadar mı hususî olur,
gece neresi, çivit mavisi kim bilmiyordum,
umursamıyordum, bitmek tükenmek bilmeyen yolu,
can yoldaşım vardı, sırdaşım, elbistan ağıtım,
kalbimde;
irtibatı mütemadî yârenin hatrı hatırımdayken,
uyku yokluğa kadem basmış, yön kayıp
ve gaibdim…,
ezelden gelen meşkin ebedi
olsa da hoş olmasa da;
ve öylesi bir mahrumuyum ki,
ayrılığın varlığı mümkünsüz dostun…,
aşk olsun sana, öyle olsun hekimim,
bilesin ki şuurum pek açık bu çivit gecede,
nice evvelki geceler ve sabahlarda,
öğle, ikindi ve akşamlarda
olduğu gibi bilesin,
bilesin ki;
yüzün suyu hürmetine teveccühüm eşyaya
ve çocuk ruhum muhtaç teselline,
bir elma şekeri yarısı kadar,
karabiberim, kâfurum, kabir kokulum…
ah;
bir bardak suya atılmış ilaç gibi,
eriyorum hatırana köpük köpük,
hicaplı haline ve sana susuzum,
bir pınarın kaynağına varmak kadar
hasret kaldım dost sana,
ne zaman yüzün gelse yâdıma
iklim değişiyor ve değişiyor her anlam,
dünyam değişiyor, sonsuzluk
iştiyakı bürüyor ruhumu,
ki ne zaman ansam seni ah,
tam on yedime basıyorum,
tam on yedime,
erken kocamış haliyle dimdik ayakta,
dalları merhamete uzanan
sedir ağacım,
dertli başı gölgende bak yoldaşının
hemen yamacındayım ve,
üstümüzde ak ak, ak ak bulutlar,
bulutlar ak ak…;
ayniyyet dilindedir eş zamanlı
birlikte dinlediğimiz allahın şarkıları,
makam makamdır ve t\aksim t\aksim,
ve nasibini mevlasından almış güftelerdir
sızım sızım genzimizde sızlayan…,
.
...
.
.
...
.
turuncu ve kızıl gül yapraklarını
ebeden soldurmayacak rahmet;
ıslak kaldırımlara
yüzükoyun serilmiş ölüleri dahi
diriltebilse mesela…,
ve kendinden gayrısını bilmez kibrin,
mülevves göz pınarlarını kurutup,
nâdim bir nefesten buğu olaydı,
isli,
kasvetli kodes camlarında,
nolaydı…,
ah;
ki yaralı retinam,
işte böyleyken;
bir martı kanadını bile bile,
gözlerime batırmışken,
yaralı retinam,
refakatçi balıklar başucumda ağlarken,
şaşkın sözcükler
ellerimde yapış yapış
ve uğultusunda yalnızlığın
acemi hüznü
tıka basa dolmuşken içime,
dökülmez mısralara inci taneleri, yâr;
yâr balların balı,
kırıldı içimde bir dal,
bir ağıttır ücra suskunluğum,
değişen her gün ile
gömülüyorum ey en sana…,
ah;
tut ki daha çok seviyorum seni,
burkulan içimin süreyya sürgünlerinde,
acılarınla acılanmak istiyorum…,
hangi yeryüzü, gökyüzüne bakmaz…
ve sanılıyor mu ki,
gökyüzü de yeryüzüne meftun değildir,
ah;
sırdaş yol arkadaşlarını ayıramaz
zahirin bozulmuş raconları…,
ve ey semavatın oyun kurucusu;
cesaret ve sekînet veren bir düş yolla,
bu mülevves kuluna…,
ki bak saatler eşzamanlı,
onbirden üçe;
üçten onbire,
mütemadiyen,
ah;
.
...
.