Kültür Sanat Edebiyat Şiir

köy enstitüleri sizce ne demek, köy enstitüleri size neyi çağrıştırıyor?

köy enstitüleri terimi F tarafından 15.04.2004 tarihinde eklendi

  • Şinasi Akay
    Şinasi Akay 20.04.2014 - 13:24

    Köy Enstitüleri Cumhuriyet'in en büyük eğitim projesiydi.Bu proje köylü gençlere sadece müziği,edebiyatı,felsefeyi,demirciliği,marangozluğu değil...Medeni hayatı,dostluğu,iletişimi,insan sevgisini,yüce idealleride öğretiyordu'.
    Mehmet Zeki Coşkun
    (Yazar:Bekir Coşkun'un babası)

  • Bay Grey
    Bay Grey 27.08.2013 - 11:53

    tek tip tipi tip...

  • Şinasi Akay
    Şinasi Akay 20.08.2013 - 23:28

    Yaşamım boyunca birçok Köy enstitüsü mezunu ile tanışma olanağı buldum.Köy Enstitüsü yılları II.Dünya Savaşı yıllarına(karne yılları) denk geldiği için talebeleri imkansızlıklar ve yoksunluklar içerisinde okudular.Çoğu zaman öğünleri bir haşlama patates veya bir haşlama şeker pancarı oldu.Tanıdığım tüm köy enstitülerde gördüğün aydınlık ışık kalplerine yansımaktaydı.Hemen hemen hepsi 'Paris'e vali olacak kapasitede' yetiştirilmiş bireylerdi.

  • Mahir Ünlü
    Mahir Ünlü 20.04.2010 - 20:14

    1940-54 yılları arasında köy okullarına sınıf öğretmeni yetiştiren okullar. Önce Köy Öğretmen Okulları ve 1940 dan itibaren Köy Enstitüsü. 1946 dan itibaren öğretim programları yozlaşıp 1954 te kapatılmış.

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 15.08.2009 - 09:22

    Sıdıka Avar,”öğr” köyleri dolaşarak okul çağındaki kız çocuklarını topluyordu.
    Bir çok aile çocuklarını okula göndermek taraflısı değildi,Devlete güvensizlik de
    Vardı.Hem batıda hem de doğuda,yıllardar devlet denince sadece vergi,salma,yol borcu,kafa vergisi,hapislik, ikinci kez askerlik gibi sorunları düşünen köylüler,böle bir hizmetin arkasından yine bir sorun çıkacağını düşnüyorlardı.kızları almaya gittiği bazı köylerde
    Aileler 12 yaşındaki kızlarını bir gece içinde evermiştir.Avar 1986.147-152-230

  • Erdem Ülkün
    Erdem Ülkün 29.07.2009 - 10:28

    Köy Enstitüleri'nin,bir köy modelini gerçekleştirmeye yönelmiş olmaları da anlamlıdır.Zira bürokrasi,egemenliğini ancakj birbiriyle çatışan güçlü ve dinamik sosya güçlerin bulunmadığı homojen ve kapalı bir toplumda sürdürebilecektir.

  • Arzu S Arıyer
    Arzu S Arıyer 17.08.2008 - 17:58

    Hasan Ali Yücel
    İsmail Hakkı Tonguç
    Mahmut Makal
    Talip Apaydın
    Mehmet Başaran
    Mustafa Ekmekçi
    Daha niceleri........
    Türkiyenin gelmiş geçmiş en iyi eğitim kurumları....

  • Bülent Sirkeci
    Bülent Sirkeci 05.10.2005 - 21:56

    Yurdumun aydınlık yüzüydü.Kara beyinli yobazlar kararttılar o yüzü.

  • Sinem Göçer
    Sinem Göçer 24.07.2005 - 00:19

    Ben eğitim fakültesinde öğrenim gören biri olarak köy enstitüsünde okuyamamanın kırıklığını yaşıyorum.Kapatılması için sayısız bahane bulunmuştur.Ama ortadan kaldırıldıktan sonra da eğitim kurumlarının ve günümüz öğretmenlerinin kalitesinin durumu açıkça ortada.

  • Senem Shamsili
    Senem Shamsili 28.04.2004 - 06:09

    Koy Enstituleri = Turkiye'nin Gelecegi

    Kesinlikle yeniden acilmalilar!

  • F
    F 26.04.2004 - 12:48

    Kapatılmaları din elden gidiyor kışkırtması ile 1950lerde Adnan Menderes ve Demokrat Parti zamanlarına rastgelir. köylünün akıllanmasını istemeyen,:” Köylü, köylü ve cahil kalsın oy kaynağımız olmaya devam etsin” sistemini benimsemiş zihniyetlerin, halkı bu bahane ile kışkırtmaları ile kapatılmaları kolaylaştırılmıştır. A.B.D.nin yayılmacı politikalarının 1950’lerde ağırlaştığı görülür. Aslında sıcak denizlere inmek isteyen Rusya ‘nın önünü kesmek amacıyla anti-komünizm kışkırtmaları ile Rusya’nın güneyinde kalan her yerde buna benzer taktikler uygulamıştır. Bu hat yeşil kuşak ya da yeşil duvar olarak da isimlendirilir. Sonuçta komist yuvası olarak adlandırılan bu ilerici eğitim merkezleri A.B.D.'nın Türkiye yönetimi üzerinde kurduğu baskılarla kapatılmıştır.

  • F
    F 26.04.2004 - 12:45

    Kuruluş Gerekçesi

    Hazırlıkları 1935’te başlatılıp 1937’de denemesine girişilen ve 1940’ta yasallaşan Köy Enstitüsü sistemi; Cumhuriyet aydınlanmasının eğitim alanındaki en özgün ve en çok ses getiren bir uygulamasıdır. 17 nisan 1940’ta kabul edilen, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu’na göre “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince [MEB’ce] köy enstitüleri açılır.” (m.1) Bu yasa hükmüne göre enstitülerin görevi sadece köy öğretmeni yetiştirmekle sınırlı olmayıp öğretmenle birlikte sağlık görevlileri, teknisyenler vd. meslek elemanları yetiştirmektir.

    Yasanın yaptığı bu yalın tanımın gerisinde Köy Enstitülerinin kuruluşuna temel olan çok önemli gerekçeler bulunmaktadır. 1935 yılına gelindiğinde ülke nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı köylerde okul sayısı yok denilecek kadar azdır. Bu okullara kentlerden bulunup gönderilen az sayıda öğretmen de köylerde tutunamamakta ve başarılı olamamaktadır. Köy insanının eğitim gereksinmesi sadece okur yazarlıkla sınırlı değildir; bulaşıcı hastalıklarla savaşamamakta; üretimini ilkel yöntemlerle yapmaktadır. Kurtuluş Savaşı’nın ağır yükünü çeken köylüler henüz demokrasiyi yaşatacak cumhuriyet yurttaşı niteliğine kavuşamamıştır. Kısacası köylüler, uygar toplumun tüm nimetlerinden yoksundurlar.

    Asıl önemlisi, 1930-40’larda köye hizmet götürmek çok zordur. Cumhuriyetle birlikte girişilen köye hizmet çabaları; ya köylünün beklentilerine uymadığı ya da becerilemediği için yarım kalmıştır. Başarı için köylünün dilinden anlayan yeni bir aydın tipine gereksinme vardır. Bu da köylünün kendi içinden çıkarılabilecektir. İşin bu “püf” noktasını ilk yakalayan ve kendisi de bir köylü çocuğu olan büyük eğitimcimiz İsmail Hakkı Tonguç’tur. Büyük güçlüklerle öğrenim olanağı bulan Tonguç, Köy Enstitüsü Sisteminin hem kuramcısı, hem de kurucusudur. Onu, Atatürk’ün eski kurmaylarından Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan göreve getirmiş, sonraki Bakan Hasan-Âli Yücel de onun girişimlerine sahip çıkmıştır.

    Tonguç’a göre “köylüye birşey öğretebilmek için, ondan birçok şey öğrenmeli”ydik (1938) . Şöyle diyor:

    “Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köy[lüy]ü anlayabilmek,... duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lâzımdır. Onun içtiği suyu içmek, yediği bulguru yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir. Bizim köyün ne olduğunu evvelâ büyük âlimler, artistler değil kahramanlar anlayacaklar, sonra âlimlere ve sanatkârlara anlatacaklardır. Türk köyü, daha belki yirmi beş yıl âlim değil, kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak, sıtmalıya kinin rejimi yaptırmak, trahomlunun gözüne ilâç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün ‘dal’ diye adlandırdığı ağacı hakikaten ağaç hâline getirmek; ulemanın işi değil, kahraman teknisyenler ordusunun işidir... O [köylü] bu kahramanları içinden yetiştirmeğe mahkûm. Bütün felâketlere katlanarak, ıstırabı zehir yutar gibi yutarak çalışan ve başlarının üstünde şereflerle örülü birer taç taşıyan bu kahramanlar köyü dile getirecekler[dir]... O zaman yeni sesler duyacağız. Bu seslerden ürkmeden onları dinlemek lâzımdır. Köyden yeni renk ve seda getirenleri saygı ile karşılamak gerekir. Hakiki köyü ve memleketi o zaman anlayacağız...”

    Yine Tonguç’a göre:

    “Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi, mihaniki surette ‘köy kalkınması’ değil, manalı ve şuurlu bir şekilde ‘köyün içten canlandırılması’dır. Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki, onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler, şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir.” (1939)

    Görüldüğü gibi, kimi iddiaların aksine Tonguç, iş başına, yeterli kuramsal bilgi donanımına ve siyasal bilince sahip olarak gelmiştir.

    Tonguç, köylünün kurtuluşunu, onun kendi gücünde görmektedir:

    “Köylüyü, köyden başlayarak, ta Kamutay’a (TBMM’ye) varıncaya kadar, devletin bütün şubelerinin idaresine, onda bugünkü vasıflarından başka bir şart aramaksızın iştirak ettirmek, bu suretle devlet işlerini, realiteden kuvvet alan elemanlarla besleyerek memleketin hakikî bünyesine uygun bir şekle getirmek... Köylü vatandaşlarda... cumhuriyet vatandaşlığı şuurunu, aksiyon haline gelebilecek şekilde uyandırmak... lâzımdır.” (1939)

    Kuruluş ve Gelişim

    O zaman dönemin tek partisi [devlet partisi] olan Cumhuriyet Halk Partisi, 1935’te topladığı Büyük Kurultay’ında, devlet eliyle başlatılan “plânlı endüstrileşme” hareketine koşut bir “plânlı” olarak “köyü kalkındırma” hareketi başlatma kararı da aldı. yeni bakan Arıkan, eğitimcilere (özellikle Cevat Dursunoğlu’na) danışarak Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirdi. Tonguç, önce ciddî bir köy incelemesi yaptı; rakamları ve eski yapılanları değerlendirdi; 20 yıllık bir plân taslağı hazırladı. Bu plâna göre 1954 yılında öğretmen, koruyucu sağlık hizmeti, tarım teknisyeni ulaşmamış köy kalmayacaktı. Bunu başarmak hiç de kolay değildi. Herşeyden önce, açılacak enstitülere okur-yazar köy çocuğu/öğrenci bulmak büyük bir sorundu.

    Tonguç, klâsik eğitimcilerin direnişlerine karşın, ilk olarak, askerliğini yapmış okur-yazar gençlerden seçtiği bir grubu “Eğitmen” sanıyla köylerde “geçici öğretmen” olarak görevlendirmek üzere, 1936 yılında Eskişehir’in Çifteler Çiftliği’nde dört aylık bir kurs açtı. Ankara köylerinde görevlendirilen ilk 84 eğitmen başarılıydı. Eğitmen kursları ülkenin başka yerlerinde de açılarak çoğaltıldı. Eğitmen adayları, açılacak Köy Enstitülerinin ilk binalarını da yapmışlardı. Kendi köylerine giden eğitmenler, topladıkları çocukları üç yıl okutup mezun ederek yenilerini alıyorlardı. Eğitmenleri “gezici başöğretmenler” iş başında da yetiştiriyorlardı. Eğitmenler ayrıca, köyde çıkan sağlık sorunlarını kaymakamlığa iletmek ve köylüye modern tarım tekniklerini öğretmek, akşam okulları ile yetişkinlere de okuma-yazma, hesap ve yurttaşlık öğretmekle de yükümlüydüler.

    İkinci bir önemli adım olarak, 1937-38 öğretim yılında Eskişehir/Çifteler ve İzmir/Kızılçullu’da, “deneme” olarak iki “Köy Öğretmen Okulu” açıldı. 1940’a kadar açılan bu tip 4 okul, yasa çıkınca “Köy Enstitüsü” adını aldı ve değişik bölgelerde yeni Köy Enstitüleri açıldı. Enstitüsü sayısı 1945’te 20’ye, 1948’de 21’e çıkarıldı. Enstitüler, bölge esasına göre kurulmuştu. Her Enstitünün sorumlu olduğu 3-4 il vardı. Enstitüler, bu illerin köylerinde eğitmenlerin yetiştirdiği öğrencilerden seçerek öğrenci alıyor, bunlar enstitülerde ilkokulu tamamlayarak Enstitü öğrencisi oluyorlardı. Enstitü öğrencileri, üçüncü sınıftan sonra “öğretmenlik” ve “sağlık” kollarına ayrılıyordu. “Köy Sağlık Memuru” ve “Köy Ebesi” yetiştiren Sağlık Kollarının öğrencisi daha azdı. Enstitü girişimi evrimini tamamlayamadığı için öğretmenlik ve sağlık bölümünden başka bölüm açılamadı.

    Köy Enstitülerinin en önemli sorunlarından biri de kendi yönetici ve öğretmen kadrosunu oluşturamamaktı. Hizmete uygun yüksek okul, ilköğretmen okulu ve her türlü orta dereceli meslek okulları mezunları öğretmen olarak atandığı gibi, hiç okur-yazar olmayan kişilerden, enstitülere yararlı olabilecek becerisi bulunanlar da “usta öğretici” olarak atanıyorlardı. Kuşkusuz kadro sorunu sür-git böyle çözümlenemezdi. Bu sorunu kökten çözmek, köy eğitimi ile ilgili diğer personeli yetiştirmek ve bir “Köy İncelemeleri Merkezi” olmak üzere, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde bir de “Yüksek Köy Enstitüsü” açıldı.

    Köy Enstitüleri, II. Dünya Savaşı’nın sınıra dayandığı, ülkede kuraklık-kıtlığın kol gezdiği bir dönemde kuruldu. Ülke kaynakları her yönden kıttı. Varolan para ve ürünün de önemli bir kısmı çıktı-çıkacak savaş için ayrılıyordu. Kurtuluş Savaşı’ndan arta-kalan çocukların oluşturduğu erkek iş gücü de yeniden askere alınmıştı. Köylerde kadın ve çocuklar kalmıştı. Enstitüler “çocuk iş gücü” ile kuruluyordu. Köylüler, tek dayanağı çocuklarını okula vermek istemiyorlardı. Hele kız çocuk bulmak çok zordu. Bir yandan da her bulaşıcı hastalık çocukları alıp götürüyordu. Bugün “Enstitülerde çocukların ezildiğini” eleştiri konusu yapanlar, yaşanan koşulları ve köyde kalan çocukların bulaşıcı hastalıktan kırılıp geçtiğini hesaba katmamaktadırlar. Oysa bu çocuklar, Enstitünün yorucu işlerini yaparken, çağdaş yöntemler kullanarak kendi yetiştirdikleri ürünlerle daha iyi beslenebiliyor, hastalıkları iyileştiriliyordu. Bu koşullarda Enstitülerde 700 bina yapılmış, binlerce dekar boş arazi işlenip ekime açılmış, binlerce hayvan ve milyonlarca ağaç yetiştirilmiştir. Bunları yapmasalar, yaşıtları gibi köylerde sefil olacaklar, yeni doğanlar da on yıllarca okumaz-yazmaz ve bilimin aydınlığından uzak kalacaklardı.

    Köy Enstitüleri, istismarcıların ve bazı çıkar çevrelerinin etkisiyle 1946’dan sonra özgün yapılarından saptırıldı. Tonguç’un “Enstitülerin Kalbi” dediği Yüksek Köy Enstitüsü 1947’de kapatıldı. 1950’den sonra kız ve erkek öğrenciler ayrı enstitülerde toplandı; sağlık kolları kapatıldı. 1953’te programları, klâsik ilköğretmen okullarınınki ile birleştirildi. 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri tümden kapatılıp yerlerinde klâsik “İlköğretim Okulları” açıldı.

    Köy Enstitülerinde Uygulanan Eğitimin Özellikleri

    1953 yılına kadar Köy Enstitülerinin öğretim süresi ilkokul üzerine 5 yıldır. Öğrencilere yazları en çok 45 gün izin verilirdi. 1946’ya kadar uygulanan Enstitü programlarında öğretmenlik bölümünün haftalık ders yükü 44 saattir. Bunun yarısı genel kültür ve meslek derslerine, dörtte biri iş ve dörtte biri de tarım etkinliklerine ayrılıyordu. Her “Enstitülü”nün öğretmenlik diplomasında bir “İş” (demircilik, yapıcılık, ev işleri gibi) , bir de “Tarım” (meyvecilik, kümes hayvancılığı gibi) “ek” branş olarak belirtiliyordu.

    Enstitülerde tarım ve iş derslerinin içeriği, o yörede geçerli tarım türü ve zanaatlara göre, ilgili enstitü öğretmenler kurulunca belirlenirdi. Bu ders ve etkinlikler mevsimlere göre düzenlenir, enstitünün tüm işleri öğretmen ve usta öğreticilerin rehberliğinde öğrenciler tarafından yapılırdı. Yeni kurulan enstitülere, önce kurulanlar tarafından “yardım ekipleri” gönderilirdi. Böylece dayanışma, kültürel etkileşim, gezi-gözlem gibi olanaklar sağlanırdı. Tüm etkinliklerde köy yaşamıyla bağlantı kurulur, köyde modern yaşamın kurulmasında işe yarayacak bilgi ve beceriler kazandırılırdı.

    Köy Enstitüsü programı, çok yönlü eğitimi benimsemişti. Genel kültür ve beceriler yanında edebiyat, resim, müzik ve spor gibi etkinlikler, her öğrencinin doğal hakkı sayılıyordu. Her sabah güne cimnastik ya da halk oyunları ile başlanırdı. Eğitim yaşamının tümüne sanat, hareket ve yaratıcılık egemendi. Her öğrencinin bir müzik aleti (genellikle mandolin) çalması zorunlu idi. Halk kültürünün tüm malzemesi enstitülere taşınıp işleniyordu.

    Enstitülerde her hafta bir eğlenti düzenlenir, bu etkinliğe yönetici ve öğretmenler de katılırdı. Bu eğlenti programları piyes, müzik, gösteri, halk oyunu, orta oyunu vb. etkinliklerden oluşurdu. Bu etkinlikleri, çevredeki köylüler ve öğrenci velilerinden konuk olanlar da izlerlerdi.

    Köy Enstitülerinde uygulanan eğitim ve öğretim yöntemi, “öğrenciyi merkeze” koymuş ve onun etkin kılınmasını temel almıştı. Ekip çalışmaları ve bireysel etkinlikler, öğrenci kişiliğinin geliştirilmesi açısından vazgeçilmez koşuldu. Tonguç’un geliştirdiği ve Köy Enstitüsü Sistemi’nde benimsenen “İş Okulu” anlayışı, el becerileri ile sınırlı bir yaklaşım olmayıp öğrenciyi etkin ve yaratıcı kılacak tüm etkinlikleri kapsardı. Serbest okuma, müzik, beden eğitimi vb. çalışmalar da iş okulunun unsurlarıydı. Bu sistem, kuramsal bilgi ile uygulamayı iç içe yürütüyordu. Enstitülerde, bulunabilen teknolojinin yoğun olarak kullanılması esastı.

    Çıkarılabilecek Dersler

    Köy Enstitülerini, 1940’lı yıllardaki özgünlüğü ile kurma düşüncesi gerçekçi değildir. Tonguç Baba, bugün yaşasaydı bugünün koşullarına göre bir enstitü kurardı. Onun dünya görüşü ve gerçekçiliği bunu gerektirir. O, bugün bir enstitü kursaydı; orada çocuklar değil, gençler bulunur, öğrenciler okullarına cep harçlıklarıyla değil emekleriyle “katkı” yaparlardı. Bu enstitüde yine “serbest okuma” saatleri bulunur, çocuklar ve gençler doya doya roman, öykü, şiir, genel kültür kitapları okurlar, zamanlarını test çözerek tüketmezlerdi. Bu enstitü; müziği, resimi, sporuyla her zaman neşeli, sevilen ve özlenen bir yuva olurdu. Öğrenciler laf dinlemezler, araştırır, bulur ve tartışırlardı. Okullarını ağaçlandırıp çiçeklendirirler, çevreyi korurlardı. Güç durumdaki arkadaşlarına yardım ederlerdi. Boş zamanlarını kaset dinleyerek değil çalgı çalarak; takım fanatikliği ile değil spor yaparak değerlendirirlerdi. Bu enstitünün kuşkusuz bilgisayarları da bulunurdu.

    Sonuç

    Kısacası, Cumhuriyetin aydınlanma hedefleri, ülke gerçekleri ve çağdaş eğitim-bilimin verileri arasında yapılmış başarılı bir sentezin ürünü olan Köy Enstitüleri; köy insanının, bilimin aydınlığında, bilinçli bir liderlikle kendi yazgısını değiştirmeye yönelik bir harekettir.

    Köy Enstitüsü hareketi; kendi ülkemizin beyin gücü, yaratıcılığı ve yurtseverliği örgütlenerek, toplumun en yoksul çocuklarının kendi emekleriyle ücretsiz öğrenim görebileceklerini, kıt olanaklarla da çağdaş eğitimin olabileceğini, demokrasinin sözle değil 'yaşanarak' öğrenilebileceğini kanıtlamıştır.

  • Ahmed Çetin
    Ahmed Çetin 25.04.2004 - 19:08

    Komünist yuvası...

  • Can Dericioğlu
    Can Dericioğlu 20.04.2004 - 00:01

    2. Dünya savaşı sırasında ekonomimizin kötü döneminde İsmet İnönü tarafından kuruldu köy enstitüleri.

    Kırsal Kesimde yaşayan insanların öğrenim görüp eğitimli olmaları ve aralarından kısa zamanda öğretim üyeleri çıkarmayı planlıyrodu İsmet Paşa.

    Fakat yine yük köylünün omuzlarına binince hiç bir şey planlandığı gibi olmadı...