Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Hutbe sizce ne demek, Hutbe size neyi çağrıştırıyor?

Hutbe terimi Fatih Öztütüncü tarafından 19.11.2004 tarihinde eklendi

  • Can Er
    Can Er31.03.2006 - 15:24

    m.engin noyan veb sitesi
    Mustafa Kemâl Atatürk'ün 7 Şubat 1923'te Balıkesir'de Paşa Camii'nde verdiği hutbedir...
    İbret-i Âlem olsun diye!



    Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
    Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçkleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir.
    Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur'an'daki mânası açık olan ayetlerdir
    . İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.

    Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunarı arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak'tır.


    Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazreti

    Peygamber'in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah'ın huzurunda bulunuyoruz.
    Beni buna eriştiren Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevab kazanacağımı ümit ediyorum.

    Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır.
    Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.

    Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

    Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum.
    Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

    Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir.

    Efendiler, hutbe demek topluma hitabetmek, yani söz söylemek demektir.

    Hutbenin manası budur.

    Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır.

    Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.

    Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki,

    gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler

    o günün sorunlarıdır
    , o günün askeri,
    idâri,
    mâli ve siyasi, sosyal konularıdır.

    İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir.

    Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı.

    O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir.

    Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar.

    Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi,

    Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir,

    başka şey değildir. Yüz, ikiyüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir.
    Geçen yıl Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki 'Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.' Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır.

    Hutbeyi verenlerin siyasi olayları
    , sosyal ve medeni olayları hergün izlemeleri zorunludur.

    Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.

  • Cemal Öztürk
    Cemal Öztürk03.02.2006 - 23:18

    Hutbe: Muhatabın sosya- kültürel ihtiyaçarına cevapverecek bir mevzunun özlü olarak, veciz ve mana yüklü sözcüklerle işlenmesidir.Diye değerlendiriyorum.Hutbe ne kadar güzel olursa olsun eğer muhatabın gereksinimlerine hitap etmiyorsa nafile dir fikrindeyim.

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü10.12.2004 - 09:34

    10.12.2004 cuma hutbesi


    İNSAN HAKLARINA SAYGI


    Değerli Mü’minler!


    İslâm dinî yaratılmışların en şereflisi olan insana büyük değer vermiştir. İnsanlık, ortaçağ karanlıklarında cehalet, vahşet içerisinde yüzerken, İslâm’ın getirdiği ilkeler ve ahlaki değerler bu takdiri haklı çıkaracak güçtedir. Kur’an-ı Kerim ve onu tebliğ eden Hz. Muhammed (s.a.s.) hep insana saygıyı tavsiye etmişler, kime karşı olursa olsun zulmü yasaklamışlardır. Yüce Allah, her şeyden önce insanı yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere yaratmıştır. “Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi...”(1) âyeti bu hususu ifade etmektedir. Böylesi ağır ve şerefli bir görev sadece insana verilmiştir. Evrende başka bir varlığın bu tür bir fonksiyonundan söz etmek mümkün değildir. Yine “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.”(2) âyetiyle, insanın yaratılışında bir güzelliğin hedeflendiği vurgulanmıştır.


    Aziz Mü’minler!


    İnsan’ın hayatını onurlu bir şekilde sürdürebilmesi için vazgeçilmez temel hakları vardır. Din, can, akıl, namus ve mal güvenliği bu hakların en önde gelenleridir. Bu haklar, inanç, cinsiyet ve ırk gibi ayırımlar dikkate alınmaksızın dokunulmazdır. Sevgili Peygamberimiz meşhur veda hutbesinde “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; beyazın siyah üzerine, siyahın da beyaz üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” sözleriyle insanların eşitliğini ifade etmiştir. Temel haklar, insanı insan yapan değerler bütünüdür. Bu yüzden insanlık âlemi, tarih boyunca bu değerleri elde edip muhafaza etmek için canlarını dahi göz kırpmadan feda etmişlerdir. Onurlu bir hayat için tarih boyunca insanlık hakikaten ağır bedeller ödemiştir, ödemeye de devam etmektedir. Bugün yüksek sesle telaffuz edilen insan haklarının her birine ulaşmak için hayat haklarını adeta diğer insanlara feda eden hak, adalet sembolü kahramanları unutmamak gerekir.


    Değerli Mü’minler!


    Kur’an’a ve Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) gönül vermiş kimseler olarak insan haklarına saygı gösterelim. İhlal ettiğimiz her insan hakkından Allah katında hesaba çekileceğimizi unutmayalım. Allah’ın Peygamberi; “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir haksızlık varsa, altın ve gümüşün geçmediği hesap günü gelmeden helalleşsin. Aksi takdirde, yaptığı haksızlık ölçüsünde, iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden kimseye yüklenir.”(3) buyurmaktadır. Hal ve hareketlerimizi bu doğrultuda yeniden gözden geçirelim. İnsan haklarına saygı göstermenin dini bir görev olduğunu unutmayalım.


    Yaşar YİĞİT
    Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


    ___________________

    1 Bakara, 2/30.

    2 Tîn, 95/4.

    3 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48, Tirmizî, Kıyamet 2.



    www.diyanet.gov

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü30.11.2004 - 19:30

    17.12.2004 - İSRAF (cuma hutbesi)



    Muhterem Müslümanlar!

    Yüce dinimiz İslam’ın, huzurlu bir hayat için benimsediği prensiplerden birisi de, iktisat ve îtidaldir. İktisad ve itidal, yeme-içme, harcama, konuşma ve benzeri bütün işlerde ölçülü olmaktır. Bunun zıddı ise israftır. İsraf, ihtiyaç sınırını aşmak, aşırı harcamalarda ve ölçüsüz davranışlarda bulunmak demektir.

    Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, olgun Mü’minlerin sıfatlarını sayarken, onların daima ölçülü olduklarını vurgulamakta ve şöyle buyurmaktadır:

    “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır”[1].


    Muhterem Müslümanlar!


    Allah tarafından bize bahşedilen hayat, sağlık, eş, evlat, makam-mevki, mal, mülk gibi nimetler, hep emanet olarak verilmiştir. Onun için biz, bu nimetleri kullanma tarzımızdan, israf edip etmediğimizden ve bunları nerelerde harcadığımızdan ahirette sorguya çekileceğiz. Konumuzla ilgili olarak Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Sonra o gün, nimetlerden hesaba çekileceksiniz”[2].

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Kıyamet günü insanoğlu, ömrünü nerede harcadığından, yaptığı işleri ne niyetle yaptığından, nasıl kazanıp nereye harcadığından, vücudunu ve sıhhatini nerede ve nasıl değerlendirdiğinden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz”[3] buyurmuşlardır.

    Millet olarak israftan özenle kaçınmalıyız. Özellikle, çöpe atılan ekmeklerden tutun da kamu malları, tabi kaynaklar, elektrik, su ve zaman gibi sayısız nimetler israf ediyoruz. Hâlbuki yeryüzünde hiçbir kaynak ve imkân sonsuz değildir. Günümüzde bunların değeri, daha da artmıştır. Çünkü azalan kaynaklar daha çok değer kazanırlar. Değerli şeyler ise rasgele sarf edilmezler.


    Muhterem Müslümanlar!

    Allah’ın bahşettiği maddi imkânların israf edilmesi büyük bir vebal olduğu gibi, sonuçta pek çok yuvanın dağılmasına ve ülkenin ekonomik açıdan zayıflamasına da sebep olmaktadır. Bunun için şahsi harcamalarımızda ölçülü olmak, ülke kaynaklarını dikkatli kullanmak, verimli alanlarda değerlendirmek, dini ve milli bir görevdir. Yarınlarımızın huzur ve rahatı için fert ve millet olarak iktisatlı davranmak ve israfa sapmamak zorundayız. Çünkü israf, Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlük ve saygısızlıktır. Tutumlu olmak ise, o nimetlere gösterilen fiili bir saygı ve şükürdür.

    Muhterem Müslümanlar!

    Hutbemi bir ayet mealiyle bitiriyorum:

    “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabb’ine karşı çok nankörlük etmiştir.”[4]


    Yaşar YİĞİT
    Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



    ---

    [1] Furkan,25/ 67.

    [2] Tekasur; 102/8

    [3] Tirmizî, Kıyame 1

    [4] İsrâ; 26,27.


    www.diyanet.gov

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü30.11.2004 - 19:27

    KULLUK BİLİNCİ


    Muhterem Müslümanlar!


    Yaratılanlar arasında eşsiz bir yeri olan ve yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insan, gayesiz ve başıboş olarak yaratılmamıştır(1) . Zira insan, kendisine bahşedilen hayatı gelişi güzel yaşayıp sonra da yok olacak bir varlık değildir. Dünyadaki her şey, insanın hizmetine sunulmuş,(2) buna mukabil, insanoğlundan Yüce Allah’ı tanıması, emrettiği yolda hayat sürmesi ve O’na kulluk etmesi emredilmiştir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”(3) , “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır”(4) ilahî buyrukları bu gerçeğin ifadesidir. Bu itibarla İman ve ibadetler, manevî varlığın temel taşı, insanın dünya ve ahiret saadetini sağlayan en değerli iki manevî sermayesidir.

    Aziz Mü’minler!

    Dinimize göre, hayat anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, hayırlı bir faâliyet alanı, ölüm ise bu faâliyetlerin karşılığını bulacağımız, ebedi âleme geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır. Buna göre, bir Müslüman içinde bulunduğu zamanının kıymetini iyi bilmek ve kendisine verilen ömrü en iyi şekilde değerlendirmek durumundadır. Yüce Allah kullarını şöyle uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! ” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın. Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır”(5) . Evet, hayat zorluklarla doludur. Ancak, hayatın iniş ve çıkışlarına rağmen, kulluk bilincini kaybetmeyen mü’minlerden Yüce Allah şöyle bahsetmektedir: “Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”(6)

    Değerli Mü’minler!

    Ümmetini her vesileyle imanın gereği olan salih amellere yönlendiren ve ahirete hazırlık yapmalarını tavsiye eden Peygamberimiz: “Meşgul edilmeden önce sâlih amellere koşun”(7) buyurmuşlardır. Unutmamak gerekir ki, kişi bu dünyada yapmış olduğu en küçük bir iyiliğin mükâfatını, en küçük bir kötülüğün de cezasını görecektir.(8) Buna göre, hayatın verimli olması için, ibadetler ve hayırlı hizmetlerle dolu hale getirilmesi gerekmektedir. Nitekim Yüce Allah insanlığı bu konuda uyararak şöyle buyurmuştur: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir) .”(9)

    Gerçek şu ki, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”(10) ayetini kendisine rehber edinenler, dünya ve âhirette zararlı çıkmayacaklardır.


    Yüksel SALMAN
    Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



    _________________

    1 el-Kıyâme, 75/36.

    2 el-Hac, 22/36,37, 65; el-Câsiye, 45/12; İbrahim, 14/ 32-33; Lokmân, 31/20.

    3 ez-Zâriyat, 51/56.

    4 el-Mülk, 67/2.

    5 el-Münâfıkûn, 63/9–11.

    6 en-Nûr, 24/36–37.

    7 İbn Mâce, “İkame”,78.

    8 ez-Zilzâl, 99/7–8.

    9 el-Asr, 103/1–3.

    10 el-Haşr, 59/18.

    www.diyanet.gov

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü30.11.2004 - 19:21

    Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslarda yıllardır devam eden ve dünya barışını doğrudan etkileyen huzursuzluk ve çatışmaların, bugünlerde komşumuz Irak’ta önlenemez bir insanlık felâketine dönüştüğünü üzülerek müşahede etmekteyiz. Katledilen masum insanlar, sönen ocaklar, kimsesiz ve çaresiz kalan çocuklar, saldırıya uğrayan mabetler ve vahşete dönüşen savaş, şiddetin şiddetle karşılık bulması ve şiddetin kadınlara, çocuklara, insani yardım, ticaret gibi amaçlarla ülkede bulunan herkese kadar uzanması bütün insanlığı derinden yaralamakta ve geleceğe dair ciddî bir karamsarlığa ve endişeye sevk etmektedir. İnsanlığın temel değerlerine, hak ve özgürlüklerine yöneltilen bu tür çirkin saldırıları hiçbir gerekçe haklı kılamaz.

    Geçen yüzyılda insanlığın yaşadığı korkunç tecrübelere rağmen şiddet, terör ve savaşların giderek tırmanması, özellikle barış ve esenlik mekânları olan mabetlerin amacı dışında kullanılması, insanlığın ortak kültür mirasının sorumsuzca tahrip edilmesi, çocukların ve masum insanların insafsızca katledilmesi, içinde yaşadığımız yüzyılda artık tekrar edilmemesi gereken bir insanlık ayıbı ve suçudur.

    İnsanlığa ilâhî rehber ve mesaj olarak gönderilen yüce dinimiz İslâm, yeryüzünde kargaşa ve bozgunculuğu değil; düzeni, insanlar arasında barış ve adaleti gerçekleştirmeyi amaçlamış, düşmanlığı ve zulmü yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de bütün müminler toptan barışa çağrılmakta, ilâhî din mensupları asgarî müştereklerde barış ve uzlaşmaya davet edilmektedir. (Al-i İmran, 64)

    Aynı dünyayı paylaşan milletler, birbirlerine karşı merhamet ve hakkaniyet ölçüleriyle hareket etmelidir. Bütün peygamberler, insanları barış ve kardeşlik içinde yaşamaya, hak ve hukuka riayete davet etmiştir. Ancak tarihî süreçte olduğu gibi çağımızda da bu ilâhî prensipler, bazı siyasî ve ekonomik sebeplerle çiğnenmekte, dünyamızın birçok bölgesinde barış yok edilmektedir.

    Toplumlar ve farklı din-kültür mensupları arasında yüzyıllar boyu sürmesi muhtemel kin ve nefret tohumlarının ekilmesine sebep olan son olaylar, iyice tırmanan şiddet hatta vahşet manzaraları, onur kırıcı ve alçaltıcı cürümler insanlık tarihine düşen kara bir leke olarak kalacak ve hafızalardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu durum aynı zamanda dünya barışı için çaba gösteren Müslüman, Hristiyan ve Musevî din adamlarının, barış gönüllülerinin işini de zorlaştırmaktadır.

    Biz bundan yola çıkarak bütün dini liderleri barışa öncülük yapmaya, siyasetçileri de onlara kulak vermeye çağırıyoruz. İnsan hak ve özgürlükleri, barış içinde birlikte yaşamak, karşılıklı sevgi ve saygı, diyalog ve hoşgörü gibi yüksek değerleri savunan herkesin bunları sözde bırakmayıp hayata geçirmesi, özellikle güç ve iktidar sahiplerinin de bu vahşeti durdurmak için ortak bir tavır belirlemesi ve yaraların sarılması konusunda işbirliği yapması insanî ve tarihî bir sorumluluktur. İnsanlığın geleceğini tehdit eden bütün olaylar karşısında herkesi sağduyuya, bilinçli ve sorumlu davranmaya davet ediyoruz.

    Kamuoyuna saygıyla duyurulur.