'...erdem,herkesin artık bildiği gibi,yetkinliğe giden çetin yolda her zaman engellerle karşılaşır,günaha ve kötülüğe gelince,şans onları her zaman öylesine sever ve kollar ki,genç kız daha asansörün kapısına gelir gelmez kapılar açıldı...'
'...bir saat sonra,Odette'ten bir pusula aldı ve daha anlayışlı gözler için belki düşüncede dağınıklığı,terbiye yetmezliğini,samimilik ve irade noksanını ifade edebilecek olan karakter şekilsizliklerine bir disipilin gösterişi tahmil eden Britanyalı katılığının caliliğini taşıyan o büyük harfli yazıyı derhal tanıdı...'
'...Vivaldi'nin konçerto tarihindeki çok önemli rolünü 1905'te ilk kez vurgulayan müzikolog Arnold Schering,ağır ve sakin 2. Bölümdeki solo kemanın resitatif yorumunu,fırtınada kıyıya vurmuş kazazedelerin yakarışına benzetmiştir...'
Bilindiği gibi, Misak-ı Milli Beyannamesi’nde Kürt adı geçmiyor... Birinci maddede “din ortaklığından”, “Osmanlı İslam ekseriyetinden“, “ayrılık kabul etmez bir bütün“den söz ediliyor... Milli Mücadele boyunca, “Türklerin ve Kürtlerin Misak-ı Millisi”nden, self determinasyon’a, muhtariyete, mahalli idare kurma hakkına varıncaya kadar bir dizi vaadde bulunulsa, Kürtlerin farklı bir etnik kökene sahip oldukları çekingen bir tarzda da olsa ifade edilse de, o dönemde geçerli ‘millet’ anlayışından ötürü, Kürtlerin Türk Milletinden sayıldığı izlenimi ortaya çıkıyor... Fakat gerek beyannamenin birinci maddesi, gerekse Mustafa Kemal’in 18 Aralık 1919 tarihli demeci, daha işin başında çelişkiyi ortaya koyuyor... Nitekim, Mustafa Kemal söz konusu demecinde şunları söylüyordu: ” [...]devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik [...] Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırıyla meskun aksamı vatanımızı tahdit eder”. (8) Kürt yurdu olan Musul Vilayeti 2 Kasım 1918’den itibaren İngilizlerin işgali altında olduğuna göre, Kürdistan’ın bölünüp-parçalanmasına razı olunduğu, bu durumun sorun edilmediği anlalışıyor... Mustafa Kemal 24 Nisan 1920’deki demecindeyse “ [ Erzurum Kongresinde] vatan hududu dahilinde yaşayan anasır-ı islamiyenin her birinin kendine mahsus olan muhitine, âdatına, ırkına mahsus olan imtiyazatı bütün samimiyetle ve mukabilen kabul ve tasdik edilmiştir“ (9) diyor... Açıkça ifade edilmese de Kürtlerin self-determinasyon hakkına sahip oldukları imâ edildiyor... Fakat Amasya Protokolleri'nde daha net ifadeler kullanıldığı görülüyor... Bir taraftan bu tür beyanatlar verilirken, diğer yandan da Türk, Kürt, Çerkes, vb. birliğine ve bunların bölünmezliğine yapılan vurgunun dozu artıyor... Devletin durumu netleştikçe, başta Mustafa Kemal olmak üzere, yönetici kliğin duruma hakimiyeti pekiştikçe, emperyalistlerle anlaşma yolunda mesafe kaydedildikçe, uslubun da değiştiği görülüyor... Bu sorunla ilgili yapılan tüm konuşmalar mutlaka birliğe-bölünmezliğe yapılan bir vurguyla bitiyor... Meclisin ve hükümetin hem Kürtlerin, hem de Türklerin meclisi ve hükümeti olduğu, Lozan Konferansı’na giden heyetin Türkleri ve Kürtleri temsil ettiği, Misak-ı Milli’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Misak-ı Milli’si olduğu ifade ediliyor... Eğer söylemin lafzından ziyade ruhu dikkate alınırsa, asıl niyetin Kürtleri Türkleştirmek olduğunu söylemek mümkündür... Anadolu’da Türk ırkına dayalı bir devlet-ulus kurmak isteyenler, ülkeyi Rum ve Ermenilerden temizleyerek zaten bu yolda büyük bir mesafe kaydetmişlerdi... Geriye Kürtleri Türkleştirmek, değilse hizaya getirmek kalıyordu... TC elbette Kürtlerle birarada yaşamak isitiyordu ama bir şartla: Kürtler hiçbir hak talebinde bulunmadıkları sürece...
TC iktidarının bu tür bir politika uygulayabilmesi, bizzat Kürtler tarafından da kolaylaştırılmıştı... Nitekim herbiri ayrı bir ‘devletçik’ halindeki Kürt aşiret şefleri arasındaki bölünmüşlük ve rekabet, onların gelecekleriyle ilgili ortak tavır almasını, ortak bir politik program izlemesini olanaksız hale getirmişti... Bir bölüğü açıkça Kuvayı Milliyecilerle ortak hareket ederken, bir bölüğü de silahlı mücadele yürütüyordu, bir başka kesim iki taraf arasında ‘kararsızdı’, vb. Zaten Kürt aşiret reisleriyle Kuvayı Milliyeciler arasındaki “muğlak mutabakat” Hilafet Makamı’nın tasfiyesinden sonra problemli hale gelmişti... Resmi söylem, sorunun Lozan Konferansı’nda çözüldüğünü, Kürtler Lozan’da temsil edilerek self-determinasyon hakkını kullandıklarını, artık söyleyecek sözlerinin olmadığını ileri sürerek, sorunu kapatmaya çalışıyor... Gerçekten Lozan'da Kürtler temsil edilmiş miydi? Edilmişse ne kadarını kim temsil etmişti? Bu soruların burada cevaplanması için yerimiz yok ama şu kadarını söyleyebiliriz: Kürdistan’ın güneyi [Musul Vilayeti] İngiliz işgali altında olduğuna göre, Lozan’a o bölgeden temsilcilerin katılması zaten mümkün değildi... Üstelik Kürtler İngilizlerle savaşmaktaydı... Daha baştan İngilizlerle anlaşarak Kürt yurdunun parçalanmasına onay verenlerin bu gün hâlâ Kürtlerin self-determinasyon hakkını kullandığını söylemesi ne anlama geliyor?
'...erdem,herkesin artık bildiği gibi,yetkinliğe giden çetin yolda her zaman engellerle karşılaşır,günaha ve kötülüğe gelince,şans onları her zaman öylesine sever ve kollar ki,genç kız daha asansörün kapısına gelir gelmez kapılar açıldı...'
'...bir saat sonra,Odette'ten bir pusula aldı ve daha anlayışlı gözler için belki düşüncede dağınıklığı,terbiye yetmezliğini,samimilik ve irade noksanını ifade edebilecek olan karakter şekilsizliklerine bir disipilin gösterişi tahmil eden Britanyalı katılığının caliliğini taşıyan o büyük harfli yazıyı derhal tanıdı...'
Akşam olunca yarelerim sızlar
Derdim çoktur değmeyin bana kızlar
Bu aşkıma şahit olsun yıldızlar...
Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Avlasam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni
Veysel der ismini koymam dilimden
Ayrı düştüm vatanımdan ilimden
Kuş olsan da kurtulamazdın elimden
Eğer görse idim göz ile seni...
-She's not, however, a great dancer yet...Nor is she likely to become one if she allows herself to be sidetracked by idiotic flirtations...
Olmada diller rubûde gamze-i câdusuna
Deşt-i hüsnün sayd olurlar şîrler ahsusuna
Çille-i sahtın çeker herdem keman ebrûlerin
Aferin erbab-ı aşkın kuvve-i bâzusuna
Aman beli beli tiryel lele lel le li canım
Yâlâ yele lelle li vay aman aman aman aman câdusuna...
'...Vivaldi'nin konçerto tarihindeki çok önemli rolünü 1905'te ilk kez vurgulayan müzikolog Arnold Schering,ağır ve sakin 2. Bölümdeki solo kemanın resitatif yorumunu,fırtınada kıyıya vurmuş kazazedelerin yakarışına benzetmiştir...'
Gümüş saçlarına eğdim başımı,
Şefkât duygusunun meleği anam.
Ninni say gözümden sızan yaşımı,
Gönlümün biricik dileği anam.
Uyu, uyu ey gözümün bebeği anam.
Derdimi bir tuttun kendi derdinle,
Gönlüme teselli kattım seninle,
Başını göğsüme yasla da dinle,
Kalbimin biricik dileği anam.
Uyu, uyu ey gözümün bebeği anam...
'...dehşet denizinin ortasında... Kör girdabın kıyısında... Zor zanaat insan olup,insan kalmak! ..'
Kürtler Misak-Milli’nin neresinde duruyordu?
Bilindiği gibi, Misak-ı Milli Beyannamesi’nde Kürt adı geçmiyor... Birinci maddede “din ortaklığından”, “Osmanlı İslam ekseriyetinden“, “ayrılık kabul etmez bir bütün“den söz ediliyor... Milli Mücadele boyunca, “Türklerin ve Kürtlerin Misak-ı Millisi”nden, self determinasyon’a, muhtariyete, mahalli idare kurma hakkına varıncaya kadar bir dizi vaadde bulunulsa, Kürtlerin farklı bir etnik kökene sahip oldukları çekingen bir tarzda da olsa ifade edilse de, o dönemde geçerli ‘millet’ anlayışından ötürü, Kürtlerin Türk Milletinden sayıldığı izlenimi ortaya çıkıyor... Fakat gerek beyannamenin birinci maddesi, gerekse Mustafa Kemal’in 18 Aralık 1919 tarihli demeci, daha işin başında çelişkiyi ortaya koyuyor... Nitekim, Mustafa Kemal söz konusu demecinde şunları söylüyordu: ” [...]devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik [...] Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırıyla meskun aksamı vatanımızı tahdit eder”. (8) Kürt yurdu olan Musul Vilayeti 2 Kasım 1918’den itibaren İngilizlerin işgali altında olduğuna göre, Kürdistan’ın bölünüp-parçalanmasına razı olunduğu, bu durumun sorun edilmediği anlalışıyor... Mustafa Kemal 24 Nisan 1920’deki demecindeyse “ [ Erzurum Kongresinde] vatan hududu dahilinde yaşayan anasır-ı islamiyenin her birinin kendine mahsus olan muhitine, âdatına, ırkına mahsus olan imtiyazatı bütün samimiyetle ve mukabilen kabul ve tasdik edilmiştir“ (9) diyor... Açıkça ifade edilmese de Kürtlerin self-determinasyon hakkına sahip oldukları imâ edildiyor... Fakat Amasya Protokolleri'nde daha net ifadeler kullanıldığı görülüyor... Bir taraftan bu tür beyanatlar verilirken, diğer yandan da Türk, Kürt, Çerkes, vb. birliğine ve bunların bölünmezliğine yapılan vurgunun dozu artıyor... Devletin durumu netleştikçe, başta Mustafa Kemal olmak üzere, yönetici kliğin duruma hakimiyeti pekiştikçe, emperyalistlerle anlaşma yolunda mesafe kaydedildikçe, uslubun da değiştiği görülüyor... Bu sorunla ilgili yapılan tüm konuşmalar mutlaka birliğe-bölünmezliğe yapılan bir vurguyla bitiyor... Meclisin ve hükümetin hem Kürtlerin, hem de Türklerin meclisi ve hükümeti olduğu, Lozan Konferansı’na giden heyetin Türkleri ve Kürtleri temsil ettiği, Misak-ı Milli’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Misak-ı Milli’si olduğu ifade ediliyor... Eğer söylemin lafzından ziyade ruhu dikkate alınırsa, asıl niyetin Kürtleri Türkleştirmek olduğunu söylemek mümkündür... Anadolu’da Türk ırkına dayalı bir devlet-ulus kurmak isteyenler, ülkeyi Rum ve Ermenilerden temizleyerek zaten bu yolda büyük bir mesafe kaydetmişlerdi... Geriye Kürtleri Türkleştirmek, değilse hizaya getirmek kalıyordu... TC elbette Kürtlerle birarada yaşamak isitiyordu ama bir şartla: Kürtler hiçbir hak talebinde bulunmadıkları sürece...
TC iktidarının bu tür bir politika uygulayabilmesi, bizzat Kürtler tarafından da kolaylaştırılmıştı... Nitekim herbiri ayrı bir ‘devletçik’ halindeki Kürt aşiret şefleri arasındaki bölünmüşlük ve rekabet, onların gelecekleriyle ilgili ortak tavır almasını, ortak bir politik program izlemesini olanaksız hale getirmişti... Bir bölüğü açıkça Kuvayı Milliyecilerle ortak hareket ederken, bir bölüğü de silahlı mücadele yürütüyordu, bir başka kesim iki taraf arasında ‘kararsızdı’, vb. Zaten Kürt aşiret reisleriyle Kuvayı Milliyeciler arasındaki “muğlak mutabakat” Hilafet Makamı’nın tasfiyesinden sonra problemli hale gelmişti... Resmi söylem, sorunun Lozan Konferansı’nda çözüldüğünü, Kürtler Lozan’da temsil edilerek self-determinasyon hakkını kullandıklarını, artık söyleyecek sözlerinin olmadığını ileri sürerek, sorunu kapatmaya çalışıyor... Gerçekten Lozan'da Kürtler temsil edilmiş miydi? Edilmişse ne kadarını kim temsil etmişti? Bu soruların burada cevaplanması için yerimiz yok ama şu kadarını söyleyebiliriz: Kürdistan’ın güneyi [Musul Vilayeti] İngiliz işgali altında olduğuna göre, Lozan’a o bölgeden temsilcilerin katılması zaten mümkün değildi... Üstelik Kürtler İngilizlerle savaşmaktaydı... Daha baştan İngilizlerle anlaşarak Kürt yurdunun parçalanmasına onay verenlerin bu gün hâlâ Kürtlerin self-determinasyon hakkını kullandığını söylemesi ne anlama geliyor?