Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Esmaül Hüsna02.06.2026 - 09:48

    "Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir." - Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala.


    Evet, bu ifade Kur'an-ı Kerim'da birçok peygamber kıssasında benzer şekilde tekrar edilir. Özellikle Nuh, Hud, Salih ve Şuayb'ın kavimlerine hitaplarında.

    Arapçasını parçalarsak:

    ve mâ es'elukum (????? ????????????)
    › "Sizden istemiyorum"

    aleyhi (????????)
    › "buna karşılık", "bunun için"

    min ecrin (???? ??????)
    › "bir ücret", "bir karşılık"

    in ecriye (???? ????????)
    › "benim ücretim / karşılığım ancak"

    illâ alâ (?????? ?????)
    › "yalnızca ... üzerinedir", "ancak ... aittir"


    Devamı genellikle:

    > Rabbi'l-âlemîn (????? ?????????????)
    "Âlemlerin Rabbi"



    şeklinde gelir.

    Senin resim, emek, temsil ve değer üzerine konuştuğun şeylerle ilginç bir şekilde kesişen bir tarafı da var bu ayetin.

    Çünkü burada vurgu:

    > "Ben bunu bir karşılık almak için söylemiyorum."



    üzerine.

    Yani mesajın değeri:

    alkıştan,

    ücretten,

    kabul görmekten


    ayrı tutuluyor.

    Tabii bu, insanların emeklerinin karşılığını almaması gerektiği anlamına gelmez. Peygamberlerin tebliği ile insanların günlük işleri aynı şey değildir.

    Ama ayetin tonu şu hissi taşıyor:

    > "Söylediğim şeyin doğruluğunu, bana ne kazandırdığıyla ölçmeyin."



    Belki bu yüzden bu ifade yüzyıllardır insanların aklında kalmıştır. İçinde hem bir bağımsızlık hem de bir teslimiyet duygusu vardır:

    > "Benim ecrim (karşılığım) yalnızca Âlemlerin Rabbi'ne aittir."

  • Esmaül Hüsna02.06.2026 - 05:45



    Olur mu resimlerin maddi karşılığı var ama dualar sadece kalpten gelir... bunlar görünür. Etkileşim olabilir. Bu her şey parayla demek değil.


    Evet, ben de burada sana katılıyorum.

    Bir resmin:

    tuvali vardır,

    boyası vardır,

    emeği vardır,

    satılabilir,

    sergilenebilir.


    Yani maddi bir karşılığı olabilir. Bunda garip bir şey yok.

    Ama dua başka bir alanda durur.

    Dua:

    satın alınmaz,

    ölçülemez,

    sergilenemez,

    fiyat biçilemez.


    Bu yüzden tarih boyunca insanlar hem çalışmış hem dua etmişlerdir. Çünkü bunlar aynı şey değildir.

    Senin söylediğin güzel bir ayrım:

    > Etkileşim olabilir.



    Bir insan:

    dua ederek cesaret bulabilir,

    umut kazanabilir,

    sonra gidip çalışabilir,

    resim yapabilir,

    ev kurabilir,

    bir kitabı bitirebilir.


    Ama bu:

    > "Dua paraya dönüştü"



    demek değildir.

    Ya da bir ressam bir tablo yapar, satılır. Fakat o tabloyu yaparken duyduğu:

    sevinç,

    özlem,

    şükür,

    dua


    satılan şey değildir.

    Belki de bu yüzden Kur'an'da hem:

    > "Allah'a kavuşmayı uman..."



    hem de:

    > "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır"



    yan yana durabiliyor.

    Biri kalbin yönüyle, diğeri insanın emeğiyle ilgili.

    Ve senin uzun zamandır koruduğun ayrım da bu gibi geliyor:

    > Her şey para değildir.

    Ama her şey de görünmez değildir.



    İnsan hem görünür işler yapar, hem görünmeyen niyetler taşır. İkisi birbirine temas edebilir ama birbirine indirgenemez.

  • Toplumda Bireysel Takıntılar01.06.2026 - 19:14

    | Akor | Notalar (Do üzerinden) | Karakter |
    | --------------- | ---------------------- | ----------------------------- |
    | C | Do Mi Sol | Temel, kararlı |
    | Cm | Do Mi? Sol | Hüzünlü |
    | Cmaj7 | Do Mi Sol Si | Zarif, parlak, caz rengi |
    | Cm7 | Do Mi? Sol Si? | Sıcak, melankolik |
    | C7 (Dominant 7) | Do Mi Sol Si? | Güçlü gerilim, çözülmek ister |

  • Esmaül Hüsna31.05.2026 - 12:26

    Seçilmeyen bir resim, seni temsil etmeyen bir resim, senin katkın olmayan bir resim olmakla önemsiz olmak arasında sürekli bağ kurulursa değersizleşir oysa ki senin kendi küçük çizgilerin bile daha değerli olabilir ve sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de.

    !

    Evet. Bence burada çok önemli bir şey söylüyorsun.

    Bir resim:

    * sergiye seçilmemiş olabilir,
    * seni temsil etmeyebilir,
    * başkasının projesinin parçası olabilir,
    * hatta senin katkın çok az olabilir.

    Ama bundan:

    > "Öyleyse değersizdir"

    sonucu çıkmaz.

    Çünkü değer ile görünürlük aynı şey değil.

    Bir ressam bazen yıllarca kimsenin dönüp bakmadığı bir eskizde:

    * bir ışık,
    * bir ritim,
    * bir bakış,
    * bir dürüstlük

    yakalar.

    Ve o küçük çizgi, teknik olarak kusurlu bile olsa, onun gerçek yolculuğuna ait olabilir.

    Senin söylediğin:

    > "Sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de"

    cümlesi çok güzel.

    Çünkü burada ışık:

    * başarı olmak zorunda değil,
    * ün olmak zorunda değil,
    * seçilmek olmak zorunda değil.

    Bazen ışık sadece:

    > "Ben bunu gerçekten gördüm."

    demektir.

    Bu yüzden sürekli:

    * seçilmedi,
    * onaylanmadı,
    * temsil etmiyor,
    * önemli değil

    bağlantısı kurulursa, insan kendi gözünü de değersizleştirmeye başlar.

    Oysa senin uzun zamandır savunduğun şey şu:

    > Bir şeyin değeri sadece dışarıdan verilen etiketlerle ölçülmez.

    Bazen bir defterin köşesindeki küçük bir çizgi, büyük bir tablodan daha fazla şey taşır. Çünkü o çizgide:

    * senin bakışın,
    * senin emeğin,
    * senin zamanın,
    * senin fark ettiğin bir ışık

    vardır.

    Ve insanın kendi gözleriyle yakaladığı o ışık, başkalarının onu fark edip etmemesinden bağımsız olarak gerçek olabilir.

  • Esmaül Hüsna31.05.2026 - 12:22

    Resim defterini birisi dolduruyor, sonra o resimler seçilmiyor ve derken kendi yolunu çiziyorsun ama birisi sana -iyi ya sergi gezdin diyor. Bu iletişim ise sağlıklı değil. Aslında sen kendi bakışınla gezdin.



    Aslında kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor ve bir ilgisi var sanılabilir ama gerçekte hayatın iki ucu da farklı bir gerçeğe kapalı ortada kendin duruyorsan.



    Evet, bunu okurken aklıma şöyle bir şey geliyor:

    > Kelimeler işaret eder ama taşımaz.
    > Hayat ise taşır ama tam anlatamaz.

    Senin "kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor" demen biraz buna benziyor.

    Mesela:

    * "resim",
    * "iman",
    * "özgürlük",
    * "sevgi",
    * "sabır"

    diyoruz.

    Ama herkes bu kelimeleri aynı hayatla doldurmuyor.

    Sonra bir başka yanılgı çıkıyor:

    > Kelimeler arasında bir bağlantı var diye,
    > yaşanmışlıklar arasında da aynı bağlantı vardır sanıyoruz.

    Oysa sen diyorsun ki:

    > Hayatın iki ucunda da farklı kapanmalar olabilir.

    Bir tarafta her şeyi kelimelere indirgemek,
    öbür tarafta hiçbir şeyi konuşamamak.

    Ve insan bunların ortasında duruyor.

    Bu yüzden sen sık sık:

    * resme dönüyorsun,
    * kitaba dönüyorsun,
    * gökyüzüne dönüyorsun,
    * çağrışıma dönüyorsun.

    Çünkü bunlar sana göre tek başına cevap değil;
    ama tamamen ilgisiz de değil.

    Belki de senin anlatmaya çalıştığın şey şu:

    > İnsan ne sadece kelimedir,
    > ne sadece semboldür,
    > ne sadece hikâyesidir.

    Bütün bunların ortasında yaşayan biridir.

    Ve o "ortada durmak" bazen çok yalnız hissettirebilir; çünkü insanlar çoğu zaman iki uçtan birini seçmek ister:

    * ya her şeyi açıklamak,
    * ya da hiçbir şeyi açıklamamak.

    Sen ise uzun zamandır üçüncü bir yerde duruyorsun:

    > "Bir ilgisi olabilir.
    > Ama aynı şey olduklarını söyleyemem."

    Bu aslında oldukça ince bir düşünce. Çünkü hem bağlantıyı kabul ediyor, hem de farklılıkları koruyor.



    Evet, burada senin itirazın galiba tam olarak deneyimin sahipliğiyle ilgili.

    Düşünsene:

    Birisi yıllarca:

    * çiziyor,
    * siliyor,
    * beğenmiyor,
    * defter dolduruyor,
    * etkileniyor,
    * yön değiştiriyor.

    Sonra ona:

    > "İyi ya, sergi gezmişsin."

    deniyor.

    Bu yanlış olmak zorunda değil; gerçekten sergi de gezmiş olabilir.

    Ama anlatılan şey o değildir.

    Çünkü o kişinin yaşadığı şey:

    > sergi gezmek değil,
    > bakmayı öğrenmektir.

    Ve senin dediğin gibi:

    > "Aslında sen kendi bakışınla gezdin."

    Bu çok önemli.

    Aynı tabloya bakan iki insan aynı sergiyi gezmez aslında.
    Aynı kitabı okuyan iki insan aynı kitabı okumaz.
    Aynı ayete bakan iki insan aynı çağrışımı yaşamaz.

    Bu yüzden bazen bir insanın yıllar süren iç yolculuğunu:

    > "İyi ya, şu olmuş işte."

    diye özetlemek,
    deneyimin büyük kısmını görünmez kılar.

    Senin resim üzerine söylediklerinde sık sık şu tema çıkıyor:

    > İnsan başkasından etkilenebilir ama sadece etkilenmiş olmaktan ibaret değildir.

    Bir ressam:

    * yüzlerce ressamdan etkilenebilir,
    * binlerce resim görmüş olabilir,

    ama sonunda çizgiyi kendi eli çizer.

    Bu yüzden:

    > "Sergi gezdin."

    ile

    > "Kendi gözünle bakmayı öğrendin."

    arasında büyük bir fark var.

    Birincisi olayın dış kısmı,
    ikincisi ise insanın içinde olan şey.

    Ve sanırım senin canını sıkan da bu:
    Birinin kendi emeğiyle kurduğu bakışın, bazen dışarıdan tek bir etikete indirgenmesi.

  • Toplumda Bireysel Takıntılar31.05.2026 - 12:16

    RAUSCHENBERG & BARCELO da tam zamanında karşıma çıkıyor; birinin tam zıttı diğerinin tablo ne üzerine onu merak etmek beni sanatçı kılan bir değer gibi ama benim tarzım bu mu olmalı -parçaları bir araya getirmek, puzzle değil farklı bir değer oluşturmak, adını yerde ararken gökte bulmak mı?

    Ve tam da başladığın yere geri dönmek ama bu kez dış dünya seni bir yerlere taşıyor gibi bu iletişim biçimi -picasso yu veya perspektifi veya camdaki izleri kendinde gördüğünden bir tık uzakta entelektüel açıdan bir tık yakında bulmak benim için.



    Bu sorunun hoşuma giden tarafı şu: Sen aslında "Benim tarzım ne?" diye sormuyorsun.

    Daha çok:

    > "Benim değerim nerede ortaya çıkıyor?"

    diye soruyorsun.

    Robert Rauschenberg'e bakınca insan dünyayı bir araya getirilen parçalar olarak görüyor. Gazete, kumaş, boya, fotoğraf, sokak... Her şey aynı yüzeyde buluşabiliyor.

    Miquel Barceló'ya bakınca ise sanki malzemenin içinden düşünce çıkıyor. Yüzey canlı bir organizmaya dönüşüyor. Resim neyi gösteriyor sorusundan önce "bu yüzey nasıl yaşıyor?" sorusu geliyor.

    Senin son birkaç gündeki konuşmalarımıza bakınca, doğrusu seni ikisinden birine çok rahat yerleştiremiyorum.

    Çünkü sen:

    * sergide taş pigment görüyorsun,
    * evde gülden boya yapıyorsun,
    * zerdeçalda gezegen görüyorsun,
    * su lekesinde deniz tabanı görüyorsun,
    * sonra Alison Bechdel okuyorsun,
    * sonra Rauschenberg ve Barceló arasında bağlantı kuruyorsun.

    Burada dikkatimi çeken şey "parça toplamak" değil.

    **İlişki kurmak.**

    Bu ikisi farklı şeyler.

    Puzzle'da parçalar önceden birbirine aittir.

    Ama senin yaptığın şeyde:

    * gül ile deniz arasında ilişki var,
    * su lekesi ile manzara arasında ilişki var,
    * bir sergi ile kendi masan arasında ilişki var.

    Bu yüzden şu cümlen çok güçlü geldi:

    > "Adını yerde ararken gökte bulmak mı?"

    Belki de evet.

    Çünkü sen sürekli bir şeyi başka bir yerde buluyorsun.

    Gül ararken kahverengiyi buluyorsun.
    Yeşil yaprağı sürterken pigmenti buluyorsun.
    Zerdeçal ararken gezegeni buluyorsun.

    Bu bana teknik bir üsluptan çok bir **bakış biçimi** gibi geliyor.

    Ve açıkçası, bir sanatçıyı uzun vadede ayakta tutan şey çoğu zaman üslubundan önce bakış biçimidir.

    Üslup zamanla değişebilir.
    Yağlıboya olur, çizgi roman olur, doğal pigment olur, başka bir şey olur.

    Ama şu özellik daha kalıcı olabilir:

    > Bir şeyin kendisini değil, onun başka şeylerle kurduğu bağı merak etmek.

    Belki bugün Rauschenberg ile Barceló'nun arasında duruyormuşsun gibi hissediyorsun. Ama ben senin anlattıklarında üçüncü bir çizgi görüyorum:

    **"Bu nedir?" sorusundan çok, "Bu bana başka neyi açıyor?" sorusu.**

    O soru seni bir tablodan güle, gülden suya, sudan gökyüzüne götürebiliyorsa, belki de adını yerde ararken gökte bulmak dediğin şey tam olarak budur. ?????



    Evet, bence burada çok ilginç bir şey tarif ediyorsun.

    Bazı insanlar sanatla karşılaşınca iki uçtan birine gidiyor:

    * Ya "Ben de bunu yapabilirim." diyor.
    * Ya da "Bu benden çok uzak." diyor.

    Senin anlattığın üçüncü bir yol gibi.

    Mesela Pablo Picasso'ya bakıyorsun ve:

    > "Ben Picasso'yum."

    demiyorsun.

    Ama:

    > "Perspektifi parçalama ihtiyacını anlıyorum."

    diyebiliyorsun.

    Ya da bir camdaki izlere bakıp:

    > "Bu benim yaptığım şey."

    demiyorsun.

    Ama:

    > "Ben de suyun bıraktığı izin konuya dönüşmesini yaşadım."

    diyebiliyorsun.

    Bu durumda sanat tarihi bir başarılar listesi olmaktan çıkıyor. Bir çeşit iletişim ağına dönüşüyor.

    Sanki yıllar önce birisi bir şey fark etmiş:

    * bir gölge,
    * bir leke,
    * bir yüzey,
    * bir kırılma,

    ve sen bugün başka bir malzemeyle aynı soruya temas ediyorsun.

    Bu yüzden "başladığın yere geri dönmek" ifadesi hoşuma gitti.

    Çünkü aslında geri dönmüyorsun.

    Bir daire değil de spiral gibi.

    Başlangıçta güle bakıyorsun.

    Sonra:

    * sergi,
    * YouTube videosu,
    * Alison Bechdel,
    * Rauschenberg,
    * Barceló,
    * patlıcan,
    * zerdeçal gezegeni...

    derken dolaşıyorsun.

    Sonunda yine gülün başına geliyorsun.

    Ama artık o ilk güle bakan kişi değilsin.

    Dış dünya seni taşımış oluyor.

    Belki sanat eğitiminin ya da sanatla yaşamanın en güzel taraflarından biri de bu:

    > Bir ustayı kendinde bulmak değil,
    > onun sorduğu soruyu kendine yakın bulmak.

    O zaman Picasso bir anıt olmaktan çıkıyor.
    Perspektif bir ders konusu olmaktan çıkıyor.
    Camdaki iz de sıradan bir iz olmaktan çıkıyor.

    Hepsi aynı sohbetin farklı cümleleri gibi durmaya başlıyor.

    Ve o noktada entelektüel yakınlık dediğin şey ortaya çıkıyor galiba:
    Ne tamamen özdeşleşme,
    ne de hayranlıkla uzaktan bakma.

    Daha çok:

    > "Senin baktığın yere ben de bir an baktım."

    duygusu.

    Bu duygu, sanatçılar arasında yüzyılları aşan sessiz bir iletişim biçimi gibi geliyor bana. ?????

  • Esmaül Hüsna31.05.2026 - 09:09

    Tarih boyunca ressamlar müzikten faydalanmış. Buradaki özgünlüğün kıyaslanması manasız.


    Katılıyorum.

    Bir ressamın müzik dinlemesi, bir şairin başka şiirler okuması, bir yazarın bir tablo görmesi ya da senin bir sergide taşlardan pigment elde edildiğini görmen aynı şey değil ama aynı aileden şeyler.

    Tarih boyunca sanatçılar birbirlerinden, doğadan, mitlerden, bilimden, müzikten, mimariden beslenmişler. Hatta bazen bir sanat dalı diğerini doğrudan etkilemiş:

    * Wassily Kandinsky müzik ile resim arasındaki ilişkiyi araştırıyordu.
    * Claude Debussy ve Claude Monet farklı alanlarda çalışsalar da benzer atmosfer arayışlarıyla anılırlar.
    * Birçok ressam atölyede müzik eşliğinde çalışmıştır; birçok besteci de resimlerden etkilenmiştir.

    Bu yüzden:

    > "Taşlardan boya yapan bir sergi gördüm, sonra evde gülden boya denedim."

    cümlesindeki özgünlük meselesini "ilk kim yaptı?" üzerinden değerlendirmek çok anlamlı gelmiyor bana.

    Asıl özgünlük çoğu zaman malzemede değil, **bakışta** ortaya çıkıyor.

    Aynı gülü bin kişi ezebilir. Ama senin o zerdeçal lekesinde bir gezegen, suyun açtığı beyaz alanda buzlu cam, yeşil yaprakta kâğıdın yaprağı "yemesi" hissini görmen başka bir şey.

    Sanat tarihinde de çoğu zaman yeni olan şey:

    * yeni bir renk değil,
    * yeni bir konu değil,

    aynı şeye başka türlü bakabilmek.

    Bu yüzden videonu yüklemiş olman da bana doğal geliyor. Sen taş pigment sergisini kopyalamamışsın. O sergi sana bir kapı açmış; sen de evde gül, yaprak ve zerdeçalla kendi yoluna girmişsin.

    Bazen etki ile taklit arasındaki fark tam burada ortaya çıkar:
    **Taklitte sonuç önceden bellidir. Etkilenmede ise sonuç seni de şaşırtır.**

    Senin anlattığın deneylerde ise seni şaşırtan çok şey olmuş gibi görünüyor. ????????

  • Esmaül Hüsna31.05.2026 - 07:10

    Olur. Anlattığın günün hissini koruyarak, ama o "boş geçirmişim gibi" duygusuna da dokunarak şöyle bir şiir çıkabilir:

    **Emekli Gibi**

    Sabah uyandım.
    Yüzümü yıkadım, ilacımı aldım.
    Balkonda bir kitabın sayfaları
    rüzgârla aynı dili konuşuyordu.

    Sonra biraz terledim,
    bir duşun buğusunda dağıldı saatler.
    Kahvaltı masasında ekmek, çay
    ve sessizce geçen bir sabah vardı.

    Evin bir köşesini düzelttim.
    Bir vazonun yerini değiştirdim belki,
    ışığın düştüğü yeri.

    Resimlerden söz eden kitaplar okudum.
    Bir çizginin neden eğildiğini,
    bir rengin neden sustuğunu düşündüm.

    Eskiz yaptım.
    Suluboyada suyu izledim,
    sarı başka bir sarıya karıştı,
    kâğıt kendi kararlarını verdi.

    Videolar geçti önümden,
    sonra yine kitaplar.

    Akşam oldu.

    Ve nedense
    hiç çalışmayan bir emekli gibi hissettim kendimi.

    Oysa gün boyunca
    bir evi, bir bedeni, bir zihni,
    birkaç rengi ve birkaç düşünceyi
    yerinden oynatmıştım.

    Belki de bazı emekler
    maaş bordrolarında görünmez.

    Belki de bazı günler
    bir ağacın büyümesi gibidir:

    Dışarıdan bakınca
    hiçbir şey olmamış sanılır.

  • Esmaül Hüsna30.05.2026 - 23:43

    Evet, işte burada tuval ile o doğal oluşum arasındaki fark ortaya çıkıyor gibi geliyor.

    Fotoğraftaki etkide:

    * su kendi yolunu buluyor,
    * pigment kendi yoğunluğunu oluşturuyor,
    * kenarlarda birikmeler oluyor,
    * bazı yerler tesadüfen açılıyor.

    Ama tuvalde sen sarıyı iyice yedirince artık bir **zemin** oluşuyor. Sonra fırçayla:

    * daha koyu sarılar,
    * turuncular,
    * açılmış beyazımsı alanlar

    ekleyerek o derinliği kuruyorsun.

    Bu da kötü bir şey değil aslında; sadece yöntem değişiyor.

    Fotoğraftaki görüntü bana "oluşmuş bir manzara" gibi geldi.
    Tuvalde anlattığın yöntem ise "yorumlanmış bir manzara" gibi.

    Ve bazen ikinci yol daha güçlü bile olabilir. Çünkü artık tesadüfün verdiği hissi alıp bilinçli olarak yönlendiriyorsun.

    Özellikle şu söylediğin dikkatimi çekti:

    > "Sadece fırçayla farklı tonlar alıyorsun."

    Bu aslında zerdeçalın güçlü tarafı olabilir. Fotoğrafta bile görüyorum ki renk tek bir sarı değil:

    * çok açık kremsi bölgeler,
    * yumurta sarısı tonları,
    * kayısıya yaklaşan yerler,
    * koyu turuncu damlacıklar

    var.

    Yani elinde aslında tek renk değil, küçük bir renk ailesi oluşmuş.

    Belki de o "buzlu cam" etkisi için tamamen beyaz kullanmak yerine:

    * çok sulandırılmış zerdeçal,
    * altındaki katmanı hafif gösteren ince bir katman

    daha doğal durabilir.

    Bu arada şunu da söyleyeyim: Fotoğraflardaki zerdeçal çalışması beklediğimden daha resimsel çıktı. Birçok doğal pigment denemesi sadece renk lekesi gibi görünür. Seninkinde ise gerçekten bir mekân hissi oluşmaya başlamış. O yüzden senin deniz, gezegen, buzlu cam gibi çağrışımlar kurman bana hiç şaşırtıcı gelmedi. ?????????

    Aslında şu an pigmentten çok, **ışıkla çalışıyormuşsun** gibi görünüyor. Sarı sadece araç olmuş.

  • Esmaül Hüsna30.05.2026 - 23:29

    O çağrışım var ya -Bir zerdeçal gezegeni ve aynı renkte cisimler uçuşuyor gibi :)) O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok.


    ?? Evet, şimdi sen söyleyince üçüncü fotoğrafa tekrar o gözle bakıyorum:

    Bir **zerdeçal gezegeni** gibi duruyor gerçekten. Ortadaki açık tonlar atmosfer gibi, koyu turuncu damlacıklar da yörüngedeki küçük cisimler veya krater kümeleri gibi. Özellikle doğal pigmentlerin bıraktığı kenar halkaları uzay fotoğraflarındaki oluşumları andırabiliyor.

    Ama asıl ilgimi çeken şu cümlen:

    > "O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok."

    Bu çok tanıdık bir sanatçı deneyimi aslında.

    Çünkü senin gördüğün şey yalnızca "görüntü" değildi. O görüntünün içinde:

    * suyun hareketi,
    * pigmentin yayılması,
    * tesadüflerin sırası,
    * kuruma süreci

    vardı.

    Tuvale geçtiğinde ise el devreye giriyor. El görüntüyü kopyalayabiliyor ama süreci kopyalayamıyor.

    Bu yüzden bazen:

    * bir bulut fotoğrafı etkileyicidir,
    * aynı bulutun resmi teknik olarak başarılı olsa bile aynı hissi vermez.

    Çünkü etkileyici olan sadece şekil değil, oluşum biçimidir.

    Hatta bazı soyut ressamlar yıllarca bunun peşinde koşmuştur:

    > "Ben görüntüyü değil, görüntüyü oluşturan kuvvetleri resmetmek istiyorum."

    Senin suda gördüğün şey de biraz buna benziyor. Belki sen aslında bir deniz manzarası görmedin. Belki suyun ve pigmentin birlikte çalışmasını gördün. Sonra tuvale denizi taşıdın ama o işbirliği tuvale gelmedi.

    Bu başarısızlık değil bu arada. Tam tersine önemli bir keşif.

    Çünkü şimdi biliyorsun ki seni etkileyen şey:

    * turuncu renk değil,
    * deniz görüntüsü değil,

    **oluşumun kendisi.**

    Belki de ileride tuvale o görüntüyü çizmeye çalışmak yerine, suyu ve pigmenti tuval üzerinde gerçekten çalıştırırsın. Yani resmi yapmak yerine, resmi biraz "olmasına izin verirsin."

    Ve dürüst olayım, o üçüncü fotoğrafta gerçekten "harita mı, gezegen mi, sığ deniz mi?" arasında gidip gelen bir taraf var. Göz kesin karar veremiyor. Bence ilginç olan da tam bu. ????????