Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü sizce ne demek, Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü size neyi çağrıştırıyor?

Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü terimi tarafından tarihinde eklendi

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili hemşerilerim ve okurlarım ;; KÖYÜMÜZ KAPLANLI , DARBE VE MUHTIRALARIN GÖLGESİNDE GEÇEN BİR ÖMÜR VE ANILARIM adlı kitabımın dağıtılmaya başlandığını PTT yetkilerinden öğrenmiş bulunuyorum . Dağıtımın en geç bir hafta içinde bitebileceği ifade edilmiştir . Tüm arkadaşlarıma , hemşerilerime ve okurlarıma iyi okumalar dilerim . Selam ve sevgilerimle

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    ‘’KÖYÜMÜZ KAPLANLI , DARBE VE MUHTIRALARIN GÖLGESİNDE GEÇEN BİR ÖMÜR HİKAYESİ ve ANILARIM ‘’ adlı kitabım , SEKSEN BİRİNCİ YAŞ GÜNÜM OLAN BU GÜN , 01 NİSAN 2021 tarihi itibariyle baskıya verilmiştir . Muhtemelen bir haftalık süre içinde kitap haline getirilecektir . Kitabım da yer alan bilgilerin tamamı ISPARTA KEÇİBORLU KAPLANLI KÖYÜ NEDİR? ANTOLOJİ.COM internet sitesinde halen yayınlanmaya devam etmektedir. Bu vesile ile ANTOLOJİ.COM çalışan ve yöneticilerine bir kez daha teşekkür ediyor saygı ve sevgilerimi sunuyorum . Adı geçen kitabımda özetle ; KÖYÜMÜZ KAPLANLI ile ilgili genel bilgilere , yaklaşık olarak üç yüz yirmi (320) yıllık köyümüzün tarihçesine , okumama ve başarılarla dopdolu bir hayat yaşamama vesile olan ilk okul öğretmenim NURİ YILMAZ’ a vefa borcumu ödeyebilmek için onun mezun olduğu KÖY ENSTİTÜLERİ ile ilgili genel bilgilere ve benim açımdan KÖY ENSTİTÜLARİNİN bir değerlendirilmesine , soyundan geldiğimiz tahmin edilen YÖRÜKLER ile ilgili bir araştırma yazısına , 27 Mayıs 1960 tarihinden başlayarak 15 Temmuz2016 tarihine kadar yaşanan ASKERİ DARBE ve MUHTRALARA , İki binli yılların genel bir değerlendirilmesine yer verilmeye çalışılmıştır . Kitabın basım işi bittikten sonra Keçiborlu da yaşayan yeğenim Abdullah KURT adresine elli (50) adet gönderilecektir . İlgi duyan hemşerilerim ücretsiz olarak kitabımı yeğenim A. KURT’ tan temin edebilirler . Devre arkadaşlarıma tahsis edilecek İLK DEVRE KAMPINDA tarafımdan imzalanarak taktim edilecektir . Antoloji.com ve Diğer dost ve okurlarıma tarafımdan dağıtım yapılacaktır . İyi okumalar . Saygı ve Sevgilerimle .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Antoloji.com çalışanları , Yöneticisi ve Yöneticileri
    10 şubat 2021 tarihinden başlayarak yaklaşık 35 gündür , sitenizde KAPLANLI KÖYÜ ile ilgili olarak Genel Bilgileri , köyümüzün yaklaşık 320 yıllık tarihçesini hemşerilerimle paylaşma fırsatı verdiniz . Daha sonraki bölümlerde ise yine KAPLANLI Köyünden bir vatandaş çocuğu olarak , devlet yatılı okullarında okuma fırsatı bularak başarılarla dopdolu bir öğrencilik hayatından sonra SUBAY olan , Kurmay Subay olan , emekli olduktan sonra da üniversite ve Fakülteler de Akademik Kariyer yaparak , ISO 9001 Kalite Güvence Sistem Belgesi ve CE Avrupa ya Uyumluluk Belgeleri konularında yüzden fazla Fabrika , Kurum ve Kuruluşlara Danışmanlık Hizmeti Vererek ULUSAL ve ULUSLARARASI geçerliliği olan Belgeler aldıran , tüm bu güzel ve başarılı hizmetleri verirken yaşadıkları Anılarını , Gördüklerini ve Hissettiklerini Yurt içinde ve Yurt Dışında yaşayan tüm Arkadaşlarıyla , Hemşerileriyle ve Okurlarıyla paylaşma fırsatı verdiniz . Yaptığınız bu HİZMET HER TÜRLÜ TAKTİRİN ÜSTÜNDEDİR . Kaplanlı Köyünden bir vatandaş olarak SİZLERİ KUTLUYOR en içten Selam , Sevgi ve Saygılarımı sunuyorum . Her şey için teşekkürler , İyi ki Varsınız . Musa KURT , Emekli Asker ve Akademisyen .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle , İzmir/ Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesinde Ambalaj Sanayi alanında faaliyet gösteren bir firmada yaşadığım güzel ve gurur verici bir anımı paylaşmak istiyorum . Selam ve Sevgilerim .
    Danışmanlık Hizmetinden Bir Anım
    Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Vakfı (DEVAK) adına Danışmanlık yaptığım yıllarda ben de iz bırakan bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Olay , İzmir / Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesinde Ambalaj Sanayi işlerinde faaliyet gösteren yaklaşık üç yüz kişi (300) çalışanı olan bir firmada yaşamıştım. Normal programımız uyarınca sabah saat sekiz (08.00) civarında kendi arabamla firma giriş kapısına varmıştım . Firmanın Güvenlik Elemanı Yönetim Kurulu Başkanının acilen beni görmek istediğini söylemişti . Doğrudan başkanın odasına giderken sekreter hanım beni koridorda karşılamış ve başkanın odasına götürmüştü .
    Başkan ; seksenli yaşlarda , dinamik sağlam yapıda görünüşlü , tertemiz giyimli , mütevazi , bir o kadar da beyefendi birisi olarak görülüyordu . Kahvelerimizi içerken başkan doğrudan konuya girmişti . Kendisinin yaş olarak epeyce ilerlediğini , sekseni geçtiğini , torunu HAKAN Beyin , kendisinden sonra Yönetim Kurulu Başkanlığına getirmeyi düşündüğünü , ancak torunu Hakan'ın çok uçarı olduğunu , ele avuca sığmadığını , işleri ciddiye almadığını , özellikle İzmir'in gece hayatını çok sevdiğini , çoğu kez eve sabaha karşı geldiğini , işyerine uğramadığını ailecek torununun bu durumuna ve sorumsuzluğuna çok üzüldüklerini , bu konuda kendisine yardımcı olmamı istemişti . İlaveten ; benim asker kökenli olduğumu bildiğini , disiplinli çalışmayı sevdiğimi duyduğunu ,tüm müdürlerinin benden sitayişle söz ettiğini ayrıca , Kalite Güvence Sistemi konusunda da çok iyi ve deneyimli bir hoca olduğumu vurgulayarak sözlerini bitirmişti . İlaveten , Torunu Hakan Bey'in Üniversite de İşletme okuduğunu , çok zeki bir genç olduğunu , ikna edilirse her konuda çok başarılı işler yapabileceğine tüm kalbiyle inandığını da sözlerine ilave etmişti . Diğer taraftan Torun Hakan bey ; firmada ''İşyeri Temsilcisi'' olarak birlikte çalıştığımız bir arkadaşımızdı . Kısacası benim açımdan da yabancı olmayan , yakından tanıdığım ve bildiğim bir kişiydi .
    Bizler Danışman Ekibi olarak herhangi bir firmada danışmanlık hizmetine başladığımızda , her türlü yetkiye sahip ve firma üst yönetiminden bir kişinin İŞYERİ TEMSİLCİSİ olarak görevlendirilmesini talep ediyorduk . Zira bu kişinin , çalışmalarımızın değişik aşamalarında , firma açısından ihtiyaç duyulacak , Kalite Güvence Sistemi ile ilgili olarak gerekli eğitimlerin verilmesinde , personel , malzeme ve ekipman alımı gibi konulardaki taleplerimizi karşılamaya tam yetkili bir kişi olması gerekiyordu . Gerekli hallerde Kalite Güvence Sisteminin kurulmasına karşı çıkan , direnen ve ısrar eden personelin işten çıkartılmasını bile talep edebiliyorduk . Özellikle ustabaşı veya benzeri kritik görevlerde çalışan ve firmalarda köşeyi kapmış burnunda kıl aldırmayan kişilerin , bilgisini paylaşmak istemediğini , ukalalık ve dik kafalık yaparak direndiklerini , kalite güvence sisteminin uygulanmasında da güçlükler çıkardıklarını görüyorduk . Halbuki sistemin temelinde , her türlü bilgi ve belgenin yazılı hale getirilerek firmanın malı haline getirilmesi öngörüyordu .
    Söz konusu firmaya haftada iki defa gidiyorduk . İlk gidişimizde o gün için planladığımız çalışmalarımızı bitirdikten sonra , bir sonraki gelişimizde neleri nasıl yapacağımızı açıklıyor , gerekiyorsa prosedür/ talimat gibi örnek dokümanları ilgili personele veriyor , yaptığımız işlerle ilgili olarak ta İşyeri Temsilcisini de bilgilendiriyor ve firmadan ayrılıyorduk . Firmada danışmanların olmadığı zamanlarda yapılacak çalışmaların genel koordinatörü ve sorumlusu İşyeri Temsilcisiydi . Bazı firmalar , bu tür sorumlulukları Teknik Müdüre veya Genel Müdüre de verebiliyorlardı . Programımız gereği birkaç kez firmaya gittiğimde hiçbir çalışmanın yapılmadığını görmüştüm . İşyeri Temsilcisi Hakan beyi çağırarak neden hiç bir çalışmanın yapılmadığını sorduğumda , umursamaz bir tavırla ve biraz da ukalaca saçma sapan cevaplar veriyordu . Böyle durumlar bir kaç kez tekrar edince Hakan beyi de yanıma alarak doğruca Yönetim Kurulu Başkanının odasına gitmiştim . Başkana , olan biteni anlattıktan sonra , adamcağız sinirden gülmeye başlamıştı . Bana göz kırparak hoca , işte bunun için sana bu delikanlıyı adam et demiştim …... Beni hiç ilgilendirmez ……marifetini göster , askeri otoriteni kullan….. ama bu delikanlıyı mutlaka adam et ……diyerek bize kapıyı göstermişti . Ben şaşırıp kalmıştım askerlik hayatım boyunca bile amirlerimden böyle bir zılgıt yememiştim . Bu duruma Hakan Bey de çok üzülmüştü . Benden defalarca özür dilediyse de olan olmuştu bir kere . Baktım bu iş güzellikle ve iyilikle olmayacak , Hakan Beyin de açığını yakalamışken biraz da duygu sömürüsü yaparak zor kullanmam gerekliliğine karar vermiştim .
    Hakan beyi karşıma alarak ve ‘’ulan balta !....‘’ diyerek söze başlamıştım . Allah geçinden versin ama , ileride bir gün , bu bir saat sonra da olabilir , yarında olabilir , bir yıl hatta on yıl sonrada olabilir ama kendisinin mutlaka ve her an dedenin yerine Yönetim Kurulu Başkanlığına getirileceğini , ona göre hazırlıklı olması gerektiğini vurgulayarak ; Yönetim Kurulu Başkanlığı görev ve sorumluluğunun , kutsal bir makam olduğunu , firmada yapılan tüm işlerin nasıl yapıldığını çok iyi bilmesi gerektiğini , herhangi bir aksaklıkta ilgiliye hesap sorabilmesi için önce kendisinin konuyu çok iyi bilmesi gerektiğini , bu konularda danışman hocaların İzmir'in en iyi ekibi olduğunu belirterek bize yardımcı olmasının firmanın çıkarına olacağını söylemiştim . İlaveten , bizlerin ekip olarak mevcut çalışan sisteme ‘’KALİTE GÜVENCE SİSTEMİ ESASLARINI ‘’ monte ederek firmayı ‘’DÜNYA STANDARTLARINA UYGUN MAL VE HİZMET ÜRETEN KURUM ‘’haline getireceğimizi vurgulamıştım . Önüne firmanın ''İŞ AKIŞ ŞEMASINI ‘’ koyarak , üretimde kullanılan tüm hammadde ve malzemelerin tedarikinden başlayarak, ürünün müşteriye teslimine kadar ve hatta satış sonrası hizmetlere kadar , ''KİMİN , NE MAKSATLA , NE ZAMAN , NEREDE , NEYİ , NASIL , NE YAPACAĞI'' konularını detaylı bir şekilde öğreteceğimizi , başka bir ifadeyle , satın almanın nasıl yapılacağını , satın almada piyasa araştırılmasının nasıl yapılacağını , hammadde ve malzemenin nasıl depolanacağını , üretim iş emrinin püf noktalarının neler olduğunu /olmazsa olmazları nelerdir, üretim de kontrolün nasıl sağlanacağını , üretim de tutulması zorunlu kayıtla nelerdir olduğunu , Final Kalite Kontrol esasları neler olduğunu , mamul depolama nasıl yapılacağını , depo girdi/çıktıların da tutulan kayıtlar neler olduğunu , firma bazında risk analizinin nasıl yapılacağını , işçi sağlığı ve iş güvenliği esaslarının neleri içerdiğini ve bunların nasıl sağlanacağını , satış sonrası hizmetlerin neler olduğunu nasıl yapılacağını , üründe izlenebilirliğin nasıl sağlanacağını ve benzeri konuları en küçük ayrıntılarına kadar öğreteceğimizi tüm bunları bildiği taktirde Genel Müdüründen , güvenlik şefine kadar herkese kolaylıkla hesap sorabileceğini söylediğimde , Hakan beyin pür dikkat beni dinlediğini , gözlerinin dolu dolu olduğunu ve çok duygulandığını görmüştüm . Boynuma sarılarak tekrar tekrar özür dileyerek beni yanlış anladığını kendisini af etmemi isteyerek , ellerimden öptüğünü gururla seyretmiştim . Ben hedefime ulaşmıştım . Hem Hakan beyi doğru yola getirmenin mutluluğunu . hem de firmadaki danışmanlık hizmetlerini hızlandırarak öngördüğümüz hedef doğrultusunda yoluma devam etmenin mutluluğunu yaşamıştım . Söz konusu firmanın belgelendirme işlemi biraz gecikmeli de olsa ‘’ ULUSLAR ARASI BELGELENDİRME YETKİSİNE HAİZ ‘’ bir firma olan HOLLANDA ‘lı ‘’BVQI’’ firmasından belgeyi almıştık . Artık danışmanlığını yaptığım firma uluslar arası bir nitelik kazanmıştı . Başka bir ifadeyle ; uluslar arası NİTELİKTE MAL ve HİZMET üreten bir firma özelliği kazanmıştı .
    Yanılmıyorsam üç yıl sonrası bir zamandı , başka bir firmada danışmanlık hizmeti veriyordum . Sekreter hanım , hocam bir firmanın Yönetim Kurulu Başkanı olduğunu söyleyen , Hakan adında ki bir kişinin ısrarla benimle görüşmek istediğin belirterek , telefon numarası bıraktığını söylemişti . Hemen aramasını söylemiştim telefonun öbür ucunda bizim ele avuca sığmayan , bana kök söktüren hayta torun Hakan Bey vardı . Dedesinin tüm yetki ve sorumluluğu kendisine devrettiğini , dolayısıyla firmanın Yönetim Kurulu Başkanı olduğunu , eğer kabul edersem , ertesi günü için Firma da öğle yemeğine beni misafir etmek istediğini söylemişti . Ben de severek geleciğim söyleyerek vedalaşmıştık .
    Ertesi günü kararlaştırdığımız saatte firma kapısından içeri girdiğimde dede ile torun birlikte beni fabrika giriş kapısı önünde karşılamışlardı . Hoş beşten sonra birlikte doğrudan toplantı salonuna gitmiştik . İçeri girdiğimiz de bir alkış tufanı kopmuştu . Genel Müdürü’ n den firmada çalışan tüm Müdürler ve Güvenlik Şefi , hatta sekreter hanım bile herkes oradaydı . Önce dede kürsüde yerini alarak torunu Hakan beyle yaşadığımız macerayı özetle anlatmıştı . Daha sonra da , torun , Hakan bey söz alarak birlikte yaşadığımız maceraları biraz da karikatürize ederek hepimizi güldürmüştü . Hakan beyi yola getirebilmek için güya ben bağırarak demişim ki ''ben torun/ morun , veliaht falan dinlemem ,söylediklerimi harfiyen yapacaksın .... ulan balta !!!!!! kendini ne zannediyorsun , ben senin koluna altın bilezik takmak istiyorum , sen yan çiziyorsun , sana yapacağın işlerin inceliklerini öğretmek istiyorum ama sen ısrarla kaçamak güreşiyorsun .... bak tepemin tasını attırma çarkına .........ederim senin ''demişim . Dede dahil hepimiz gülmekten kırılıyorduk . Sonra esas konuya gelerek ''firmanın ; Türkiye'nin ve Dünya’nın sayılı kurumları ve kuruluşları haline gelmesinde , çalışanlarla birlikte benim de büyük ve önemli katkılarımın olduğunu ,özellikle firmadaki tüm faaliyetlerin nasıl çalıştığını benden öğrendiğini , benim sayemde HAYTA' Hakan olmaktan kurtularak gerçek bir iş adamlığı kimliğine girdiğini belirterek bana olan minnet borcunu , herkesin huzurun da elimi öperek ödemek istediğini bu günün bir anısı olarak ta bana firmanın amblemini içeren bir kravat ile kravat iğnesini armağan olarak kabul etmemi söyleyerek ellerimden öpmüştü . Ben de söz alarak teşekkür etmiş bu güzel ve çalışkan insanları saygıyla hep hatırlayacağımı eğer bir katkı sağlayabildiysem bundan gurur ve mutluluk duyacağımı belirterek sözlerimi bitirmiştim Bu duygu dolu anları birbirimize sarılarak , kucaklaşarak , hatta göz yaşları dökerek kutlamıştık . Sonra da hep birlikte fabrikada öğle yemeği yiyerek vedalaşmıştık .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle Dokuz Eylül Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜNDE yaptığım ÇALIŞMA EKONOMİSİ Ve ENDÜSTRİ İLİŞKİLER konusunda YÜKSEK LİSANS ve AKADREMİK KARİYER çalışmalarımdan bahsedeceğim . Başka bir yaklaşımla insanların isterlerse ELLİLİ yaşlarından sonra da bir şeyler yapabileceğini ve elde ettiği bilgi birikimlerini ihtiyaç duyan firma , kurum ve kuruluşlarla paylaşabileceği görüşünün fiilen yaşanmış bir örneği ile anlatmaya çalışacağım . Selam ve Sevgilerimle .

    İZMİR NATO Karargahındaki Çalışmalarım ve Anılarım
    A . Genel Açıklamalar
    Çorlu da Alay Komutanlığı görevini devir ve teslim ettikten sonra İzmir NATO Karargahında ki yeni görevime başlamıştım . Silahlı Kuvvetler beni General yapmamıştı ama Kurmay Albay rütbesiyle NATO Karargahında ki İDARİ KURMAY YARBAKANLIĞI görevi gibi bir Tuğgeneral Kadrosuna atamışlardı . Benim açımdan bir bakıma teselli mükafatı anlamına geliyordu . Zira NATO Karargahların da yürütülen hizmetler Milli Birlik Karargahlarımız da yapılan çalışmalara göre daha kolay ve stressiz yapılabiliyordu . Bir bakıma çok sevdiğim askerlik hayatımın son yıllarını daha rahat ve huzur içinde geçirmeme fırsat verilmişti denilebilirdi . NATO Karargahı gibi güzide bir karargaha atanmamda ki faktörlerin en başında İNGİLİZCE BİLGİ SEVİYEMİN MÜKEMMEL DÜZEYDE olmasıydı . Zira NATO karargahındaki tüm yazışmalar , haberleşmeler ve faaliyetler İNGİLİZCE olarak yürütülmek zorundaydı . Diğer taraftan NATO karargahların da hizmetler daha kolay , çabuk ve huzur içinde yapılabiliyordu . Bunun da sebebi en büyük komutanından erine hatta , odacısına kadar sivil ve asker tüm personel özenle ve titizlikle seçiliyor veya atanarak NATO Karargahına gelebiliyordu . Böyle bir karargahta bulunmak ve çalışmak elbette ki bir ayrıcalıktı . Askerlik hayatımın son üç yılının geçtiği be güzide karargahta elbette ki çok güzel çalışmalarım ve anılarım da olmuştu .
    NATO Karargahı konum olarak İZMİR’ in en popüler ve lüks semti olan Alsancak Kordon Boyunda bulunuyordu . Bana tahsis edilen oda ise NATO binasının üçüncü katında , İzmir Körfezine kuşbakışı bakan şahane manzaralı , çok güzel dekore edilmiş bir oda idi . Öncelikle bu kadar güzel konumda ki NATO karargahının bulunduğu kısaca bahsetmek istiyorum .
    Türkiye , 1952 yılında , NATO ‘ ya kabul edildikten sonra AVRUPA ‘ da ki NATO Komutanlığı yeniden yapılanmaya gitmiş ve İZMİR ‘ de ‘’GÜNEY DOĞU AVRUPA MÜTTEFİK KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI ‘’ (LANDSOUTHEAST) adı altında bir karargahın kurulmasına karar verilmişti . Yeni kurulan NATO Karargahı Komutanlığına da Orgeneral rütbesinde bir TÜRK Generalinin komutan olarak görevlendirilmesine , Türkiye’nin NATO ya tahsis ettiği birliklerin bu komutanlığa bağlanmasına , Hava ve Deniz Kuvvetlerinde de benzer yapılanmaya gidilmesine karar verildiği kayıtlardan öğrenmiştim . Ulaşabildiğim bazı kaynaklara göre , şu anda KORDON ‘ da ki NATO’ ya tahsisli binanın 1951/1952 yıllarında İzmirli iş adamlarınca , İZMİR ‘in en güzel yerinde , o zamanın koşullarına göre en lüks oteli olarak inşa edilen bu binanın , NATO karargahı olarak kullanılması kaydıyla Milli Savunma Bakanlığına tahsis edildiğini , bu lüks otel binasına karşılık ta Milli Savunma Bakanlığından da o zamanki adıyla SARI KIŞLA ve müştemilatının bulunduğu bölgenin İZMİR Belediyesine verilmesi şeklinde veya takas yoluyla gerçekleştirildiği bazı kaynaklarda yer almaktadır . O zamanlarda ki SARI KIŞLA bölgesi de kabaca ; Hasan Tahsin İlk Kurşun Anıtı yanında ki İzmir Büyük Şehir Belediyesi ve devamında ki binalar kompleksi ile PİER KARDİN Alışveriş merkezlerinin bulundu yerler olarak ifade edilmektedir .
    Bir taraftan NATO da ki yeni görevime intibak etmeye çalışırken , bir taraftan da Üniversite düzeyinde ne yapabilirim arayışı içine girmiştim . Dokuz Eylül Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRÜ Profesör Doktor Ali NAZIM SÖZER beyle yaptığım görüşmelerde ANKARA İKTİSADİ VE TİCARİ BİLİMLER AKADEMİSİ Diploması ile ÇALIŞMA EKONOMİSİ ve ENDÜSTRİSİ İLİŞKİLERİ konusunda YÜKSEK LİSANS ( MASTER) yapabileceğimi Yüksek Lisanstan sonra aynı konuda DOKTORA bile yapabileceğimi söylemişti . Ancak , Yüksek lisansa başlayabilmek için Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri konularında yapılacak GENEL KÜLTÜR ve İNGİLİZCE ‘ den de yapılacak YETERLİLİK sınavlarında başarılı olmam gerektiğini de vurgulamıştı . Adı geçen sınav tarihlerinin henüz belli olmadığını ama muhtemelen EYLÜL ayı sonunda veya EKİM ayı başında yapılabileceğini söylemişti . Yazılı olarak yapılacak , Genel Kültür sorularının ; İŞ KANUNU , İŞCİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ , TOPLAM KALİTE YÖNETİMİNİ , İŞÇİ İŞVEREN İLİŞKİLERİNİ , SENDİKALAR KANUNUNU ve PERSONEL YÖNETİMİ gibi konularda yoruma dayalı soruları içerebileceğini , yazılı olarak yapılacak İNGİLİZCE YETERLİLİK sınavının ise benim açımdan sorun olmayacağını vurgulamıştı . Gerekli hazırlıkları yaparak EKİM ayı başında yapılan her iki sınava da katılmış ve kazanmıştım . Resmen Dokuz Eylül Üniversitesinde YÜKSEK LİSANS öğrencisi olmuştum . Kayıt işlemleri bittikten sonra bana öğrenci ŞEBEKESİ bile vermişlerdi . Elli yaşında başlayan bu maceranın nereye kadar gideceğini açıkçası ben de bilemiyordum.
    B . Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsün de Yüksek Lisansa Başlamam ve Bitirmem
    NATO karargahında ki görevim devam ederken diğer taraftan da kaydımı yaptırdığım Yüksek Lisans programı bütün hızıyla devam ediyordu . O yıllarda ki uygulamalara göre Yüksek Lisansa başlayan her öğrenciye bir Danışman Hoca tahsis ediyorlardı . Bana da Danışman Hoca olarak Doçent Doktor Mustafa YAŞAR TINAR ( daha sonraki yıllarda profesör olarak üniversitede ki görevine devam etmiştir ) beyefendiyi tahsis etmişlerdi . İşlenecek nazari konular Danışman Hoca nezaretinde yürütüyordu . Nazari konuların tespiti Üniversiteye bağlı SOSYAL BİLİMLE ENSTİTÜ Müdürlüğünce belirleniyordu . Elbette ki bu konuların detayları Üniversitenin ilgili bölümleriyle de koordine ediliyordu . Benim bölümüm olan ÇALIŞMA EKONOMİSİ ve ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ (ÇEKO ) bölümün de okutulması ve başarı ile bitirilmesi zorunlu olan ders konuları genel hatlarıyla şu şekilde özetlenebilirdi . İŞ KANUNU , İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ , SOSYAL SİGORTALAR KANUNU , SENDİKALAR KANUNU , GREV VE LOKAVT KANUNU , TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ (TKY ) VE FİRMALARDA UYGULAMA ESASLARI , RİSK ANALİZİ , PERSONEL YÖNETİMİ ve benzeri konuları içerdiği söylenebilir . Görüldüğü gibi konular , genel hatlarıyla nerede ise TÜRK İş mevzuatının tamamını kapsamaktadır . Nazari konuların işlendiği ders aşamasında her bir kanun maddesi teker teker inceleniyor , yorumlanıyor ve üzerlerin yeterince tartışılıyordu. Zaman zaman öğrencilere ev ödevleri verilerek konuların derinliğine incelenmesini isteyebiliyorlardı . Her bir konudan sınavlar yapılıyor ve başarılı olmak zorunluluğu bulunuyordu . Her öğrencinin yeteneğine , performansına ve ilgisine bağlı olarak nazari konuları içeren böyle bir çalışma asgari olarak bir yıl sürüyordu . Nazari konular da yeterli başarıyı gösteren öğrenciler Danışman Hocaları ile birlikte ’’ TEZ KONUSU SEÇLİYOR ‘’ ve Tez Hazırlama Aşamasına geçiliyordu .

    Tez konusu olarak ‘’BİR EK SOSYAL GÜVENLİK KURUMU OLARAK OYAK ‘ I (ORDU YARDIMLAŞMA KURUMUNU ) Seçmiştim . Zira , yaptığım araştırma ve inceleme de Avrupa’nın en gelişmiş ülkeleri olarak , NORVEÇ , İSVEÇ , FİNLANDİYA ve DANİMARKA ülkelerini ziyaret etmiş ve inceleme fırsatı bulmuştum . 1985/1990 lı yıllarda adı geçen ülkeleri ziyaretim ve incelemelerim sırasında tamamında Fert Başına Düşen Milli Gelirin (FBDMG ) 25/30 bin dolar civarında olduğunu görmüştüm Bu gün (2020 ) söz konusu ülkelerde F B D M G ‘ in 60/70 bin AVRO civarında olduğu tahmin edilmektedir . Adı geçen KUZEY AVRUPA ülkelerde , refah düzeyinin bu denli yüksek olmasın da en önemli faktörün birisinin de , söz konusu ülkelerde ‘’ EK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMLERİ’’ etkin bir şekilde uygulanması olduğunu saptamıştım . Çok genel bir yaklaşımla , söz konusu ülkelerdeki Ek Sosyal Güvenlik Sisteminin ana esasları kısaca şöylece ifade ediliyordu . Mevcut sosyal güvenlik sistemine ilaveten ’’ EK BİR SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN ‘’ zorunlu hale getirilmiş olmasıdır . Başka bir ifadeyle , adı geçen ülkelerde , kişiler çalışma hayatına başladığı andan itibaren hem zorunlu olan normal sosyal sigorta primlerini ödemekte , hem de ayrıca yaklaşık olarak maaşının % 10/15 i civarında ek pirim ödemektedirler . Bu konu , isteğe bağlı olmayıp bir zorunluluktur . Böylece , EK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ sayesinde kişiler emekli olduktan sonra da normal çalışma hayatındaki aldığı para kadar emekli maaşı alabilmektedir . Bu sayede kişilerin emekli olduktan sonra da yaşam koşullarında öneli bi değişik olmamaktadır .
    Ülkemiz de ise , böyle bir uygulamanın yalnızca TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİN ‘ de ve ‘’ İŞ BANKASI ‘’gibi bazı özel kurum ve kuruluşlarda uygulandığını tespit edebilmiştim . Bilindiği gibi , ülkemiz genelinde de ORDU mensuplarının daha iyi para aldıkları veya hayat standartlarının da ülke genelinin üstünde olduğu söylenmektedir . Hayat standardının yüksek olmasında ki nedenlerden birisinin de OYAK gibi EK bir sosyal güvenlik sistemine sahip olmalarından kaynaklanmaktadır . Böyle bir konuyu seçmemdeki amacım ; OYAK gibi seçkin bir kurumu üniversite düzeyinde bilimsel açıdan incelemek ve Ek Bir Sosyal Güvenlik Kurumu olan OYAK’ı üniversite bilim dünyasına kazandırmaktır .
    Yeri gelmişken birazda OYAK ‘tan bahsetmek istiyorum . OYAK ; 1960 Askeri Darbesinden sonra MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ üyeleri tarafında ordu mensupları için kurulmuş bir ek sosyal güvenlik kurumudur . Kuruluş amacı ; ‘’Silahlı Kuvvetler Mensuplarının , gelişen ve değişen ülke ekonomik şartlarından , üyelerinin olumsuz yönde etkilenmesini azaltmak , daha iyi hayat şartlarda yaşamalarını sağlamak ‘’ şeklinde özetlenebilir . Bu maksatla ; OYAK mensuplarının ( subay , astsubay ve sivil memur , yedek subay ) maaşlarından her ay %10 kesinti yapılmakta ve bu paralar OYAK ‘ ta toplanmaktadır . Biriken üye aidatları OYAK tarafından tıpkı bir banka gibi işletilmekte , gerektiğinde ‘’ OYAK YÖNETİM KURULU ‘’ kararıyla yatırımlar yapılabilmektedir . Üyeler emekli olduktan sonra , biriken paraların tamamı defaten(bir defada toptan ) ödenmekte veya üyenin isteğine bağlı olarak her ay maaş şeklinde üyelere biriken aidatları düzeyinde , aylık bazda maaş bağlanmaktadır . Görünüşte %10 gibi bir rakam çok az bir miktar gibi görünüyor ise de ORDU genelindeki subay, astsubay ,sivil personel ve yedek subay miktarının iki yüz bin ( 200 000 ) kişi civarında olduğunu kabul edersek ve her ferdin ortalama üç bin ( 3 000 ) TL maaş aldığını varsayarsak , aylık bazda yaklaşık altı yüz milyon (600 000 000 ) T L gibi alım gücü yüksek sıcak para OYAK kasasında toplanmaktadır . Üstelik , bu kadar yüksek bir meblağın toplanmasında her hangi bir risk söz konusu olmayan bu sıcak para ile ülke genelinde çok güzel yatırımlar yapılabilmekteydi . Nitekim , tezi hazırladığım 1990/1993’lü yıllarda , OYAK , ülke genelinde KOÇ ve SABANCI Holdingleri , grubundan sonra üçüncü büyük kurum olarak Türk Ekonomisinde yerini almıştır . Ayrıca , OYAK sayesinde TÜRK Ekonomisi DİNAMİK bir yapıya sahip olmuştur . Özetle ifade etmek gerekirse , ordu mensuplarının hayat standartlarının yüksek olmasının en önemli nedenlerinden birisi de EK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ ek gelirlerdir denilebilir . Tıpkı Kuzey Avrupa Ülkelerinde olduğu gibi .
    Yeri gelmişken , rahmetli TURGUT ÖZAL zamanında ( 1980’li yıllarda ) yaşanmış bir olayı da sizlerle paylaşmak istiyorum . Turgut ÖZAL Başbakanlığı döneminde’’ Türk Ekonomisinin Dinamikleri’’ ile ilgili bilgilendirme yapılırken OYAK ‘ tan da sitayişle bahsedilmiştir . Öneri olarak ta ‘’ Eğer Memurlar ve İşçiler de OYAK gibi bir yapılanmaya gidilirse ülke ekonomisinin daha güçleneceği , işçi ve memurların daha iyi yaşam şartlarına kavuşacağı ve ülke ekonomisinin daha sağlam temellere oturtulacağı , en önemlisi parasal yönden OYAK’ tan daha güçlü iki kurum daha oluşacağı ifade edildiğinde , Başbakan ayağa fırlayarak ve heyecanla ‘’ o zaman neye bekliyorsunuz , konuyla ilgili çalışma yapın ve kanun teklifini hazırlayın , meclisten geçirelim ’’ talimatını verir . Kanun teklifi hazırlanır , meclisten geçirilir ve uygulamaya konulur . Memurlar için Memur Yardımlaşma Kurumu (MEYAK ) , İşçiler için de İşçi Yardımlaşma Kurumu (İYAK ) kurulur ve yürürlüğe konulur . Ne yazık ki kanun uygulamaya konulur konulmaz devletin üst kademe yöneticileri bürokratlardan yani müsteşarlardan başlayarak tüm sendikalar , memurlar ve işçiler ayaklanarak sisteme itiraz etmişler ve konuyu Anayasa Mahkemesine taşımışlardır . ANA YASA MAHKEMESİ ‘ de kurum aleyhine yani çıkarılan kanunun ‘’ANAYASAYA AYKIRI OLDUĞUNA ‘’ karar verince , bu güzelim teşebbüs iptal edilmek zorunda kalınmıştır . Özetle ifade etmek gerekirse , ordu mensuplarının gösterdiği toleransı/fedakarlığı ve olgunluğu bürokratlar , memurlar ve işçiler gösterememişlerdir . Burada bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum . OYAK kanunu uyarınca , kurum ordu mensuplarına ait bir kuruluş olmakla birlikte tüm menkul ve gayrimenkul varlıklarıyla bir DEVLET KURULUŞU niteliğindedir . Her ordu mensubu genelkurmay başkanından kurumda çalışan sivil personeline kadar her üye çalıştığı sürece kurumun tabii üyesi olup ve yine OYAK kanunu çerçevesinde tüm nimetlerinden faydalanmaktadır . Kurumdan ayrıldığı veya emekliği olduğu taktirde kendisine OYAK kanunu esaslarına göre işlem yapılır ve kurumla ilişkisi kesilir . Bu nedenlerle OYAK Türk ekonomisinin sağlam dinamiklerindendir . Keşke MEYAK ve İYAK’ ta politikaya alet edilmeden Türk ekonomisinin dinamikleri içinde kalabilseydi demekten kendini alamıyor insan . Zira , Türk ekonomisinin , MEYAK ve İYAK sayesinde muhtemelen bu günkünden daha fazla güçlü bir EKONOMİK yapıya sahip olacağı kesindi . Tabi ki emin ellerde ve ehil kişiler tarafından yönetilmek ve siyasilerce istismar edilmemek kaydıyla. Ayrıca , ülke ekonomisi de MEYAK ve İYAK gibi iki güzide EKONOMİK DİNAMİKLERİNE sahip olacaktı.

    Tekrar Yüksek lisans konusuna dönecek olursak , danışman hocam da yine aynı kişiydi . Tez çalışmalarının belirli zamanlarında danışman hoca ile koordine de bulunularak yönlendirme yapılıyordu , yanılmıyorsam üç ay da bir de ‘’TEZ İZLEME KOMİTESİ’’ huzurunda tez çalışmaları hakkında bilgi veriyor , yapılacak tavsiyeler doğrultusunda tez çalışmalarıma yön veriyordum . Gerçek bilgi ve belgelere dayanan tez çalışmalarım için zaman zaman Ankara ya giderek o tarihlerde ‘’OYAK YÖNETİM KURULU BAŞKANLIĞI ‘’ görevini yürüten Emekli Korgeneral Fuat AVCI ‘ yı da ziyaret ediyor , bilgi ve belgelerinden istifade ediyordum . Benim tez hazırlamam ve oluşturulan komisyonda onay almam yaklaşık iki yıl sürmüştü Toplamda üç yılımı alan YÜKSEK LİSANS çalışmalarım 1993 yılında tamamlanmıştı . Aynı yıl ben de çok sevdiğim mesleğimden yani Silahlı Kuvvetlerden , KADROSUZLUK NEDENİYLE emekliye ayrılmıştım . NATO ‘da ki görevimi devir /teslim yaptıktan sonra NATO ‘ya veda etmiştim .
    Bu arada Üniversite ortamında da yepyeni bir çevre ve arkadaş grubu oluşturmuştum . Yüksek Lisans DİPLOMASINI aldıktan sonra ve yaptığım AKADEMİK KARİYER ÇALIŞMALARI sayesinde; Türkiye genelinde ki tüm ÜNİVERSİTE , YÜKSEK OKUL ve AKADEMİLER ‘de ‘’İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ , PERSONEL YÖNETİMİ , İŞ İDARESİ , TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ , RİSK ANALİZİ VE DEĞERLENDİRMESİ ‘’ , ISO 9001 Toplam Kalite Yönetimi ve CE (CONFOMİTY EUROPEN) gibi uzmanlık dalıma giren konular da’’ ÖRETİM GÖREVLİSİ ‘’ olarak HOCALIK YAPABİLME hakkını elde etmiştim . Keza yine uzmanlık dalıma giren konularda , tüm ülke genelinde ki FABRİKA , KURUM ve KURULUŞLARDA Danışmanlık Hizmeti vererek ULUSAL ve ULUSLARARASI geçerliliği olan DÜNYA STANDARTLARINA UYGUN MAL ve HİZMET ÜRETME BELGESİ ALDIRMA yetkisine hak kazanmıştım . Özetle ifade etmek gerekirse gerek askeri hizmetlerdeki elde ettiğim deneyimlerimi , gerekse üniversite ortamında elde ettiğim kazanımlarımı değerlendirmeler açısından bana yepyeni ufuklar açılmıştı .
    Üniversite içinde belirlenen program çerçevesinde çalışmalarımız devam ederken İZMİR içinde ki bazı Yüksek Okul ve Akademilerden uzmanlık konularıma ilişkin ders verme teklifleri almıştım . Diğer taraftan , Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Vakfından( DEVAK ) da davet alarak oluşturulmaya çalışılan ‘’KALİTE GÜVENCE SİSTEMİ ‘’ Danışman ekibine katılmam da istenmişti , ben de DEVAK ekibine katılarak üniversite Danışmanlık Ekibine dahil olmuştum . Ekibin ana görevi ; Talepte bulunan Firma , Kurum ve Kuruluşlara ‘’TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ ve AVRUPAYA UYMLULUK ‘’ konularında danışmalık hizmeti vererek , onların ‘’DÜNYA STANDARTLARINA UYGUN MAL VE HİZMET ÜRETMELERİNİ SAĞLAMAK ‘’ bu konularda yetkili kurumlardan gerekli belgelerin alınmasına yardımcı olmaktı . DEVAK ekibi Dokuz Eylül Üniversitesi DÖNER SERMAYESİNE bağlı olarak çalışan , ona katkısı oranında Döner Sermayeden pay alan bir yapıyla çalışıyordu . Sonuç olarak oluşturulan bu güzel ortamda , kalan boş zamanlarımda da Akademi ve Yüksek Okullar da ders giderek veya DEVAK ekibine katılarak zamanımı değerlendiriyordum . Daha sonraki yıllarda kendi nam ve hesabıma danışmanlık firması kurmuş , İZMİR bölgesinde uzmanlık konularıma giren konularda danışmanlık hizmetlerinde bulunmuştum . Çok genel bir yaklaşımla ; kendimce yepyeni bir ortam yaratmış , 2015 yılına kadar da gerek silahlı kuvvetlerden ve gerekse üniversite ortamından elde ettiğim bilgi birikimlerimi ihtiyaç duyan fabrika , kurum ve kuruluşlarla paylaşma fırsatı bulmuştum .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle KARAVAN ile yaptığım İTALYA ve FRANSA gezilerimi paylaşmak istiyorum . Selam ve Sevgilerimle .
    Görevimin bir gereği olarak sık sık denetlemelere gidiyordum . Gittiğim yerlerde karşılaştığım en öneli sorunların başında YEME ve YATMA konuları geliyordu. Domuz eti , yemeklerin çoğuna bir şekilde giriyordu , ya kıyma olarak konuluyordu ya da doğrudan et şeklinde yemeklere konuluyordu . Kültürümüz gereği yemekleri yemekten kaçınarak pizza tipi hamur işlerine yöneliyorduk . Diğer taraftan denetlemeye gittiğim yerlerde o zamanlar da bile otel fiyatlarının geceliği yüz doların üstündeydi , oldukça pahalıydı . Yaptığım araştırmalarda en pratik çözümü bir KARAVAN satın almakta bulmuştum . Zira , karavanla hem yemek ve hem de yatma sorununu çok ucuza mal edilebiliyordu . Örneğin , normal bir otelin gecelik ücreti yüz dolar ise karavanlı kampinglerde geceliği yirmi /yirmi beş dolar gibi çok düşük ücretler ödenerek kalınıyordu . Keza yemeklerde de benzer kolaylıklar sağlanıyordu Örneğin , lokantada iki porsiyon pizza parasına kasaptan bir kilo dana bifteği veya mis gibi kuzu pirzola alınabiliyordu .
    Ayrıca , Amerikan Kantinlerinde (PX) de her türlü hazır yiyecek ve içecekler bol miktarda satılmaktaydı . Kavurmasından tutunuzda barbunya pilakisine , ton balığına , yaprak sarmasına kadar her türlü hazır yemek bulunmaktaydı . Onlarla karavanımı dolduruyor ve Mangal yakabileceğim kampinglerde de kalarak görevlerimi de zevkli birer gezi haline getirebiliyordum . Ayrıca , o zamanlarda AVRUPA’ nın hemen hemen her yerinde karavanla tatil yapmak hem revaçta ve hem de neredeyse her büyük AVRUPA kentinde karavan kampingleri bulunmaktaydı . Tıpkı otellerde olduğu gibi kampinglerde de yıldız sistemi uygulanmaktaydı Başka bir deyişle her kamping, sahip olduğu olanaklara göre yıldızlarla bir den başlayarak beş yıldız ‘a kadar değerlendirilmekte ve kamping kitapçığın da yayınlanmaktaydı . Örneğin , dört ve beş yıldızlı kampinglerde mangal (barbekü) yakmak yasaktı . Sonuç ta fazla büyük olmayan ve arabamın taşıma kapasitesine uygun modern bir karavan satın almıştım . Karavanın içinde buz dolabından (Araç sigaralığına/Aküsüne bağlı sistemle çalışıyordu) tuvaletine , portatif masa ve sandalyesine kadar her türlü müştemilatı vardı .
    Diğer taraftan BMW 520 model arabama da karavan taşınacak şekilde ilave ekipmanlar taktırmıştım . Arabanın arkasına Avrupa Standartlarına uygun bir çekici kancası ve arabanın ön tarafının yanlarına da , TIR araçlarında olduğu gibi , arkadaki karavanı rahat görebilecek büyük aynalar taktırmıştım . Ayrıca ; arabamı karavanla birlikte kullanacağımı NAPOLİ TRAFİK MÜDÜRLÜĞÜNE bildirmiş , ilgililerce gerekli kontroller yapıldıktan sonra bana ‘’ ARABAMLA BİRLİKTE KARAVAN KULLANMA RUHSATI ‘’ bile vermişlerdi . Arabama bir bütün olarak bakıldığında , büyük bir TIR görümündeydi . Elbette ki böyle TIR görünümündeki büyük bir aracın , hem kullanılması hem de takip edilecek güzergahlar açısından beni daha dikkatli olmaya davet ediyor veya beni zorunlu kılıyordu . Zira ; AVRUPA’ da ki trafik kurallarına uymamanın büyük cezai sorumlulukları vardı .
    Yaklaşık üç yıl boyunca karavan sayesinde , AVRUPA’ da gezip görmediğimiz yer kalmamıştı diyebilirim . Resmi görevim nedeniyle ; İTALYA ,YUNANİSTAN , FRANSA , İSPANYA ve hatta PORTKİZ ‘ e kadar , NATO’ya tahsisli birliklerin denetlenmesine karavanımla katıldığım gibi , ailecek tatillerimizi de karavanımla yapmıştık . Özetle ifade etmek gerekirse , karavanla gezmek hem çok ucuza ve hem de çok zevkli ve verimli/faydalı gezme olanaklarımız olmuştu . Bu arada yaşadığım ve ben de iz bırakan bazı anılarımı da sizlerle paylaşmak istiyorum .

    A . İTALYA Gezilerim ve Anılarım
    1 . İtalya ile İlgili Genel Bilgiler
    Hayatımın yaklaşık dört yılının geçtiği ve en güzel günlerimi yaşadığım bu güzelim ülke ile izlenimlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum . İtalyanlar , Akdeniz ikliminin ve insanının tipik özelliği olan sıcak kanlı , cana yakın , arkadaşlık ve dostluk kıymeti bilen insanlardır . Çalışmayı çok sevdikleri söylenemez ancak yaşamayı ve eğlenmeyi ve özellikle yemek yemeyi çok severler . Bilindiği gibi İtalyan mutfağı dünyaca ün kazanmış leziz yemekleri ve şarapları ile de meşhur bir ülkedir . Günümüzün ayak üstü moda yemeklerinden olan pizzanın mucidi İtalyanlardır . İtalya genelinde evlerin en güzel ve büyük yeri mutfaklarıdır . Yaşantılarının büyük kısmını mutfakta geçirdiklerini söyleyebiliriz . Genellikle İtalyanların ilk yemekleri makarna , lazanya ve benzeri hamur işi yemeklerdir Biz de olduğu gibi ilk yemek olarak çorba alışkanlıkları yoktur denilebilir . Bu genel bilgileri sizlerle paylaştıktan sonra biraz da İtalya’ dan bahsetmek istiyorum .
    İtalya , yaklaşık olarak 302 bin kilometre kare büyüklüğünde orta büyüklükte , 20 adet bölgeden(kanton) oluşan , her bir bölgenin başkenti olan , 61 milyon nüfuslu ve ülke başkenti Roma olan , cumhuriyetle yönetilen bir ülkedir . Görüldüğü gibi ülke genel olarak , değişik bölgelerden kozmopolit bir yapıya sahip olmasına rağmen ülke bir bütündür , her bölgenin insanı da İtalyan olmaktan gurur duyuyorlardı . Ak Denizin en büyük adalarından olan SİCİLYA ve SARUNYA adaları da İTAYA’ ya aittir . Çizme görünümünde bir ülke olduğu için ÇİZME ÜLKE’ de denilmektedir . Ülke sınırları içinde VATİKAN ve SAN MARİNO gibi bağımsız sembolik ve küçük devletler de yer almaktadır . Dünyanın en eski medeniyetlerine ve uygarlıklarına ev sahipliği yapmış her tarafından tarih fışkıran bir yapıya sahiptir . Bu özelliğinden dolayı , ülkenin değişik yerlerin de olmak kaydıyla 51 adet UNESCO Dünya Mirasına sahiptir . NATO ve Avrupa Birliği gibi uluslar arası nitelikte ki kurumların kurucuları arasında yer almıştır . Dünya da en fazla turistin ziyaret ettiği bir ülke konumundadır . Bu nedenle İTALYA ,turizmden en çok gelir sağlayan ülkelerin başında gelmektedir . Hıristiyanlığın Katolik Merkezi olan PAPALIK yani VATİKAN yine bu ülkenin sınırları içinde yer almaktadır . Avrupa’ nın en büyük kültürel ve tarihi mirasına sahiptir denilebilir . Ülkenin Başkenti durumunda ki ROMA tarihin bir çok devirlerinde çok büyük devletlere veya imparatorluklara ev sahipliği yapmıştır . Başta , Birleşmiş Milletler olmak üzere , Avrupa Birliği , NATO , OECD , UNESCO gibi bir çok dünya kuruluşuna üye olan İtalya’ nın dünya siyasetinde de önemli bir ağırlığı bulunmaktadır . Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi her yerinden tarih fışkıran bu ülkenin , Roma , Milano , Napoli , Palermo , Floransa , Venedik ve PİSA gibi şehirleri gezip görülmeye değer yerler olarak ifade edilebilir . Keza , VEZÜV Yanardağı ile bu yanardağdan fışkıran lav ve küllerin altında kalan POMPEİ şehri bölgeleri ziyaret edilebilecek yerler arasında sayılabilir . İfade etmeye çalıştığım bu genel bilgiler ışığında görme ve ziyaret etme fırsatı bulabildiğim bazı kentlerine özetle değinmek istiyorum . Napoli dışındaki tüm şehir gezilerimi karavanımla yaptığımı da söyleyebilirim.
    2 . Roma Şehri Gezilerim
    Günümüz itibariyle 20 bölgeden oluşan İtalya’nın LAZİO bölgende bulunmak ta olup ülkenin ve aynı zamanda bölgesinin de başkenti durumundadır . Roma Şehri ; TİBER ve ANİANA nehirleri üzerinde kurulmuş tarihi bir kent durumundadır . Yaklaşık iki milyon yedi yüz bin(2.700.000) nüfusu ile İtalya’nın en kalabalık şehridir . Hıristiyan aleminin Katoliklerin ruhani lideri PAPA bu şehirde ki VATİKAN devletinde yaşamaktadır . Bazı kaynaklara göre Roma , hem İtalya’nın hem de Vatikan bağımsız devletinin başkenti durumundadır . 1285 kilometre karelik kapsadığı alan itibariyle İtalya’nın en geniş yayılmış şehri özelliğine sahiptir . Belki de bilinen ve halen yaşatılmaya çalışılan ve dünyanın en eski kentlerinden birisi olması özelliğinden dolayı bu kadar geniş bir alana yayılmış durumdadır . Hatırlayabildiğim kadarıyla şehrin tarihi yapısını bozmamak daracık yollarını genişletmemek ve tarihi binalarını yıkmamak ve eski tarihi yapı özelliğini koruyarak şehir merkezinden doğrudan çevre yoluna bağlayan modern yollarla bağlantılar kurularak şehir trafiği hafifletilmeye çalışılmıştır . Roma şehrini çepeçevre içine alan dörder şeritli yaklaşık yüz kilometre uzunluğunda otoban şeklinde çevre yolu yapılmıştır . Yapılan çevre yolunun güney ve kuzey İtalya’ ya uzanan otobanlarla da bağlantıları vardır Şehrin merkezinde yürürken iki bin yıllık tarihi binaları ve yolları da orijinal halleriyle rahatlıkla görebilirsiniz . Binaların ve yolların dış görünüşlerini muhafaza ederek , başka bir deyişle orijinal hallerini muhafaza ederek bina içlerini zamanımızın en modern ekipman ve teknikleri ile donatıldığını görebilirsiniz . Bunun yanında şehrin merkezinde dünyanın en popüler ve modern alışveriş merkezlerini de bulabilirsiniz .
    Roma şehri , 2800 yıllık tarihiyle Antik Roma Krallığına , Roma İmparatorluğuna ve Roma Cumhuriyetine , günümüzde de İTALYAN Devletine başkentlik yapmış olan bir şehirdir . Diğer taraftan Avrupa tarihinde önemli roller oynaması nedeniyle ‘’ÖLÜMSÜZ ŞEHİR’’ olarak ta adlandırılmaktadır . Her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği şehir , geçmişi günümüze bağlayan mimari özelliği , dünyanın en önemli mutfağına ev sahipliği yapması , modern restoranları , eğlence merkezleri , modaya renk ve albeni kazandıran merkez olması özelliklerinden dolayı tipik bir Akdeniz şehridir denilebilir . Bu güzel özelliklerinin yanında gezilip görülmeye değer KOLEZYUM’ u , Aşk Çeşmesini , İspanyol Merdivenlerini , Vatikan şehrini ve müzesini ziyaret edebilirsiniz
    3 . Napoli Şehri Gezilerim
    İtalya’nın güneyin de COMPANİA Bölgesinin başkenti durumundadır . Nüfus bakımından , Roma ve Milano’ dan sonra İtalya’nın üçüncü büyük kentidir . Napoli , Yaklaşık olarak Roma’ nın 250 kilometre güneyin de deniz kenarında konuşlandırılmış şirin bir sahil kentidir . Tarihi kayıtlara göre Milattan Önce yedinci yüz yılda Yunanlılar tarafından kurulmuş ve isim olarak ta yeni şehir (NEAPOLİS) denilmiştir . Bu isim zamanla değişikliğe uğrayarak günümüzde NAPOLİ olarak ifade edilmektedir . Şehrin merkezi ve civarı tarihi bina ve yapılarla dopdoludur . Bu nedenle bu bölgeler koruma altına alınmış , UNESCO tarafından da Dünya Kültür Mirasına dahil edilmiştir . Keza Napoli gerek Akdeniz’ in ve gerekse Adriyatik Denizinin en büyük ve en önemli liman kentlerinden birisidir . Bilindiği gibi , Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemlerinde ve Ak Denizi elinde bulunduran Osmanlı Donanması da NAPOLİ limanında konuşlandırılmıştı . Bir rivayete göre BARBOROS Hayrettin Paşa komutasında ki Osmanlı donanması askerleri , Napoli de konuşlandığı zamanlarda donanma askerleri ihtiyaçları olan erzak yiyecek ve içecek tedariki için Napoli çevresine çıktıklarında , civarda yaşayan İtalyan halkı Barbaros’ un askerleri geliyor yerine BARBAR TÜRKLER geliyor diye bağrışarak evlerine kaçarlarmış . ‘’BARBAR TÜRTKLER ‘’ lafının da buradan türetildiği tahmin edilmektedir. Nitekim bu gün dahi Napoli çevresindeki yerleşim yerlerinin çoğunluğu tepe eteklerine yerleştikleri ve bazılarında da eskiden yapılmış hisar kalıntılarını görmek mümkündür .
    Napoli bir liman kenti olmanın yanında VEZÜV yanardağı ile Dİ CAPRİ FİLEGRİ olarak adlandırılan iki volkanik bölge arasında konuşlandırılmıştır . Nitekim özellikle volkanik bölgelerde ki yerleşim yerlerinde zeminin fokurdayarak kaynadığını , etrafın kükürt ve benzeri kötü gaz kokularıyla dolduğunu görüp ve hissedebilirsiniz . Sonuç olarak oldukça köklü ve eski bir tarihi olan Napoli kenti sağladığı ulaşım kolaylığı , gezilip görülecek yerlerin bir birine çok yakın olması , lezzetli yemekleri ve güler yüzlü insanları nedeniyle gezip görülmeğe değer bir kenttir .
    4 . Venedik şehri Gezilerim

    Venedik Şehri , İtalya Cumhuriyetini oluşturan yirmi bölgeden birisi olan VENATO bölgesinin başkentidir . Venedik kenti , kurulduğu yer itibariyle özellik arz eden bir konuma sahiptir . PO ve PİAVE nehirlerinin kuzey İtalya da Adriyatik Denizine ulaştığı bölgede oluşturdukları delta adacıkları üzerine kurulmuş bir şehirdir . 4 km. lik bir kara yolu ile ana karaya bağlantısı olan Venedik şehri bölgesinde , 118 adet delta adacığı , 170 kanal ve 400 köprü ile bir birine irtibatlı bulunmaktadır . Şehrin kurulduğu yer itibariyle ‘’KANALLAR ŞEHRİ’’ veya’’ SULAK ŞEHİR ’’ olarak ta adlandırılmaktadır . Özetle ifade etmek gerekirse delta adacıkları üzerinde kurulmuş bir şehirdir . Sahip olduğu özelliklerinden dolayı UNECO tarafından Dünya Kültür Mirası kapsamına alınmıştır .
    Venedik Şehrinin , Roma İmparatorluğu zamanın da kurulduğu ve Roma imparatorluğunun yıkılmasından sonra Bizans topraklarına dahil edildiği tarih kayıtlarında yer almaktadır . Eski devirlerde şehir halkı balıkçılık yaparak geçimini sağlıyormuş . Balıkçı tekneleri yapımıyla başlayan gemicilik sanayii özellikler ORTA ve YENİ ÇAĞ dönemlerinde büyük deniz ticaret filosu oluşmasına sebep olmuştur . Çok kısa sürede deniz ticaretinden çok zengin olan ve Ak Denizde önemli bir ticari güç haline gelen VENEDİKLİLER daha sonraki yıllarda VENEDİK CUMHURİYETİ’ ni de kurmuşlardır . Ticari açıdan büyük getiriler sağlayan Venedikliler kültürel açıdan da önemli gelişmelere ev sahipliği yapmışlardır. Bir tarihi müze niteliğinde ki Venedik şehri gondollarıyla ve gondol şarkılarıyla da ün kazanmış bir kent olup gezip görülmeye değer niteliktedir .
    5 . PİSA Kulesi Gezilerim
    PİSA Kulesi , İtalya’nın kuzeyinde bulunan PİSA şehrinde Mucizeler Meydanında 1063/1080 yıllarında inşa ettirilen katedrallerinin çan kulesi olarak yaptırılmıştır . Kule üst üste bindirilmiş altı adet sütun dizisinden oluşmaktadır . Kule yüksekliği 56 metre olup kule içinde inşa edilen merdiven şeklinde ki 259 basamakla tepeye çıkılmaktadır . Kulenin en üstündeki katı silindir biçiminde olup kilise çanları bulunmaktadır . Kule bitirildiği tarihten itibaren güneye doğru eğilmeye başlamıştır. Eğilme sebebi olarak ta , kulenin oturduğu zeminin güney tarafının yumuşak zemin olmasından kaynaklandığı ifade edilmektedir . Yaklaşık olarak iki bin yıllık bir geçmişe sahip olan kulenin tarihi yapısı ve özellikleri muhafaza edilerek , en son teknolojiler kullanılarak kulenin eğilmesinin durdurulduğu ifade edilmektedir. PİSA kulesi de UNESCO tarafında Dünya Kültür Mirası kapsamına alınmıştır .
    6 . Cenova Kamping Macerası
    Diğer bir anımı İtalya’nın CENOVA kentinde yaşamıştım . Karavan kamping kitapçığın da kalacağımız kamp yerini tespit etmiştim . Kamp yeri , şehre kuşbakışı tepeden bakan , deniz manzaralı , yolu düzgün , her türlü olanakları içeren üç yıldızlı bir yerdi . Karavanımla kampa giden yola girdiğimde ve tepeye doğru tırmanışa geçtiğimde , yolun zemininin çok bozuk olduğunu , yolun dar olduğunu , yolun hem virajlı , hem de çok dik olduğunu ve geriye dönüşün olmadığını gördüğümde şaşırıp kalmıştım . Yola devam etmekten başka çarem yoktu . Zira , koca TIR görünümünde ki karavanımla dönüş yapmam imkansızdı . Arabamın uzun farlarını yakıp , araç vitesini kinci vitese takıp , hiç durmadan tepeye kadar tırmanmaktan başka çarem yoktu . Herhangi bir nedenle yolda durmak zorunda kalsam , karavanı geriye doğru kaçırma olasılığı olduğu gibi durduğum yerden kalkamamak gibi büyük sorun yaşayabileceğimi de çok iyi biliyordum . Zorda olsa ecel terleri dökerek rampayı tırmanarak kamping yerine ulaşmıştım . Kamping yetkilileri ve misafirler bizi alkışlarla karşılamışlardı . Zira , kampinge böyle karavanla çıkabilenlerden nadir kişilerden biri olduğumu söylemişlerdi . Kamping bölgesi gerçekten her bakımdan harikaydı . CENOVA kentinin tepeden kuşbakışı panoramik görünüşü , uçsuz bucaksız deniz manzarası , bulunduğumuz kamp yerinin batı kısmında kalan dağ silsilelerinin özellikle akşamları gün batımında birbiri arkasına dizili tepe ve dağ manzaralarının görünüşleri , seyrine doyum olmayan duygular oluşturuyordu . Hatta bir aralık oğlum YAMAN , tıpkı masallarda olduğu gibi HEYDİ’ nin ülkesindeymişiz gibi duygulara bile kapıldığını söylemişti . Bu harika yerde üç gün kalmıştık . Her akşam mangalımızı yakıyor , rakımızı yudumluyor ve hafiften Zeki Müren ‘in şarkılarını dinliyor ve bizler de mırıldanıyorduk . Dönüş zamanı geldiğinde kamp sorumlusu Bay ALBERT , dönüşte bize yardımcı olacağını söylemişti . Zira karavanla inişin de çıkış kadar riskli ve tehlikeli olduğunu vurgulayarak kendi arabası ile önden giderek bize rehberlik etmişti . CENOVA’ ya indikten sonra Otobanı kullanarak NAPOLİ’ ye dönmüştük .

    B . Fransa Gezilerimiz
    Eşim ve oğlumla birlikte Fransız RİVİYARA ’ sın da tatilimizi geçirmek üzere yola koyulmuştuk . Napoli ‘den başlayan yolculuğumuz , otobandan olmak kaydıyla tüm İtalya ‘yı kat ederek İtalya /Fransız sınırına varmıştık . Sınıra yakın bir bölgedeki MENTON bölgesinde bir karavan kampinginde geceyi geçirmiştik . Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Fransız gümrük kapısına varmıştık . Giriş işlemleri bittikten sonra doğruca MONOKO Prensliğine gitmek üzere yola koyulmuştuk . Monako prensliği , dünyanın en küçük devletlerinden birisiydi . Monako şehri , deniz kenarına kurulmuş denize doğru uzanan bir yarımada üzerinde konuşlandırılmış , tertemiz bir şehir izlenimi veriyordu . Karavanımla Şehrin merkezine doğru yol alırken baya zorlanmıştım . Zira şehrin merkezine inen yol hem daracık , hem de çok dik ve virajlıydı . Yolun tek gidişli olması bir avantajdı . Ayrıca , şehir merkezinde , karavanımla birlikte park yeri bulmakta baya zorlanmıştım . MONOKO PRENSLİĞİ’ nin önemli tarihi ve turistik yerlerini gezdikten sonra, karanlık bastırmadan , NİCE ‘e doğru yol almaya başlamıştık . Gece konaklayacağımız karavan kampingine varmıştık , kamping yetkililerince , elektrik ve suyumuz bağlandıktan sonra diğer işlemler bizim için çok daha kolaydı .
    Kampinglerin en güzel yanlarında birisi de karavanınızı kampta bırakarak arabanızla istediğiniz yere gidebilme imkanı sağlamasıydı . NİS(Nice) bölgesi uçsuz bucaksız sahil şeridi , en lüks plajları ve kumlarının yanında tarihi ve turistik yerleri insanı hayran bırakacak kadar güzel ve görkemliydi . Fransa’nın hatta Avrupa’nın en popüler sahil şehri olarak da ün salmıştı . Yaklaşık iki hafta kalmıştık bu bölgede , rehber kitabından istifade ederek ertesi günü nereleri gezip göreceksek planımızı yapıyor ve sabahları kampingden arabamızla çıkıyor akşamları da dönüyorduk .
    NİS bölgesinden sonra ANTİBES ve CANNES( KAN film festivalinin yapıldığı yer ) sahil kentlerine geçmiştik . Önceden belirlediğimiz kampinge yerleştikten sonra tatilimiz boyunca bazen yüzerek bazen deniz manzaralı kafeler de bira içerek , bazen de tarihi ve turistik yerleri dolaşarak hoşça vakit geçirmiştik . Gerek ANTİBES ve gerekse CANNES (KAN) her yönüyle gezip görmeye değer , belki de Fransa’nın en önde gelen turistik sahil kentleriydi . Bir sonraki durağımız SAİNT TROPEZ’ di . Gençlik yıllarımızın unutulmaz kadını BİRİGİTTE BARDOT ‘un yaşadığı kentti . 1958/1959’ lu yıllarda ‘’VE ALLAH KADINI YARATTI ‘’ filminin çekildiği yerler olmasının yanında çok güzel ve bakımlı kumsalları tertemiz sokakları ve tarihi yapısı itibariyle görülmeye değer bir kentti . O zamanlarda BİRİGİTTE BARDOT hayattaydı. Saint TRPEZ ‘in yakınında ormanlar içinde ki , etrafı kale duvarları gibi surlarla çevrili bir villada yaşadığı ifade edilmişti .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle , 1985 yılının Ağustos ayında İZMİR’ den NAPOLİ’ ye gidiş hikayemi ve NAPOLİ’ de ki NATO Karargahın da yaşadığım ilginç anılarımı paylaşmaya çalışacağım .Selam ve Sevgilerimle .
    a . ANKARA FERİBOTU (Arabalı Vapur) ile İzmir’ den İtalya/ BARİ’ ye kadar deniz yolculuğumuz Oran da Kara Yoluyla Napoli’ ye Gidişimiz .
    NATO Savunma Koleji kursu bittikten sonra , ALMANYA dan BMW 520 model bir araba satın almış , önce aynı araçla ROMA ‘ ya gelmiş NATO savunma Kolejinden ilişiğimizi kestikten sonra da kara yoluyla Roma’dan İzmir’e yeni arabamızla gelmiştik . Temmuz Ayının en sıcak günlerinde yaptığımız araba yolculuğumuz bizleri çok yormuştu . Başka bir ifadeyle yaklaşık yirmi gün sonra yapacağımız Napoli yolculuğumuza tekrar arabamızla gitmeyi göze alamamıştık . O zamanlarda İzmir’den BARİ’ ye (İtalya) kadar , haftanın belirli günlerinde giden ANKARA Feribotu (arabalı vapur seferi ) vardı . Gidiş tarihimize göre Feribottan yerimizi ayırtmıştık . Yurt Dışı Daimi Görev için gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra , arabamızla birlikte Ankara Feribotunda yerimizi almış ve Napoli’ye gitmek üzere İzmir Limanından yola koyulmuştuk . Feribotumuzun İzmir Limanından hareketinden bir kaç saat sonrasıydı , gemi Kamarotu kamaramıza gelerek KAPTAN’ ın bizleri akşam yemeğin de masasına davet ettiğini ve şeref konuğu olarak masasında görmek istediğini söylemişti , DİPLOMATİK PERSONELİN , Kaptan masasına davet edilmesinin usulden olduğunu da söyleme gereği duymuştu . O yıllarda Yurt Dışı Daimi Göreve atanan subaylara Kırmızı Renkli Diplomat Pasaport veriliyordu . Özellikle yurt dışı seyahatlerde bu tür personele DİPLOMATİK PERSONEL muamelesi yapılıyordu . Taktir edileceği gibi , Kırmızı Renkli Diplomatik Pasaportlar , özellikle seyahat edilen ülkelere GİRİŞ ve ÇIKIŞ kapılarında , İlgili ülke de kaldığınız sürece ve araçla yapacağınız seyahatlerde içinde bulunduğunuz ülke tarafından emniyetinizin sağlanmasında , gemi ve uçakla yapılan seyahatlerde kişilere ayrıcalık ve büyük kolaylıklar sağlamaktaydı . Bu tür bir uygulamanın örneğini de Feribot ile yaptığımız yolculuğumuz da görme fırsatını bulmuştuk .
    NATO SAVUNMA KOLEJİ dönüşünde Yurt Dışı Daimi Görevi için özellikle kılık kıyafet açısından baya alışveriş yapmıştık . Zira , Yurt Dışı Görevlerinin en önemli özelliklerinden birisi de ‘’ YURTDIŞIN DA ÜLKEMİZİ TEMSİL ETMEK ‘’ gibi , manevi sorumluluğu da beraberinde getiriyordu . O bakımdan aile olarak çok şık olmak zorundaydık . Erkekler için resmi kıyafetlere ilaveten takım elbiseler , kravat ve ayakkabı yeterli olurken kadınlar açısından durum baya farlılık arz ediyordu . Hele bir de eşim Şükran hanım gibi şık olmayı ve şık giyinmeyi seven kadınlar için durum daha da önem kazanıyordu . O zamanlar da İZMİR’ de kadınlar için Abiye kıyafet diken ve satan bazı ünlü mağazalar vardı . Zuhal Yorgancıoğlu da onlardan en meşhuru ve popüler olanlardan birisiydi . Şükran hanımın istekleri doğrultusunda , görevimizin mana ve önemine uygun olacak şekilde Zuhal Hanıma birkaç takım abiye kıyafet siparişi vermiş ve diktirmiştik . Ayraca , her kıyafete uygun ayakkabı ve tamamlayıcı aksesuar da satın almıştık .
    Gemi Kaptanının akşam yemeği davetine aile olarak şık kıyafetler giyerek katılmıştık . Kaptan bizleri kapıda ve ayakta karşılamıştı , samimi ve içten davranışlarının yanında yemekler de çok lezizdi . Akşam boyunca bazen dans ederek bazen de oyun oynayarak hoşça vakit geçirmiştik . Gemi yolculuğumuz dört gece üç gün sürmüştü . Bazen güvertede güneşlenerek , bazen gemi havuzun da yüzerek , bazen de oyunlar oynayarak hoşça vakit geçirmeye çalışmıştık . ANKARA FERİBOT’ u ile BARİ’ ye vardığımızda , gemi yolculuğumuz da sona ermişti . ilk defa bir feribotla seyahat etmemize rağmen denizden hiç etkilenmemiş çok rahat ve eğlenceli bir gemi yolculuğu yapmıştık . Ayrıca , gemi yolculuğumuz süresince Kaptanın ve mürettebatın yakın ilgi ve alakası da bizler de unutulmayacak anı ve izlenimler bırakmıştı .
    Bari’ye vardığımızda , arabamızla feribottan inerek NAPOLİ’ ye doğru yol almaya başlamıştık . Yolumuz otoban yol olup çok bakımlı ve düzgün bir yoldu üstelik otobanın her iki yanı da , bizler için hiçte yabancı olmayan ZAKKUM çiçekleriyle doluydu . Beyaz , pembe ve mor renkli zakkum çiçeklerinin hakim olduğu otoban , sağlı sollu adeta bir renk cümbüşü içindeydi . NAPOLİ’ ye kadar çok güzel bir yolculuk yapmıştık . Akşama doğru Napoli ‘ye varmış ve şehrin girişinde Tevfik UMUT adında bir Kur. Alb. eşiyle birlikte bizleri karşılamıştı . Kendilerini arabayla takip etmemizi söyleyerek şehrin içine doğru ilerlemeye başlamıştık . Evlerine vardığımızda bizlere hoş geldiniz diyerek içeri buyur etmişlerdi . Bu sımsıcak karşılama ve davranışlar karşısında ne yapacağımızı şaşırıp kalmıştık , tabi biraz da duygulanmıştık . Albay Tevfik UMUT , devreye girerek kendilerinin , Türk Kıdemli Subaylığınca bizlere mihmandar subay olarak görevlendirildiğini , evimizi tutup , görevimize ve çevremize , intibak edinceye kadar bizlere her türlü konuda yardımcı olmaya çalışacağını , bu hizmetin Napoli de bir gelenek haline getirildiğini , rahat olmamızı kendi evimizdeymişiz gibi davranmamızı ve hareket etmemizi söyleyerek sözlerini bitirmişti . Tevfik Albayın eşi RABİA hanım , akşam yemeği için mükellef bir sofra hazırlanmıştı . Sofrada , Kuş sütü hariç her şey vardı adeta . Sonra ki yıllarda öğrendik ki RABİA hanım yemek yapma konusunda becerikliliği ve hamaratlığı ile tanınmış ve NAPOLİ Türk camiasında ün salmış yemek yapma konusunda Türk Toplumunun bir numaralı kadınıymış .
    Mihmandarımız Albay TEVFİK sayesinde , kısa süre içinde evimizi tutmuş , görevimize ve çevremize intibak etmiştik . Oğlum Yaman’ı uluslararası özelliğe sahip ’’ İNTERNATİONEL SCHOOL’’ adında bir Orta Okulun üçüncü sınıfına kayıt yaptırmıştık . Daha sonra ki yıllarda yani oğlum YAMAN’ ın Lise tahsili yıllarında Napoli de ki AMERİKAN Lisesine (AMERİCAN HİHG SCOOL) kaydını yaptırmış , lise bir ve ikinci sınıfı da oğlum bu okulda okumuştu . Özetle ifade etmek gerekirse kısa süre de NAPOLİ de normal yaşantımıza başlamıştık .
    . Napoli’ deki görev yerim ; AFSAUTH Karargahında , Harekat Başkanlığı Kara Harekat Şube Müdürlüğüydü . Görevimi özetle ifade etmek gerekirse ; Güney Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı ve NATO’ya tahsisli birliklerin ‘’ Harekata Hazırlık Durumlarını (ORTP) Denetlemekti’’ . Başka bir ifadeyle Türkiye , Yunanistan Fransa , İspanya ve Portekiz gibi Güney Avrupa ülkelerinin NATO’ya tahsisli birliklerinin Harekata Hazırlık Durumlarını denetlemek ve ilgili NATO makamlarına rapor etmekti . Görevimin içeriğinden de anlaşılacağı gibi , hem zor ve hem de sorumluluğu çok fazla olan bir görevi üstlenmiştim . Neredeyse uluslar arası özellikleri içeren hem ilgili ülkelerle ve hem de denetlemeye görevlendirilecek personelle , sıkı bir işbirliği ve koordinasyonu gerektiren bir görevdi . İlgili ülke ve personelle koordine edildikten sonra yıllık bazda denetleme programları hazırlanıyor ve yayınlanıyordu . Denetlemenin aksaksız olarak yapılması ve denetleme sonuçlarının takibi ve ilgili NATO karargahlarına rapor edilmesi benim ve Harekat Başkanın sorumluluğundaydı . Harekat Başkanım PARODİ adında bir İTALYAN Tuğgeneraldi . Her konuda mükemmel anlaşıyor ve görevimi de aksaksız yürüyordum . Bu güzel ilişkimiz 1986 yılı Ekim ayına kadar sürmüştü .
    b . NATO’ ya Tahsisli Bir İtalyan Mekanize Tugayının Harekata Hazırlık Denetlemesinin yapılması (ORTP) Anılarım .
    1986’ lı yıllarda YOGUSLAVYA bir bütün olarak dimdik ayakta duruyor ama için içinde kaynıyordu . NATO’nun her an Yugoslavya ya müdahalesi açık açık konuşuluyordu . NATO’nun ilk müdahale birliği olarak ta İtalya’nın kuzeyinde İZONZA bölgesinde ve Yugoslavya sınırına yakın bir bölgede konuşlandırılan bir Mekanize Tugayı düşünülüyordu . Mekanize Tugay ‘ın , özellikle araç gereç ve silah yönünden çok iyi teçhiz edildiği , muharebe gücünün çok yüksek olduğu gelen raporlardan anlaşılıyordu . Yıllık bazda yapılan denetleme programı uyarınca , adı geçen birliğin Ekim 1986 başında , NATO Harekata Hazırlık Denetlenmesi planlanmıştı . Denetleme Heyeti Başkanı bendim . Yardımcılarım ise ; İtalyan Yarbay ALFANO , Yunan Yarbay KARANCİKOS , Amerikan Yarbay GEORGE ‘tu . NATO Denetleme Prosedürü gereğince , Denetleme Heyeti olarak bir gün önceden İZONZO (Udİne şehri civarı) Bölgesine intikal etmiş ve önceden belirlenen zamanda ve sabah erken bir saatte birliğe alarm vermiştik . Birlik personelinin karargaha intikalini , depolardan malzeme ve mühimmatın alınarak , Yükleme Planına Göre , ilgili araçlara yüklenmesinin yapılması ve benzeri faaliyetleri izledikten sonra birliğin ‘’Tehlikeyi Atlatma Bölgesine ‘’ intikal etmesini istemiştik . Birlik , bir bütün olarak , tüm araç ve gereçleri ile birlikte ve öngörülen zamanda intikalini tamamlamıştı . Ama başta birlik komutanları olmak üzere , tüm personelin , çok yavaş hareket ettiğini , lakayt ve ciddiyetten uzak davrandıklarını , ekip olarak izlemiştik . Prosedür gereği ‘’Tehlikeyi Atlatma Bölgesindeki ‘’ birliğin birtakım faaliyetleri de kontrol etmemiz gerekiyordu . Mekanize Tugayın Ağırlıklar Bölgesinde denetleme yaparken , en son teknoloji ile donatılmış bir römorka monteli Seyyar Mutfak aracından buharların çıktığını görmüştük . İlgili ve yetkili personele , ne yaptıklarını sorduğumuzda Tugay personeli için öğle yemeği pişirmek için su ısıttıklarını , daha sonra da makarna (MAKARONİ ) pişireceklerini söylemişlerdi . Hem yeni ve modern bir sistem , hem de ilk defa gördüğüm Römorka Monteli Seyyar mutfağı görmek istediğimi ilgili ve yetkili personele söylemiştim . Su kaynatılan kazanın yanına çıktığımda , kazanın kenarlarının GRES yağı içinde olduğunu , kaynayan suyun üzerinde de GRES yağlarının yüzdüğünü görmüştüm . İtalyan yardımcım Yarbay ALFANO’ yu çağırarak , kazanın gerekli temizlik yapılmadan kullanıldığını , askerlerin sağlığı açısından bunun doğru olmadığını ve bu durumun birlik komutanına bildirilmesini istemiştim . Mekanize Tabur Komutanı olduğu söylenen bir İtalyan Binbaşı ALFANO ya , gülerek ve sırıtarak bu durumun olağan bir durum olduğunu , yadırganacak bir şeyin olmadığını söyleyerek adeta alay edercesine bizlere kinayeli bir şekilde bakmıştı .
    Prosedür gereği , birliği ; ‘’Sefer Görev Yerine ‘’ intikal ettirmiştik . Yine senaryo gereği birliğe ‘’ Özel Bir Durum ‘’ vermiştik . Mevcut arazi şartlarına uygun olarak verilen Özel durumda , düşman kuvvetlerinin elinde makineli tüfek ve tanksavar silahlarının olduğunu ve düşmanın bu silahlarla birliklerine karşı yoğun ateş açtığını , makineli tüfeğin ve tanksavar silahlarının nasıl susturacaklarını ve düşman mevzilerine nasıl yaklaşacaklarını bize anlatmalarını talep etmiştik . Yarbay ALFANO verilen senaryoyu İtalyanca olarak denetlemesi yapılmakta olan Mekanize Tugay personeline anlattığında , başta Tugay Komutanı olmak üzere tüm subayların kahkahayla güldüğünü ve kendi aralarında İtalyanca bir şeyler söyleyerek , bizlere karşı da bir şeyler söyleyerek gülüştüklerini görmüştük . Ne dediklerini ALFANOYA sorduğumuzda , adeta utancından yerin dibine giren ve suratı kıpkırmızı olan ALFANO ‘’SIKIYSA KENDİLERİ GİTSİNLER VE ATEŞ KUSAN MAKİNALI TÜFEĞİ VE ROKET ATARI SUSTURSUNLAR VE HEDEFLERİ ALSINLAR ‘’ dediklerini ifade etmişti . Bizler denetleme heyeti olarak ŞOK olmuştuk , şaşırıp kalmıştık . Üstelik ; sanki hiçbir şey olmamış gibi , denetlemesi yapılan birliğin tüm personelinin neşesi ve mutluluğu yerindeydi . Denetleme bittikten sonra yaptığımız durum değerlendirmesinde , özellik le İtalyan , Yunan ve Amerikalı denetçilerin ısrarı ile birliğe YETERSİZ , yani ‘’BU BİRLİK HARP EDEMEZ ‘’ notunda mutabık kalmıştık . Kısacası varılan sonuç , bir skandal niteliğindeydi . Hem de bu durum öve öve yerlere göklere sığdırılamayan bir İtalyan birliği içindi . İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyorduk . Denetleme Heyeti olarak NAPOLİ ‘ye döndükten sonra durumu tüm açıklığı ile General PARODİ’ ye anlattıktan sonra resmi raporun yazılmasına ve imzalanmasına karar vermiştik . Napoli’ ye döndüğümüzde Denetleme Heyeti olarak doğruca General PARODİ’ nin makamına çıkmıştık . Heyet başkanı olarak ben denetleme sonucunu ve heyet kararını açıkladıktan sonra , General PARODİ yerinden fırlayarak ‘’hayır böyle bir şey olamaz ve kabul edilemez bir durum bu….‘’ diye itiraz etmişti . Birlikte yaptığımız durum değerlendirilmesi sonunda birliğin , en kısa sürede yeniden denetlenmesine ve General PARODİ’ nin de denetlemeye bizzat katılmasına , denetleme sonuç raporunun , ikinci denetlemeden sonra hazırlanmasına ve ilgili NATO makamlarına sunulmasına karar verilmişti . Skandal niteliğindeki bu konu da böylece tatlıya bağlanmış oluyordu . Varılan sonuç çok önemli olduğu için durumdan NAPOLİ Türk Kıdemli Subayı Olan Tuğgeneral Edip BAŞAR’ ı da haberdar etmiştim .
    Aslında , konu kapanmış gibi görünse de , General PARODİ’ nin , denetleme sonucunu bir türlü kabul edemediği ve baş sorumlu olarak ta beni sorumlu tuttuğunu davranışlarından seziyor ve hissediyordum . Nitekim , bir gün imzaya çıktığımda ‘’Türkiye’de yapılacak bir birliğin ORTP denetlemesine katılmak istediğini ‘’ resmen bana söylemişti . Ben de , Generallerin bu tür denetlemelere katılabilmeler için gidilecek ülkeden müsaade alınması gerektiğini , isteklerini Türk Kıdemli Subaylığına ileteceğimi , TÜRK Genelkurmay Başkanlığı ile yapılacak görüşmeden sonra durumun aydınlığa kavuşacağını ve sonucu kendilerine arz edeceğimi söylemiştim . O zamanlar da Türk Genelkurmay İkinci Başkanlık Görevini Orgeneral Kaya YAZGAN paşa yürütüyordu . Türk Kıdemli Subaylığınca yapılan görüşmeler sonunda General PARODİ’ nin istediği zaman istediği Türk birliğinin ORTP denetlemesine katılmasında bir sakınca görülmediği bildirilmişti . Daha önceden Yıllık Bazda planlanan , Türk TRAKYA’ sın da konuşlandırılmış bir Zırhlı Tugay’ın , ORTP denetleme heyetine General PARODİ ‘ yi de ilave edilerek , denetleme programını ve emrini yeniden yayınlamıştık .
    Türk Zırhlı Tugay’ının ORTP denetlemesine katılan General PARODİ , Türk birliğine övgüler yağdırıyor , başta disiplin anlayışı olmak üzere , her konuda çok çok başarılı bir denetleme gördüğünü , bu olumlu ve başarılı gözlemlerini tüm NATO karargahlarına yayınlayacağını , bu arada bizleri de kutladığını söyleme gereği duymuştu . Ayrıca General PARODİ , askerlik hayatı boyunca , gerçek disiplini , gerçek askerliği ve gerçek emir komuta anlayışını Türk Birliğinde gördüğünü ve hayran kaldığını her vesileyle söylüyordu . İşin garibi , bu denetlemeden sonra , General PARODİ ‘nin , bana karşı olan tutum ve davranışı da değişmişti . Örneğin , ilgili makamlarla koordine ederek beni Harekat Başkan Yardımcılığına atamıştı . Kendisinin olmadığı zamanlarda benim kendisine vekalet edeceğimi ve benzeri konuları içeren yazılı emir bile çıkartmıştı . Sevgili okurlarım , dünkü yazılarımda da anlattığım gibi diğer ülke Silahlı Kuvvetlerini ve askerlik anlayışını gördükten sonra diğer ülke ordularının ve birliklerinin daha modern silah araç ve gerece sahip olmalarına rağmen Ordumuzun ve Silahlı Kuvvetlerimizin çok üstün vasıflara olduğunu görüyor ve anlayabiliyorsunuz . O nedenle Ordumuz ve Silahlı Kuvvetlerimizle her zaman gurur duyabiliriz .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle NATO SAVUNMA KOLEJİ kapsamında özel uçağımızla yaptığımız İspanya , Portekiz , Amerika Birleşik Devletleri , Kanada , İzlanda , İngiltere , Norveç ve Almaya ülkelerine yaptığımız gezilerle ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum . Selam ve Sevgilerimle .


    a . Genel Bilgiler

    NATO SAVUNMA KOLEJİNE katılma emrini aldıktan sonra , ben yalnız olarak İTALYA/ROMA' ya gitmiştim . Birkaç ay sonra da eşim ŞÜKRAN hanım üç yıllık maaşsız izin alarak , ROMA’ ya yanıma gelmişti . NATO SAVUNMA KOLEJİ , ROMA /İTALYA 'da konuşlandırılmış bir NATO kuruluşuydu . Ana amacı ; NATO üyesi ülke subay ve diplomatlarının birbirlerini tanıma ve kaynaşmalarını sağlamak , NATO’ nun ortak çıkarları konusunda üye ülke temsilcileri arasında istişare ve işbirliği yapmak ve geliştirmek , NATO 'nun yeni strateji ve politikalarını üretmek veya saptamak ve bunları tartışmak gibi çok genel anlamda amaç ve hedefleri olduğu söylenebilirdi . NATO ülkelerinin itina ile seçip gönderdiği ''ASKER VE DİPLOMAT '' adaylar , gelecekte ülkelerinin Komuta Kademesine veya Bürokrasinin en tepesinde görev almaya layık insanlar gözüyle bakılan temsilcilerdi . Bu itibarla ; ''NATO SAVUNMA KOLEJİ'' ne , hem NATO teşkilatının geleceğine , hem de üye ülkelerin dayanışmalarına önemli katkılar sağlayan bir kurum gözüyle bakılabilirdi . Kolejin başına UHLE WETLER adında Korgeneral rütbesinde bir Alman vardı , yardımcılıklarında ülkelerin katkıları ve NATO'daki önemine göre asker ve sivil temsilcilikleri vardı . Örneğin FRANSA ve İTALYA 'dan Tümgeneral rütbesinde birer komutan yardımcısı bulunurken , TÜRKİYE' yi büyük elçi düzeyinde bir diplomat temsil ediyordu . Bizler , NATO SAVUNMA KOLEJİ ' nin altmış altıncı (66) dönem müdavimleriydik .Türkiye'den toplam olarak beş (5) kişi katılmıştık . İki karacı birer deniz ve havacı subay , bir de Rafet AKGÜNEY adında diplomat arkadaşımız vardı . Türk ekibinin başkanı ve sözcüsü bendim . Kursun en güzel özelliklerini birinin de , kanımca , müdavimlere tüm NATO üye ülkelerine geziler düzenleyerek , ülkeleri görme fırsatı yaratılmış olmalarıydı . Bu geziler genellikle kurs sonunda , yaklaşık birer ay süreli iki bölüm halinde yapılıyordu . Gezilerin tamamı BELÇİKA Kraliyet Ailesine ait ancak NATO'ya tahsis edilmiş , özel bir uçakla yapılıyordu . Yalnız bizim döneme mahsus olmak üzere tüm TÜRK müdavimlerinin (arzu edenlerin ) eşlerinin de birlikte her iki geziye katılmalarına olanak sağlanmış olmasıydı . Zira , devletler yalnızca resmi olarak kursa katılan müdavimlerin ücretlerini karşılıyordu . Başka bir deyişle , eşlerimizin( uçak parası hariç) her türlü masrafları müdavimler (bizler) tarafından karşılanması gerekiyordu , üstelik bu paraları peşin olarak alıyorlardı . Ben , gezilerin her ikisine de eşimle birlikte katılmaya karar vermiş ve parasını da peşin olarak ödemiştim . İlk gezimize ; ROMA/İtalya 'dan başlayarak sırasıyla : MADRİT/İspanya , LİZBON /Portekiz , AZOR Adaları , HALİFAKS Kanada , WASHİNGTON /ABD , Kanada , İzlanda İngiltere şeklinde olup bir ay (30 gün) sürmüştü . İkinci gezimiz ise yine Roma’ dan başlayarak Ankara , İstanbul , Norveç , Almanya , Belçika , Hollanda , LÜKSEMBURG , Fransa ve Roma’ya dönerek yaklaşık otuz gün de bu gezimiz sürmüştü . Bu gezimizin biraz da detaylarına girerek , gezi izlenimlerimi sevgili okurlarımla paylaşmaya çalışacağım
    Gezimiz boyunca ziyaret ettiğimiz ülkelere , gezi programımız önceden bildirildiği için ülkeler tarafından yalnızca müdavimlere ( eşler hariç ) olmak kaydıyla en üst düzeyde brifingler verilmekte , eşler için de özel gezi programları düzenlenmekteydi . Gezimizin müşterek özelliklerinden birine daha değinmek istiyorum . Özel uçağımızla havadan ziyaret edeceğimiz ülke sınırlarına girdiğimizde , anons yapılıyor ve ülkenin tanıtımının yanında , o ülkenin kıdemli müdavimi veya sözcüsü tarafından ülkesinin en meşhur veya popüler içkisi /tatlısı /yiyeceği veya benzeri bir şeyi tadımlık olmak kaydıyla kafileye ikram ediliyordu .

    b . İspanya Gezimiz

    Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi , ilk gezimize ROMA' dan MADRİT' e uçarak başlamıştık . Bilindiği gibi 1985 yılında Avrupa Topluluğu daha küçük yapıda ve İspanya , Yunanistan ve Portekiz gibi ülkeler de ADAY ADAYI ülke konumundaydı . Mevsim ilkbahardı , 1985 yılının Mayıs Ayı başlarında bir zamandı . İlk bahar mevsiminin oluşturduğu güzelliklerle İspanya bir rüya alemi gibi pırıl pırıl bir ülke izlenimini bırakmıştı . İspanya , Avrupa Topluluğuna katılmak için ADAY ADAYI statüsünde bir ülke durumundaydı . Dış İşleri yetkililerince verilen brifing de , sanayileşme çabası içinde olan , milli gelirinin çoğunu turizmden sağlayan , Avrupa Topluluğunca öngörülen zamanda Tam Üye olabilmek için öngörülen kriterleri yerine getirme gayreti içinde olduklarını , genel hatlarıyla ülkenin kendi kendine yeterli bir ülke olduğunu vurgulayarak brifingini noktalamıştı . Toplamda iki gün kaldığımız bu ülkede MADRİT şehrinde ki tarihi ve turistik yerleri gezdikten sonra PORTEKİZ’ in Başkenti LİZBON' a uçmuştuk .

    c . Portekiz Gezimiz

    PORTEKİZ’ de tıpkı İspanya gibi Avrupa Topluluğuna katılmak için sıra bekleyen Aday Adayı bir ülke konumundaydı . Yetkililerce verilen brifingde ülkenin güçlü bir sanayisinin olmadığını , yegane gelir kaynaklarının TURİZM olduğunu , Avrupa Topluluğuna girmek için önemli çalışmaların yapıldığını vurgulamışlardı . Aynı gün öğleden sonra , başkent' in tarihi ve turistik yerlerini de gezdikten sonra ertesi günü ABD.' ne gitmek üzere sabah erkenden LİZBON' dan havalanmıştık . Özel uçağımızla Amerika’ ya doğru yol alırken Kaptan Pilotun verdiği bilgilere göre yolculuğumuzun yaklaşık olarak on (10) saat süreceğini , yerel saatle muhtemelen öğleden sonra saat on beş (15.oo) civarında WASHİNGTON' a varabileceğimizi , Avrupa ile Amerika arasında yaklaşık sekiz (8) saatlik zaman farkı olduğunu , mesafenin uzunluğu ve uçak depo kapasitesinin sınırlı olması nedeniyle , rotamız üzerinde bulunan Azor Adaların da ve Halifax’ da (Kanada) yakıt ikmali yaparak yolumuza devam edeceğimizi , yakıt İkmali sırasında otuz (30) dakikalık mola verileceğini , yolcuların uçaktan inebileceğini , ancak tüm yolcuların zamanında yerlerini almaları önemle hatırlatılmıştı . Kaptan pilotun da belirttiği gibi, öğleden sonra saat on beş (15.oo) civarında Washinghton ' a varabilmiştik . Hava açık , pırıl pırıl güneşliydi , ama hepimiz , kendimizi çok yorgun ve bitkin hissediyorduk . Aslında , Avrupa' da zaman neredeyse gece yarısı olmuştu , yorgun ve bitkin olmamız da gayet normal ve doğaldı . Nitekim Kafile başkanı , öğleden sonra , herhangi bir programın olmadığını , otellerimize yerleştikten sonra , herkesin istediği gibi serbest zaman olduğunu duyurmuştu .

    d . Amerika Gezimiz

    Amerika gezimiz , yaklaşık iki hafta sürmüştü . Tam bir gövde gösterisi ve Amerikan propagandasına yönelik bir gezi olduğunu söylemek abartılı bir görüş olmasa gerektir . Washington'a vardığımızın ertesi günü yalnız müdavimler olmak kaydıyla Amerika Savunma Bakanlığına başka bir ifadeyle PENTAGON' a ( Amerika Milli Savunma Bakanlığı Binası ) götürmüşlerdi . PENTAGON 'a vardığımızda bina girişinde çok sıkı güvenlik tedbirlerinin uygulandığını , kafile olarak gittiğimiz ve NATO mensubu olmamıza rağmen bizlere hiç bir ayrıcalık tanınmadan belirlenen prosedürlerin harfiyen uygulandığını görmüştük . İlgililerce bizlere verilen brifingde , Savunma Bakanlığı binasına PENTAGON denilmesinin nedenini , binanın beşgen şeklinde ve beş katlı olarak inşa edilmesinden kaynaklandığını , dünyanın yönetildiği merkez olarak ta anıldığını , Yükseklik değil kapsadığı alan itibariyle dünyanın en büyük binalarından birisi olduğunu , dünyanın en korunaklı binalarından biri olduğunu , binada toplam olarak yaklaşık yirmi beş bin (25.000) kişinin (asker ve sivil toplamı ) çalıştığını , binanın en son teknolojik cihazları ile donatıldığını ve dolayısıyla gerek Amerikan sınırları içinde gerekse dünyanın her hangi bir noktasında ki durumlara anında müdahale etme olanaklarının bulunduğunu belirterek PENTEGON 'la ilgili sözlerini noktalamıştı . Aynı gün ve takip eden bir kaç gün boyunca dünyada oluşabilecek muhtemel kriz bölgelerine göre plan tatbikatı veya harp oyunu şeklinde senaryolar düzenlenmişti . Bizler de söz konusu plan tatbikatı ve harp oyunlarında görev almıştık . Belki de bir rastlantıydı ama kriz bölgelerinin tamamı ORTA DOĞU ülkelerinden seçilmişti ve tüm senaryolar da yirmi beş (25) , otuz (30) yıl sonra Orta doğu ülkelerinde meydana gelebilecek kriz bölgesine nasıl müdahale edileceği öngörülüyor ve Amerikan kuvvetlerinin kriz bölgelerine nasıl müdahale edeceği konusu Harp Oyunu veya Plan Tatbikatı şeklinde oynanıyordu. Ayrıca , hedef ülkelerin başta silahlı kuvvetleri olmak üzere coğrafi yapısı , ekonomik durumu , sosyal yapısı , imkan ve kabiliyetleri bir bütün olarak ele alınmakta ve incelenmekteydi . Bizler bu sıkıcı ortamda boğuşurken eşlerimiz Washington' un tarihi ve turistik yerlerini ziyaret ederek gezinin tadını çıkartıyorlardı . Birkaç gün sonra gönül alma bakımından da olsa , biz müdavimleri de washington' un tarihi turistik yerlerini de gezdirmişlerdi . Washington dan sonra ST LOUİS kentine gitmiştik . Saint LOUİS , MİSSOURİ eyaletinin en büyük kentlerinden birisiydi . Missouri Nehri sayesinde çok verimli topraklarının yanında St. Louis ARÇH 'ı ile de meşhur olmuş bir şehirdi . Bununla birlikte ; Amerikan Savunma Sanayisinin de en önemli tesislerinden olan balistik füze imalathanesi ve F- 18 savaş uçağı fabrikası da bu şehirde bulunmaktaydı . Buralarda birkaç gün oyalandıktan sonra kıtalar arası vuruş gücüne sahip ''STRATEJİK FÜZE '' üslerini de ziyaret etmiştik . Çok sıkı emniyet tedbirlerinin uygulandığı bu tesislerin füze rampalarında , asansörlerle yerin altına inerek , füzelerin ateşleme sisteminin nasıl olduğunu , nasıl ateşlendiğini simülatörlerle bize göstermişler , füzelerin hedeflerine kadar nasıl bir rota izleyerek gittiğini ve hedeflerini nasıl vuracağını izah etmişler ve simülatörlerle de bizlere göstermişlerdi . Daha sonra Hava İndirme Tümen Komutanlığını , on binlerce işçi ve mühendislerin çalıştığı BOİNG tipi yolcu uçaklarının üretimlerinin yapıldığı fabrikaları da gezip gördükten sonra , DENİZ KUVVETLERİ KOUTANLIĞININ konuşlandığı NORFOLK / VİRJİNYA EYALETİNE varmıştık . Amerikan Deniz Kuvvetleri dünyada eşi benzeri olmayan çok çok büyük bir SÜPER güç durumundaydı . Kendine has Deniz Hava Kuvvetlerinden tutun da her biri Kolordu komutanlığı seviyesinde Amfibi Çıkarma Deniz Piyade Birliği , Uçar birlik kapasitesi olan Deniz Hava İndirme Birliğine kadar her türlü harekatı bağımsız olarak yapabilecek süper bir güçtü Amerikan Deniz Kuvvetleri . Aslında NORFOLK' u da ziyaret ettikten sonra yaklaşık iki hafta süren ABD. gezimiz de bitmiş oluyordu . Yukarıda özetle arz etmeye çalıştığım gibi, nasıl ; ABD bir Süper Devlet ise onu süper yapan da kanımca sahip olduğu SÜPER GÜÇLER' dir denilebilir . Yeri gelmişken ve bizzat gördükten sonra ABD 'leri ile ilgili , çok kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum .

    Amerika Birleşik Devletleri ; dört tarafı da denizlerle çevrili ve dünyanın en büyük verimli arazilerine sahip bir ülke konumundadır . Her birisi bağımsız devlet olmak koşuluyla elli iki devletten oluşan bir Birleşik Devletler Topluluğudur . Çok kaba bir yaklaşımla 52 tane Türkiye büyüklüğün de ve her biri Türkiye’ den daha zengin devlerden oluşmuş bir ülke olarak tasavvur edebilirsiniz Amerika’ yı . Bence , göz ardı edilmemesi gereken en önemli hususlardan birisinin de bu devletleri oluşturan insanlarının çoğunluğunun ''MACERAPEREST , ZEKİ , ÇOK ÇALIŞKAN VE GÖZÜNÜ BUDAKTAN SAKINMAYAN , BİRAZ DA EGOİST , İNSANLAR ''dan oluşmasıdır . Hatırlanacağı gibi Amerika Kıt' ası yeni keşfedildiğinde , özellikle AVRUPA' dan (İngiltere , Fransa , İspanya , Portekiz , İtalya , Hollanda v. b.) , AFRİKA' dan ve diğer Kıtalar dan göç eden insanların hemen hemen hepsi yukarı da belirtmeye çalıştığım özelliklere sahip kişilerin torunlarıdır . İşte bu çalışkan ve becerikli insanların oluşturduğu devletler bir araya gelerek ABD gibi süper bir gücü yaratmışlardır . Oluşturdukları EYALET şeklindeki Bağımsız Devletlerin her birini ayrı ayrı savunmak için güç oluşturulması yerine , bir bütün olarak Amerika Kıtasının savunmasını esas almışlardır . Böylece esasen tanrının bahşettiği zenginliklerini birleştirerek SÜPER bir DEVLET , onu korumak için de AMERİKAN Kıtasına yönelebilecek tüm tehditleri anında ve yerinde yok edebilecek SÜPER GÜÇLER oluşturmuşlardır . ABD , Sanayi ve teknolojinin en gelişmişine sahip olmanın yanında tarımda ve hayvancılıkta da dünyanın SÜPER Güçlerinden birisidir . Gezimiz sırasında Özel Uçağımızla bir Eyaletten başka bir Eyalet 'e uçarak giderken , uçaktan kuşbakışı görebildiğimiz kadarıyla , aynı cins ürünlerin olduğu uçsuz bucaksız ekili ovaların üzerinde uçakla dakikalarca uçtuğumuzu çok iyi hatırlıyorum . Amerikalı müdavim arkadaşlarımızdan alabildiğimiz bilgilere göre asırlar önce ülke genelinde her eyalet için toprak analizleri yaptırıldığını ve yaptırılan analiz sonuçlarına göre tarım alanlarına hangi ürünleri ekileceği yeniden belirlendiğini ve belirli sürelerle de bu tür çalışmaların tekrarlandığını ifade etmişlerdi . Ayrıca ; iklim şartlarına bağlı olarak üreticilerin en iyi şekilde desteklendiği ve korunduğu ülkelerden birisinin de Amerika olduğunu vurgulamışlardı . Kısacası , Amerika denilen bu SÜPER GÜCE her yönüyle hayran olmamak elde değildi . Zira , bu ülke , Ekonomisiyle , sanayisiyle , teknolojisiyle , ülkesini savunmak için oluşturduğu SÜPER Güçleriyle dünyanın en güçlü ülkesi konumundaydı . Ayrıca ; ABD 'nin coğrafi yapısı stratejik açıdan da ülkenin savunmasına kolaylıklar sağlamaktaydı .

    e . Kanada Gezimiz

    Amerika gezisinden sonra , özel uçağımızla Amerika ‘dan Kanada ‘ ya uçmuştuk . Ülke yetkilerince bize verilen brifingde , Demokratik Anayasal Monarşi ile Yönetilen bir Federasyon Devleti şeklinde tanımlamışlardı . Ayrıca Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin de uygulandığı vurgulanmıştı . Büyüklük itibariyle , yüzölçümü olarak'' DÜNYANIN İKİNCİ ''büyük ülkesi olduğunu , buna karşın ülke nüfusunun otuz (30) milyon civarında olduğu ifade edilmişti . Kısacası her yönüyle kendi kendine yeterli bir ülke konumunda olduğu, fert başına düşen milli gelirin dünyanın en iyilerinden birisi olduğu da ifade edilmişti . Devletin resmi dilinin İNGİLİZCE ve FRASIZCA olduğunu , ama ülke genelinde başka dilleri de konuşulduğu verilen brifingde belirtilmişti . Kanada'nın kendine özgü Silahlı Kuvvetlerinin olduğu ifade edilmişse de Amerika da olduğu gibi süper bir gücünün olmadığı vurgulanmıştı . Kanada 'nın tarihi ve turistik yerlerini gezerek KANADA ziyaretimizi tamamlamıştık . Bu ülke ile olan izlenimlerimi şu şekilde özetleyebilirim . KANADA ; ülke olarak , bağımsız bir ülke olarak anılıyorsa da , resmen İngiliz KRALLIĞI 'nın atadığı bir vali tarafından yönetilen , ülke savunmasının tamamen Amerika himayesi ve garantörlüğü altında olan bir İngiliz müstemlekesi görünümündeydi . Sanayi ve teknolojik açıdan da dünyanın en ileri ülkelerinden birisi olduğu vurgulanmıştı .

    f . İzlanda Gezimiz ve Anılarım

    Kanada ziyaretimizi de tamamladıktan sonra uçağımız İZLANDA ' ya doğru yol almaya başlamıştı . Uçsuz bucaksız ATLANTİK OKYONUSU üzerinden özel uçağımızla Kuzey Kutbuna doğru ilerlerken , Kuzey kutbundan kopan buz dağlarının OKYANUS üzerinde yalpalanması insana ayrı bir duygu ve heyecan veriyordu . Hava açık ve güneşli olduğu için uçağımızın izdüşümünü denizin üzerinde net olarak görebiliyorduk . Koca denizin üstündeki izdüşümümüz bir kelebek kadar küçücük görünüyordu İnsana biraz korku , biraz da ürperti veren bu durumun hiç bitmemesini isteyen duygunun ötesinde , bu durumun biran önce bitmesini isteyen başka bir duygu ile çarpışıyor haldeydi . Bu duygu ve düşüncelerle boğuşurken uçağımız REYKEVİK' e /İzlanda inmişti . Ülke yetkililerini verdiği bilgilere göre volkanik bir ada ülkesi olan İZLANDA üç yüz yirmi bin (320.000) nüfusu ile dünyanın en küçük ülkelerinden birisiydi . Ama fert başına düşen milli geliri ise dünyanın en yüksek geliri olan Ülkerlerden birisiydi . Halen ülkenin yüzde sekseni (%80)simsiyah volkanik taşlarla kaplı görünümünün yanında , faaliyetini sürdürmekte olan volkanik dağlar da bulunmaktaydı . İsim olarak ''BUZ ÜLKESİ '' veya ''BUZLAR DİYARI ''anlamına gelen İZLANDA ; Sıcak Su Akıntısı sayesinde ılıman bir iklime sahip olduğu ifade edilmişti . Hiçbir askeri gücü ve tesisi olmayan bu ülke NATO'nun askeri gücü olmayan yegane ülkesiydi . Ancak , konum itibariyle , 1985 yılları itibariyle VARŞOVA PAKTINA karşı NATO’nun ileri karakol üssü durumundaydı . Ülkenin yegane geçim kaynağı balıkçılıktı . Buna bağlı olarak da yemek çeşitlerinin hemen hemen hepsinde balık ve balık ürünlerine dayalı çeşitleri bulunmaktaydı . Nitekim , eşim Şükran hanım başta olmak üzere , ülkede kaldığımız dört gün boyunca balık ve balık ürünlerini yemekten hoşlanmayan müdavimler ve eşleri ülkeden bir an önce gitmek için adeta can atıyorlardı . Yukarıda da ifade ettiğim gibi hiç bir askeri birliği ve tesisi olmayan bu ülkeyi ziyaret etmek , bizim açımızdan tamamen turistik bir gezi niteliğindeydi . Bu misafirperver insanlar bizleri kaldığımız dört gün boyunca mükemmel bir şekilde gezdirip ağırlamışlardı .. Bu ülke ile ilgili değerlendirmemi şöylece özetleyebilirim . İzlanda ; insanın kendi olanaklarıyla gidip görüp ve gezebileceği bir ülke değildir . Bu bakımdan bu güzelim ülkeyi görmüş olmak önemli bir ayrıcalık olsa gerektir Yüzölçümü itibariyle yüz beş bin (105bin) kilometre kare büyüklüğünde bir ülke olmasına rağmen halen büyük bir bölümünün volkanik kaya parçaları ile dolu olması , ıslah edilebilmiş ekilip biçilebilen alanların ise neredeyse yok denecek kadar az olması ülke açısından büyük bir handikaptır .Özellikle golfistrın sıcak su akıntını ülkenin iklimini olumlu yönde etkilemesinin yanında , yine sıcak su akıntısı sayesinde Kuzey Buz Denizinde yaşayan somon tipi soğuk su balıkları bu ülke kıyılarına adeta hücum etmekte , bu ülke balıkçıları tarafından kolaylıkla yakalanmakta ve neredeyse ülkenin geçiminin tamamı bu balıklardan sağlanmaktadır . Yıllık bazda yakalanan balıkların neredeyse tamamı Amerika ve Kanada ya ihraç edilmektedir . Ülkenin konumuna bir asker gözüyle baktığınızda İzlanda , ATLANTİK OKYONUSU' nun en kuzeyinde yer alan bir NATO İLERİ KARAKOLU durumundaydı . NATO'nun kuzey kanadından gelebilecek bir tehlikeye karşı ilk karşı konulabilecek ilk üs durumundaydı . Nitekim , tamamı Amerikan Hava Kuvvetlerinden oluşan bir İleri Karakol Birliği burada konuşlandırılmıştı . Özel uçağımızla inip kalktığımız Hava Alanı da konuşlandırılan birliğin Hava Alanıydı . O yıllar da söz konusu Hava Alanı ülkenin yegane Sivil Hava Alanı olarak ta kullanılmaktaydı .



    g . İngiltere gezimiz ve Anılarım

    İZLANDA’ dan sonra özel uçağımızla İngiltere’nin başkenti LONDRA ‘ya inmiştik Hava kapalı , yağmurlu , sisli çok berbat bir ortam vardı . LONDRA‘ nın , bu mevsimlerde çoğu kez bu tür hava koşullarına sahip olduğu olağan bir durummuş . Hükümet yetkililerinin verdiği bilgilere göre Birleşik Krallığın yönetim sisteminin ANAYASAL MONARŞİ olduğunu Birleşik Krallığın (Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ) , İngiltere ,İskoçya , Galler ve Kuzey İrlanda dan oluşan dört kurucu ülkeden meydana geldiği ifade edilmişti . Ancak , ülke genelinde , anayasa , savunma , ulusal güvenlik , dış politika , vatandaşlık ve göç gibi ülke bütünlüğünü ilgilendiren konularda Birleşik Krallık Parlamentosuna yetki devri yapılarak uygulanan bir yönetim şekli uygulanıyormuş Kraliçe II. ELİZABETH ‘in siyaset üstü bir konumunun olduğu da vurgulanmıştı . Dünyanın birçok yerinde sömürgeleri bulunan bu ülkenin , ‘’ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN ÜLKE ‘’ deyimi de , bu sömürgelerden kaynaklanıyormuş . Nitekim ; günümüzde KANADA , AVUSTURALYA , YENİ ZELANDA gibi bağımsız birer ülke görünümündeki ülkeler , aslında Kraliçe tarafından atanan VALİLER tarafından yönetilen ülkelermiş . Birleşik Krallık Parlamentosu Avam Kamarası ve LORDLAR Kamarası olmak üzere iki ana bölümden oluşuyormuş . Avam Kamarası , seçimle gelen ve 650 millet vekilinden oluşuyor , Parlamentonun bir üst organı niteliğinde ki LORDLAR Kamarası ise atama ve veraset yoluyla gelen 800 yüz civandaki üyeden oluştuğu ifade edilmişti .
    Adalar topluluğu konumundaki ülkenin tarıma elverişli topraklarının yanında hayvancılık alanında da çok ileri seviyede olduğu sanayisinin ise dünyanın en ileri ülkelerinden biri olduğu vurgusu yapılmıştı . Fert başına düşen milli geliri ise dünyanın en iyilerinden birisiymiş . Alınan genel brifing’ ten sonra bazı askeri birlik , kurum ve kuruluşlar ziyaret edilerek , İngiltere gezimiz de sona ermişti . İngiltere gezimizi de şu şekilden değerlendirebiliriz . İNGİLTERE veya BİRLEŞİK KRALLIK ; Tıpkı Amerika da olduğu gibi , bir ada ülkesi konumundadır . Birden fazla devletten oluşmasına karşın tüm güçlerini ‘’MERKEZİ HÜKÜMETTE TOPLAYARAK , ASKERİ , SİYASİ VE EKONOMİK AÇILARDAN SÜPER BİR GÜÇ’’ oluşturmuşlardır . Bir ada ülkesi olması özellikle ülke savunması açısından büyük bir avantaj sağlamaktadır . Belki Amerika kurduğu düzeni İngiltere den kopya etmiştir . Ne de olsa , Amerikalıların kökenleri de İngiltere ye dayanmaktadır . Özetle ifade etmek gerekirse , İngiltere veya Birleşik Krallık her yönüyle insanı büyüleyen mükemmel bir ülke izlenimi bırakmıştı .
    h . Norveç Gezisi ve Anılarım

    ÖZEL Uçağımız İSTANBUL’ dan doğrudan NORVEÇ’ in TROMSO kentine yol almaya başlamıştı . NORVEÇ Hava Sahasına girdiğimiz anons yapılarak bizlere duyurulmuş ve BOGMA adında NORVEÇ’’ in en meşhur içkisi ikram edilmişti . Çok sert ve anında etki eden bu içkinin bir defada içilmesi gerektiği de hatırlatılmıştı . Ancak aynı anonsta on/on beş dakika sonra , KUZEY KUTUP DAİRESİ ‘ sinden (meridyeninden) daha da kuzeye geçeceğimizi , bundan dolayı da , birer anı olarak saklanmak üzere her müdavim ve eşlerine birer SELTİFİKA verileceği de ifade edilmişti . Yine yapılan anonsta NORVEÇ’ in en güzel kızlarının ve kadınlarının bu bölgede yaşadıklarını , kalacağımız otelde bu güzel kızları ve kadınları görebileceğimizi de ısrarla vurgulamışlardı . BOGMA ‘mızı içip ve Sertifikalarımızı da alarak TROMSO’ ya varmıştık . Ekip olarak kalacağımız otele vardığımızda , sözü edilen dünyalar güzeli kızları ve kadınları görme fırsatını bulabilmiştik . Gerçekten hepsi birbirinden güzel olan bu insanlar her biri , bir yetmiş/seksen boyunda , sarı saçlı , yeşil gözlü , adeta birer peri kızını andırıyorlardı . Kusursuz güzelliklerinin yanında mütevazilikleri , cana yakınlıkları ve güler yüzleriyle adeta insanı büyülüyorlardı . Akşam yemeğinden sonra TROMSO şehrinin gece manzarasının da görülmeye değer olduğunu söylemişlerdi . Zaman olarak gece yarısı olmuştu , her taraf gündüz gibi aydınlıktı . Güneş gökyüzünde adeta asılı olarak duruyordu . Ne var ki güneş olmasına rağmen etrafı ısıtmıyordu . Meğer o mevsimlerde TROMDA da güneş hiç batmazmış . Bir anı olarak AMUTSEN heykelini önünde eşimle birlikte hatıra fotoğrafı bile çektirmiştik . Otelimizde kalın ve siyah perdeleri çekerek odamızı karanlık hale getirebilmiştik . Ertesi günü kahvaltıdan sonra TROMSO’ dan Norveç’in en kuzeyinde ki bölge olan KİRKENEZ ‘e otobüslerle gitmiştik . KİRKENEZ Bölgesi NATO’nun en kuzeyinde RUS Hudut Birliklerine komşu olan bir yerdi . TROMSA ve civarında olduğu gibi bölgenin her tarafı orman ağaçları ile kaplıydı . Sedir , ladin , şimşir , meşe , palamut v b ağaçları olarak adlandırılan bu orman ağaçları mobilya üretiminde kullanılan dünyanın en kıymetli kerestelik ağaçlarıymış . TROMSO’ dan KİRKENEZ e kadar her taraf bu ağaçlarla doluydu . Orman ağacı niteliğinde ki bu ağaçlar hem çok bakımlı , hem de çok düzgün ve sağlıklı görünüyorlardı .
    TROSO ‘dan sonra NORVEÇ’ in Başkenti OSLO ‘ya dönmüştük . Yetkililerce bizlere verilen Brifing de NORVEÇ ‘in , refah seviyesinin ve yaşam standartlarının AVRUPA BİRLİĞİ topluluğundan daha yüksek olduğunu , hatta dünya standartlarının üstünde olduğunu , Fert Başına Düşen Milli Gelirin dünyanın en iyilerinden biri olduğunu , en az iki yüzyıl (iki asır ) daha bu zenginliğin devam edeceğini , yer üstü ve yer altı zenginlikleri itibariyle kendi kendine yeterli olduğunu belirterek konuşmasını bitirmişti . Biz Türkiye olarak yöneticilerimizin güven vermeyen tutumları sayesinde birkaç yıl sonrasını göremez ve kestiremez durumda iken NORVEÇ yetkililerinin İKİ YÜZ YIL sonrasın da yine DÜNYANIN EN ZENGİN ÜLKESİ OLMAYA DEVAM EDECEK demesi veya söz etmesi insana garip geliyordu . Ama ne yazık ki nedenleri açıklandıktan sonra verilen bilgilerin doğru oldu kanıtlanıyordu. Brifingden sonra yapılan soru /cevap faslında , İki asırlık bir sürenin çok iddialı bir öngörü olduğunu , neye dayanarak bu öngörüde bulunduğu sorulduğunda , konuşmacı , vereceği birkaç örnekle bu soruyu yanıtlamaya çalışacağını ifade etmişti . Dünyanın en pahalı mobilyalarının yapımında kullanılan ağaçlarının , ülkelerinde yetiştirildiğini , ülkenin tamamında bu ağaçların orman statüsünde yetiştiğini , yalnızca , bu ağaç kerestesinin ihracatından elde edilen gelirin ülke bütçesinin yarısından fazlasının oluşturduğunu , söz konusu ağacın , kerestelik haline gelebilmesi için elli yılın geçmesi gerektiğini , ülke tamamının elli parsele bölündüğünü , kesimi yapılan ve büyük bölümü ihraç edilen kerestelerin yerine yenilerinin dikildiğini , böylece her yıl önemli bir gelir kaynağının , mobilyacılık kereste ihraç edilerek ülke bütçesine önemli bir gelir sağlandığını belirtmişti . Verdiği diğer bir örnekte ise Yer altı zenginliklerin den petrol rezervlerinin en azından iki asır daha ülke ihtiyaçlarını karşılayabileceğini , ülke genelinde nüfus artışının sıfır olduğunu , göç kabul etmediklerini , ancak ülke ihtiyacından dolayı kabul edilecek kişilerin özenle seçildiğini , çok yüksek vasıflı insanların vatandaşlığa kabul edildiğini vurgulamıştı . Ülkede refah düzeyinin çok yüksek olmasının en önemli faktörlerinden birisinin de EK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİN’ den kaynaklandığını söylemişti . Ek Sosyal Güvenlik Sistemini de şöylece özetlemişti . Çalışma hayatına başlayan her kişinin , normal sigorta primlerine ilaveten zorunlu olarak maaşının %10/15 kadar tutarında ek prim ödemekte olduğunu ve bu uygulamanın tüm İskandinav Yarımadasın da yer alan NORVEÇ ,İSVEÇ , FİNLANDİYA ve DANİMARKA ‘ da uygulandığını vurgulamıştı . Bu sistem sayesin de çalışma hayatı bitip emekli olan kişilerin eline geçen emekli parasının da çalışan personel kadar olduğunu ve yaşlıların da mağdur olmadan normal yaşamını sürdürdüğünü ifade etmişti .
    AÇIKLAYICI NOT : Benim açımdan dikkatimi çeken ve önemli olduğuna inandığım EK SOSYAL GÜVENLİK KONUSUNU ; Dokuz Eylül Üniversitesin de YÜKSEK LİSANS TEZ KONUSU olarak seçilmiş , yaptığım çalışmalarla da EK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ esaslarını üniversiteler camiasına ve bilim hayatına kazandırmaya çalışılmıştır . Bu konuda yaptığın çalışmaların detaylarını İZMİR NATO KARARGAHINDA Kİ ÇALIŞMALARIM VE ANILARIM bölümünde bulabilirsiniz .

    I . Almanya Gezisi ve Anılarım

    Almanya gezimiz sırasında yaşadığımız bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Gezimizin yapıldığı yıllarda (1985) RUSYA liderliğinde ki KOMİNİST BLOK ‘un oluşturduğu VARŞOVA PAKTI dimdik ayaktaydı . Almanya da DOĞU ve BATI olmak üzere ikiye ayrılmış durumdaydı . Doğu Almanya tamamen Rusların kontrolün de olan bir bölgeydi . Doğu ve Batı Almanya sınırı BERLİN’ in ortasından geçirilen ve Ruslar tarafından inşa edilen ve halk arasında ‘’ UTANÇ DUVARI ‘’ olarak adlandırılan bir duvarla ayrılmıştı . Programız da Batı Berlin’i ziyaret etmek vardı . Özel uçağımızın FRANKFURT’ tan Batı Berlin’e uçması planlanmıştı . Ancak Rus yetkililer özel uçağımızın askeri amaçlar için kullanılan , BELÇİKA KRALİYET Ailesine ait ve NATO’ya tahsisli bir uçak olması nedeniyle BATI BERLİN’ e bu uçakla gidilmesine müsaade vermemişlerdi. Diplomatik girişimler sonucu Frankfurt ‘ tan sivil bir uçak kiralanmış ve ekibimizin Batı Berlin ‘ e kiralanan sivil uçakla gitmesi sağlanabilmişti . Aslında ; Batı Berlin denilen yer , İkinci Dünya Harbin de Rus orduları tarafından işgal edilen BERLİN ‘ in batısında kalan sembolik bir bölgeydi . Batı Berlin’in tamamen Rus askerleri tarafından işgal edilmiş , hatta enterne edilmiş , elektriği ,suyu başta olmak üzere , bölgede yaşayabilmek için ihtiyaç duyulan her türlü ihtiyaç maddeleri Rusların kontrolü ve müsaadesi altında tedarik edilebiliyordu . NATO’nun Tugay seviyesinde sembolik bir askeri gücü de bu bölgede konuşlandırılmıştı . Tugay komutanlığınca verilen brifingde , enterne edilmiş bu bölgede yaşam koşullarının zorlukları dile getirilmiş , Batı Berlin de yaşayan halkın çoğunluğunu Türkiye’ den giden göçmenlerin oluşturduğunu vurgulanmıştı . Brifingden sonra söz alan bir Alman subay ‘’ağlayarak ve avazı çıktığı kadar bağırarak , ‘’ BU TOPRAKLARIN KENDİ ÖZ VATAN TOPRAKLARI OLDUĞUNU , BU DURUMLARDAN ; BİR ALMAN SUBAYI OLARAK BÜYÜK ACI ve UTANÇ DUYDUĞUNU , AMA BİR GÜN , BU VATAN PARÇASININ KENDİLERİNE VERİLECEĞİNDEN EMİN OLDUĞUNU , BU KONUDA GEREKİRSE SEVE SEVE CANINI FEDA ETMEYE HAZIR OLDUĞUNU ‘’ söylediğinde salonda büyük bir alkış tufanı kopmuştu . Gerçekten Alman subayının ; milliyetçiliğini ve vatan sevgisini takdir etmemek elde değildi . Batı Berlin’den Sivil uçağımızla tekrar Frankfurt’a dönmüş ve özel uçağımızla da ROMA’ ya dönerek gezimizi bitirmiştik .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Sizlerle bu gün değişik bir konuyu paylaşmak istiyorum . O zamanlarda Ordu komutanı olan Orgeneral Necdet ÜRUĞ paşanın müsaadesi ve emirleri uyarınca Ekim Ayın da İzmir Hava Lisan Okulun da açılan İNGİLİZCE TEKAMÜL KURSUNA katılmıştım . Kurs aşamasında yaşadıklarımı . Yurt Dışı Seçme Sınavlarına katılmamı ve NATO SAVUNMA KOLEJİNE ve DAİMİ YURT DIŞI GÖREVİNE SEÇİLME hikayesini sizlerle paylaşacağım . Selam ve Sevgiler .

    1 . Kursla ilgili Genel Bilgiler

    İstanbul Ordu karargahın da görevim devam ederken , Ekim Ayı geldiğinde , İzmir 'de ki , Hava Lisan Okulunda açılan ''İNGİLİZCE TEKAMÜL KURSUNA '' katılmıştım . Eşimi ve oğlum Yaman'ı İstanbul da bırakmak zorunda kalmıştım . Zira oğlum YAMAN Kadıköy Anadolu lisesine girmeye hak kazanarak HAZIRLIK SINIFINA kayıt yaptırmış ve hazırlık sınıfını orada okumak zorundaydı . İNGİLİZCE Tekamül Kursunun ilk günlerin de İngilizceyi anlamakta , kursu takip etmekte ve anlatılanları kavramakta baya zorlamıyordum . İNGİLİZCE Konuşma Dersine (conversation ) Amerikan asıllı , Misis FRENSES adında bir bayan hoca hanım geliyordu . Derslerinde neredeyse her gün bana konuşma fırsatı veriyor konuyu İngilizce olarak anlatabilmem için her türlü çabayı gösteriyordu . Aslında , anlatılan konuları çok iyi anlıyordum , ancak anladıklarımı İngilizce olarak ifade edemiyor , akıcı bir şekilde İngilizce olarak anlatamıyordum , başka bir ifadeyle akıcı bir şekilde İngilizceyi konuşamıyordum . Bu durumumun hoca hanım da farkındaydı . Kurs programı hızlı bir şekilde devam ederken akşamları Yılmaz HASDEMİR adında bir hocadan da ÇEVİRİ dersleri (İngilizceden Türkçeye ve Türkçeden İngilizceye ) almaya başlamıştım .

    2 . İngilizcemin Geliştirilmesi İçin Misis FRENSES İle Özel İngilizce Pratik Çalışmalarım

    Kurs bütün hızıyla devam ederken bir gün Misis FRENSES benimle özel olarak konuşmak istediğini söylemişti . Ben de kendisini öğle yemeğine F. ALTAY meydanında ki dönerci KARAHAN’ ın yerine davet ederek rahat bir ortamda konuşma zemini hazırlamıştım . Hoca hanım yaklaşık iki aydan beri beni dikkatle izlediğini bir şeyler öğrenmek için büyük çaba harcadığımı , yeterli seviyede kelime haznem olduğu halde bunları akıcı bir ifadeyle konuşmaya dökemediğimi , tek eksikliğimin İngilizce pratik yapmak olduğunu , bu konuda bana yardımcı olmak istediğini söyleyerek , oturduğu evinin bir takım anahtarını bana vererek akşamları ne zaman istersem evine gelebileceğimi , birlikte bol bol İngilizce pratik yapabileceğimizi söyleyerek konuşmasını bitirmişti . ilaveten benim çok iyi ve dürüst bir insan olduğumu gözlemlediğini , bu durumdan yanlış anlam çıkarmayacağıma inanmak istediğini de söyleme gereği duymuştu. Hoca hanımın bana getirdiği bu teklifle adeta dünyalar benim olmuştu . Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım . Ben işi daha da sıkıya alarak var gücümle hoca hanıma layık olmaya çalışıyordum . Bir akşam çeviri kursuna gidersem , ertesi akşam da hoca hanımın evine İngilizce pratik yapmaya gidiyordum .
    Misis FRENSES mükemmel bir hocaydı , İngilizce eğitim ve öğretim tekniğini , taktiğini ve psikolojisini çok iyi bilen birisiydi . Nitekim , her akşam evine vardığım da , beni değişik bir hazırlıkla karşılıyor , konuşacak bir konu buluyor veya sehpanın üzerinde hazır bekleyen zarları attırıyor , gelen rakam kadar , yine sehpa üzerindeki üst üste tomar yığını halinde ki , her birinde bir konuşma konusu olan kağıdı açıyor ve belirtilen konu üzerinde kağıtta belirtildiği süre kadar konuşmamı istiyordu . Sehpa üzerindeki kağıtların her birinde , yine hoca hanım tarafında itina ile seçilmiş ve hazırlanmış ve her birinde konuşma süreleri belirtilmiş konuşma konuları vardı . Kısacası bu harika insana , hoca hanıma , hayran olmamak elde değildi . Başka bir ifadeyle İngilizce konuşmayı ve pratik yapmayı bir eğlence haline getirmiştik. Zaten , pratik yapmak için evine ilk gittiğim gün söylediği ve hiç unutmamam . ''EĞER İNGİLİZCEYİ MÜKEMMEL BİR ŞEKİLDE ÖĞRENMEK İSTİYORSAN , HATA YAPMAKTAN ASLA KORKMAYACAKSIN '' Ayrıca , kendisinin de , bir kelime dahi Türkçe bilmediğini , tüm konuları İngilizce olarak anlamaya , anlatmaya ve İngilizce düşünmeye çalışmamda ısrarcı olduğunu da vurgulamıştı . Bu bilinçli sistemli ve verimli çalışmalar sayesin de İngilizceyi , hem akıcı bir şekilde konuşmaya , hem anlamaya ve hem de en iyi şekilde yorumlamaya başlamıştım . Nitekim kısa süre sonra da sınıfın en iyi öğrencilerinden birisi durumuna gelmiştim . Sonuç olarak , bu mükemmel insan sayesinde İngilizce önce sevmiştim , sonra öğrenmiştim ve kısa süre sonra da sınıfın ve kursun en iyi öğrencisi olarak ''İNGİLİZCE TEKAMÜL KURSUNU'' derece ve başarı ile bitirmiştim . Bu arada , kursum nedeniyle İstanbul da bırakmak zorunda kaldığım eşimi ve yavrumu da , hafta sonları olmak kaydıyla ziyarete gidiyor , bol bol da Misis FRENSES ve yoğun ders çalışmalarımdan bahsediyordum . Ne de olsa Misis FRENSES bekar bir o kadar da güzel ve alımlı bir kadındı .

    3 . Yurt Dışı Seçme Sınavlarına Katılmam ve Başarılı Olmam .

    Kursun hemen akabinde YURT DIŞI SEÇME SINAVLARI başlamıştı . O zaman ki mevzuata göre Yurt Dışı Seçme sınavları dört aşamalı olarak yapılıyordu . Önce , adayların , İngilizce anlama seviyeleri ''test şeklinde yapılan bir sınavla '' belirleniyordu , daha sonra tüm adaylar ÇEVİRİ sınavlarına (İngilizceden Türkçeye /Türkçeden İngilizceye) tabi tutuluyordu , bu sınavlarda da başarılı olan adaylar , okulca oluşturulan komisyonlar da , SÖZLÜ SINAVA ( MÜLAKAT 'a) tabi tutuluyordu . İngilizce anlama seviyesi ile çeviri notlar açıklanmıştı . Her iki sınav sonuçları da , doksanın üzerindeydi , benim açımdan çok çok büyük bir başarıydı . Nitekim aldığım yüksek notları hoca hanım da öğrendiğin de o da şaşırmış , koşarak gelerek beni kutlamıştı . Bu yüksek puanlar bana SÖZLÜ SINAVLARA katılma hakkını da kazandırmış oluyordu . Sevinçten ne yapacağımı şaşırmış , içim içime sığmıyordu , bu arada hoca hanımın bana doğru geldiğini görmüştüm . Hoca hanım , daha söze başlamadan bu başarıdaki en büyük payın kendisine ait olduğunu söylediğimde , böyle düşünmemem gerektiğini başarının benim emeklerimin ve çalışmalarımın karşılığı ve sonucu olduğunu vurgulamıştı . Esas , geliş nedeninin kendisinin komisyon başkanı olduğu heyette sözlü sınava gireceğimi söylemek olduğunu belirtmişti . Gerçekten hoca hanımın başkanı olduğu komisyonda sözlü sınava girmiştim . İçeri girdiğim de Misis FRENSES söz alarak ve beni göstererek , benim nasıl bir gayretle gece gündüz demeden çalıştığımı ,Tekamül Kursunu derece ile bitirdiğimi , ahlaken mükemmel bir kişiliğe sahip olduğumu Yurt Dışın da ülkemi en iyi şekilde temsil edebileceğimi , bana güveninin sonsuz olduğunu istedikleri konuda soru sorabileceklerini söyleyerek sözlerini bitirmişti . Formalite gereği heyet üyeleri bir kaç soru sorduktan sonra benim çıkabileceğimi söylemişlerdi . Yine hoca hanımdan aldığım bilgiye göre sözlü sınavdan da tam puan/not almıştım . Özetle ifade etmek gerekirse , benim açımdan çok çok zor görünen hem '' İNGİLİZCE TEKAMÜL KURSU '' hem de akabinde girdiğim ''YURT DIŞI SEÇME SINAVLARI'' beklentilerimin de üzerinde başarılı geçmişti .

    4 . Eşim ve Oğlumla Birlikte Misis FRENSESİ Evin de Ziyaretimiz .

    Kurs ve sınavlar bittikten sonra ben İstanbul da ki ailemin yanına dönüş hazırlıkları yaparken , tayinimin İZMİR 'deki NATO Karargahına çıktığı da öğrenmiştim . Bu arada komuta kademesinde de önemli değişiklikler olmuştu .Örneğin , ÜRUĞ paşa bir yıl K.K.K. lığını yaptıktan sonra GENELKURMAY BAŞKANI olmuştu . Okullar tatil olunca eşim ve oğlum İzmir'e gelmişlerdi . Hoca hanımla önceden kararlaştırdığımız gibi , bir akşam üstü eşimi ve oğlumu da yanıma alarak Misis. FRENSES 'in evine ziyarete gitmiştik . Ziyaretimizin asıl amacı hoca hanıma teşekkür etmek ve ailemi onunla tanıştırmaktı . Ayrıca , kurs boyunca yaptığı yardımlardan dolayı kendilerine ailemle küçük bir armağan takdim etmekti . Hoca hanım bizi evini kapısının önünde karşılamıştı . Eşim her zamanki gibi şık ve çok zarif görünüyordu . Eşimi ve oğlumu ilk defa gören Misis FRENSES mükemmel Türkçesiyle ve Türkçe olarak ''HOŞ GELDİNİZ '' dedikten sonra , bana dönerek '' Musa Bey !... SENİN GİBİ BİR KÖYLÜ ÇOCUĞU BÖYLE GÜZEL VE ZARİF BİR HANIMI NEREDEN BULDU ?... KUTLARIM SENİ , DÜNYALAR GÜZELİ BİR EŞİN VE ÇOK YAKIŞIKLI VE ASLANLAR GİBİ BİR OĞLUN VAR , AİLENLE NE KADAR GURUR DUYSAN AZDIR ,TEKRAR KUTLUYORUM SENİ , EVİME GELMEKLE BENİ MUTLU ETTİNİZ GURURLANDIRDINIZ ‘’ diyerek sözlerini bitirmişti . Gördüklerime ve duyduklarıma inanamıyordum . Misis FRENSES , bu kadar güzel Türkçeyi siz mi konuşuyorsunuz dediğim de , elbette ben konuşuyorum demişti . Kurs süresince , ne sınıf ta , ne evin de ve ne de sınavlarda bir kelime dahi Türkçe konuşmayan ve Türkçe bilmiyorum diyen bu harika insan , meğer Türkçeyi mükemmel konuşuyor ve anlıyormuş . Evin de sohbetimize devam ederken , böyle bir yöntem uygulamasının çok büyük faydaları olduğunu , öğrencilerin daha ciddi ders çalıştıklarını , daha kısa sürede akıcı olarak İngilizce konuşmaya başladıklarını , konuyu asla sulandıramadıklarını vurgulamıştı . Örnek olarak ta beni göstererek , hem kurs ta , hem de Yurt Dışı Seçme Sınavların da bu denli başarını olmamın en önemli nedeninin her şeyi İngilizce olarak, düşünmeye ve konuşmaya zorlanmam olduğunu vurgulamıştı .

    5 . NATO Savunma Kolejine ve Yurt Dışı Daimi Görevine Seçilmem Olayı .

    Mehil sürem bittiğin de , ben İzmir NATO Karargahında ki görevime başlamış , eşim ve oğlum da İstanbul'a dönmüşlerdi . Bir taraftan da Yurt Dışına gönderilecek personelin seçim sonuçlarını takip etmeye çalışıyordum . Zira , çok iyi notlar almıştım , bir aksilik olmazsa yurt dışına gönderilme ihtimalim çok yüksekti , ama tüm bu faaliyetlerin hemen hemen hepsi Ankara da görüşülüyor , planlanıyor ve emir haline getiriliyordu . İzmir 'den ne bu tür olayları takip etmek ve ne de Ankara da neler olup bittiğini öğrenmek mümkün değildi . Hatta duyumlara göre , yurtdışı seçmelerinde büyük torpillerin döndüğü , seçilme açısından adamı olanların daha şanslı oldukları söyleniyordu . Benim , ne torpilim ne de Ankara da bu tür faaliyetleri takip ederek sonucu bana bildirecek adamım vardı . Bu karamsarlık içinde NATO da ki yeni görevime başlamış ve intibak etmeye çalışırken , NATO Santralında görevli arkadaşım Erhan GEPTİREMEN’ in ısrarla beni aradığını sekreter hanım söylemişti . Telefonla kendisine ulaştığımda '' Genel Kurmay General ve Amiral Şube Müdürü Kur. Alb . HURŞİT TOLON' un ısrarla birkaç defa beni aradığını , hemen bağlayacağını söyleyerek HURŞİT' in telefonda hazır olduğunu söylemişti .
    Kurmay Albay HURŞİT TOLON , devre arkadaşımdı ama fazla samimiyetim yoktu , devremizin ‘’MÜMTAZEN '' terfi ettirilmiş , herkes tarafından çok iyi bilinen , çok sevilen , geleceği parlak , çalışkan , bir o kadar da popüler bir arkadaşımızdı . Benim , ne kadar büyük torpilli bir adam olduğumdan başlayarak beni kutladığını , öncelikle İtalya / Roma da ki ''NATO SAVUNMA KOLEJİNE '' katılacağımı akabinde de İtalya/NAPOLİ 'de ki '' AFSAUTH'' Karargahına Yurt Dışı Daimi Göreve üç yıllığına atandığımı söylemişti . Bu müjdeyi verdikten sonra da dış göreve nasıl seçildiğimin hikayesini anlatmak istediğini söylemişti . Önce bu konuda ki uygulanmakta olan usulü açıklamak istediğini söylemişti . Yurt Dışı Sınav sonuçları belli olduktan sonra , Kuvvet Komutanlıkları (Kara , Deniz, Hava ) Yurt Dışına göndermek istedikleri adayları ismen belirleyip , Genelkurmay General ve Amiral Şube Müdürlüğüne yazılı olarak bildirirlermiş . Yani Hurşit arkadaşımızın sorumlu bulunduğu şubeye bildirilermiş . Sonra da , Genelkurmay Başkanı bildirilen adaylar arasından yurt dışına gönderilecek personeli seçermiş ve aynı şubece de emir halinde yayınlanırmış . Bu sene de aynı prosedür uygulanmış , ancak Kara Kuvvetleri Komutanı iki isim bildirmiş ve bildirilen kişilerin NATO SAVUNMA KOLEJİNE ve Yurt Dışı Daimi Görevlerine gönderilmesini bizzat talep edilmişti . HURŞİT arkadaşımız Kuvvetlerin bildirdiği adayları Genelkurmay Başkanı Org .Necdet ÜRUĞ Paşaya arz ettiğin de ÜRUĞ Paşa , HURŞİT' e Kara Kuvvetleri Komutanlığından dan kaç kişi gidecek ?.... diye sormuş , o da iki kişi diye cevap vermiş . ÜRUĞ Paşa sinirlenerek v e bağırarak oğlum iki kişini nesini seçeceğim ?,,,, dört beş aday olmalı ki ben aralarından seçebileyim . Burası yolgeçen hanımı , bu listeyi hemen kuvvete iade edin , listeye en az dört kişi daha ilave edilsin sonra bana seçim yapmam için getirin demiş . Hurşit de , Kara Kuvvetleri Komutanının bu iki isimden başka kuvvetten hiç bir kişinin gönderilmemesi için kendisine kesin talimat verdiğini söyleyince , iş çığırından çıkmış . Sen ne dediğinin farkında mısın Hurşit !!!! . Burası Genelkurmay Başkanlığı makamı . ben de Genelkurmay Başkanıyım , burada ben ne dersem o olur ...Hiç bir kimse ve makam bana emir verme yetkisine sahip değildir …. O zaman , ben sana emrediyorum ...... Kara Kuvvetleri listesine Kur . Alb. Musa KURT' u ve Kur. Bnb. Mehmet KARATAŞ 'ı (Karataş Ordu karargahın da birlikte çalıştığım proje subayımdır ) ve birkaç isim daha ilave ederek bana listeyi tekrar getir demiş . Bu konu da ki gelişen olaylardan ve ilave isimlerden Genelkurmay İkinci Başkanı da haberdar edin diyerek HURŞİT 'e kapıyı göstermişti . Hurşit gerekli koordinelerden ve çalışmaları yaptıktan sonra seçim için tekrar komutanın huzuruna çıktığında , Komutan benim ve Mehmet KARATAŞ' ın önce NATO SAVUNMA KOLEJİNE katılmamıza , akabinde de NAPOLİ' de ki Daimi Yurt Dışı görevine üç yıllığına atandığımıza karar verdiğini ballandırarak anlatmıştı . Dünyalar benim olmuştu . Hiç torpilimiz yok derken Silahlı Kuvvetlerin en tepesindeki kişi torpilimiz olarak karşımıza çıkmıştı. Hemen URUĞ Paşanın iki yıl önce 30 AĞUSTOS Zafer Bayramında , Fenerbahçe Orduevin de söylediği sözler aklıma gelmişti . Özetle ifade etmek gerekirse , İzmir 'e git , İngilizceyi öğren yurt dışına gitmek için seçme sınavlarında yeterli puanı al ve ben de Genelkurmay Başkanı olarak gerekeni yapacağım demişti . Allah razı olsun vefalı ve kıymet bilir insanmış . En önemlisi de iki yıl geçmesine rağmen verdiği sözü unutmamış olmasıydı .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle hayatımın sekiz yılının geçtiği İstanbul/ Selimiye de ki Ordu Karargahında yaşadığım bazı anılarım ile 12 Eylül 1980 Askeri Darbe Harekatının perde arkasını ve yaşadıklarımı paylaşmaya çalışacağım . Taktir edeceğiniz gibi uygulanan planın içeriğini açıklamak hem askeri terbiye ve kültürümüze , hem de hukuken doğru olmayacaktır . Zira bizim Askeri Kültürümüze göre KOL KIRILIR ve YEN İÇİN KALIR görüşü ana ilkemizdir . Selam ve Sevgilerimle
    a . İSTANBUL Ordu Karargahında ki Hizmetlerim ve Anılarım
    Keşan da tayin emrini aldığımın ertesi günü , Ordu Karargahında almıştım soluğu . İçinde bulunduğum durumu tüm ayrıntılarıyla Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Abdullah TIRTIL’ a anlatmıştım . İstanbul’a tayinimi , kendisinin ordu komutanının onayını alarak yaptırdığını , her konu da yardımcı olacağını söyleyerek beni rahatlatmaya çalışmıştı . Nitekim bana , Fenerbahçe Ordu Evinin bulunduğu yerde ki lojmanlardan birinin tahsisini yaptırmış , eşimin tayini ile yakında ilgilenerek nokta tayini olarak KADIKÖY /Yel Değirmenin deki Kemal Atatürk Orta Okulun’ a Türkçe Öğretmeni olarak tayininin yapılmasını sağlamıştı . Tüm bunları yaparken , bizzat kendim de koşuşturmuştum . Eşimin tayini için bizzat Ankara ‘ ya gitmiş, Milli Eğitim Bakanlığındaki ilgili ve yetkililerle yüz yüze konuşmuştum . Sonun da evimi de Keşan’ dan İstanbul ‘ a taşıyarak rahatlamıştım . Bir oldu /bitti ile başlayan İstanbul maceram yaklaşık olarak tam 8 yıl sürmüştü . Yani İstanbul Birinci Ordu Karargahın da ki görevim Kurmay Yüzbaşı olarak başlamış , neredeyse Kur. Albay olarak sonuçlanmıştı diyebilirim . Bu arada dört Ordu Komutanı ve dört de Ordu Kur. Bşk. ile de çalışma fırsatı bulmuştum Bir bakıma Ordu Karargahının demirbaşı olmuştum diyebilirim . Zira , Birinci Ordu gibi en önemli ve güzide bir birliğinin plan ve projelerini en iyi bilen bir kişisi durumundaydım . Bu nedenlerle , her komutan veya kurmay başkanı böyle bir elamanı elinden kaçırmak istememişti . Taktir edileceği gibi görevimle ilgili konuları sizlerle paylaşmak aldığımız askeri terbiye ve yasalar çerçevesin de elbette doğru olmayacaktır . Ancak askerlik hayatımın sekiz yılının geçtiği bu güzide karargahta sizlerle paylaşmak istediğim çok güzel anılarım da olmuştur . Anılarımdan bazıları ile 27 Aralık 1979 Askeri Muhtırasını ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbe Harekatını genel hatlarıyla paylaşacağım .

    b . Lojman Tahsisi İlgili Yaşadığım Bir Anım
    En öneli anılarımdan birini bana lojman tahsisi yapılması sırasında yaşamıştım diyebilirim. Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Abdullah TIRTIL , bana lojman tahsisi ile ilgili olarak Ordu İdari Kur. Yar Başkanını , Ordu Personel Başkanını ve Disiplin Moral subayını odasına çağırarak benim lojmana girmemi sağlamalarını istemişti . Yürürlükte olan mevzuata göre benim İstanbul sınırları içinde lojmana girebilmem mümkün görülmüyordu . Zira rütbe itibariyle henüz Kurmay Yüzbaşıydım Halbuki , Ordu Karargahında ALTMIŞ YEDİ (67) lojman puan ile lojman sırası bekleyen Albay rütbesinde çok kişi vardı . Benim ise yalnızca on yedi(17) puanım vardı . Normal şartlarda İSTANBUL bölgesi sınırları içinde lojmana girmem imkansızdı . TIRTIL paşa , bir yolunu bulun bu subayı mutlaka lojmana sokun diye kati talimat vermişti . Devreye , Ordu Adli Müşaviri Hakim Albay da girerek bir çözüm yolu aramışlar ve neticede kimsenin itiraz edemeyeceği bir çözüm tarzı bulabilmişlerdi . Şayet tayin emrinde , geldiğim eski birliğindeki '' KAZANDIĞI TÜM HAKLARI BAKİ KALMAK KAYDIYLA '' ifadesi yer alırsa ve bu ibare tayin emrinde belirtilirse hukuki açıdan bir sorun olmayacağı sonucuna varılmıştı . Yukarıda da arz etmeye çalıştığım gibi KEŞAN' da henüz lojmana girmiştim . Böylece ; doğrudan lojmana sıra beklemeden girebilme şansını yakalamıştım . Başka bir ifadeyle , bana lojmandan lojmana taşınma muamelesi yapmışlardı . Nitekim bu karara hiç kimse itiraz edememiş ve dört yıllığına lojmana girebilmiştim .


    c . Müşterek Tatbikat Dosyasını Ordu Komutanına Arz Edilmesi İle İlgili Bir Anım
    Diğer bir anımı o yıl yapılması düşünülen Müşterek Tatbikat Dosyasının Ordu Komutanı Orgeneral NEJDET ÜRUG’ a imzalattırılması konusunda yaşamıştım . Müşterek Tatbikat Dosyasının proje subayı bendim . Çok kapsamlı bir hazırlık yapmıştım . Öyle ki Müşterek Tatbikatta fiilen görev alacak kuvvet ve birlik komutanlarını ( Kara , deniz , hava , uçar birlik ve amfibi ) bizzat makamlarında ziyaret etmiş sıkı bir işbirliği ve koordinasyonda bulunmuştum . Müşterek Tatbikat Dosyasında , kara harekatı , hava indirme harekatı , denizden çıkarma harekatı , hava kuvvetlerinin hedefi bombalama harekatı , uçar birlik harekatı ve tüm bunların sevk ve idare edileceği Müşterek Komuta Harekat Merkezinin nasıl oluşturulacağı , buralarda kimlerin bulunacağı , bu kişilerin yetki ve sorumluluklarının neler olabileceği , müşterek tatbikat genel koordinatörünün Ordu Komutanı'nın bizzat kendisinin olacağı konuları , en ince detayına kadar planlanmış ve dosya da detaylı olarak açıklanmıştı . Hazırladığım dosyayı , sırasıyla Ordu Harekat Başkanına , Harekat Kurmay Yar Başkanına ve Ordu Kurmay Başkanına arz etmiştim . Dosyanın çok mükemmel hazırlanmış olduğunu gören ve o yıl terfi sırasında bulunan , Ordu Harekat Başkanı( Kur. Alb.) ve Harekat Kurmay Yar Başkanı (Tuğgeneral) , dosyayı bizzat kendilerinin komutana arz etmek istediklerini Kurmay Başkanına söyleyerek onun da onayını aldıklarını söylemişlerdi . Kısacası benim kendileri ile birlikte komutanın huzuruna çıkmamı istememişlerdi . Benim amirim konumunda ki bu kişiler nedense komutan 'a imzaya çıktıklarında proje subayı olarak beni yanlarında götürmek gereğini duymamışlardı . Halbuki normal prosedürde ve bu tür önemli konularda komutana arza çıkıldığında proje subayının da heyette hazır bulunması gerekirdi . Müşterek Tatbikat Dosyasını komutana imzaya çıkaran ekip daha birkaç dakika geçmeden komutan tarafından odadan kovulmuş ve acilen benim komutan odasında beklendiğim söylenmişti . Odaya girdiğim de komutanın çok sinirli bir şekilde burnundan soluyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu . Bana , dosyanın proje subayı olarak niye ekiple birlikte gelmediğimi sormuştu , ben de ihtiyaç duymadıklarını nedense beni getirmek istemediklerini söylemek zorunda kalmıştım . Komutan bundan sonra böyle saçmalıklar görmek ve duymak istemediğini söyleyerek , dosya ile ilgili birkaç soru sormuş ve ayrıca dosyayı iyice tetkik edip etmediğini sormuştu . Ben de ilgili ve yetkili komutanlarla ve karargah personeli ile bizzat yüz yüze görüşerek dosyayı ve eklerini hazırladığımı söylemiştim . Benim bu sözlerim üzerine komutan , dosya içeriğine bile bakmadan koca Müşterek Tatbikat Dosyasını (yaklaşık 600 sayfa ) imzalayarak elime tutuşturmuştu . Birkaç dakika içinde oluşan imza işine ben bile şaşırıp kalmıştım . Komutan odasından çıktığım da herkes merakla beni bekliyordu . Dosyayı imzalattığımı söylediğimde , önce inanmak istemediler , komutanın imzasını görünce hepsi ayrı ayrı beni kutlamışlardı . Buradan çıkarılacak sonuç kanaatimce şudur , Komutanın itimat ve güvenini kazanmak çok çok önemli bir konu olduğu kadar işlerin çabucak yapılması açısından da tartışılmaz bir gerçekti . Zira , yüzlerce sayfa içeren , hem de gerçek silah ve mermilerin kullanılarak , kara , deniz ,hava , çıkarma , havadan indirme ,uçar birlik, amfibi harekat gibi değişik konuları içeren , koordinasyon ve işbirliğinin hayati önem taşıdığı bir tatbikat dosyasının kısa sürede komutana imzalattırılması her türlü takdirin üstünde elde edilmiş bir başarıydı .


    d . Ordu Komutanlığınca Verilen 30 Ağustos Zafer Bayramı Gecesine Şeref Konuğu Olarak Katılmam .

    Diğer bir anımı yine Org. Necdet ÜRUĞ paşa ile yaşamıştım . AĞUSTOS ayının sonlarına doğru bir zamandı . Odamda günlük işlerinle uğraşırken Ordu Komutanının emir subayı Binbaşı FERİT odama gelerek çay içmeye geldiğini söylemişti . Memnuniyetle diyerek yazıcı erimi çay almaya göndermiştim . Hayırdır FERİT Binbaşım , siz buralara pek uğramazdınız diye takılmak istemiştim . Hayır ..,hayır... diyerek söze girmişti , bu sene 30 AĞUSTOS verilecek resepsiyonda komutanın eşimle birlikte beni de davet ettiğini , gece de bizleri eşimle birlikte ''ŞEREF KONUĞU ''olarak masasında görmek istediğini söylemişti . Ben şaşırıp kalmıştım , zira terfi sırası gelip de komutanın yanında olmak isteyen onlarca General , bir o kadar da Kurmay Albay dururken komutanın hiç bir beklentisi ve iddiası olmayan beni ve eşimi masasına davet etmesi , pek alışılmış durum değildi . Buna rağmen , komutanın bizleri özel olarak davet etmesi , bizler için büyük bir onur ve gurur verici olmakla birlikte , protokol masasının bir de olmazsa olmazları vardı . Yani , protokol masasında yerini alacak zevatın içinde bizim yerimiz neresi olacaktı . Ben bu düşüncelerle hayaller kurarken , FERİT Binbaşı devreye girerek , komutanın yuvarlak protokol masasında bana eşime de oturacak şekilde oturma plan yapılmasını emrettiğini söylemişti . Ayrıca Binbaşı FERİT komutanın bizleri çok sevdiğini , bizlere verdiği değeri göstermek ve özellikle generallere bizi tanıtmak için böyle bir yola başvurduğunu da açıklama gereği duymuştu . Yapılacak bir şey yoktu , verilen emre uymaktan başka çaremiz de yoktu . Hemen hazırlıklara başlamıştık . Öncelikle eşime gecenin mana ve önemine uygun en lüksünden abiye bir kıyafet almıştık . Ben de üstü beyaz , altı kırmızı çizgili siyah pantolonlu resmi gece kıyafetimi giymiştim . Gece Fenerbahçe Ordu Evinde düzenlenmişti . Gecenin en şık ve güzel kadını , her zamanki gibi , eşim Şükran hanımdı . Bir peri masalı dünyasındaki prensesler gibi protokol masasındaki yerimizi almıştık . Keza VALS tipi yaptığımız danslarda da havada uçuşan beyaz kelebekler gibiydik . Yemek faslı bittikten sonra ÜRUĞ paşa beni yanına çağırarak koyu bir sohbete dalmıştık . Özetle , Sıkı Yönetim nedeniyle askıya alınan İngilizce Tekamül Kursunun EKİM ayında açılacağını , istersem kursa katılabileceğimi , Yurt Dışına gidecekler için yapılacak Yabancı Dil sınavlarında yeterli puan aldığım taktirde , önce '' NATO SAVNMA KOLEJİNE '' ve akabinde de DAİMİ YURTDIŞI GÖREVLER ' ine atanabileceğimi , '' TEK KOŞULUN '' Yabancı dilden yapılacak seçme sınavlarında yüksek puanlar almak olduğunu söylemişti . Bunların hepsine , hatta daha fazlasına layık olduğumu söyleyerek geceyi noktalamıştık . Komutanın söylemeye çalıştıklarını net olarak anlayamamakla birlikte geceyi , mutlu ve huzurlu bir şekilde tamamlayarak evimize dönmüştük . ÜRUĞ Paşanın yemekte söylediklerini eşime Şükran hanıma da anlattığımda o da şaşırıp kalmıştı , haydi hayırlısı diyerek günlük yaşantımıza dönmüştük .

    e . 27 Aralık 1979 Askeri Muhtırası

    Zamanın komuta kademesi yani Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzalarını taşıyan uyarı niteliğinde ki askeri , MUHTIRA Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK’ e verilmişti . Cumhurbaşkanını ve Hükümeti uyarı niteliği taşıyan muhtıra nedenleri şu şekilde açıklanmaktaydı . Ülke genelinde siyasi istikrarsızlığın giderek artmakta olduğunu , buna bağlı olarak siyasi kutuplaşmaların şiddetlendiğini , ekonominin her gün biraz daha kötüye gitmekte olduğunu , öğrenci olaylarının tırmanarak devam ettiğini , bunlara bağlı olarak ülkede güven ortamının giderek kaybolmaya başladığını , faili meçhul cinayet ve suikast olaylarının artarak devam ettiği belirtilerek cumhurbaşkanının liderliğinde ve tüm partilerin katılımı ile acilen sorunlara çözüm bulunması istenmişti . 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinden yaklaşık bir yıl önce verilen bu muhtıra ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılar özetle açıklanmış , belirtilen sorunların giderilmesi için partilerin bir araya gelerek belirtilen sorunlarla ilgili gerekli tedbirlerin alınması istenmişti . Ne yazık ki cumhurbaşkanı ve partilerce gerekli tedbirler alınmamış ve 12 Eylül darbesinin yapılması için zemin hazırlanmıştı . Özellikle , Milli Selamet Partisi lideri Necmettin ERBAKAN , taraftarlarına dini sömürü olarak gören kişilere karşı şirin görünmek ve onların oylarını alabilmek için bu isteklere sert tepki göstermişti . Bu kapsamda Atatürk Anıtına çelenk koyma merasimine katılmamış , genelkurmay başkanlığında yapılan kutlamalara katılmıştı . Üstelik İsrail’ in Kudüs’ü başkent ilan etmesini bahane ederek 23 Temmuz 1980 tarihinde KONYA’ da Kudüs mitingi düzenlemiş , mitinge Türkiye de ne kadar tarikat mensubu varsa hepsini , şeyhler şıhlarıı ve müritleri ellerinde yeşil bayrakları , şalvarlı , sarıklı , cübbeli ne oldukları kim oldukları bilinmeyen kalabalık bir güruh ‘’ ŞERİAT GELECEK VAHŞET BİTECEK’’ , ‘’ŞERİAT İSTERİZ ‘’ ,‘’DİNSİZ DEVLET ELBET YIKILACAK ‘’diye sloganlar atmışlardı . Ayrıca mitingin açılışında okunmaya çalışılan İSTİKLAL MARŞIMIZ ISLIKLANARAK YUHALAMIŞLARDI . Bu grubun ve ERBAKAN’ ın sorumsuz tutum ve davranışları ortalığı daha da gergin hale getirmişti . Bazı yorumculara göre , muhtıranın akabinde ‘’siyasetçiler inatlaşma ve kutuplaşma yerine bir araya gelip ülkenin çıkarları doğrultusunda ortak bir tavır koyarak gerekli tedbirleri alabilselerdi ne 12 Eylül 1980 darbesi ve ne de daha sonraki yıllarda meydana gelen 28 şubat süreci (Post-modern darbesi )yaşanırdı ‘’şeklinde yorumlara yer verilmişti .

    f . 12 Eylül 1980 Askeri Darbe Harekatı

    Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir komuta zinciri içinde gerçekleştirilen askeri bir darbe harekatıdır . Bazı kaynaklara göre ‘’Bayrak Harekatı ‘’olarak ta adlandırılmaktadır . Bu Askeri Darbe Harekatı ile ; Süleyman Demirel başbakanlığında ki hükümet görevden alınmış , TBMM lağvedilmiş 1961 Anayasası uygulamadan kaldırılmış , tüm parti liderleri önce tutuklanarak askeri üslerde gözetim altına alınmış sonra da yargılanmışlardır . Yeni anayasa hazırlanarak komu oyunun referandumuna sunulmuş ve yaklaşık % 93 oranında ki EVET oyu ile kabul edilerek yürürlüğe girmiştir
    Asker Darbe Harekatı Emir Komuta zinciri içinde yapıldığı için Harekat Planının detaylarının açıklanmasını aldığımız askeri terbiye ve yasal nedenlerle doğru bulmadığımdan , ben sizlerle konu ile ilgili olarak ordu karargahında yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum . Konunun bütünlüğünü bozmamak için İstanbul garnizonu dışına da çıkmamaya özen göstereceğim . 27 Aralık 1979 tarihinde verilen muhtıranın akabinde ‘’DURUMDAN VAZİFE ‘’çıkartarak Ordu Komutanının emirleri doğrultusunda , ordu sorumluluk sahası içinde neler yapabiliriz arayışı içine girmiştik . Başka bir yaklaşımla silahlı kuvvetler yönetime el koyarsa ordu sorumluluk sahası içinde sevk idareyi nasıl yürütecektik . Elbette ki yapılacak planlar ve programların tamamı ordu emir komutanlığı emir/ komuta zinciri içinde ve komutanımızın emir ve direktifleri doğrultusun da yapılacaktı .
    Yapılan çalışmalar çok genel hatlarıyla şöylece özetlenebilirdi . İstanbul hudutlar için ki tüm kritik ve hassas noktalar teker teker belirlenmişti . Emniyet ve Asayiş (EMASYA) Planı çerçevesinde tüm kritik /hassas yerlerin sorumluları ile yakın temas kurularak işlerinin nasıl yapıldığı hakkında bilgiler ve dokümanlar toplayarak dosyalar oluşturulmuştu . Daha açık bir ifadeyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere İstanbul şehri genelinde halkın yaşamını doğrudan etkileyen tüm önemli kurum ve kuruluşların çalışma şekilleri detaylı bir şekilde öğrenilmeye çalışılmıştı . İstanbul gibi büyük bir MEGA kentte hizmetlerin aksaksız bir şekilde yürütülmesi ve yapılacak harekatın başarı ile uygulanabilmesi için , bu kritik yerlerde çalışacak / görevlendirilecek asker kişiler titizlikle belirlenmiş yapacakları görevleri ile ilgili oryantasyon eğitimlerine tabi tutulmuşlar, gerekli hallerde de bizzat ilgili kurum ve kuruluşlar nezdinde yine EMASYA planı çerçevesinde görev başı eğitimine tabi tutulmuşlardı . Örneğin ; Belediye başkanlığına general rütbesin bir kişi belirlenirken , TRT ‘ye bir muhabere subayı , İETT’ye bir ulaştırma subayı , sular idaresine bir istihkam subayı gibi detaylı planlar yapılmıştı . Ayrıca görev alan tüm personeli hangi araçla , varsa ne gibi malzeme ekipman alacağı vs konuları da detaylı bir şekilde planlanmıştı . Keza Atatürk Hava Alanı başta olmak üzere uluslar arası nitelikte ki kara , deniz ve hava bölgeler de ayrıca değerlendirilmeye tabi tutulmuştu . Kısacası , Kara , hava ve deniz unsurlarıyla İstanbul bir bütün olarak ele alınmıştı . Harekat başlamadan ne kadar süre önce tüm iletişim hatlarının nasıl kontrol edileceği , iletişimin kim tarafında kesileceği , tüm İstanbul yönetiminin yani vali , belediye başkanı , emniyet müdürü , MİT bölge müdürü gibi (VIP) önemli kişiler ne zaman saat kaçta ordu karargahında olacaklarını ve harekat bitene kadar nasıl ve nerede misafir edilecekleri benzeri konular en ince detayına kadar planlanmış ve 12 Eylül 1980 tarihinde de harfiyen uygulanmıştı . Hazırlanan planlar kusursuz bir şekilde uygulandığı için hiç kimsenin burnu bile kanamamıştı . Yaptığımız çalışmalarda her personel için ordu komutanından en küçük erine kadar : KİM , NE MAKSATLA , NEREDE , NEYİ , NE ZAMAN , NASIL , NE YAPACAK sorularına cevap verecek şekilde görevlerini belirlemiştik .Tüm çalışmalar da büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı . Özellikle planlama grubunda çalışan ben dahil bir çok arkadaşlarım nerede ise evlerimizin yolunu unutmuştuk diyebilirim . Çoğu geceler sabahladığımız için evimize gidememiştik . Çünkü , çalışmalarımızın çoğunluğu mesai dışında yapılıyordu ve yalnız ilgili ve yetkili kişiler çalışmalara katılıyordu . Daktilo işlerini , çoğaltma dahil tüm detayları planlama grubundaki elemanlarca yapılıyordu . Müsvedde çalışmalarımız bile bizlerin nezaretinde özel imha ocağımızda yakılıyor ve tutanakları tutuluyordu .
    Bunları niçin yazıyorum biliyor musunuz sevgili okurlarım ?. İki binli yılların darbe planları olduğu iddia edilen Sarıkız , Ay Işığı , Yakamoz ve Eldiven darbe planlarının Özden ÖRNEK paşanın veya Şener ERUYGUR paşanın anılarından veya not defterlerinden alındığı iddialarının doğru olamayacağını vurgulamak için konuya açıklık kazandırmak için bunları yazma gereği duydum . Zira karargah çalışma usullerini bilen kişiler hele hele bunlar orgenerallik rütbesine ulaşmış kişiler ise ‘’çok gizli’’ olması gereken konuları günlüklerine not defterlerine yazacak kadar sorumsuz ve bilinçsiz olamazlar da ondan yazıyorum . Diğer bir yaklaşımla adı geçen planların gerçekte olmadığını sırf Silahlı Kuvvetler gibi GÜZİDE bir kurum ve kuruluşu ve komutanlarını yıpratarak küçük düşürmek ve halk nazarında aşağılamak maksadıyla birileri tarafından uydurulmuş planlar olduğunu vurgulamak için yazma gereği duydum . Zira yapılan yargılama sonunda böyle planların olmadığını tarafsız yargı organları da teyit etmiş ve suçlanan kişiler de aklanmışlardır .Ayrıca o zamanlarda Genelkurmay başkanlığı makamında bulunan Orgeneral Hilmi ÖZKÖK paşa da bu planlardan haberi olmadığını ifade emiştir .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Tahmin edileceği gibi bizler kurmaylıkla ilgili eğitim ve öğretim faaliyetlerini , 1972/1974 yılları arasında o zamanlar da YILDIZ Sarayın da faaliyet gösteren Harp Akademileri Komutanlığı bünyesinde ki Kara Harp Akademisin de tamamlamıştık . Yine O zamanla da doğrudan Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak hizmet veren Harp Akademileri Komutanlığı bünyesinde bulunan Kara, Hava ve Deniz Akademileri Komutanlıkları tüm bağlı birlikleri dahil muhtemelen 1975/1976 tarihlerinde Dördüncü Levent AYAZAĞADA’ ki Askeri Kampüse taşınmıştı . Harp Akademileri Komutanlığı 15 Temmuz 2015 tarihine kadar da burada eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmüştür . Şu anda aynı Askeri Kampüste Milli Savunma Üniversitesi kurulmuş olup 31 Temmuz 2016 tarihinden beri varlığını sürdürmektedir .Şu an itibariyle de Rektörlük görevini Prof. Dr. Erhan AFYONCU yürütmektedir .
    Bilindiği gibi , 15 Temmuz 2015 Darbe Girişiminden sonrasında gündeme gelen , Askeri Kurumların yeniden düzenlenmesi sürecinde , Askeri Okullar da düzenleme kapsamına alınmıştı . Bu süreçte yapılmak istenen darbenin faili olarak gösterilen FETO/ Gülen Hareketi mensuplarının sızdığı tahmin edilen bir çok güzide okul kapatılmıştır . Bu kapsamda , Türk Silahlı Kuvvetlerinin Subay ve Astsubay ihtiyacını karşılayan Heybeliada Deniz Lisesi , Işıklar Askeri Lisesi , Hava Lisesi , Kuleli Askeri Lisesi ve Maltepe Askeri Lisesi ile Astsubay Hazırlama Okulları ve Kurmay Subay Yetiştiren Kara , Deniz ve Hava Harp Akademileri de 31 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren ‘’KANUN HÜKMÜNDE Kİ KARARNAME’’ ile kapatılmıştır . Yine bu kararname ile adı geçen okullarda okuyan tüm öğrencilerin okulları ile ilişkileri de kesilmiştir . Ayrıca , yine bu kararname ile söz konusu okulların kapatılmasıyla oluşacak Subay ve Astsubay ihtiyacını karşılayan öğretim kurumu boşluğunu doldurmak maksadıyla ÖN LİSANS , LİSANS ve LİSANS ÜSTÜ düzeyde eğiti verecek olan MİLLİ SAVUNMA ÜNİVERSİTESİ (MSÜ) kurulmuştur .
    Kapatılan tüm askeri okullar ve akademiler değişik isimler adı altında , Yönetmenliklerinde ve içerikleri farklı bir şekilde Milli Savunma Üniversitesine bağlı birer eğitim ve öğretim kurumu olarak yeniden faaliyete geçirilmişlerdir . Merak eden ve ilgi duyan okurlarım MSÜ sitesinden detaylara ulaşabilirler . Bu arada Kara Harp Akademisinin de adı da KARA HARP ENSTİTÜSÜ olarak değiştirilmiştir .
    O zaman ki mevzuata göre , yani 1972/1974 yılları itibariyle , Harp Akademileri , Genelkurmay Başkanlığı Kuruluşunda Lisansüstü düzeyde akademik eğitim ve öğretim yapan , Silahlı Kuvvetlere komutanlık ve karargah subaylığı niteliklerine sahip , kurmay subay yetiştiren , kurmay subaylara müşterek ve birleşik karargah ve birliklerin faaliyetlerini yönetecek tarzda öğrenim yaptıran , Silahlı Kuvvetlerde , Kamu Yönetimin de ve gerektiğinde özel kesimde görevli üst kademe yöneticilerine milli güvenlik konularında bilgi ve yetenek kazandıran , stratejik konularda yayın ve araştırma yapan bir bilim ve ihtisas kuruluşu olarak ifade edilmekteydi .

    Yine o zaman ki mevzuata göre , Kara Harp Akademisinin görevleri şu şekilde tanımlanıyordu . Atatürkçü görüşü tam olarak benimseyen , özellikle askeri faaliyet alanlarında , uygun harekat tarzı bulma, doğru karara ulaşma ve verilen kararı en etkin şekilde uygulama yeteneği olan komutanlık ve karargah subaylığı görevini bilecek , muhakeme ve planlama becerisi gelişmiş LİSANS ÜSTÜ düzeyde KURMAY SUBAY yetiştirmek , Komutanlık ve Karargah Subaylığı (KOMKARSU) öğrenimine tefrik edilen subayları , çağın dinamik yapısı , güncel gelişmeler paralelinde komutanlık ve karargah faaliyetleri konusunda eğitim ve öğretime tabi tutmak şeklinde ifade ediliyordu .
    Komutanlık ve Karargah Subaylığı ( KOMKARSU) öğrenimi ; Rütbe ve seçim esasları özel yönerge ile belirlenen subayları , çağın dinamik yapısı içinde ve güncel gelişmeler paralelinde komutanlık ve karargah faaliyetleri konusunda öğrenime tabi tutmak maksadıyla Kuvvet Harp Akademileri Komutanlığınca uygulanan eğitim ve öğrenimdir şeklinde tanımlanıyordu . Lisans üstü Eğitim konuları da Yüksek Lisans ve Doktora eğitim konularını kapsamaktaydı .
    Yukarıda açıklanan genel bilgiler çerçevesinde Kara Harp Akademisin de 1972 yılının sonbaharında Yıldız Sarayı tesislerinde Eğitim ve Öğretim faaliyetleri başlatılmıştı . Bu arada 12 Aralık 1972 tarihinde Oğlum Yaman dünyaya gelmişti . Oğlumuzun doğumu ; evimize bereket , ailemize mutluluk , huzur ve sevinç , bana da başarılarla dopdolu bir yaşam getirmişti . Trakya ve İç Anadolu Gezilerine çıkmadan önce nazari konularda yapılan sınavlarda çok iyi notlar aldığımı da bizzat baş odasına çağırarak söyleme gereği duymuştu . Yani Akademi birinci sınıfı Not ortalaması itibariyle çok iyilerden biriydim .
    . Bu arada İç Anadolu gezimiz sırasında yaşadığım ilginç bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Olay , Sakarya Meydan Muharebesinin cereyan ettiği , Ankara yolu üzerindeki TEMELLİ Köyü kırsalında yaşanmıştı . ATATÜRK , 22 gece ve gündüz aralıksız süren Sakarya Meydan Muharebesini buradaki tepeden sevk ve idare etmişti . Akademi hocalarınca orada ki durumla ilgili mesele oluşturulmuşlar ve çözüm tarzına ilişkin , her öğrencinin hal tarzları Akademi Hocalarından oluşturulan bir heyet huzurunda tartışılıyordu . Sıra bana geldiğinde Akademiler Komutanı Orgeneral AKTULGA’ yı da heyete davet etmişlerdi . Bilindiği gibi Org. AKTULGA o zamanlarda bizlere hocalık yapan Kurmay Binbaşı Doğu AKTULGA’ nın amcası olduğu söyleniyordu . Ben de , hazırladığım hal tarzını , komutan ve heyet huzurunda savunmuştum . Komutan , benim hal tarzımı çok beğenmişti , hem beni kutlamış , hem de aferin diyerek yanaklarımdan okşamıştı . ilaveten , Akademinin hal tarzının da benimkisi gibi olması gerektiğini vurgulamıştı . Bu durum nedense hocaların pek hoşuna gitmemişti . Ama benim hal tarzım hocalara göre iyi bir hal tarzı değilmiş . Anladığım kadarıyla hem benim başarımı gölgelemek ve hem de komutan nezdinde benim başarımı baltalamak için komutan huzurunda bir tuzak hazırlamışlar ama tuzak ters tepmişti . Görüşmeler bittikten sonra toparlanıp servis arabalarına bineceğimiz sırada bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlamıştı . Yağmurluklarımızı giyerek servis arabasına doğru koşarken ayağım kaymış ve kırmızı topraktan oluşan çamurun üstüne oturmuştum . Hemen toparlanmaya çalıştıysam da olan olmuştu bir kere . Allahtan yalnızca yağmurluğum çamur olmuştu . Hocalarımızdan Kur. Bnb. Salih ACEREL bu hatamı iyi değerlendirerek ve avazı çıktığı kadar bağırarak ‘’ SEN KİM OLUYORSUN DA BAŞA GÖREŞMEYE KALKIYORSUN ? , HERKES HADDİNİ BİLMELİ !!! , NİHAYET SEN BİR MUHABERE SUBAYISIN , BURADA PİYADE ,TOPCU VE İSTİHKAM SUBAYLARI DA VAR . ÜSTELİK AKADEMİ HAL TARZINDAN FARKLI BİR HAL TARZI ORTAYA KOYUYOR VE KOMUTAN HUZURUNDA SAVUNUYORSUN , NE VAR Kİ KOMUTAN DA SENİN HAL TARZINI DOĞRU KABUL EDİYOR . SEN HOCALARLA AŞIK ATAMAZSIN . HADDİNİ BİLMEYEN ADAMI BÖYLE KIÇININ ÜSTÜNE OTURTURLAR !!!! ‘’ demişti . Cevap vermek ne haddime ….Hele bir de karşında ki kişi ASKE SALİH ise ise vay haline …. . Susup sineye çekmekten başka çarem yoktu Böylece , bazı hocaların gerçek yüzünü görme fırsatını bulmuştum . Kendi adamlarının dereceye girmesini alenen desteliyorlardı , ama bizler bunun farkında bile değildik .
    Diğer taraftan , hayatımın en zor günlerini KURMAY OKULUNDA yaşamıştım diyebilirim . Ders programımız çok yoğundu ve ‘’ AKTİF METOT ‘’ diye bir uygulama yapılıyordu . Yani ertesi günün derslerinin hepsini , hocaların yerine , öğrenciler takdim edecekmiş /anlatacakmış gibi hazırlık yapmak zorunluluğu vardı . Diyebilirim ki belki de Türkiye ‘nin en ağır eğitim ve öğretim sistemi Harp Akademilerinde uygulanıyordu . İstisnasız her gece sabah üçlere/ dörtlere (3/4 )kadar ders çalışmak zorundaydık . Zira , başka türlü programı yetiştirmek mümkün değildi . Ertesi günkü dersi anlatmaya hazır değilsen ve ders hocası da art niyetli ise (Salih ACEREL örneğinde olduğu gibi ) Her hangi bir gerekçe gösterilmeden okuldan ilişiğin kesiliyor , yani okuldan atılıyordun .O zamanki mevzuata göre , Kurmay Okulundan atılmandan dolayı da hiçbir mahkemede ve mercide hak arayamıyordun . Bu kadar kötü bir ortamda ve çaresizlik içinde çalışmalarınızı sürdürmek ve başarılı olmaktan başka seçeneğimizin de olmadığını çok iyi biliyorduk. Üstelik , daha bir yıl önce başarısızlık nedeniyle on yedi (17 ) gencecik subayları Harp Akademilerinden Kurmay olamaz diye atmışlardı . Yani fiilen yaşadığımız örnekler vardı . Kurmay Okulundan atılmak çok ağır bir suçlamaydı . Başarısız olduğu gerekçesiyle okuldan atılan bu gencecik subaylar hangi yüzle yeniden kıtalarına giderek görev yapabileceklerdi . Bu tür bir davranış ne insanlığa , ne hukuka ve ne de ahlak kurallarına uyuyordu . Tüm olumsuzluklara rağmen ben hem derslerimden çok iyi notlar alıyordum hem de çokta başarılı oluyordum .
    .
    HARP Akademileri ikinci sınıfı da aynı zor şartlar altında geçirmiştim diyebilirim . İkinci sınıfın sonun da , Doğu ve Güney Doğu Ana Dolu Gezilerimiz vardı . Bu gezilerimizin ana amacı bir Kurmay Subay Adayı gözüyle , geçmişte ve zamanımız da gezi bölgelerinde cereyan eden muharebelerin oluş şekillerini yerinde incelemek , sebep / sonuç ilişkilerini günümüz şartlarında yeniden değerlendirmek, gerekli hallerde aynı bölgelerde meseleler oluşturarak Kurmay Subay adaylarının öğrendikleri nazari bilgileri arazi şartlarına göre nasıl uyguladıklarını yerinde görmek ve değerlendirmek şeklinde özetlenebilir. Normal gezi programımızı tamamladıktan sonra Diyarbakır ‘ a gelmiştik . Ertesi günü İstanbul’a dönecektik . Sabaha karşı verilen bir Alarm haberiyle uyandırılmıştık . Çantalarımızı ve bavullarımızı toplayarak derhal otobüslere binmemiz emredilmişti Ne olup bittiğini anlamadan apar topar otobüslere binmiştik . Tarih 20Temmuz 1974 saat 0600 civarlarıydı . Otobüslere bindiğimizde otobüsün radyosu açıktı. Radyo da devamlı marşlar çalıyordu arada bir kalın ve bir tok ses ‘’KIBRIS BARIŞ HAREKATININ BAŞLADIĞINI , TÜRK BİRLİKLERİNİN SAAT 06.00’ DAN İTİBAREN PARAŞÜTLERLE KIBRIS’A İNMEYE BAŞLADIĞINI , TÜRK ÇIKARMA BİRLİKLERNİN DE KIBRIS’A ÇIKMAYA BAŞLADIĞINI , TÜRK HAVA KUVVETLERİNİN VE DENİZ KUVVETLERİNİN DE HAREKATA FİİLEN KATILDIĞINI , RUM MEVZİLERİNE KARŞI YOĞUN BOMBARDUMAN FAALİYETİNDE BULUNDUKLARINI ‘’ anons ediyordu . Bazen radyo da Başbakan BÜLENT ECEVİT’ in sesinden , tüm dünya devletlerine hitaben yaptığı konuşma da , başlatılan’’ KIBRIS BARİŞ HAREKATI ‘’nın HAKLI NEDENLERİNİ anlatmaya çalışıyordu . Bizler ne yapacağımızı şaşırmıştık , ama otobüsümüz tüm hızıyla Ankara ‘ya doğru yol alıyordu Bu sırada , otobüsümüze binen Kur . Albay rütbesinde ki Baş Hocamız , hepimizin Harp Akademisinden başarı ile mezun olduğumuzu , kurmaylık işaretlerinin yeni kıtalarımızda takabileceğimizi , Ankara’ya vardığımızda tayin yerlerimizin belli olacağını , Kıbrıs’a gideceklerin beklemeden hemen birliklerine katılacağını , Diğer subayların ise en geç 48 saat içinde yeni birliklerine katılması gerektiğini söylemişti . Ankara’ya vardığımızda bizleri Merkez Komutanlığı bahçesinde toplayarak ve ayakta olmak koşuluyla tayin yerlerimizi tebliğ etmişlerdi . Benim tayin yerimin Keşan olduğunu öğrenmiştim ve en geç kırk sekiz (48) saat içinde tayin yerime katılmak zorunda olduğum söylenmişti
    Kurmay Subay Olarak Keşan da ki Tümen Karargahında Geçen Yıllarım ve Anılarım
    Bizi Diyarbakır’ dan Ankara’ya getiren otobüsle yolumuza devam ederek İstanbul’ a varmıştık . Otobüsün mola verdiği bir yerde , Eskişehir de bulunan , eşime telefon ederek iyi olduğumu , kurmay okulunu başarı ile bitirdiğimi , Keşan ‘a tayin olduğumuzu , KIBRIS HARBİ nedeniyle hemen yeni kıtama katılmak zorunda olduğumu bildirmiştim . Ertesi günü Keşan ‘a varmış ve yeni birliğime katılmıştım . Tümen Karargahı KIBRIS harbi nedeniyle UZUNKÖPRÜ yakınındaki bir bölgeye intikal ettirilmişti . Tümen Karargahı dahil tüm birlikler seferi durumdaydı . Yani harbe hazır vaziyette verilecek emre göre harekata hazır halde mevzilerinde bekletiliyordu . Kıbrıs ‘ta Harp bütün şiddeti ile devam ediyordu . Bu arada , Tümen Komutanlığınca yapılan sade bir törenle kurmaylık işaretlerimi takışlardı . Yani KURMAY YÜZBAŞI Musa KURT olmuştum . Kıbrıs’ da ki harekat bitene kadar , Tümen karargahı ve birlikleri , seferi vaziyette arazilerdeki mevzilerinde bekletilmişlerdi .
    Bu sırada yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Bir gün , gece yarısından sonra saat üç (03.00) sularında Ordu ve Kolordu komutanları birlikte , birinci hat birliklerinin hazırlıklarını yerinde görmek ve birliklere , moral vermek maksadıyla tüm cephe birliklerini ziyaret ediyorlardı. Genel olarak yapılan değerlendirmeler de , komutanların geldiği gecenin sabahın da iki taraftan birinin (Türklerin veya Yunanlıların) Trakya da harekatı başlatılabileceği öngörülüyordu. Ya Yunanlılar Meriç’i geçerek bölgemize taarruz edeceklerdi , ya da bizim birliklerimiz Meriç ‘i geçerek Yunan mevzilerine karşı taarruz edecekti . Bu harekat tarzları üzerinde durum değerlendirmeleri yapılmış , nehir geçiş harekatı üzerinde detaylı eğitimler yapılmış ve tüm birliklerimiz , uygulanacak harekat tarzlarına göre hazır hale getirilmişti . Ancak ; MERİÇ Nehri boyunca , arazinin yapısından kaynaklanan durumu ,Yunan Birliklerinin lehine görünüyordu . Başka bir ifadeyle Yunan Birlikleri Meriç Nehrinin batısında birden yükselen arazi sayesinde bizim birliklerimizin derinliklerine kadar bizleri gözetleyebiliyor ve en küçük bir yer değiştirmemizi bile anında tespit edebiliyorlardı . Bunun askerlikte ki anlamı yapılacak bir muharebede başlangıçta çok zayiat vermemiz söz konusu olabilirdi . Birliklerimizin gerek nehre yaklaşmasında gerekse nehir geçiş harekatının tamamı düşmanın gözü önünde ve yoğun ateşi altında yapılmak zorunluluğu vardı. Birliklerimizin yapabileceği tek şey böyle bir hareket söz konusu olduğun da uygulanacak , uçar birlik harekatı ile düşmanı arkadan kuşatmak harekatı ve benzeri harekat planları hazırlanmış ilgili birlikler de eğitilmişti .
    Ayrıca , YUNAN Birlikleri esasen bize karşı hakim olan arazilerini cephe boyunca yani Ezine’ den Edirne’ ye kadar , tanksavar silahları , geri tepmesiz toplar ve makinalı tüfekler ve uçaksavar silahları ile tahkim etmişlerdi .Tüm cephe birliklerinin en üst düzeyde harekata hazır vaziyette bekletiliyordu Sabahın erken saatlerinde , başka bir ifadeyle tan yeri ağarmaya başladığın da cephe hattı boyunca sessizliği bozan arka arkaya GÜM …GÜM …GÜM….diye birkaç patlama sesi duyulmuştu . Herkesin pür dikkat kesildiği bu sesi kimileri Yunan Topçu ‘sunun Tanzim Atışına başladığını , kimileri ise Roket Atar sesi olduğu yorumunu yaparken ortam iyice gerilmişti . Bu korkunç ve sessizlik ortamında İki adet daha Roket Atar sesi ve sessizliği bozan Makineli Tüfek sesleri duyulmaya başlanmıştı Birinci hat Alaylarından telefon /telsizler vasıtasıyla aldığımız bilgilere göre iki yedek subay ve iki piyade eri sabaha kadar süren korkunç strese dayanamayarak ‘’düşman geliyor diye bağırarak’’ , ellerindeki tanksavar silahları ve makineli tüfeklerle etrafa rastgele ateş etmeye başlamışlar . Bu bilgiler Tümen Karargahına ulaştıktan ve teyit edildikten sonra tüm cephe hattı derin bir nefes almıştı . Neredeyse TRAKYA / Meriç boyunda az kalsın harp başlayacaktı .
    Kışa doğru , cephe hattında bazı emniyet birlikleri bırakılarak birliklerin çoğunluğu kışlalarına döndürülmüştü . Tabi bizler de Keşan ‘a normal karargahımıza dönmüştük . Durumlar biraz normale dönünce eşimin tayinini Keşan ‘a istemiştik ve hemen tayinini de yapmışlardı . Yaklaşık iki yıl Keşan da kalmıştık . Tümen Komutanı Abdullah TIRTIL adında bir Tümgeneraldi . Kendisiyle çok iyi anlaşıyor ve her konuda bana sonsuz güveni vardı . Ayrıca , kurmay subay olarak ilk karargah deneyimim olması nedeniyle , özellikle bir karargahta idari işlerin , karargah faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü konusunda epeyce deneyim kazanmıştım . 1975 yılının Ağustos ayın da Tümen komutanı Tümg. Abdullah Tırtıl İstanbul/ Selimiye’de ki Ordu Komutanlığı Kur . Bşk. lığına atanmıştı. Yerine de tümen Komutanı olarak Tümgeneral Necip TORUMTAY atanmıştı . Bu arada lojman sıram gelmiş , ben de evimi Tümen Karargah binasına yakın olan ve bana tahsis edilen bir askeri lojmana taşımıştım . Oğlum Yaman ‘a da bir bakıcı kadın bulmuştuk . Her şey istediğim gibi yoluna girdi derken , sonbahar da bir ara tayinle beni İstanbul da ki Ordu Karargahı’na atamışlardı . Şaşırıp kalmıştık , üstelik tayin mevsimi de değildi . Durumu Tümen Kurmay Başkanı ve Tümen Komutanı TORUMTAY’ la görüştüğümde , Ordu Komutanlığınca Kara Kuvvelerinden İnhamın istendiğini ve yapıldığını , gitmekten başka seçeneğimin olmadığını öğrenmiştim . Neredeyse kış gelmek üzereydi , eşimin tayininin yaptırılması , İstanbul’ dan ev bulunup kiralanması , eşyalarımın Keşan ‘dan İstanbul ‘a . taşınması ve benzeri konular çok can sıkıcıydı . En önemli de İstanbul gibi bir büyük şehirde geçinmek/ yaşamak zorunluluğu da vardı . Aldığım maaşla KEŞAN da bile zor geçiniyordum . İstanbul’ a gidişim ve İstanbul anılarım gelecek yazımda sizlerle paylaşılacaktır .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen



    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Daha önce ki bölümlerde ifade etmeye çalıştığım gibi ŞARK HİZMETİ kapsamında bir yıl Elazığ da hizmet ettikten sonra Erzurum’ a atanmıştım . Üç yıl süren Erzurum görevim sırasında kardeşim Hali ERZURUM Lisesini bitirmiş ve ben de sevgili eşim Şükran hanımla tanışıp evlenmiştim . Bu arada yine Erzurum da Kara Harp Akademisi Giriş sınavlarına iyi bir hazırlık yapmış ve Kurmay Okulu giriş sınavlarına da Erzurum da katılmıştım . Bu aşamada Erzurum da yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşacağım . Sonra da Kara harp Akademisine Hazırlı Kursları aşamasında fiilen yaşadığım 9 Mart1971 Madanoğlu Cuntası Darbe Hazırlık planını ve 12 Mart 1971 tarihinde Silahlı Kuvvetler Tarafından Hükümete verilen Muhtıra konularını da özetle değineceğim . Selam ve Sevgiler
    a . Kara Harp Akademisine (Kurmay Okuluna) Giriş Hazırlıklarım
    Erzurum da görev yaparken bir akşam Ordu Evine geldiğimde , resepsiyondaki görevli asker yanıma bir subay vereceklerini söylemişti . Kim olduğunu sorduğumda bir Topçu Üsteğmen Çetin DOĞAN olduğunu söylemişti . İtiraz edecek halim yoktu , zira iki kişilik bir odada kalıyordum . Bu durum da olağandı ve bazı akşamlar sıkça yaşadığım rutin olaylardan birisiydi . Akşam yemeğini yedikten sonra odama çıkmış ve odamda gazete okuyordum . Bir müddet sonra Ütğm. Çetin Doğan da odaya gelmişti . Hoş beş ve tanışma faslından sonra koyu bir sohbete dalmıştık . Kendisinin Erzurum da ki Topçu Alayında Batarya komutanı olduğunu , Kurmay Okulunu kazanarak okul öncesi hazırlık kurslarına katıldığını , sonbahar da kurmay okuluna katılacağını , dört aylığına birliğine , Erzurum’a döndüğünü , evini İstanbul’a taşıdığını , bu nedenle Ordu Evinde kalacağını söylemişti . Sonra bana dönerek ve kaldığım odadan başlayarak konuya girmişti . Odamın çok güzel dekore edildiğini , gazete , kitap okumak ve ders çalışmak için iyi bir ortamın mevcut olduğunu vurguladıktan sonra , duvarda ki AİTİA dersleri için o yıl uygulamayı düşündüğüm çalışma plan ve programını incelediğini , tek kelimeyle mükemmel olduğunu ve hayran kaldığını ama böyle bir çalışmaya neden gerek duyduğumu bilmek istediğini sormuştu . Ben de genel hatlarıyla AİTİA macerasını anlatmıştım . Üsteğmen Çetin DOĞAN boşuna harcanan bir zaman ve emek olduğunu söyledikten sonra , keşke bunun yerine kurmay olmak için çalışsaydın demişti . Arkasından da henüz her şeyin bitmediğini ister ve arzu edersem onu da yapabileceğimi , zira sen de de bu azim , irade ve karalılık olduktan sonra yapamayacağım işin başaramayacağım okulun olamayacağını vurgulamıştı .
    Ertesi günü akşam üzeri Ordu Evinde ki odama geldiğimde Erzurum Garnizonun da Harp Akademisi sınavlarına hazırlanan bir çok arkadaşımla karşılaşmıştım . O yıl Erzurum bölgesinde ki Kara Harp Akademisine hazırlık çalışmaları kapsamında MESELE ÇÖZME çalışmalarının bizim odada yapılacağını , çalışmalara Topçu Üsteğmen Hilmi ÖZÜKÖK’ ün nezaret edeceğini , ayrıca zaman zaman Ütğm. Çetin DOĞAN’ ın , Ütğm. Şener ERUYGUR’ un , Ütğm. Tuncer KILINÇ’ ın da çalışmalara katılabileceklerini ifade etmişlerdi . Adlarını açıklamaya çalıştığım subaylar da Çetin DOĞAN gibi Kurmay Okulunu kazanan subaylardı ve hepsi de sonbaharda Kurmay okuluna gideceklerdi . Yaklaşık iki ay sürecek olan çalışmaların her akşam saat 18.30 ile 19.30 arasında yapılacağı belirtilmişlerdi . Ben de odamız da başlatılan Akademi Hazırlık çalışmalarına diğer arkadaşlarımla birlikte iki ay süreyle onlara eşlik etmiştim . Benin açımdan çok faydalı bir çalışma olmuştu . En azından harp akademileri sınavlarına nasıl hazırlanılacağını , hangi dokümanlardan yararlanacağımı , mesele çözmelerinin püf noktalarının neler olduğunu uygulamalı olarak öğrenmiştim . Nitekim , bir yıl sonra katıldığım sınavlarda başarı göstererek Kara Harp Akademisine girmeye hak kazanmıştım .
    Tamamen bir rastlantı ama , benim Ordu Evi odam da 1970 yılının ilk baharında Kurmay Okulu Hazırlık Çalışmalarına nezaret edecek ekipten kısaca bahsetmek istiyorum . O tarihlerde zıpkın gibi birer üsteğmen olan bu genç subaylar iki binli yıllarda Türk Silahlı Kuvvetlerini en üst kademelerinde hem de orgeneral rütbelerinde sorumluluk üstleneceklerdir . Her biri değişik ama önemli yerlerde görev yapacaklar ve ülke yönetimin de söz sahibi olacaklardır . Örneğin ; Hilmi ÖZKÖK Orgeneral rütbesiyle Genelkurmay Başkanlığı görevini yapacak , Çetin DOĞAN Orgeneral rütbesiyle Birinci Ordu komutanlığı görevini yapacak ve BALYOZ Davasının bir numaralı sanığı olarak mahkemelerde yargılanacak , Şener ERUYGUR , Orgeneral rütbesiyle Jandarma Genel Komutanlığı Görevini yapacak daha sonra da Atatürk Düşünce Derneği Genel Başkanlığı görevini yapacak ve ERGENEKON Davasında sanık olarak yargılanacak , Tuncer KILINÇ Orgeneral rütbesiyle Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı görevinde bulunacak ve ERGENOKON Davasından yargılanacaktır . Anılarımın iki binli yılları bölümünde BALYOZ ve ERGENEKON Davaları kapsamında bu değerli komutanlara ilişkin yorumlarıma da yer vermeye çalışacağım .
    2 . Kara Harp Akademisi (Kurmay Okulunu) Sınavlarını Kazanma Haberini Almam
    Şark hizmetim bittikten sonra Erzurum dan Edremit’ e tayin olmuştum . Edremit’ e geldikten sonra bir taraftan bölüğümü teslim alma çabasını sürdürürken diğer taraftan da Harp Akademisi’ ne giriş sınavını kazandığım haberi Tugay Komutanlığına resmen yazılı olarak bildirilmişti. Başka bir ifadeyle , kısa bir süre sonra Edremit ‘ten ayrılarak , İstanbul’ a gidecek Akademi öncesi Hazırlık Kurslarına katılmam zorunluluğu doğmuştu . Eşimin tayinini Edremit’e değil İstanbul ’a istemek zorunda kalmıştık . Eşimi İstanbul’ da Kurtuluş Orta Okuluna atamışlardı . Kurtuluş’ tan ev tutmuş ve ilk yuvamızı da orada kurmuştuk . Ben de Akademiye Hazırlık kursları adı altında ; Harp Akademileri Komutanlığınca Planlanan , İstanbul’un değişik semtlerindeki ve değişik askeri birliklerde ki kurslara katılıyordum . Topçu , İstihkam ve Muhabere ve benzeri sınıfların yani İstanbul’ dan uzak kentlerde bulunan sınıf bilgileri verecek yetkili hocaları da TUZLA PİYADE Okulunda toplamışlardı .Yaklaşık kurs sürem dört ay sürmüştü . En zoruma giden kurs yeri Kurtuluş ‘tan Tuzlada ki Piyade okuluna gidip gelmekti . Neredeyse günümün dört/beş (4/5) saati yollarda geçiyordu , akşamları eve geldiğimde yorgun ve bitkin oluyordum . O günün koşullarında hem maddi açıdan , hem de manevi açıdan , uzun mesafeye gidip gelme açısından çok yorucu ve yıpratıcıydı . Her gün sabahın erken saatinde evden çıkıyor , Kurtuluş ‘tan Harbiye’ ye dolmuşla , oradan başka bir dolmuşla Beşiktaş ‘a , oradan vapurla Üsküdar’a , eğer yakalayabilirsem piyade okulu servis aracıyla , servis aracını yakalayamazsam başka bir dolmuşla Haremde ki Otobüs Garajına veya Haydarpaşa Tren Garına , oradan da Tuzla Piyade Okuluna gidiyor ve akşamları da aynı yolu geriye doğru kat ederek geç saatlerde evime dönebiliyordum . Ama halimden hiç şikayetçi olmamıştım . Zira , sonunda Kurmay Okuluna gidecektim , elbette her güzel şeyin bir bedeli olacak diye kendi kendime teselli bulmaya çalışıyordum .

    b . 9 Mart 1971 Askeri Darbe Hazırlıkları
    Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi Akademi Hazırlık kursları aşamasında fiilen yaşadığım 9 ve 12 Mart 1971 Askeri Darbe olaylarına da kısaca değinmek istiyorum . Bilindiği gibi , 27 Mayıs’ın önemli isimlerinde Cemal MADANOĞLU , 1950 yılında Kur. Alb. rütbesiyle KORE Tugayın da Komutan Yardımcısı olarak görev yapmış ve KORE Harbinin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuş çok değerli ve başarılı bir subaydır . Askerliği süresince de dürüstlüğü , mertliği ve vatanseverliği ile tanınmış bir kişidir . 27 mayıs 1960 Askeri Darbesi sırasında Devlet Başkanı Cemal GÜRSEL’ in Milli Birlik Komitesi içinde en fazla güvendiği kişilerden birisidir . Gürsel’ in baş danışmanı idi denilebilir . ‘’Korgeneral MADANOĞLU’ nun ANILARI ‘’ adlı kitabı Kaynak yayınevi tarafından yayınlanmıştır . Anı kitabının sunuş yazısı günümüz politikacılarından ve Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu PERİNÇEK tarafından kaleme alınmıştır . Adı geçen kitap ta PERİNÇEK tarafından Madanoğlu için şu ifadelere yer verilmiştir .’’ Madanoğlu onurlu , gururlu, kendine güvenen başı daima dik bir paşaydı’’ ‘’Türkiye’ nin Devrimci Tarihine adını kazıtmış olan Korg. Cemal Madanoğlu’nu tanıyanlar , Türk subayını söyle tanımlayacaktır .‘’TÜRK SUBAYI DEVRİMCİDİR , LAİKTİRTİR ve ATATÜRKÇÜDÜR , ATATÜRKÇÜ , DEVRİMCİ ve LAİK DEĞİLSE ZATEN SUBAY DEĞİLDİR ‘’ ifadelerine yer vermiştir . (Kaynak : Hikmet ÇİÇEK , Kaynak Yayınları)
    Cemal Madanoğlu Korgeneral Rütbesinden emekli olduktan sonra siyasetle ilgilenmeye başlamıştır . Nitekim ,1967’den 1970 yılları arasında sol örgütün içinde bulunarak bir darbe girişimi içinde olmuştur . Bu süre boyunca da zamanın etkin sol görüşlü gazete yazarları olan ; Doğan AVCIOĞLU , Mümtaz SOYSAL ve İlhan SELÇUK gibi kişilerle de yakın ilişki içerisinde bulunmuştur . Oluşturdukları ve birlikte çalıştıkları grubun adına da ‘’MADANOĞLU CUNTASI ‘’denilmiştir . Grubun İçinde KEMALİST subaylar olduğu gibi Mihri BENLİ gibi aşırı solcu kişiler de vardı . Ancak , Mahir KAYNAK adında ki MİT ajanı da bir şekilde grubun içine sızmayı başarmıştı . Mahir KAYNAK’ ın kendi anılarını yazdığı kitabında yaklaşık iki yıl süreyle birlikte çalıştığı ekibin kendisinden hiç şüphe etmediğini ama yapılan tüm faaliyetleri , görüşülen konuları ve alınan kararları ‘’FAKÜLTE ‘’ kod adıyla kendi teknik ve usullerini kullanarak MİT’e rapor ettiğini ifade etmiştir . ‘’Madanoğlu Cuntası’’ , mevcut hükümeti devirmeye yönelik girişimlerinin gerekçelerini şu şekilde ifade etmekteydiler . 27 Mayıs darbesi hedefine ulaştırılamamış veya saptırılmıştır. Vaat edilen devrimler yapılmamıştır . Demokrasi Türkiye gerçekleriyle bağdaşmadığını bahane ederek ‘’MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM ‘’ arayışı içine girdiklerini , ülkeyi asker / sivil iş birliği ile yönetilmesi gerektiğini , bu konuda gazetecilerin ve Kemalist subayların desteği ile yeni bir darbe yapılması görüşü öngörülüyordu .
    Darbe girişiminin 9 Mart 1971 tarihinde yapılması kararlaştırılmıştı . Ayrıca , yapılacak darbenin nasıl uygulanacağı da detaylı bir şekilde planlanmıştı . Darbe girişimin de düğmeye basma görevi de o zamanlar da KKK Kur. Bşk. Olan Kor. Hayati SAVAŞ’ çı tarafından yapılacaktı . Hazırlanan plana göre ; Yeni bir anayasa hazırlanacak , Milli Demokratik Devrim İlkeleri yürürlüğe girecek , Devlet Başkanlığı görevine önce KKK. Org .Faruk GÜRLER getirilecek , daha sonra Devlet Başkanlığı Görevi devrimcilerin lideri konumunda ki Mihri BENLİ’ ye devredilecek , Başbakanlığa Orgeneral Muhsin BATUR getirilecek , bütün kuvvet komutanları değiştirilecek , yeni kuvvet komutanları aynı zamanda yeni oluşturulacak ‘’DEVRİM PARTİSİ HÜKÜMETİN de Bakanlık Görevlerini de üstleneceklerdi . Hazırlanan bu plan darbe , tarihinden kısa bir süre önce MİT Müsteşarı tarafından Zamanın Genel Başkanı olan Org Memduh TAĞMAÇA’ a bir raporla bildirilmişti . Böylece darbe girişimi deşifre olmuş ve uygulanamamıştı . Daha sonra ki tarihlerde ‘’ Madanoğlu Cuntacıları’’ mahkemeye verilerek yargılanmışlardır . Yargılama sonunda delil yetersizliğinden cuntacılar beraat ettirilmişlerdir . Mahkemenin gerekçeli kararın da MİT’ in sunduğu delillerin dışında delilin olmadığını , MİT delillerinde de çelişkili bilgilerin bulunduğu , tutarsızlıkların olduğu gerekçesiyle sanıkların suçsuzluğuna hükmedildiği ifade edilmiştir .
    Darbe girişimi haberinin Genelkurmay başkanlığınca duyulması üzerine hem KKK. Org. Faruk GÜRLER hem de Hv. KK Muhsin BATUR darbecilerden yani Madanoğlu Cuntasın’ dan desteklerini geri çekmişlerdi . Darbe girişimine en büyük tepkiyi Birinci Ordu Komutanı Org. Faik TÜRÜN göstermişti . Oluşan ve gelişen durumlar karşısında TAĞMAÇ paşa ‘’GENİŞLETİLMİŞ KOMUTA KONSEYİNİ’’ toplamaya karar vermişti . Bu toplantıya , tüm kuvvet komutanları , ordu ve kolordu komutanları ile deniz ve hava kuvvetlerinden dengi birlik komutanları katılmıştı . Genişletilmiş Komuta Toplantısına iki yüz( 200) civarında general ve subayın katıldığı tahmin edilmektedir .
    Amerikan , Merkezi Haber Alma Ajansı (CIA) Ankara temsilcisinin 10 Mart 1971 akşamı saat 24.00 itibariyle Washington’ a çektiği Gizli Mesajda şu hususlara yer veriliyordu . ‘’ Bu gün Türk Genelkurmay Başkanı Org. Memduh TAĞMAÇ başkanlığında beklenmedik bir toplantı yapılmıştır . Toplantıya ‘’Genişletilmiş Komuta Konseyi’’ adı verilmiştir . Toplantı sabah saat on da (10.00 ) da başlamış , akşam saat on sekize(18.00) ‘e kadar devam etmiştir . Toplantıya tüm kuvvet komutanları , ordu komutanları , kolordu komutanlarıyla , hava ve deniz kuvvetlerinden muadili birlik komutanları katılmıştır . Genelkurmay karargahında yapılan toplantıya iki yüz (200) civarında general ve subayın katıldığı tahmin edilmektedir . KKK’ nı Kurmay Başkanı Korg. Hayati SAVAŞÇI ‘nın verdiği bilgilere göre toplantıda , kaçırılan dört Amerikan askerinin durumu , ülke genelinde ki üniversite öğrenci olaylarının durumu , ayrıca gelişen ve değişen olaylar karşısında silahlı kuvvetlerin nasıl bir tavır takınacağına karar verileceği belirtilmiştir . Gayri resmi kaynaklardan alabildiğimiz bilgilere göre silahlı kuvvetler yakın bir zamanda hükümete bir muhtıra vereceği değerlendirilmektedir ‘’ şeklinde görüş bildirilmiştir .
    c . 12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetlerin Hükümete Muhtıra Vermesi
    10 Mart 1971 tarihinde yapılan ‘’Genişletilmiş Komuta Konseyi’’ toplantısından Cumhurbaşkanına ve Hükümete MUHTIRA verilmesi kararı çıkmıştı . Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzalarını taşıyan Muhtıra ,12 Mart 1971 tarihinde Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanına iletilmişti , Muhtıra içeriğinde , hükümetin hemen istifa etmesini ve yeni bir hükümetin kurulmasını öngörülüyordu . Muhtıra verildiğini duyan zamanın başbakanı Süleyman DEMİREL derhal istifa ederek , yeni kurulacak hükümetin önünü açmıştı . Görüldüğü gibi muhtıra önceden planlanmış ve üzerinde kafa yorulmuş bir olay değildi . Madanoğlu Cuntası darbesini önlemek için yapılan bir girişimdir . Belirli bir nedeni olmamakla beraber askeri gerekçeleri şu şekilde açıklanmıştı . Ülke ekonomisinin giderek bozulması , milli paramızın değer kaybetmesi , üniversite öğrenci olaylarını giderek tırmanması , grevler nedeniyle üretimin düşmesi , dört Amerikan askerinin sol örgütler tarafından kaçırılarak öldürülmesi , İstanbul da İsrail Baş Konsolosunun sol bir örgüt tarafından kaçırılarak öldürülmesi şeklinde özetlenmekteydi .
    Verilen Muhtıranın tam metni şu hususları içeriyordu . Meclis ve hükümet , süregelen tutum görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi , kardeş kavgası , sosyal ve ekonomik hususlarda sorunlar içine sokmuş , Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmada ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformlar gerçekleştirilememiş olup , Türkiye Cumhuriyeti’ nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür . Türk milletinin sinesinden çıkmış Silahlı kuvvetler bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderek artmakta olup çarelerin partiler üstü bir anlayışla meclisinizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve anayasamızın öngördüğü reformlar Atatürkçü bir görüşle ele alacak , devrim kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir . Bu hususlar süratle yerine getirilmediği taktirde Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu ‘’ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KORUMAK VE KOLLAMAK ‘’ görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya karar vermiştir ‘’ . Bilgilerinize denilmişti . Bu muhtıradan sonra tarafsız bir kişi olan Nihat ERİM Başbakanlığında yeni bir TEKNOKRATLAR HÜKÜMETİ kurulmuş ve sivil hükümet olarak görevine devam etmiştir .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen



    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle Ankara/Kavaklı Dere de bulunan evimizde ki bekar yaşantımızı , iyi bir arkadaş ortamında nelerin nasıl başarılabileceğini bizzat yaşadığım bir anıyla anlatmaya çalışacağım . Yaşanan anım , 1966 yılında Ankara da görevli olduğum bir zamanda başlamış 1970 yılında da sona ermiştir . Olayın Baş kahramanları Sevgili arkadaşları Mehmet ÇAKIR ile muhterem eşi Pervin ve Pervin’ in Kıbrıslı kız arkadaş grubudur . O zamanlarda birer talebe olan Mehmet ile Pervin şu anda seksene merdiven dayamış olgun kişiler olarak yaşamlarını ve birlikteliklerini elli beş yıldan buyana mutlu bir şekilde GAZİANTEP te sürdürmektedirler . Allah ağız tatlarını bozmasın ve birlikteliklerini sağlıklı , mutlu ve huzurlu sürdürmeye devam ettirsinler . Bu vesile ile kendilerine bir kez daha teşekkür eder sevgilerimi sunarım . Aşağıda detaylı bir şekilde açıklanacağı gibi Ankara İktisadi İlimler Akademisine girişime vesile olmaları , Menekşe hanım başta olmak üzere KIBRISLI kız arkadaş grubu ile birlikte , dört yıl boyunca bıkmadan usanmadan Akademi de ders aşamasında tuttukları notlarını teksir ettirerek veya çoğaltarak , ders kitapları ile birlikte hiç aksatmadan şark hizmeti kapsamında bulunduğum ELAZIĞ ve ERZUM’ a göndermeleri , fırsat buldukça devam edebildiğimim vize , ara sınav ve ders geçme sınavlarına katılmam kaydıyla dört yıl (1966/1970) gibi bir zaman sürecinde AİTİA başarı ile bitirmemin gerçek kahramanları Mehmet , Pervin ve Menekşe dahil Kıbrıslı kız arkadaş grubumuzdur . Aşağıda gerçekten dost ve candan arkadaşlarla nelerin yapılabileceği hikayesini detaylı bir şekilde bulacaksınız . Selam ve Sevgilerimle .
    a . Kavaklı Derede ki Eve Taşınmam ve Anılarım
    Kavaklı Derede ki eve taşınmam olayı şöyle olmuştu . Bir gün akşam yemeği yemek için Ankara Sıhhiye de ki Ordu Evine gitmiştim . Yemekten sonra çay salonda çay içerken Seyfettin YILDIZ ve Sedat TOKTAMIŞ adların da ki arkadaşlarımla karşılaşmıştım . Sedat’ın Ulus’taki İller Bankasında işe başladığını , artık Ankara da kalacağını , kiralık ev aradıklarını , eğer bende aralarına katılırsam birlikte iyi bir ev kiralayabileceğimizi söylemişlerdi . Aslında , güzel , kaloriferli iyi bir semtte ev bulduklarını ama kirasının biraz yüksek olduğunu , ben de katılırsam tutabileceğimizi söylemişlerdi . Ben de tamam katılıyorum diyerek onlara ortak olmuştum . Ertesi günü pazardı, birlikte evi görmeye gitmiştik . Ev Kavaklıdere Bülten sokaktaydı . O zamana göre KAVAKLIDERE bölgesi Ankara’nın en lüks semtlerinden birisiydi . Altı katlı bir apartmanın giriş katıydı . Hemen yanımızda ki apartman da Ortadoğu Kız Talebe Yurdu , diğer tarafta ki apartman ise MERHABA PALAS adında Amerikalıların geçici olarak kaldığı bir bakına geçici konaklama yeri olarak kullanılan bir apartman vardı . Başka bir deyişle , Türkiye’ye yeni gelen veya Amerika’ ya dönmek için evlerini boşaltan Amerikalılar’ ın geçici olarak kaldıkları bir apartmandı . Ev sahibi bekar olduğumuzu öğrenince biraz burun kırın etmişti ama istediği parayı verince evi kiralayabileceğimizi söylemişti . Yanılmıyorsam evin aylık kirası 450 TL idi (yıl 1966) . Kişi başına her ay 150 TL verecektik . Bizlerin aylık maaşı da yanılmıyorsam 500 TL civarındaydı . Yani bir kira bedeli bu günkü bir Teğmen maaşı kadardı
    Ben ve Seyfettin Muhabere Üsteğmeniydik , Sedat arkadaşımız ise İnşaat Yüksek Mühendisiydi . Aslın da Sedat’ta devre arkadaşımızdı , o da bizimle birlikte Harp Okulunu bitirmiş bir istihkam subayıydı . İlk tayin yeri olan Erzurum da bir eğitim esnasında , geçirdiği bir kaza sonucu bir gözünü kaybetmiş ve ordudan malulen emekli edilmişti . O zaman ki mevzuata göre istihkam subayları inşaat fakültelerinin üçüncü sınıfına kaydolabiliyorlardı . Sedat arkadaşımız da , bu kapsamda önce Kara Deniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirmiş , ardından da yüksek kısmını bitirerek Ulus’ ta ki İller Bankasın da İnşaat Yüksek Mühendisi olarak ilk işine başlamıştı . Ne yazık ki Sedat arkadaşımızı yaklaşık 40 yıl önde kanser hastalığından dolayı kaybettik . Tek kelime ile harika bir insandı . Allah gani gani rahmet eylesin ve mekanı cennet olsun . Seyfettin , Ankara Gölbaşındaki muhabere birliğinde , ben de Mamak’ ta ki birliğim de görevime devam ediyordum . Servis araçlarımız olduğu için Kavaklıdere de oturmak veya mesaiye gidip gelmek sorun olmuyordu. Akşam yemeklerini bazen yakınımızdaki bir lokanta da ‘’Abdullah ’ın Yerin de yiyorduk , bazen de Sıhhiyede ki Ordu Evine gidiyorduk .
    Bir defasında , gene bir pazar günüydü , eğlencemizin doruğunda olduğumuz bir sırada Ankara Merkez Komutanlığından binbaşı rütbesinde ki bir İnzibat subayı kapımızı çalmıştı . Hakkımızda şikayet olduğunu , kendisi ile Merkez Komutan’ lığına kadar gelmemiz gerektiğini , ANKARA Merkez Komutanı Generalin , bizzat bizleri beklediğini söylemişti . Yapılacak bir şey yoktu , gitmeye mecburduk . Kız arkadaşlarımıza durumu izah ettikten sonra gelen İnzibat Subayı ile birlikte Sıhhiyede ki Merkez Komutanlığının yolunu tutmuştuk . Özellikle Seyfettin ve ben baya korkmuş ve biraz da endişe ediyorduk . Ne de olsa muvazzaf subaydık . Öbür taraftan , Ankara da olup ta Merkez Komutanı (Köpek Sabri) lakaplı Generalin namını duymayan yoktu Çok sert karakterli , hiç hoşgörüsü olmayan , adeta sadist denilebilecek düzeyde uygulamaları olan bir kişiliği vardı . Bizleri götüren Tankçı Binbaşıya bizleri niçin götürdüğünü , kimin şikayetçi olduğunu , suçumuzun ne olduğunu sorduysak ta bir yanıt alamamıştık . Bizleri doğruca General’ in makam odasına götürmüştü . General , sinirden çılgına dönmüş bir durumda ve avazı çıktığı kadar bağırıyor , çağırıyor ve bizleri sarf ettiği çirkin sözlerle bizleri yerden yer vuruyordu . Nihayet , Sedat arkadaşımız devreye girerek suçumuzun ne olduğunu bizi kimin şikayet ettiğin varsa bir suçumuzun bedelini ödemeye hazır olduğumuzu ama bu kadar hakareti hak etmediğimizi söylemişti . Sedat arkadaşımızın bu çıkışı üzerine General birden susmuştu , hangimizin Teğmen Celil ÇAKAN olduğumuzu sormuştu . Bizler de Teğmen Celil ÇAKAN ‘ın bizimle oturmadığını , bir üst katımızda başka bir subayla birlikte oturduğunu , şu anda bizimle birlikte olmadığını ifade etmiştik . General bu kez bizi getiren Tankçı Binbaşıya dönerek niye yanlış insan getirdin diye ona çıkışmış ve onu da güzelce bir haşlamıştı . Bizler , paçayı kurtardık diye için için sevinirken , General devreye girerek bizleri aynı apartmanda oturan bir doktor ile kızının şikayet ettiğini , çok gürültü yaparak komşuları rahatsız ettiğimizi , özellikle tatil günlerinde kızlarla birlikte evde partiler düzenlediğimizi ve taşkınlıklar yaptığımızı , apartman sakinlerine karşı daha saygılı olmamız gerektiğini vurgulayarak bize bir sürü nasihat ettikten sonra ve aynı arabayla bizleri evimize geri göndermişti . Daha sonra öğrendik ki , doktorun kızı Neslihan , Celil arkadaşımızla arkadaş olmak istemiş ancak , Celil arkadaşımızın kızın arkadaşlık teklifine olumlu cevap vermemişti . Aslında , Neslihan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi İç Mimarlık Bölümünde okuyan , karşılaştığımızda selamlaştığımız , hanım hanımcık kibar sarışın çok güzel bir kızdı . Davranışları itibariyle de baya havalı bir kızdı . Celil arkadaşımızın ilgisizliğini gururuna yediremeyerek , konuyu biraz da abartarak ve saptırarak babasına şikâyet etmiş , doktor olan babası da olayı üşenmeden merkez komutanlığına bizzat giderek şikâyetçi olmuştu . Böylece basit bir olayın dallanıp budaklanmasına sebep olmuşlardı . Aslında Celil arkadaşımız da gerçekten yakışıklı bir o kadar da havalı bir arkadaşımızdı . Ancak aynı apartman da oturan arkadaşlarla birlikte aldığımız bir karar uyarınca , apartmanda oturan hiçbir kadın veya kızla ilişki kurmayacağımıza dair aramızda bir anlaşma yapmış ve karar almıştık . Celil Arkadaşımız da bu kara uyarak kızla ilgilenmemişti . Yeri gelmişken belirteyim ki evimiz de yaptığımız tüm partiler ve eğlenceler , karşılıklı sevgi , saygı ve güven esasları çerçevesinde seviyeli bir ilişki olmuştur . Başka bir ifadeyle , kem gözleri kıskandıracak kadar seviyeli bir o kadar da güzel ilişkilerimiz olmuştur . Bu vesile ile Celil ve Seyfettin arkadaşlarıma selam ve sevilerimi gönderiyorum .
    b . Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine Giriş Hikayem (AİTİA) ve Anılarım
    Bir akşam üstü Sedat arkadaşımız , bankadan bazı arkadaşlarını yemeğe davet ettiğini , onlarla bizleri tanıştırmak istediğini ve o akşam birlikte yemeğe gideceğimizi başka bir yere söz vermememizi sıkı sıkıya tembih etmişti . Her akşam yemek yediğimiz Abdullah’ın yerinde buluşmuştuk . Tanışma faslından sonra koyu bir sohbete dalmıştık . Mehmet ÇAKIR adında ki arkadaş Gaziantepli idi . İller Bankasında kadrolu eleman olarak çalışıyordu ama aynı zamanda Ankara Beş Evlerde ki İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde de (AİTİA) okuduğunu söylemişti . Akademi de , devam mecburiyeti olmadığı için çalışmasının sorun oluşturmadığını , ama ara ve vize sınavlarına katılmanın zorunlu olduğunu vurgulamıştı . Akademi de çok iyi bir KIBRISLI kız arkadaş grubunun olduğunu , onlar sayesinde sınav zamanlarını öğrendiğini , hatta derslerde tuttukları notları bile kendisine verdiklerini söyleyerek arkadaşlarından ve özellikle PERVİN hanımdan sitayişle söz etmişti . Hanımlığını , dürüstlüğünü ve özellik e çalışkanlığını ballandırarak anlatıyordu . Arzu edersem ve ilgi duyarsam boş zamanlarımı değerlendirme açısından kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu ve benim için uygun bir zaman da arkadaşlarıyla tanıştırabileceğini de sözlerine ilave etmişti . Yemekten sonra eve dönmüştük . Mehmet arkadaşımla konuştuğumuz konuyu Sedat ‘a anlatmıştım . Sedat arkadaşımız da bu konuyla neden ilgilendiğimi sormuştu . Ben de devam mecburiyeti yoksa neden olmasın demiştim . Hatta , Mehmet ‘in Kıbrıslı kız talebe arkadaşlarını uygun bir Pazar günü bizim eve çay içmeye davet etmesini ve bu vesile ile onlarla tanışabileceğimizi de söylemiştim .
    Bir pazar günüydü , Mehmet ÇAKIR İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde ki Pervin dahil Kıbrıslı kız arkadaşlarını da alarak öğleden sonra bizim eve gelmişlerdi . Gelenlerin hepsi de Kıbrıslı kız öğrencilerdi . Tanışma faslı bittikten sonra bana detaylı olarak Akademiye nasıl girileceğini Mehmet’e nasıl yardımcı olduklarını detaylı olarak anlatmışlardı . Onlar da , tıpkı Sedat arkadaşım gibi , bu konuyla neden ilgilendiğimi sormuşlardı . Ben de eğer gerçekten devam mecburiyeti yoksa , Akademi sınavlarına girmek istediğimi , yapılacak sınavlarda başarılı olursam , Akademi de okumak istediğimi , bana da Mehmet’e yaptıkları gibi , yardımcı olup olamayacaklarını öğrenmek istediğimi sormuştum ?... . Onlar da, öncelikle benim güzel bir mesleğimin olduğunu , en az dört yıl süreyle böyle bir zahmete katlanmaya , deyip değmeyeceğini sormuşlardı . Ben de , Akademik bir kariyer sahibi olmak istediğimi , boş zamanlarımın olabileceğini , genel kültür açısından kendimi geliştirmek istediğimi yeni bilgi ve beceriler kazanmak istediğimi ve mesleki açıdan bir beklentim olmadığını , tamamen bir hobi olarak algılamalarını vurgulamıştım . Gelen ekibi liderleri konumundaki Kıbrıslı Menekşe hanım söz alarak kendilerinin iyi bir ekip olduğunu , her sınıftan arkadaşlarının olduğunu , KIBRIS ‘tan yeni gelecek öğrencilerden de ekibe öğrenci alacaklarını , eğer ben istersem gerek sınavlara hazırlık aşamasında , gerekse girdikten sonra okul bitinceye kadar , her türlü desteği sağlayabilecekleri söyleyerek beni umutlandırmış ve bir bakıma teşvik etmişti .
    O zamanlarda ki mevzuat göre ( yıl 1966 ) Akademilere veya Fakültelere giriş için , her bir yüksek Okulun veya Fakültenin ayrı ayrı giriş sınavları yapılıyordu . Beş Evlerdeki Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademi’sinin de giriş sınavları ayrı yapılıyordu . Mehmet , Pervin ve Menekşe ile Kıbrıslı kız arkadaşları , Akademi’ye giriş sınavlarına nasıl hazırlanmam gerektiğini , geçen yıllarda giriş sınavlarında sorulan soruları esas alınarak , nasıl bir hazırlık yapmam gerektiğini , faydalanabileceğim dokümanları , sınav tarihini ve yerini de bildiren bir kılavuz kitapçık niteliğindeki tüm bilgi ve dokümanları bana vermişlerdi . İşim baya kolaylaşmıştı . Eksik olan dokümanları da tedarik ederek ve arkadaşlarımın yol göstericiliği sayesinde iyi bir hazırlık yapmıştım . Ayrıca , giriş sınavlarının nerede , ne zaman hangi amfide , saat kaçta gibi detay bilgileri de bana vermişlerdi . İyi bir hazırlıktan sonra bildirilen yerde ve saatte yerimi almış ve sınavlara girmiştim . Birkaç gün sonra sınav sonuçları listeler halinde akademi ilan tahtasında asılmıştı . Listenin başlarında ismimi gören kızlar hem de iyi bir dereceyle ile akademiye girme hakkını kazandığımı , Mehmet’e söylemişler o da Sedat’a söylemiş , akşam eve geldiğimde Sedat ‘’müjdemi isterim’’ diye bana takılmıştı . Sonra da Akademi sınavını kazandığımı , hemen kayıt yaptırmam gerektiğini , kayıt işlemlerini bizzat benim yaptırmamın zorunlu olduğunu , kayıt aşamasında istenen evrakların neler olduğunu belirterek beni tebrik etmişti . Gerekli evrakları tamamlayarak , Akademi öğrenci işlerine gitmiş ve kaydımı yaptırmıştım .
    Kayıt yaptırdıktan sonra bana talebe olduğumu bildiren ŞEBEKE bile vermişlerdi Kayıt işlemleri bittikten sonra , Akademi kantininde çay içiyordum . Menekşe ve arkadaşları yanıma gelmişlerdi , başarımdan dolayı beni kutlamışlardı . Bundan sonra yapılacak işleri , izlenecek yolu detaylı olarak bana anlatmışlardı . Örneğin ; 1966/1967 yılı eğitim/ öğretim dönemi ders programını , vize ve ara sınav tarihlerini , hangi derslerin okutulacağını , hangi hocanın hangi derse geleceğini , hocaların özelliklerini ve benzeri konularda beni bilgilendirmişlerdi . Ayrıca ders kitaplarının kısıtlı basıldığını , zamanında tedarik edilmelerinin önemli olduğunu , bazı hocaların ders anlatma sırasında not tutturduğunu , çoğu kez vize ve ara sınavlarda tutturduğu notlardan sorduğunu özellikle vurgulamışlardı . Kızları dinledikten sonra ben , hem şaşırıp kalmış , hem de çok sevinmiştim . Şaşırmıştım , zira kızlar her konuda , hem çok donanımlı , hem de tam bir ekip çalışması yapıyorlardı . Sevinmiştim , zira bu ekiple , ve çizdikleri yol haritası izlendiği taktirde başarılmayacak ders ve geçilmeyecek sınıf olamazdı . Verdikleri bilgilerden dolayı kızlara teşekkür etmiş , o zamana kadar yayınlanarak satışa sunulan kitapları ilgili dokümanları satın almış , çıkacak kitapların satın almaları için ve derslerde tutacakları , notların fotokopi/teksir ile çoğaltılarak bana göndermeleri için de yeteri kadar parayı kızlara vererek onlarla vedalaşmıştım . Zira işlerimin yoğunluğu nedeniyle kızlarla çok sık bir araya gelemiyordum . Böyle bir maceraya atılışımı asker çevremden , yalnızca Seyfettin ve Sedat arkadaşlarım biliyordu . Onlara da sıkı sıkıya tembih ederek bu konunun dallanıp budaklanmasını istemediğimi söylemiştim . Çok büyük bir sorumluluk üstlendiğimi biliyordum . En azından yapılacak vize ve ara sınavlara katılabilmem için izin alma zorunluluğum vardı . Ya Ankara dışına tayinim çıkarsa veya günü birlik gelip gidemeyeceğim uzak bir yere gidersem ne yapacağımı kara kara düşünmeye başlamıştım . Kısacası dönüşü olmayan bir yola girmiştim .
    O yıl bayağı zorlanmıştım , bir tarafta yapmakla yükümlü olduğum askeri görevlerim , öbür tarafta Akademide ki öğrencilik faaliyetlerim derken bu karambol içinde 1966/1967 eğitim ve öğretim yılı faaliyetleri başlamıştı . Arkadaşlarımın yol göstericiliği sayesinde bazen vize sınavlarına , bazen de ara sınavlara girerek ve hiç zorlanmadan sınıfımı başarı ile geçmiştim . Başka bir ifadeyle Akademi ikinci sınıf öğrencisi olmuştum . Birinci sınıftan aklımda kalan derslerden bazılarını şu şekilde ifade edebilirim . Muhasebeden ; Yevmiye Defteri , Defteri Kebir , Demirbaşlar için ayrılacak Amortisman , uygulamalı muhasebe faaliyetleri , Medeni Hukuktan ; Miras hukuku ile Aile Hukuku , Doktrinler Tarihi’nden ; Liberalizm , Sosyalizm , komünizm ve bunlarla bağlantılı olarak , Liberal ve sosyal bir ekonomi yönetimi uygulayan İsrail ‘deki , en katı komünist kuralların uygulandığı '' KİBUTS '' kooperatifleri , Rusya’ da komünizm esaslarına göre kurulan ve işletilen '' KOLHOZLAR '' ve benzeri konular iz bırakmışlardı .
    Sonuç olarak , Akademide ki başarımın gerçek kahramanları elbette ki Mehmet , Pervin ve Kıbrıs ’lı kız arkadaşlarımdı . Öbür yandan , benim de planlı programlı ve muntazam çalışmamın başarımda ki payı ve önemi büyüktü . Yaşadığım bu yoğun tempo içinde Kavaklı Derede ki evimizde çok güzel anılarımız da olmuştu . Hafta sonlarında bizim ev epeyce kalabalık oluyordu . Bazen Kıbrıslı kızlar , bazen de Mamak ta’ ki beş kardeşler , bazen de tanıdık diğer arkadaşlarımız bize geliyor ve kendimizce eğlenmeye çalışıyorduk .
    Bu arada ŞARK hizmeti kapsamında bir yıl Elazığ’ da ve Üç yıl da Erzurum da görev yapmış ATİA faaliyetlerimi de aksaksız olarak yürütmüştüm . Borçlar Hukuku hariç tüm derslerimi de başarı ile vermiştim . Borçlar Hukuku dersi için yaşadığım maceramı aşağıda sizlerle paylaşacağım.


    c . Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini Derece İle Bitirerek Mezun Olmam ve Yaşadığım Güzel Bir Anım .

    ANKARA İktisadi ve Ticari ilimler Akademisinin SANAYİ İŞLETME Bölümünü , Borçlar Hukuku dersi hariç tüm derslerimi başarı ile verdiğimi yukarıda ifade etmiştim . Borçlar Hukuku dersi sınavına katılabilmek için yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . 1970’li yıllarda ERZURUM ‘dan ANKARA ‘ya direkt uçak yoktu . Uçakların rotası ERZURUM , ERZİNCAN , SİVAS ve ANKARA şeklindeydi . Borçlar Hukuku sınavına katılmak için ERZURUM ‘ dan uçakla ANKARA ‘ ya hareket etmiştim . Uçağım tehir yaptığı için sınav saatinde Akademi de olamamıştım . O zamanlarda sınavlara gruplar halinde giriliyordu . Örneğin 1200 ile 1300 numara arasındaki öğrenciler saat 15.00 da sınava gidecek gibi . Her hangi bir nedenle belirtilen kendi gurubundu sınava giremez isen , geçerli mazeretini Akademi yönetimine beyan ederek bir sonra ki sınava girilebiliyordu . Bana da bir sonraki grup da sınava girebilmem için Akademi Reisi Prof. Dr. ALİ BOZER ‘ den mazeret kağıdı almamın zorunlu olduğunu söylemişlerdi . Ali BOZER hoca ; hem Akademi de RESİ (bu günkü karşılığı DEKAN ) hem de Borçlar Hukuku , Doktrinler Tarihi gibi bazı derslerimize giriyordu .
    Bir sonraki gurup ta sınava katılabilmem için Ali BOZER huzuruna çıkarak durumumu anlatmıştım . Uçak biletimi de göstererek mazeretimi kanıtlamıştım . Kendileri de mazeretimi uygun bularak bir sonraki grupla sınava katılabileceğimi bildiren belgeyi imzalayarak bana vermişlerdi . Sınavım çok başarılı geçmişti , yoruma dayalı tüm sorular çok iyi bildiğim konulardan ve yerlerden gelmişti . Sınav sonuçları açıklandıktan sonra AİTİA’ nin SANAYİ İŞLETME BÖLÜMÜNÜ başarı ile bitirdiğim haberini almıştım . Ayrıca , Ali BOZER hocanın acilen beni görmek istediğini Öğrenci İşleri Şefi KAMURAN bey bana söylemişti . Hayırdır şefim , dediysem de oralı bile olmadan beni doğrudan hocanın makam odasına götürmüştü . Hoca , KAMURAN beyin dışarıya çıkmasını söyledikten sonra ‘’ Ali BOZER Hoca ; AKADEMİYİ DERECE İLE BİTİRDİĞİMİ , BUNDAN DOLAYI BENİ KUTLADIĞINI ‘’ söyledikten sonra ‘’ ASİSTAN OLARAK AKADEMİDE ÇALIŞMAMI TEKLİF ETTİĞİNİ SÖYLEMİŞTİ .‘’ Ben de yaptıkları tekliften dolayı onur ve gurur duyduğumu söyleyerek yaptığı (şimdiki adı ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ olan) asistanlık görev teklifini kabul edemeyeceği söyledikten sonra , subay olduğumu , mesleğimi çok sevdiğimi , Akademiyi , boş zamanlarımı değerlendirmek , bilgi birikimimi artırmak , daha donanımlı bir subay olabilmek için bitirdiğimi , başarımın gerçek kahramanlarının Mehmet , Pervin ve KIBRIS ‘lı kız arkadaşlarımın olduğunu , bana nasıl yardımcı olduklarını anlattığımda hoca yerinde fırlayarak yanaklarımdan öpmüş ve tekrar kutladığını söylemişti . Böylece , bir oldu/bitti ile başlayan Ankara İktisadi ve Ticari ilimler Akademisi macerası da başarıyla son bulmuştu . Ayrıca , Öğrenci İşleri Şefi KAMURAN bey , Akademiyi başarı ile bitirdiğime dair bir ‘’ÇIKTI BELGESİ’’ ‘ hazırlayarak bana vermişti . Diplomanın ‘’ ASLININ ‘’ise daha sonra hazırlanacağını ve verileceğini söylemişti . Daha sonraki yıllarda da AİTİA’ den mezun olduğumu gösteren DİPLOMA’ nın Aslını da almıştım . 1990’ lı yıllarda bu diploma ile Dokuz Eylül Üniversitesin de ‘’ÇALIŞMA EKONOMİSİ VE ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ KONUSUNDA’’ önce YÜKSEK LİSANS ve arkasından da AKADEMİK KARİYER çalışmaları yapmıştım .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle ilk kıta hayatımı , 21 Mayıs1963 tarihine yapılmak istenen BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİNİ ve Darbe Girişimi nedeniyle ANKARA şehrinde ilan edilen SIKI YÖNETİM KARARGAHINDA geçen zamanımı ve anılarımı paylaşmaya çalışacağım . Selam ve Sevgilerimle
    a . Ankara Mamak’ ta ki Bir Muhabere Birliğinde Geçen Yıllarım ve Anılarım
    Aynı Garnizon içine yani ANKARA içine kura çektiğim için mehil müddetini kullanmadan doğrudan Mamak’taki birliğime katılmıştım . Bölük Komutanım , hem çok deneyimli hem de çok disiplinli ve çalışkan bir subaydı . Bekar olduğumu ve kalacak yerimin olmadığını öğrenince , öncelikle bekar subayların kaldığı ve kışla içinde ki misafirhaneden bana yer bulmuştu . Sonra da çalışma odamı göstermiş , bölüğe takdim etmiş ve nasıl bir çalışma yapacağımızı detaylı olarak anlatmıştı . Benden başka muvazzaf subay olmadığı için , bölüğün , günlük , haftalık ve aylık bazda eğitim plan ve programlarının hazırlanmasını , araç gerek ve malzeme bakımlarının planlanmasını , bu hazırlıkları yaparken nereden nasıl faydalanacağımı uygulamalı olarak bizzat Bölük Komutanım göstermişti . Ayrıca , Bölük İdari İşleri başta olmak üzere , en küçük askeri birlikten başlayarak piyade ve muhabere sınıfı eğitimlerinin nasıl planlanacağını ve uygulandığını , bunları planlarken hangi talimnamelerden nasıl yaralanacağımı , fiili ve uygulamalı olarak göstermişti Bölük Komutanımın örnek düzeydeki bu yol göstericiliği ve liderliği sayesinde , kısa sürede hem mesleğime ve hem de bölüğüme intibak etmiş ve başarılı bir subay olmaya başlamıştım . Öyle ki , birkaç ay gibi kısa süre içinde bir çok dalda , hem tabur seviyesinde , hem de Tümen Bağlı Birlikleri seviyesinde üstün başarı ödülleri almıştım . Halbuki benimle birlikte kıtalara gelen diğer teğmen arkadaşlarım sıradan bir subay muamelesi görüyorlardı . Beni onlardan farklı kılan en önemli faktör , Bölük Komutanımın mükemmel bir subay olması ve benim de çok çalışkan , disiplinli , planlı ve programlı çalışma alışkanlığımdı . Nitekim , ilk kıta deneyimimden elde ettiğim bu alışkanlıklarım askerlik hayatım boyunca bana rehber olmuş ve benim her zaman başarılı olmamı sağlamıştı

    b . 21 Mayıs 1963 Tarihinde Meydana Gelen Başarısız Darbe Girişimi
    Askeri Darbeler Tarihine ‘’BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİ ‘’ olarak geçen ve fiilen yaşadığım 21 MAYIS 1963 olayına da kısaca değinmek istiyorum . Daha önce , özetle ifade ettiğim gibi ; 22 Şubat 1962 tarihinde o zaman , Harp Okulu Komutanı olan Kur. Alb. Talat AYDEMİR ve arkadaşları 22 Şubat 1962 tarihinde ki darbe girişiminden sonra ordudan atılmışlardı . Atılan grubun içinde çok sevdiğimiz Takım , Bölük komutanlarımız ile birlikte Tabur Komutanımız Bahtiyar YALTA’ da bulunmaktaydı . Ordudan atılmayı bir türlü hazmedemeyen ve kabul etmek istemeyen Talat AYDEMİR , boş durmayarak Ankara Garnizonunda bulunan , Harp Okulun da , Muhafız Alayın da , Zırhlı Birlikler Okulu ve Zırhlı Tümen de ve benzeri Ankara Garnizonunda bazı birliklerde özellikle general ve subaylardan sempatizanlar bularak , 21 MAYIS 1963 tarihinde yeniden darbe girişiminde bulunmuştu . Silahlı Kuvvetlerce süratle bastırılan bu darbe girişiminden sonra Talat AYDEMİR ve Fethi GÜRCAN Ankara/ Mamak garnizonunda kurulan Askeri Mahkeme tarafından idama mahkum edilmişlerdi . Başarısız Darbe Girişimine fiilen katılan Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA ve diğer sanıklar da değişik sürelerde hapse mahkum edilmişlerdi . Ayrıca Askeri Darbeye fiilen katılan birçok general ve subay ile birlikte , Harp Okulunda Okuyan 1459 öğrenci de okuldan atılmış ve bundan dolayı da , 1963 ve1964 yıllarında Kara Harp Okulu da mezun vermemiştir .
    Yeri gelmişken , bu konuda bizzat Talat AYDEMİR tarafından kendi el yazısı ile kaleme alınmış ‘’ HATIRATIM ‘’ adlı eserinden bazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istiyorum . Sizlerle paylaşacağım bilgiler 1965 yılında AKŞAM Gazetesin de ‘’HATIRATIM’’ adı altında tefrika olarak yayınlanmıştır . Daha sonra ki yıllarda HATIRATIM’ da ki bilgiler MAY yayınları tarafından KİTAP haline getirilerek yayınlanmıştır Talat AYDEMİR ‘in günlüğünde şu görüşlere yer veriliyordu . ‘’ Ahlak telakkilerinin herkese göre değişmiş olduğunu mahkeme safhasında daha iyi anlamış oldum . Mahkeme huzurunda konuşan sanık ve avukatlar en büyük karakter imtihanını vermişlerdir . Mahkemelerden ceza almak veya almamak bu gibi ihtilal davalarında bence bir mesele teşkil etmez . Esas olan insanları cemiyetler mahkum ederse kurtuluş çaresi yoktur . İnandığım bir dava uğruna bilerek içten gelen bir inanışla mücadele ettim , şimdi seve seve cezamı çekeceğim . Çünkü müstahakım (ben bu cezayı hak ettim ) . Beraber yola çıktığım kadroyu iyi seçememişim . Hayatta daima hareketlerimi sözlerime uyduran bir insanım . Aksini yapan sahte idealistlerden de artık kurtuldum ’’ diyerek duygu ve düşüncelerini ifade etmiştir .
    Yapılan ‘’Başarısız Darbe Girişimi ‘’ olayına bizzat katılan Emekli Tabur Komutanımız Bahtiyar YALTA ‘’ Bir Darbeci Subayın Hatıraları’’ adlı eserinin 574’cü sayfasında yaşanan olayın vahametini aşağıda açıklamaya çalışacağım cümlelerle ifade etmektedir . Ayrıca aynı eserin detaylarında Bahtiyar YALTA’ nın olayların içine nasıl sürüklendiğini , olaylara karışmamak için nasıl mücadele verdiği gerçeğini de bulacaksınız . Tüm devre arkadaşlarımın adı geçen eseri alıp okumalarını tavsiye ederim .
    Bahtiyar YALTA adı geçen eserinde ‘’BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİ ‘’ Harekatını şu cümlelerle eleştirmektedir .
    İhtilalciler , ihtilalin başarısız olması için ne gibi hatalar yapılması gerekiyorsa hatalar zincirinin hepsini , hatta fazlasıyla yaptıklarını söyleyebiliriz . Şöyle ki ; Talat AYDEMİR’ in yanın da ne kurmay başkanı , ne karargah subayları ve ne de emir subayı vardı . Görünüşe göre karargahı olmayan Talat AYDEMİR ihtilal hareketini tek başına yürütecekti . Zira karargah hizmetlerini işleri yürütecek komuta ve karargah elemanın hiç biri o akşam karargaha gelmemişlerdi . İhtilalin ele başı ve ikinci adamı durumunda ki Talat AYDEMİR ve Turgut ALPAGUT el ele verecekleri yerde bir birlerinden uzak duruyorlardı . Genç subaylar canla başla çalışırken , Teğmen Savaş KİLİMCİ örneğinde olduğu gibi . Fethi GÜRCAN dışında kalan üst kademeden ve subaylardan hiç kimse ortalıkta yoktu . Harekatın erken saatte başlatılması ( saat 23.30’ da) büyük bir hata idi . Erken saat yerine , gece yarısından sonra herkesin dinlenmeye çekildiği bir saatte mesela saat 03.00’ da başlatılabilirdi . Radyo da okunan ihtilal bildirisin de ‘’İHTİLAL KARARGAHI VEYA KOMİTESİ’’ yerine Talat AYDEMİR adı ile yayın yapılmıştı . Tek kişinin ismi ve imzası ile yayınlanan bildiri olumlu etki yerine olumsuz etki yaratmıştı . Okunan ihtilal bildirisi özellikle Silahlı Kuvvetler mensupları tarafından kuşku ve endişe ile karşılanmasına sebep olmuştu . Radyo evinin ele geçirilmesi ve ihtilal duyurusunun okunması aşamasında radyo evi dışında ve içinde yeterli emniyet tedbirler alınmamıştı . Nitekim , ihtilal karşıtı olan 28’ inci Tümen Kurmay Başkanı Kur. Yb. Ali ELVERDİ , Silahlı Kuvvetler adına geldiğini ifade ederek bir kaç inzibat eri ile birlikte hiçbir mukavemetle karşılaşmadan radyo evi binasına girmiş , darbe bildirisini okuyan iki subayı enterne etmiş ve Silahlı Kuvvetler adına bizzat kendisi karşıt bildiri okuyarak ihtilalin sona erdiğini duyurmuştur . Ancak karşıt bildiri okunduktan sonra gelen takviye kuvvetler ile Kur. Yb. Ali ELVERDİ etkisiz hale getirilerek Talat AYDEMİR’ e teslim edilmişse de iş işten geçmişti . Zira , karşıt bildiri okunduktan sonra , Harp Okulu hariç ihtilale katıla tüm birlikler ve komutanları ihtilalden vaz geçerek kışlalarına dönmeye başlamışlardı . İhtilal liderinin ve ihtilalcilerin baskısı sunucu Kur. Yb. Yarbay Ali ELVEDİ tekrar bildiri okuyarak durumu düzeltmek istediyse de önerisi kabul edilmemişti . Halbuki yapılan öneri kabul edilseydi belki durum ihtilalcilerin lehine döndürülebilirdi . Ayrıca Ankara Garnizonu içinde hiçbir kritik noktalar ve bölgeler ihtilal güçleriyle tutulmaması büyük bir hata idi . Sonuç olarak ihtilal sabahı gün ağardığında yalnızca HARBİYELİLER dimdik ayakta kalmışlardı , diğer birlikler çoktan teslim bayrağını çekmişlerdi ‘’.
    Görüldüğü gibi , ihtilalin baş aktörlerinden Bahtiyar YALTA’ nın ‘’HATALAR ZİNCİRİ’’ olarak açıkladığı olaylar , yapılmak istenen İHTİLAL’ in başarısızlık nedenleridir . Çok genel bir ifadeyle ‘’ÜLKENİN KADERİ İLE OYNAMAYA KALKAN İHTİLALCİLER ‘’ ciddiyetten uzak , plansız ve programsız bir işe girişmişlerdir .
    Bana göre ; tertemiz duygularla kendilerine inanan ve güvenen gencecik insanların duyguları ve inançları istismar edilmiş , bir hiç uğruna , binlerce genç Harp Okulundan atılarak mesleğinden olmuş bir o kadar general ve subay da ordudan atılmıştır . Akabinde Milli Birlik Komitesi başta olmak üzere Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL ve kurt politikacı Başbakan İsmet İNÖNÜ’ nün girişimleriyle çıkartılan bir kanunla Harp Okulundan atılan 1459 öğrenci Yüksek Öğretim Kurumlarına yerleştirilmişti . Kısmen de olsa bu gencecik insanların mağduriyetleri giderilmişti . Ama , darbeye teşebbüsü nedeniyle ordudan atılan general ve subaylar bir daha asla görevlerine iade edilmemişlerdi . Gencecik yaşta hem kutsal mesleklerini kaybetmişler hem de işsiz kalmışlardı . En acısı DARBECİ SUBAY damgası yemişlerdi . Komuta kademesinde bulunan veya sorumlu makamlarda ve mevkilerde bulunan kişiler daha dikkatli davranmaları gerekirdi , kendi çıkarları için gencecik insanları kendi çıkarlarına alet etmemeliydiler . Öte yandan bu tür darbe girişimlerinin ülkenin itibarına , dış politikasına , ekonomisine ve dünya devletlerini ülkemize bakış açıları bakımından verdikleri zararlar tarif edilemeyecek kadar büyüktür . Bu yazdığım hususlar politikacılar için de geçerlidir . Ülkenin MİLLİ ÇIKARLARINDAN DAHA ÖNEMLİHİÇ BİR ŞEY OLAMAZ VE OLMAMALIDIR’ da . Kişisel çıkarlar peşinde koşan maceraperestler bir gün bunun bedelini ödeyeceklerini bilmelidirler . Talat Aydemir olayı buna en güzel örnektir .
    Bu konuyla ilgili bizzat yaşadığım bir olayı da sizlerle paylaşmak istiyorum . Mamak’ ta ki birliğim de normal görevime devam ediyordum . Henüz daha gencecik ve bekar bir teğmendim . 1963 yılının Mayıs ayının başlarıydı . Mesai saatim çoktan bitmiş olmasına rağmen ben henüz ev tutma fırsatı bulamadığım için kışla misafirhanesinde kalıyordum . Takın Komutanı odasında geç saatlere kadar bölük işleriyle uğraşabiliyordum . Zira , kaldığım misafirhane görev yaptığım birliğime beş dakikalık yaya yürüyüş mesafesindeydi . O gün de Takım Komutanı odasında ertesi günün eğitim programını hazırlıyordum . Posta erim , ziyaretçim olduğunu söylemişti . Hemen içeriye almasını söylemiştim . Gelen kişi Tank Teğmen Savaş KİLİMCİ idi , Etimesgut ta ki Zırhlı Birlikler Okulunda veya Zırhlı Tümen de görevliydi Savaş ‘’PİÇ’’ lakabı ile anılan kabına sığmayan tertemiz , pırıl pırıl , kıvırcık saçlı , yakışıklı gencecik bir tank subayı arkadaşımızdı . Hoş beşten sonra , hemen konuya girmişti . Gayet ciddi bir şekilde ‘’Talat AYDEMİR ve ekibinin tekrar bir darbe girişimine kalkışsalar ne düşündüğümü , onların yanında yer alıp almayacağını , destekleyip desteklemeyeceğimi açıkça bilmek istediğini sormuştu ’’ . Ben de , bu konuların çok ciddi ve önemli konular olduğunu ayaküstü ve rastgele konuşulmaması gerektiğini vurgulayarak artık bizlerin Harp Okulu öğrencisi olmadığımızı , birer subay olduğumuzu sorumluluklarımızın olduğunu , oluşturulan emir komuta zinciri içinde hareket etmemiz gerektiğini , maceracılarla işimizin olamayacağını vurgulayarak yanlarında yer almayacağımı ve destek vermeyeceğimi ifade etmiştim . Verdiğim cevaptan pek hoşnut olmayan Savaş , zaten şaka yaptığını benim talebelik yıllarında olduğu gibi hep doğrucu ve kuralcı olduğumu söyleyerek benimle vedalaşmıştı . Bu ziyaretin bir nabız yoklaması olduğunu 21 Mayıs 1963 tarihinden sonra anlamıştım . Zira Tank Tğm. Savaş KİLİMCİ de darbe girişimine katılmak ve desteklemek suçlarından , diğer darbeciler gibi ordudan atılmıştı . O kadar subay varken Tank Teğmen Savaş KİLİMCİ niçin bana geldiğini de şu şekilde izah edebilirim . O zamanlarda Ankara / Mamak ta bulunan Tümen Komutanı Ankara Garnizon komutanı konumunda olup be de bu Tümenin Muhabere Merkez Amiri konumundaydım . Yani Garnizon komutanlığının tüm muhabere /iletişim sorumluluğu benim birliğimin sorumluluğundaydı . Başka bir ifadeyle o zamanın muhabere irtibatlarını olanakları çerçevesinde ANA SANTRALİN emir ve komutasın da benim askerlerim vardı .
    c . Sıkı Yönetim Karargahında ki Görevlerim ve Anılarım
    21 Mayıs1963 ‘ten sonra , yani Başarısız Darbe Girişiminden sonra , Ankara da Sıkı Yönetim ilan edilmişti . Sıkı Yönetim Komutanlığına da Org . Cemal TURAL getirilmişti . Orgeneral Cemal TURAL , çok sert mizaçlı , askeri kural ve kaideleri harfiyen uygulayan asla taviz vermeyen , en küçük hatayı dahi hoş görmeyen , çok katı kuralları olan bir generaldi . Başarısız darbe girişiminden birkaç gün sonraydı , Eğitim Alanında takım elamanlarımla birlikte günlük eğitim faaliyetleri yürütüyordum . Bölük Komutanı posta eri koşarak gelmiş , Bölük Komutanlığı odasında Bölük ve Tabur Komutanlarının birlikte beni beklediklerini söylemişti . Koşarak Bölük Komutanlığı odasına gitmiştim . Bölük ve Tabur Komutanları ile birlikte doğruca Tümen Kurmay Başkanı Kur. Yb. ALİ ELVERDİ ‘ nin makamına çıkmıştık . Hatırlanacağı gibi Kur. Yb. Ali ELVERDİ , 21 Mayıs 1963 gecesi Silahlı Kuvvetler adına Radyo Evini basıp Silahlı Kuvvetler adına bildiriyi okuyan kişidir . Kurmay başkanı beni Sıkı Yönetim komutanlığı emrinde çalışmak üzere ''İrtibat Subayı '' olarak görevlendirdiklerini , hemen göreve başlamamı emretmişlerdi . Şaşırıp kalmıştım , ne yapacağımı , ne söyleyeceğimi bilemiyordum . Kurmay Başkanı , sözlerine devam ederek , beni özellikle seçtiklerini , bu görevi başarı ile yürütecek kişi olarak beni gördüklerini , çok dikkatli olmam gerektiğini , Sıkı Yönetim Komutanının yapılacak hatayı asla affetmeyeceğini , bu nedenle hata yapmamam gerektiğini , ikinci bir emre kadar bu görevde kalacağımı , Sıkı Yönetim Karargahının Tank Okulun da kurulduğunu , yarın sabahtan itibaren yeni görevime başlamam gerektiğini , emrime telsizli bir cip aracı tahsis edildiğini , bana inandıkların ve güvendiklerini ve yeni görevimde başarılar dilediklerini söyleyerek vedalaşmıştık.
    Sıkı Yönetim görev emrini aldığımın ertesi günü sabah erkenden bana tahsis edilen araçla birlikte Sıkı Yönetim Komutanlığının yolunu tutmuştum . Hem çok heyecanlı hem de biraz korkuyordum . Komutanın Emir Subayına , irtibat subayı olarak geldiğimi bildirmiştim . Emir subayı , görevimin çok zor olduğunu belirterek beni doğruca Sıkı Yönetim Kurmay Başkanına götürmüştü . Kur. Bşk. bir Kurmay Albaydı , bana görevimi ve ne yapacağımı detaylı bir şekilde izah etmişti . Özellikle komutanın , çok hassas ve titiz olduğunu , başta kılık kıyafet olmak üzere , her konuda , her şeyin zamanında ve doğru olarak yapılmasını istediğini vurgulamıştı . Ayrıca , komutanın müsait olduğu bir zamda komutana beni takdim edeceğini , şimdilik emir subayı odasında beklememi , daha sonra yerimin , yani çalışma odamın belli olacağını söylemişti . Bir süre sonra , Kurmay Başkanı beni de alarak komutanın huzuruna çıkmıştık .
    Beni komutana takdim eden Kurmay Başkanı İrtibat subayı olarak görev yapacağımı , genel hatlarıyla yapacağım işleri anlattığını , kendi emirlerini almaya geldiğimizi söylemişti . Komutan sevecen ve yumuşak bir üslupla Sıkı Yönetim süresince birlikte çalışacağımızı , tüm denetim ve gezilerine benim de katılacağımı , verdiği emirleri anında not almam gerektiğini , daha sonra bunları Kurmay Başkanı kanalıyla SIKI Yönetim Komutanlığı emri haline getirilmesini , kendisinin kışlada kaldığını benim de kışlada kalmamı ve her an göreve hazır olmam gerektiğini belirterek bana yeni görevimde başarılar dilemişti . Dışarı çıktığımız da ben şaşırıp kalmıştım . Bana anlatılan ve çok katı kuralları olan bir insan yerine tatlı dilli , sevecen , babacan bir Cemal TURAL’ la karşılaşmıştım . Hem çok rahatlamış hem de kendime olan güvenim artmıştı .
    Sıkı Yönetim karargahında ve özellikle komutanla yaptığım denetleme ve gezilerim de çok yoruluyordum. Mesai mefhumum yoktu , ama böyle çalışmaktan dolayı huzurlu ve mutluydum . Tüm Harp Okulu öğrencileri ve ihtilale katılarak ordudan atılan subayların tamamı tutuklu olarak Harp Okulunda bulunduruluyordu . Tank Okulu , yani Sıkı Yönetim Karargahı , Harp Okulunun hemen yanındaydı . Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri için tüm sıkı yönetim personeli topluca Harp Okuluna yemeğe gidiyorduk . Her gidiş ve dönüşümüzde mahkum arkadaşlarımız ve tutuklu Harp Okulu öğrencilerinin akla hayale gelmeyecek hakaretler ve küfürlerine maruz kalıyorduk . Koca Sıkı Yönetim Komutanı Org. Cemal TURAL bile , yapılan küfür ve hakaretleri duymazlıktan geliyordu . Zamanla bizler de , yapılan küfürleri ve sataşmaları duymazlıktan gelmeye başlamıştık . Kısacası o sıkıcı ortama bizlerde ayak uydurmuştuk . Sıkı Yönetimdeki görevim yaklaşık dört ay sürmüştü . Bu görevi de başarı ve yüzümün akıyla tamamlayarak Mamak ta ki birliğime geri dönmüştüm . Sıkı Yönetimde ki görevim , hem Ankara’yı hem de Ankara da ki birlikleri ve komutanlarını yakından tanıma fırsatı vermişti . Daha fazla çevre ve arkadaş gurubu edinmeme vesile olmuştu . Bu arada Sıkı Yönetim deki görevim nedeniyle Ankara da ki , üniversite ve yüksek okulları da yakından tanıma fırsatı bulmuştum .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Harp Okulu yılları yazılarımdan da anlaşıldığı gibi 30 Ağustos 1962 tarihinde Kara Harp Okulunu bitirerek ve Ankara görev yapan çakı gibi bir Teğmen Musa KURT olmuştum . Doğup büyüdüğüm , suyunu içtiğim ve ekmeğini yediğim köyüme bir şeyler kazandırabilmek için yaptığım çalışmaların bir parçası olan ve fiilen yaşanmış bir olaydan bahsetmek istiyorum . Zira , bir kaç gündür yayınladığımız askeri konulardan sıkılmış olabileceğinizi düşünerek , sizleri başka bir aleme götürmek istedim . Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi köyümüzü kalkındırmak ve güzelleştirmek için bir çalışma işine girişmiştik. Bu kapsamda ‘’KAPLANLI KÖYÜNÜ KALKINDIRMA VE GÜZELLEŞTİRME DERNEK TÜZÜĞÜ’’ tarafımdan hazırlattırılarak öğretmenimiz Nuri YILMAZ’ a üç suret olarak vermiştim . Bu konuda Nuri YILMAZ öğretmenin KAPLANLI (EBER) KÖYÜ ile ilgili olarak yaptığı çalışmaları ve karşılaştığı sorunları açıklayan mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum . Mektupta açıklanan Olay 1966/1967 yıllarında köyümüzde fiilen yaşanmıştır . Selam ve Sevgilerimle .
    Nuri Hocadan Aldığım Bir Mektup
    ANKARA’ da görevli olduğum sırada NURİ hocadan bir mektup almıştım . Mektubun da KÖYÜMÜZÜ KALKINDIRMA VE GÜZELLEŞTİRME DERNEĞİ’ nin kurulabilmesi için hazırladığımız DERNEK TÜZÜĞÜNÜN ilgili Bakanlıkça onaylandığını , resmen köyümüz de derneğin kurulduğunu ve faaliyete geçtiğini yazıyordu . Köyümüzü KÜLTÜREL ve SOSYAL yönden kalkındırma kapsamında ilk iş olarak da köyümüz de GEZİCİ nitelikte olmak üzere , köylü kızlarımız ve kadınlarımız için ‘’DİKİŞ NAKIŞ’’ kursunun eski caminin namaz kılınan bölümünde , köylü gençleri için de ‘’DEMİRCİLİK VE MARANGOZCULUK ‘’ kurslarının da yine eski caminin bodrum katında açıldığını bildiriyordu . Eski caminin bodrum katı üç/dört metre civarın da yüksekliği olan aydın ferah bir yerdir . Yani geçici marangozluk kursunun açılabilmesi için ideal bir yerdir . Sizlerle paylaşmaya çalıştığım bu olay 1966/1967 yıllarında yaşanmış olup köyümüzde yeni cami binası eski cami binasının hemen yanında yapılmış ve faaliyete geçmiş , ancak eski cami binası da henüz yıkılmamıştı . Şunu da açıkça ifade edeyim ki DİN İSTİSMARCILARI dışında bu olayları gören ve hisseden olmamıştır . Onları aklı fikri bel altındadır ve yapılacak her yeniliğe de şiddetle karşı çıkarlar . Nuri öğretmen bundan sonra köylü kızlarımızın ve kadınlarımızın daha bilinçli olacağını kendi entarisini , fistanını kendilerinin dikebileceğini , kendilerinin ve aile fertlerinin yırtıklarını ve söküklerini daha bilinçli olarak yamayabileceğini , köy erkeklerinin ise evlerin de ihtiyaç duyabilecekleri masa sandalye gibi basit ev aletlerini kendilerinin yapabileceklerini veya tamir edebileceklerini ve benzeri konuları daha bilinçli olarak yapabileceklerini bunlardan duyduğu mutluluğu benimle paylaşmak için mektubu yazdığını belirtiyordu . Olayın Hacı Yahya’nın Bakkal Dükkanının önünde cereyan ettiğini de bildiriyordu . Hacı Yahya’nın bakkal dükkanı camiye giden yol üzerinde , Kurt Hakkı’ sının oğlu Abdullah Kurt’ un evinin alt katında sokağa bakan tarafındaydı . Ancak , her konu da olduğu gibi DİN İSTİSMARCILIĞI YAPAN , TUTUCU ve GERİCİ zihniyette ki bazı kişilerin köyümüzde KURSLARI AÇTIRMAMAK için engellemeleri ile karşılaştığını da ifade ediyordu . Özellikle , eski caminin gezici kurslar için kullanılmasına şiddetle karşı çıkan ve DİN İSTİSMARCILARI ’nın lideri konumunda ki kişinin sarf ettiği lafları şöylece özetliyordu . ‘‘Kuranı kerimin okunduğu bir yerde kuran nağmelerinin yedi kat yerin altına kadar gittiğini , bizlerin ise bu kutsal yerde köyün kızlarının/kadınlarının ve erkeklerinin oynaşmalarına flört etmelerine , aştan fıştan ( oynaşmak anlamında kullanılan bir köyümüz deyimidir) ettiklerine fırsat verdiğimizi ve ipe sapa gelmez bir sürü zırvalıkları sıralayarak bizleri durdurmaya/susturmaya kursu kapattırmaya çalışıyorlardı ‘’ diyerek bu konuda ki endişelerini dile getiriyordu . Bu sırada köy eşrafından ve hatırı sayılan bir aydın kişi olan köyümüz eşrafından Öğretmen Ahmet GÖKKAYA , devreye girerek , sen hangi yüzle ve hangi cüretle böyle konuşuyorsun hoca efendi……Senden başka da bu olayları duyan ve gören yoktur . Senin tarafında bir hayal ürünü olarak yarattığın olayla bu gençleri nasıl suçlarsın ?....Bizler evlerimizde kuranı rahle üzerine koyup okuyoruz . İşimiz bitince de kuranı öperek , rahleyi kaldırıp yüklükte ki yerine koyuyoruz . Yemek saati geldiğinde aynı yerde yer sofra kuruyor yemek yiyoruz . Akşam olunca da aynı yerlere yer yatağı yapıp yatıyoruz . Hatta eşlerimizle aştan fiştan bile yapıyoruz . Evlerimiz de kuran okunan bir yerde her şeyi yapıyoruz da cami de niye farklılık yaratıyorsunuz . Üstelik sen ve senin gibi din istismarcılarından başka söylediğin olayları ne duyan ne de gören var . Senin eski cami de aştan fişten yapıyorlar dediğin gençler kimler …..Senin torunların , benim akrabalarım , kızlarımız , delikanlılarımız, gelinlerimiz , yeğenlerimiz ve kadınlarımızdır . Kısacası köyümüzün gençleridir ve insanlarıdır . İnsanda biraz utanma duygusu olsa köyümüz çocuklarını ve gençlerini ulu orta böyle aşağılamaz onlara kara leke atmaya yeltenmez . Ayıptır Günahtır …yaşınızdan başınızda utanın . Başta Nuri öğretmen olmak üzere bu gençler senin benim başaramadığımız ve çocuklarımıza , torunlarımıza veremediğimiz görgüyü , terbiyeyi , bilgiyi ve beceriyi bu genç insanlar vermeye çalışıyorlar . Sen ise hayal ettiğin veya düşündün pislikleri köyümüz gençlerine mal etmeye kalkıyorsun . Yaşından utan be adam ? … Birazcık Allah korkun varsa böyle saçma sapan konuşma…..Bu yalanların ortaya çıktığında hangi yüzle bu gençlerin yüzüne bakacaksın . Utan ….biraz utan…..
    Kuran nağmelerinin yedi kat yerin altına gider dediğin bu kutsal mekan da bir zamanlar ezberlediği üç beş tane namaz duası ile kendini dini konularda bilgili olduğunu sanan ve müezzinlik yapmaya çalışan genç bir delikanlı varmış . Sabah namazından önce camiye gelirmiş , şimdiki marangozluk atölyesinin açılacağı caminin bodrum katında sevgilisi kadınla buluşur işini bitirdikten sonra da boy aptesti almadan , yani yıkanmadan sabah namazı için ezan okur ve aptessiz namaz kılarmış . Yine bir rivayete göre ayni delikanlının , köy düğünlerin de Dinar’dan at arabası ile çalgıcılarla birlikte köye getirdikleri Çingene Karıları ile aştan fiştan eder utanmadan sıkılmadan ulu orta köy meydanında dolaşır , millete hava atarmış . Bu kişinin kim olduğunu sen daha iyi bilirsin ….. Bu gün o zamanların ele avuca sığmayan genç delikanlısı derin hoca olmuş , dini konularda da bizlere ahkam kesmeye , dürüstlük taslamaya kalkışıyormuş ……Bak hoca efendi…. daha ileri gidecek olursan tüm yaptığın hovardalıklarını ve pisliklerini tüm köylüye anlatırım , kulaktan dolma bilgilerle kutsal dinimizi ve kuranı tefsir etmeye , yorumlamaya kalkma . BU KUTSAL DİNİMİZİ böyle ulu orta konuşarak basitleştiremezsiniz . Atatürk’ün dediği gibi ‘’DİN YOBAZLARA BIRAKILMAYACAK KADAR KUTSAL İNANÇLAR BÜTÜNÜDÜR ‘’. Bir kelime dahi Arapça bilmediğiniz halde kulaktan duyma bilgilerle kutsal kitabımızı yorumlamaya ve hocalık taslamaya kalkmayın , kendinizi küçük düşürmeyin , ayağınızı denk alın …. Böyle boş laflara ve safsatalara bizim karnımız tok ve ihtiyacımız da yoktur …. Söylediklerim kulağına küpe olsun …. Bu gençler hepimizden daha mantıklı , daha başarılı ve güzel işler yapıyorlar . Bak !....NURİ Öğrenmen köyümüze geldiğinden beri , neredeyse tüm çocuklarımız okuma yazma öğrendi . Bir çoğu Orta Okul ve Liseyi bitirdi , hatta Üniversiteye giden , doktor , mühendis , öğretmen , Subay ve Astsubay olanlar bile var . Onların güzel ve örnek düzeyde ki çalışmalarına destek olacağınız yerde köstek olmaya kalkışıyorsunuz . Eğer , onların çalışmalarına engel olmaya kalkarsanız beni hep karşınızda bulursunuz , yakarım çıranızı , okurum canınıza ….. ‘’ diyerek konuşmasını bitirmişti . Bu olaydan sonra Din İstismarcılığı yapan takımının sesi soluğunu kesildiğini , hatta bizim yürütmeye çalıştığımız faaliyetlerimizin çoğunluğunu neredeyse bizlerden daha fazla sahiplenmeye ve koşturmaya başlamışlardı ‘’ diyerek mektubunu bitiriyordu . Elbette ki bu güzel habere çok sevinmiştim . Bu mektubu belki ilginizi çeker diye sizlerle paylaşmak istedim .

  • Mehmet Keskin
    Mehmet Keskin

    26 Şubat 2021 tarihli notumda Konya Astsb.Hz.lama Ortaokunda snf.sb.miz yzb.Hidayet Çavuşoğlu"nün (Kral Faruk ! ) adını alışkanlığımızla Faruk yazmışım, düzeltiyorum...
    İyi dileklerimle sevgiler saygılar sunuyorum.

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle Harp Okulu yıllarımı , Anılarımı ve 22 Şubat 1962 tarihinde yaşanan O zamanlar Harp Okulu Komutanı Olan Kurmay Albay Talat AYDEMİR’ in BAŞARISIZ DARBE girişimi harekatını paylaşacağım . Selam ve Sevgilerimle .
    a . Harp Okulu Yıllarım ve Anılarım
    BURSA’ da bizlere tahsis edilen otobüslerle yaklaşık 12 saatlik bir yolculuktan sonra Bursa’ dan Ankara’ ya varabilmiştik . Harp Okuluna vardığımız da akşam olmuş hatta karanlık bile bastırmıştı . Bu nedenle bizleri doğruca yemekhaneye götürmüşler , yemekten sonra da koğuşlarımızın yolunu tutmuştuk . Sabah kahvaltısından sonra BURSA’ dan gelen tüm öğrencilerin HARP OKULU orta bahçesinde toplanması için anons edilmişti . Belirtilen saatte ve gösterilen yerde ve istenilen düzende toplanmıştık . IŞIKLAR Askeri Lise Komutanlığınca daha önceden HARP OKULU’ na , gelecek öğrencilerin isimleri , kişisel bilgileri detaylı bir şekilde HARP OKULU K. lığına yazılı olarak bildirildiği için kayıt işlemlerimiz daha önceden yapılmıştı . İlgili ve yetkili subaylar gözetiminde bizlerin isimler okunarak belirlenen bölüklerimize götürülmüştük . Sonra da başta üniformalarımız olmak üzere ; tüm şahsi eşyalarımız dağıtılmış ve ilgili subayların nezaretinde elbiselerimizi bizzat giydirilerek provaları yapılmış ve yapılacak tadilatlar konusunda terzilere gerekli talimatlar verilmişti Her konuda aynı titizliği ve hassasiyeti gösteren başta Bölük Komutanı ve ekibine hayran olmamak elde değildi . Kısacası , kılık kıyafet bakımından da kısa süre de çakı gibi birer Harp Okulu öğrencisi (HARBİYELİ ) olmuştuk . İçim içime sığmıyordu , kimseye belli etmeden sevinçten için için ağlıyordum . Bana bu günleri gösterdiği ve yaşattığı için önce Allah’ıma sonra da aileme şükrediyor dualar ediyordum .
    Beni , sekizinci bölük otuz yedinci (37nci) kısım’ a vermişlerdi . Bölük Komutanım . Nihat CONGUROĞLU adında bir Piyade Yüzbaşısıydı , Takım Komutanımız da Cengiz İDİL adında bir Piyade Üsteğmeniydi . Daha birkaç günlük olmamıza rağmen bizlerin her konuda takdirini kazanan bu ikili meğer okulun en çalışkan , en disiplinli ve en tertipli düzenli subaylarıymış . Bölük komutanlığınca yapılan bir plan ve program çerçevesinde günlük faaliyetlerimizi yürütürken bir taraftan da yeni arkadaşlarımızı ve Harp Okulunu tanımaya çalışıyorduk . Hem bölüğümüz hem de iki yıl süreyle birlikte ders yapacağımız arkadaşlarımızı tanımaya çalışıyorduk . Bizim sınıf , karışık öğrencilerden oluşturulmuştu . Başka bir ifadeyle , Bursa , Kuleli ve Erzincan Askeri Liselerinden gelen öğrencilere ilaveten sivil liselerden gelen öğrencilerin de katılımı ile karma bir sınıf ve karma bir bölük oluşturulmuştu .
    Bölük Komutanımız Yzb. N. CONGUROĞLU ; tüm bölüğü toplayarak yaptığı konuşmada , hepimizin aday öğrenci olduğumuzu , iki gün sonra’’ İNTİBAK EĞİTİMİ’’ için İZMİR URLA’ da’ ki MENTEŞ Askeri Kampı’ na gideceğimizi , Kampın yaklaşık bir ay süreceğini , kesin kayıtların kamp dönüşünde yapılacağını , kampta başarısız olanların eleneceğini , dolayısıyla KAMP’ ta her adayın mutlaka başarılı olmak zorunda olduğunu , aksi halde kesin kaydının yapılmayacağını ısrarla belirterek , bu konuda gerekli hazırlıkların yapılmasını , ANKARA’ dan İZMİR’ e kadar trenle gidileceğini , oradan da kamp bölgesine otobüslerle intikal edileceğini , yapılacak hazırlıklar ve intikallerle ilgili detaylı bilgilerin Takım Komutanları tarafından , detaylı olarak açıklanacağını belirterek konuşmasını bitirmişti.
    Takım Komutanlarının gözetiminde gerekli hazırlıkları yaparak URLA’ da ki MENTEŞ Eğitim ve Tatbikatlar bölgesine intikal etmiştik . Kamp bölgesi ; sakin , ıssız , havadar, tamamen zeytin ve orman ağaçlarıyla kaplı , yemyeşil , üç tarafı denizle çevrili Yarım Ada niteliğinde çok büyük ve geniş bir bölgeydi . Kısacası Askeri Eğitim ve Tatbikatlar için ideal bir yerdi . Bölük K .lığınca eğitim ve tatbikatlarda kullanılacak silah ve malzeme/ekipmanlarla birlikte yatacağımız çadıra kadar tüm malzemeler belirlenmişti . Uygulanacak eğitim ve tatbikat plan ve programlarına göre ; silah ve malzemeler takım depolarından günübirlik imza karşılığı alınacak ve işleri bittikten sonra da aldığımız depolara yine imza karşılığı teslim edilecekti . Zira ,’’YEMİN MERASİMİ ’’ yapılmadan hiçbir askere silah ve mühimmat verilmeyeceğini de ısrarla vurgulamışlardı .
    Bölük Komutanlığınca yapılan açıklamalarda , uygulanacak intibak eğitimi programlarında üzerinde durulacak konular şu şekilde özetlenebilirdi . Harp Okulu’nun ve Harbiyeli olmanın nazari olarak özetle tanıtılacağını ve fiilen öğretileceğini , İç Hizmet Kanunun ve Yönetmeliği başta olmak üzere askeri Örf ve Adetlerin öğretileceğini , temel askerlik eğitimlerinin verileceğini , kuvvetli disiplin anlayış , mutlak itaat duygusu ve askerlik ruhunun aşılanmasının sağlanacağını , askeri terbiye ve görgü kurallarının öğretileceğini , temel savaş beden eğitimleri verilerek öğrencilerin fiziki ve ruhi yapılarının geliştirileceğini , uygulamalı olarak yapılacak eğitim ve tatbikatlar sonunda Ankara’ ya dönüleceğini , yapılacak YEMİN MERASİMİ’ n den sonra normal eğitim ve öğretim faaliyetlerinin başlayacağını söylemişlerdi .
    İZMİR/ Menteş bölgesinde ki kampımız , her gün sabah saat 07.00 de sabah sporu ile başlıyor akşama kadar, ( bazen de gece geç saatlere kadar ) bölük komutanlığınca yapılan plan / program çerçevesinde aralıksız sürdürülüyordu . Başlangıçta , uygulanan eğitim programları çok zor , yorucu ve yıpratıcı geliyordu . Ama , zaman geçtikçe ve uygulayarak öğrendikçe , hem zevk almaya hem de severek ve isteyerek öğrenmeye ve uygulamaya başlamıştık . Kamp sonunda hepimiz çakı gibi birer asker , kendine güvenen ve inanan birer Harbiyeli olmuştuk . Öyle bir moral ve özgüven kazanmıştık ki yapamayacağımız ve başaramayacağımız hiçbir şey yoktu adeta . Bu duygu ve düşüncelerle Menteş Kampını tamamlayarak Ankara’ ya dönmüştük . Bu arada ; özellikle sivil liselerden gelen bazı arkadaşlarımız kamp koşullarına intibak edemeyerek başarısız olmuşlar ve kati kayıt haklarını kaybetmişlerdi .
    Ankara’ya döndükten sonra , Harp Okulu ‘nun orta bahçesinde YEMİN MERASİMİ yapılacağı anons edilmişti . Bizler sekizinci Bölük olarak ; belirtilen zamanda , yerde ve düzende yerimizi almıştık . Diğer bölükler de gerekli tertip ve düzeni almışlardı . Bölük komutanları askeri usul ve adaba uygun bir şekilde Tabur Komutanı Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA’ ya tekmil vermişlerdi .
    Harp Okulu Orta Bahçesinin diğer tarafında en başta HARP OKULU Boru Bando Takımı , Okul Komutanı Kurmay Albay TALAT AYDEMİR ve karargahı ile Yemin Merasimine katılan birçok öğrenci arkadaşlarımın aileleri veya velileri de yerlerini almışlardı . İnsanı ürperten , bir o kadar da gururlandıran mahşeri bir kalabalık vardı . Ne yazık ki bu mutlu anımı benimle paylaşacak ve benimle gurur duyacak aile mensubum hiç kimsem yoktu . En azından babamın veya NURİ öğretmenimin orada olmasını çok istiyordum . Ben bu hayalleri yaşarken ‘’ DİKKAT’’!....’’İSTİKLAL MARŞI’’!.... diyen tiz bir ses duyuldu , Tüm askerler ve bizler ‘’ SELAM DUR’’ a geçmiştik , misafirler de ayağa kalkmışlardı . Bando Takımı eşliğinde hep bir ağızdan İstiklal Marşını söylemiştik . Daha sonra Yemin Merasimine geçilmişti . Her Yemin Merasiminde yapıldığı gibi önce yoklama yapılacağı anons edilmişti . Genç bir Üsteğmen formalite gereği üç beş arkadaşın ismini okudukça ilgili arkadaş yüksek bir sesle ‘’ BURDA’’ diyerek cevap veriyordu . Sıra ATATÜRK ’ün Harp Okulu numarası olan ‘’1283’’ numarası anons edildiğinde KOMUTA KADEMESİ dahil tüm öğrenciler ‘’İÇİMİZDE…. ‘’ diyerek o yüce insanı , ulu önderi bir kere daha anmıştık . Aynı subay ‘’ DİKKAT!..... YEMİN MERASİMİ diyerek anons etmişti . Bizler yemin merasimi için gerekli tertip ve düzeni almıştık . Daha önce defalarca prova yaptığımız için herkes ne yapacağını çok iyi biliyordu . Birer elimiz masanın üstünde ki silahta olarak üsteğmenin okuduğu Yemin Metnini hep bir ağızdan ve avazımız çıktığı kadar bağırarak tekrar etmiştik . Yemin Metnini her okuduğumda ve duyduğumda tüylerim diken diken olur ve çok duygulanırdım . Zira her asker üniformayı veya resmi kıyafeti taşıdığı sürece bu yemine sadık kalmak zorundaydı . Kısacası ‘’ KUTSAL ‘’ bir yemin olup her ne pahasına olursa olsun uymak zorunluluğu olan bir yemindir
    Bir anı olarak her zaman gururla hatırlayacağım yemin metni şu şekildeydi
    -Barışta ve Savaşta , Karada , Denizde ve Havada
    -Her zaman ve her yerde ,
    -Milletime ve Cumhuriyetime ,
    -Doğruluk ve Muhabbetle Hizmet ,
    -Kanunlara ve Nizamlara ve Amirlerime itaat edeceğime , Askerliğin Namusunu , TÜRK
    Sancağının şanını , canımdan aziz bilip , icabında , Vatan , Cumhuriyet ve Vazife uğruna seve seve hayatımı feda edeceğime namusum ve şerefim üzerine ‘’AND İÇERİM’’ diyerek hep bir ağızdan okunan metni tekrar etmiştik .
    b Harp Okulunda Eğitim ve Öğretimin Temel Esasları
    Görüldüğü gibi , YEMİN metni hem anlam , hem de içerik itibariyle çok mükemmel hazırlanmıştı . Bir taraftan , her asker kişiye ürperterek gurur verirken , diğer taraftan da , aynı kişiyi büyük bir sorumluluk altına sokuyordu . Yemin Merasim’ inden sonra Tabur olarak , bizleri doğruca sinema salonuna götürmüşlerdi . 1960/1961 Yılı , Eğitim/Öğretim faaliyetlerinin açılış konuşmasının Tabur Komutanı Kurmay Binbaşı Bahtiyar YALTA tarafından yapılacağı anons edilmişti . Askeri formalitelerden sonra kürsüde yerini alan Tabur Komutanı , yaptığı konuşmada , öncelikle uygulanacak eğitim/ öğretim sisteminin amacını , sonra da ilkelerini şu şekilde açıklamıştı .
    Amaç olarak , İç Hizmet Kanununda belirtilen ve öngörülen , asker kişilerde bulunması gerekli nitelikleri kazandırmak , subay adaylarının liderlik özelliklerini geliştirmek , onlara ; gerekli ve yeterli fiziki ve ruhi özellikleri kazandırarak , ilgili bilim dallarında eğitim ve öğretim görmelerini sağlayarak , Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) muvazzaf subay ihtiyacını karşılamak şeklinde açıklamıştı .
    Harp Okulunda , Eğitim ve Öğretimin planlanmasında , programlanmasında ve uygulanmasında aşağıdaki ana ilkelerin göz önünde bulundurulduğunu ifade etmişti .
    -Öğrencilere ; ATATÜRK İlke ve İnkılapları doğrultusunda ve ATATÜRK Milliyetçiliği demokratik , laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı hizmet bilincinin ve mesleki değerlerinin kazandırılmasını sağlamak
    , -Milli Kültürümüzü , askeri örf ve adetlerimize bağlı şekilde ve evrensel değerler içinde koruyarak geliştirmek ve subay adaylarına , başta silahlı kuvvetler olmak üzere , Milli Birlik ve Beraberliği güçlendirici ruh ve irade gücü kazandırmak ,
    - Harp Okulunun Eğitim ve Öğretim olanakları göz önünde tutularak subay adaylarına lisans üstü düzeyde eğitim ve öğretim sağlamak
    -Subay adaylarının ilgi ve yeteneklerini geliştirerek gerekli bilgi , beceri ve davranışlarla birlikte iş görme alışkanlığını kazandırmak suretiyle , onları hayata hazırlamak ve kendilerini başarılı kılacak bir meslek sahibi yapmak ,
    - Öğrencilere , sevk ve idare edebilme yeteneği kazandırmak , askeri sınıf ve silahları genel hatlarıyla tanıtmak , bunların teknik ve taktik kullanılmaları ile muharebe sahası sistemleri hakkında genel bilgi vermek , - - Sporun tüm dallarında etkin bir şekilde beden eğitimi ve spor programları uygulayarak , hem fiziki açıdan , hem de ruhi açıdan , dinamik , dayanıklı kendine güvenen ve inanan , en önemlisi de ‘’HARBİYELİ OLMAKTAN GURUR DUYAN ‘’ bir öğrenci yetiştirmek şeklindeki ifadesiyle sözleri bitirmişti .

    . Daha sonra ilgili ve yetkili subaylar söz almak suretiyle uygulanacak eğitim/öğretim plan ve programları hakkında detaylı bilgiler vermişlerdi . Özetle ifade etmek gerekirse ; üniversite düzeyinde genel kültür derslerinin yanında , hukuk , yüksek matematik , haritacılık , topografya ve askeri konularla birlikte savaş beden eğitimi ve sporun tüm dallarında etkin bir beden eğitimi faaliyetlerinin uygulanacağı öngörülüyordu . Hukuk başta olmak üzere ; genel kültür derslerine Doçent ve profesör düzeyinde üniversitelerin seçkin öğretim üyeleri ile askeri konularda da , konularında uzmanlaşmış ‘’KURMAY SUBAYLARIN ‘’ derslerimize gelmeleri planlanmıştı . Kısacası en mükemmel bir şekilde yetiştirilebilmemiz için , her şey çok iyi organize edilmişti .
    . Diğer taraftan ; Harp Okulunun genel havası , sınıf mevcutlarını azlığı , askeri kurallar ve hiyerarşik düzen içinde , karşılıklı sevgi , saygı ve güven ortamına dayalı , disiplin anlayışıyla mükemmel bir eğitim/öğretim atmosferi oluşturulmuştu . Bizlere düşen görev ise oluşturulan bu güzel ortamda , sunulan imkanları en iyi bir şekilde değerlendirerek , başarılı olmak ve iki yılın sonunda , özlemini çektiğimiz subay üniformamıza kavuşarak zıpkın gibi birer teğmen olmaktı
    Bu güzel ortamda , başlatılan eğitim/öğretim yılı çok yorucu ve yıpratıcı olmasına rağmen , birinci sınıfı başarı ile geçmiş ve ikinci sınıf öğrencileri olmuştuk . Ancak ; HAZİRAN Ayı ortaların da , MENTEŞ Askeri Kampına gidileceğini ve bu sene kamp süresinin yaklaşık bir buçuk ( 45 gün ) ay süreceğini , kamptan sonra memleketlerimize izinli olarak gidebileceğimizi söylemişlerdi . Kamp hazırlıkları büyük bir ciddiyet ve özen içinde titizlikle yapılmıştı . Başta Tb. K. Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA olmak üzere , tüm tabur personeli ; eğitim kıyafetlerini giymiş , tam teçhizat kuşanmış olarak hazırlıklarını tamamlamıştı . Bizleri , kamp bölgesine uğurlamak için Harp Okulu’nun yanındaki merasim alanında , çok büyük bir merasim tertip ve düzeni alınmıştı . Tören alanında Harp Okulu Boru /Bando Takımı yerini almış , Merasimin kabul edileceği platformda ; Okul Komutanı Kur. Alb. Talat AYDEMİR Alay Komutanı Kur. Alb. Turgut ALPAGUT ve diğer karargah personeli yerlerini almışlardı . Verilen komutla birlikte Harp Okulu Marşı eşliğinde tören geçişini tamamlamıştık .Törenden sonra verilen ikinci bir emirle başta H. O . Boru/ Bando Takımı ve Tabur Komutanı olmak üzere , Harp Okulu Marşı eşliğin Bakanlıklara kadar yürüyüş yapılacağını (yaklaşık 5 km.) , orada bekleyen araçlarla ANKARA Gar’ına gidileceğini ,oradan da özel trenle İZMİR’ e gidileceği söylemişlerdi . Yürüyüşümüz çok muhteşem olmuştu , adeta yer gök Harp Okulu Marşıyla inlemişti . Yaklaşık bir saat süren yürüyüşümüz de epeyce yorulmuştuk . Bizlere tahsis edilen otobüslerle , gene Harp Okulu Marşı söyleyerek istasyonun yolunu tutmuştuk .Trende bizlere gösterilen yelerde oturmuştuk . Trenin hareket saati geldiğinde ; en başta Harp Okulu Boru/Bando Takımı , Okul Komutanı , Alay Komutanı ve Karargahı ile bizleri yolcu etmeye gelen ailelerin hep birlikte söyledikleri Harp Okulu Marşı ile ve coşkulu bir şekilde bizleri uğurlamışlardı . Ben , tüm bu merasimlere ve tantanalara bir türlü anlam veremiyordum . Kimse de herhangi açıklama yapma gereği duymamıştı. Trenimiz ANKARA’ dan İZMİR’ e doğru yol almaya devam ederken Takım Komutanı Üsteğmen Cengiz İDİL bizim kompartımana geldiğinde , bu durumu ona sormuştuk . O da kestirmeden Harp Okulu Komutanın böyle istediğini ve yorum yapamayacağını belirterek konuyu kapatmıştı .
    MENTEŞ Askeri Kamp Bölgesine intikal ettiğimizde Tabur Komutanı tüm tabura hitaben yaptığı konuşmada ;
    - Uygulanacak , tatbikat ve manevralar da gerçek silah ve mermilerin / mühimmatın kullanılacağını , -Tabanca , piyade tüfeği , makinalı tüfek , bazuka(tanksavar silahı) , havan toplarının detaylı olarak tanıtılmasının yapılacağını ve bu silahlarla , hakiki mermiler kullanılarak atışların yapılacağını , -El bombası ve obüslerle de atışların yapılacağını , -Savaş beden eğitimi uygulamalarının gerçek arazi şartlarında yapılacağını , -Gece eğitimlerinin , hayatı idame ve komando eğitimlerinin etkin bir şekilde yapılacağını . -Başta yüzme olmak üzere , sporun tüm dallarında her öğrencinin kendi isteği ve yeteneğine göre sportif faaliyetlerin etkin bir şekilde uygulanacağını vurgulamıştı .
    MENTEŞ Kampımız ve kamp bölgemiz , her bakımdan tek kelime ile harikaydı . Gerçek muharebe alanların da ve şartların da gerçek silah , mermi , cephane ve teçhizat /ekipman kullanılarak yapılan eğitim , tatbikat/ manevralar , çok zorlu ve çetin arazi şartlarında uygulanmış ve en önemlisi , kazasız olarak başarı ile tamamlanmıştı . Kamp sonunda ; hem fiziki açıdan hem de moral ve motivasyon açısından tek kelimeyle mükemmel hale getirilmiştik . Kendimize güvenimiz sonsuzdu . Öyle bir duygu oluşmuştu ki , adeta başaramayacağımız ders , uhdesinden gelemeyeceğimiz bir konu yoktu . Bu duygu ve düşüncelerle kampı bitirerek Harp Okuluna dönmüştük .
    Kamp dönüşümüzün ertesi günü , izin kağıtlarımızı alarak bir ay süreli izne gönderilmiştik . Bu izin , kamp yorgunluğunun üstüne ilaç gibi gelmişti . İzinli olduğum sürece , geçen senelerde olduğu gibi ; bir taraftan harman yerinde aileme yardım ediyor , diğer taraftan da arkadaşlarımla hoşça vakit geçirerek zamanımı değerlendiriyordum . En önemlisi bir subay adayı HARP OKULU ÖĞRENCİSİ olarak başta ailemin ve tüm köyün gurur kaynağı olmuştum .

    c . Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat AYDEMİR ‘ in 22 Şubat 1962 Tarihinde Giriştiği Başarısız Askeri Darbe Harekatı
    İznim bitince Ankara’ya Harp Okuluna dönmüştüm . Belirtilen tarihte 1961/1962 Eğitim ve Öğretim faaliyetleri başlatılmıştı .Programımız çok yoğun olmasına karşın çok zevkli ve başarılı geçiyordu. Bu güzel ortam ; 22 Şubat 1962 tarihine kadar devam ettirilmişti . 22 Şubat 1962 günü okul genelin olağan üstü bir durum görülüyor ve hissediliyordu . Ne var ki , hiçbir yetkili ne açıklama yapıyor ne de bizlere bilgi veriyordu . Gayri resmi kaynaklardan ve fısıltı yoluyla aldığımız duyumlardan, özellikle Metin TOKER’ in ULUS GAZETESİ ‘ inde ki yazdığı makalelerinden öğrendiğimiz kadarıyla ; 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi Demokrat Parti iktidarına son vermiş olsa da Milli Birlik Komitesi’ ni üyeleri arasında ki fikir ayrılıkları kısa sürede su yüzüne çıkmıştı . Bunun dışındaki önemli bir sorun ise 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan Askeri Darbe sırasında Yurt Dışında bulunan Demokrat Partiye karşı sürdürülen gizli Askeri Örgütlenmenin liderliğini yapan Kur. Alb .Talat AYDEMİR Kore de , Kur. Alb. Dündar SEYHAN ABD de ve Kur. Alb . Sadi KOÇAŞ ise İngiltere de Yurt Dışı Ataşelik görevlerinde bulunmaları idi . Askeri Darbeden sonra yurda dönen bu subayların kendilerini dışlanmış hissetmeleri Milli Birlik Komitesi üyeleri ile olan ilişkilerini kopma noktasına getirmişti . Özellikle Kur. Alb Talat AYDEMİR yapılan Askeri Darbenin, yapılış nedenlerinden saptırıldığını , öngörülen hedeflerine ulaştırılmadığını , Milli Birlik Komitesi üyelerinin uyum içinde çalışmadığını , komite üyelerini daha işin başında bir birlerine ters düşerek 14 arkadaşlarını tasfiye ettiklerini bahane ederek komite üyelerini tenkit ediyordu . Halbuki komite üyeleri onu Harp Okulu Komutanlığı gibi mümtaz ve prestijli bir göreve atamışlardı . Ayrıca Talat AYDEMİR önce Ankara da sonra İstanbul da ve diğer büyük kentlerde bulunan silah arkadaşları ile yakın ilişki kurarak komitenin oluşturduğu yeni yapıyı değiştirmeye karar vermişti .
    Açıklayıcı Not : Sevgili Arkadaşlarım ve Okurlarım yukarıda özetle değinmeye çalıştığım konulara Emekli Kurmay Binbaşı Bahtiyar YALTA ‘’BİR DARBECİ SUBAYIN HATIRALARI ‘’adlı eserinde 27 Mayıs 1960 tarihinden başlayarak 22 Şubat1962 tarihleri arasında ve devamında Silahlı Kuvvetler bünyesinde yaşanan olayları yaklaşık olarak altı yüz (600) sayfada açıklayabilmiştir . Taktir edileceği gibi şu aşamada bu kadar kapsamlı bilgileri ne sizlerle paylaşmam mümkün ne de bu bilgileri paylaşmaya gerek vardır . Detaylarını merak eden arkadaş ve okurlarım Komutanımız Bahtiyar YALTA’ nın adı geçen kitabını okumalarını tavsiye ederim . Yaptığım araştırma ve incelemeler de tek kelime ile HARİKA ve MÜKEMMEL olarak kaleme alınmış bir kitaptır . İlgi duyan tüm arkadaş ve okurlarımın okumalarını tavsiye ederim .
    Diğer taraftan Talat AYDEMİR Harp Okulunu adeta Ankara grubunun çalışma merkezi haline getirmişti . Ayrıca Harp Okulunda görev yapan tüm subayları da kendisi ile birlikte hareket etmelerini sağlamış , gerektiğinde onlara önemli görevler bile veriyordu . En güvendiği kişilerden birisi de bizim Tabur Komutanımız olan Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA olduğu söyleniyordu . Aslında Silahlı Kuvvetler bünyesin de Harp Okuluna atanan tüm subaylar özenle seçilerek gönderiliyor , genç subay adaylarının emin ellerde yetiştirilmesine özen ve itina gösteriliyordu . Gelecekte , ordunun temel taşını oluşturacak genç Harbiyelilere vatan ve millet sevgisi , onun kutsallığı , eğitim ve öğretim işlerinde ülkenin en iyi imkanları , en güzide kurmay subayları ve üniversitelerin vatan ve millet sevgisi ile yoğrulmuş çok dinamik ve değerli hocaları olan profesör ve doçentler gözetiminde Harbiyeliler adeta ülkenin göz bebeği gibi yetiştiriliyorlardı .
    27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra yapılan seçimlerde Demokrat Parti zihniyenin hala devam ettirildiğini , nitekim seçimlerden sonra İSMET İNÖNÜ Başbakanlığında kurulan Hükümete eski Demokrat Parti zihniyetinin ortak olduğunu , Milli Birlik Komitesince , ülke genelinde yapılması vaat edilen reformların hiç birinin yapılmadığını , bahane ederek , başta Harp Okulu Komutanı Kur. Alb. Talat AYDEMİR , Muhafız Alay Komutanı , Zırhlı Birlikler Okul komutanı ve Ankara Garnizonunda bulunan bazı birlik komutanları , bu durumu protesto etmek maksadıyla ayaklanma hareketi başlatacakları değerlendirilmesi yapılıyordu . Diğer bir görüşe göre ise , Kur. Alb. Talat AYDEMİR ‘in , 1960 yılında yapılan Askeri Darbeyi hazırlayan ve planlayan komitenin içinde en etkin ve aktif elemanı olmasına rağmen , kendisinin yurt dışında Ataşelik görevinde olması nedeniyle askeri darbeye fiilen katılamadığını , başka bir ifadeyle kendisinin olmadığı bir zamanda darbenin yapıldığını ve kendisine Milli Birlik Komitesi Üyelerince ülke yönetiminde aktif bir görev verilmediğini bir türlü içine sindiremediği yorumları yapılıyordu .
    Yine metin TOKER’ in daha sonraki yıllarda ‘’ Olayların Arka Planı ‘’adlı yorumunda şu görüşlere yer verilmekteydi .
    27 Mayıs1960 Askeri Darbesinden sonra ülkenin en seçkin hocalarınca hazırlanan YENİ ANAYASA , 09 Temmuz 1961 tarihinde halk oylamasına sunulmuş ve yüzde altmış beş (%65) oy oranı ile kabul edilmişti . Böyle bir sonuç başta Harp Okulu Komutanı Kur. Alb. Talat AYDEMİR olmak üzere ‘’SİLAHLI KUVVET LER BİRLİĞİNİ’’ oluşturan tüm genç subaylarca çok düşük bir yüzde olarak değerlendirilmişti . Keza genç subayların Ankara Gurubu ele başlığını yapan Talat AYDEMİR’ in ülke yönetiminin hemen sivillere devredilmesini istemez iken Silahlı Kuvvetlerin üst kademelerinde bulunan generaller ise ülke yönetiminin en kısa süre de sivillere devredilmesi fikrini ön görüyorlardı . Bu arada , Genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Birliğine sempati duyan ve onların en büyük destekçisi olan Korgeneral Cemal MADAOĞLU’ nun 06 Haziran 1961 tarihinde emekliye sevk edilmesi ve Hava Kuvvetleri Komutanlığına da Korgeneral İrfan TANSEL’ İn atanması Talat AYDEMİR ekibini hoşnut etmemişti . Üstelik yapılan bu durumu da bir tasfiye hareketi olarak değerlendirmişlerdi . Bazı kaynaklara göre ise bu olayı protesto etmek maksadıyla ‘’Silahlı Kuvvetler Birliği’’ nin Genel Kurmay Başkanlığına bir MUHTIRA verdiği de belirtilmekteydi .
    27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra 16 Ekim 1961 tarihinde yapılan İlk Genel Seçimlerde CHP oyların yüzde otuz altısını (%36 ) alırken , Demokrat Partinin yerine kurulan ve seçimlere katılan Adalet Partisi (AP) ise oyların yüzde otuz dördünü (%34) almıştı . Nerede ise başa baş oy çıkmıştı sandıktan . Şüphesiz böyle bir sonuç , ne CHP’yi ne de genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Birliğini memnun etmemişti . Böyle bir sonuç nerede ise ihtilal den önceki duruma dönülmüş demekti . Bu seçim sonuçlarından sonra Türk Silahlı Kuvvetler içinde bariz bir şekilde fikir ayrılığı belirmeye başlamıştı . Bir gurup genç subaylar ki bunlar Talat AYDEMİR’ in başını çektiği Silahlı Kuvvetler Birliğini oluşturanlardır , yol yakınken ve memleketin geleceği açısından ülke yönetimine el konulmasını savunuyorlardı . Diğer gurup ise şu an itibariyle askeri bir müdahaleye gerek olmadığını , beklenilmesi gerektiğini , yeni kurulacak hükümete bir şans tanınmasını ve başarısız oldukları taktirde askeri müdahalenin yapılması fikrini savunuyorlardı . Bu görüş farklılıkları gerek Ankara gerekse İstanbul guruplarında tartışıldıktan sonra birinci görüş yani yönetime hemen müdahale fikri benimsenmişti . Ancak , konunun daha detaylı görüşülmesi için 21 Ekim 1961 tarihinde o zamanlarda İstanbul Yıldız Sarayında faaliyet gösteren Harp Akademileri Komutanlığında toplantı yapılmasına karar verilmişti . Bu toplantıya 10 general ve 28 Albay katılmış ve bir protokol imzalanmıştı . Bu protokole göre yeni seçilen Millet Vekilleri TBMM toplanıp yemin etmeden önce , en geç 25 Ekim1961 tarihinde askeri müdahale yapılması kararı alınmıştı . Ancak bu protokol bilinmeyen bir nedenle yürürlüğe konulmayarak askıya alınmıştı . Daha sonra ki tarihlerde yaşanan olaylar göstermiştir ki ‘’21 EKİM1961 PRTOKOLÜ ‘’ darbeler serisini bir başlangıcı , başka bir ifadeyle askeri darbeler için bir milat olarak değerlendirilmiştir . Günümüzün moda deyimi ile ‘’ANA DEPREMDİR ‘’ . Artçı depremler dediğimiz olaylar ise ; 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde Talat AYDEMİR ve ekibinin BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMLRİ ile 09 Mart 1971 Darbe Planı ve 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasına kadar devam edecektir .
    Nitekim ; Harp Okulu Komutanı Kur. Alb . Talat AYDEMİR’ in , 22 Şubat 1962 gece yarısı başlattığı ve biz Harp Okulu Öğrencilerinin de fiilen katıldığı bu darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Akabinde , darbeye teşebbüs eden , başta Harp Okulu Komutanı Kur . Alb. Talat AYDEMİR ve karargahı olmak üzere , ayaklanmaya katılan tüm subaylar görevlerinden alınarak , ordudan tart (atılmıştı)edilmişlerdi . Bizleri de iki haftalık süreyle yarıyıl tatili için memleketlerimize göndermişlerdi . Daha ne olup bittiğini anlamadan bizler baba ocağında soluğu almıştık . Köyde tüm köy eşrafı ile birlikte NURİ hocanın da katılımı ile bir durum değerlendirilmesi yapılmıştı . Nuri hoca ve köy eşrafının görüşlerine göre , komutanlar ve politikacılar , bizim gibi gençleri kirli emellerine alet etmemeleri , bizlerin istikballeri ile oynamamaları gerektiğini vurgulayarak , endişe edilecek bir durumun olmadığını , özellikle İSMET PAŞA gibi KURT bir politikacının , bu durumları çok iyi değerlendireceğini ve bizlerin Harp Okulundan mezun olarak subay olmamızı sağlayacağına tüm kalpleriyle inandıklarını söylemişlerdi . Ayrıca , NURİ Öğretmenim benimle her zaman gurur duyduğunu , nasıl bir başarı gösterdiğimi bizzat yaşayarak gördüğünü , başarılarımı devam ettireceğimden hiç kuşku duymadığını vurgulayarak bana hem moral vermiş , hem de beni gururlandırmıştı .
    Ayrıca , NURİ Öğretmen benden bir ricası olacağını söylemişti . Ne demek sayın öğretmenim diyerek , severek yapabileceğimi söylemiştim . Konuyu özetle şöyle açıklamıştı . ‘’KAPLANLI KÖYÜNÜ KALKINDIRMA VE GÜZELLEŞTİRME DERNEĞİ ‘’adı altında bir dernek kurmak istediklerini bu konuda Köy Muhtarı , Köy İhtiyar Heyeti ve Keçiborlu Kaymakamlığı ile gerekli koordineyi yaptığını , KAYMAKAM Bey ‘in , ‘ ‘TASLAK TÜZÜK ‘’ hazırlanmasını öngördüğünü , benden ‘’ TASLAK TÜZÜK ‘‘ le ilgili bir çalışma yapmamı ve TASLAK TÜZÜĞÜ hazırlamamı talep etmişti . Emrin olur sayın hocam diyerek NURİ öğretmenimle vedalaşmıştım .
    Yarı yıl tatilinden sonra büyük bir endişe ve korku içinde Harp Okuluna dönmüştük. Bizlere nasıl bir muamele yapılacağını merak ederken , sanki hiçbir şey olmamış gibi normal eğitim/öğretim plan ve programımız başlatılmıştı .Tabur , Bölük ve takım komutanlarına kadar , tüm Harp Okulu komuta heyeti baştan aşağı değiştirilmişti . Başka bir ifadeyle , Talat AYDEMİR ve ekibi bütünüyle ordudan atılmışlardı . Bu arada gerçekten çok sevdiğimiz Tabu Komutanımız Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA da ordudan atılanlar arasındaydı . Yeni gelen komuta heyeti daha acımasız katı bir disiplin anlayışının yanında , eğitim/öğretim konularında da çok acımasızca davranıyorlardı . Kaba bir tabirle bizleri okuldan atmamışlardı ama anamızdan doğduğumuza pişman etmişlerdi . Bu karambol içinde sene sonunu getirmiş başarı ile Harp Okulunu da bitirmiştim .
    Sıra sınıflara ayrılmamıza gelmişti . Bizlerin kendi isteklerimiz , İki yılda aldığımız notların ortalaması , kişisel becerimiz , uygulanan sürati intikal testleri ve aldığımız diğer notlar gibi faktörler göz önünde tutularak bizleri sınıflara ayırmışlardı . Piyade , topçu , tankçı , istihkam , muhabere ve benzeri gibi . Ben muhabere sınıfına seçilmiştim . 30 Ağustos 1962 tarihinde yapılan mezuniyet töreni ile Muhabere Asteğmeni olarak ordu saflarında görev almaya hak kazanmıştım . Her yıl olduğu gibi , Harp Okulu orta bahçesinde düzenlenen Mezuniyet Törenine ; Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL , Başbakan İsmet İNÖNÜ Genelkurmay Başkanı , Kuvvet Komutanları ile İlgili Bakanlar , Harp Okulu Komutanı ve karargahı , biz öğrenciler ve kalabalık bir öğrenci velileri grubu katılmıştı . Tören , çok iyi organize edilmiş ve her yönüyle mükemmeldi . Öncelikle dereceye giren öğrencilere devlet erkanı tarafından diplomaları verilmişti . Diğer öğrencilerin diplomaları da ilgili komutanlıklarca verilmişti . Benden daha mutlu kimse olamazdı . Yıllarca hayalini kurduğum subay olma arzum gerçekleşmişti . Mutluluktan uçacak gibiydim .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Antoloji.com Yönetmeni ve Yöneticileri
    Dün ve bugün yayınlanan 27 Mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatı ve bundan sonra yayınlanacak Askeri Darbe ve Askeri Muhtıralar Kaplanlı Köyünden Emekli Asker ve Akademisyen Musa KURT’ un yaşantılarının birer parçasıdır . Başka bir ifade ile ihtiyar delikanlının Hayat Hikayesinin ve anılarının ayrılmaz birer parçalarıdır . Eğer yayınlanan bölümleri takip edebilme fırsatı bulabildiyseniz şu ana kadar Kaplanlı Köyü ile Genel Bilgileri , yaklaşık 320 yıllık Kaplanlı Köyünün Tarihçesini , İlk Okuldan başlayarak Askeri Orta Okulu , Askeri Liseyi bitirerek Harp Okulunu okuyacak bir öğrenci konumuna geldim . 27 Mayıs1960 askeri Darbe Harekatını da fiilen yaşadığım için sizlerle , hemşerilerim ve okurlarımla paylaşmak istedim . Yoksa özenle veya özellikle seçilmiş bir konu değildir .
    Eğer sizlerce de uygun görülürse yine hayat akışımın içinde Arkadaşlarıma , Hemşerilerime ve Okuyucularıma faydalı olduğuna inandığım bilgi birikimlerini sizin sitenizde paylaşmaya devam etmek istiyorum . Yayınlanacak bölümlerde de bugüne kadar olduğu gibi YAYIN İLKELERİNİZE , YAYINLA İLGİLİ MEVZUATLARA ve YASALARA saygılı olacağımı özellikle vurgulamak istiyorum . Yayınlanacak bölümlere de KAPLANLI KÖYÜNDEN ihtiyar bir delikanlının bilgi paylaşımı gözüyle bakabilirsiniz .
    Sitenizde yayınlanan ve yayınlanacak olan tüm bilgiler bir kitap haline getirilerek önümüzde ki günlerde yayınlanacaktır . Bir anı olarak saklanmak üzere sizlere de bir adet gönderilecektir . Kitabım da sitenizle ilgili izlenimlerime , güzel ve övgü/duygu dolu görüşlerime de yer verilecektir .
    Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi siteniz vasıtası ile yapılan yayınlarınız Yurt İçin de ve Yurt Dışın da yaşayan tüm arkadaş , hemşeri ve okurlarıma ÇOK NET, AÇIK ve ANLAŞILIR bir şekilde ulaşmaktadır . Bu başarılı ve değerli hizmetlerinizden dolayı SİZLERİ KUTLUYOR , BAŞARILARINIZIN ve YAYINLARINIZIN devamını diliyorum . Her şey için tekrar teşekkür eder saygı ve sevgilerimi sunar her şeyin gönlünüzce olmasını dilerim . Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

  • Şahin ışık
    Şahin ışık

    Ellerine gözlerine emeğine sağlık Albayım bu dünyada kalıcı 1 şeyler bırakmak önemli söz uçar yazı kalırmış araştırmalarının devamını dikerim sizlere sadece sağlıklar dileriz

  • Şahin ışık
    Şahin ışık

    Ellerine gözlerine emeğine sağlık Albayım bu dünyada kalıcı 1 şeyler bırakmak önemli söz uçar yazı kalırmış araştırmalarının devamını dikerim sizlere sadece sağlıklar dileriz

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım, Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle dün ilk bölümünü yayınlanan 27 mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatı sırasında yaşanan olayların Emekli Bir Asker ve Akademisyen olarak bir değerlendirilmesini ve sonuçlarını paylaşacağım . Selam ve Sevgilerimle .


    a . Yaşanan Olayların Emekli Bir Asker ve Akademisyen Gözüyle Değerlendirilmesi
    Deneyimli Emekli bir Asker ve Akademisyen olarak biz danışman hocaların inandığı ve uygulamaya çalıştığı bir görüş vardır . O da ‘’KALİTENİN DETAYLARIN İÇİNDE SAKLI /GİZLİ OLDUĞU GÖRÜŞÜDÜR ‘’ . Bu itibarla , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin nedenlerine biraz daha yakından ve detaylara girerek inceleme gereği duyulmuştur . Bu noktadan hareketle yukarıda özetle ifade edilmeye çalıştığım olaylara , özellikle olayların tırmanmaya başladığı 1957 /1960 dönemini daha yakından mercek altına almaya çalışılacağım . Sizlerle paylaşacağım ve fiilen yaşanmış olayları okuduktan sonra bazılarının dediği gibi Demokrat Parti Yöneticilerinin de hiç masum olmadıklarını görecek ve anlayacaksınız . Bunları yazarken DARBELERİN her türlüsünü ASLA TASVİP ETMEDİĞİMİ de özellikle vurgulamak istediğimi belirtmek isterim . Ülke yönetimine soyunan kişiler veya partiler , ÜLKEYE HİZMET ETMEK İÇİN iktidara gelirler . Yapacakları hizmetlerin NASILYAPILACAĞI esasları da ANAYASA ve YASALARDA açıklanmıştır . Başka bir yaklaşımla ülkemizde çöpçüsünden tutun da ta…… Cumhurbaşkanına kadar herkesin yetki ve sorumlulukları , uymaları gereken kuralları ANAYASA ve YASALAR da belirtilmiştir . Rütbe , makam ve mevkii ne olursa olsun tüm vatandaşlar , yöneticiler , cumhurbaşkanı dahil özellikle siyasiler , ANAYASA ve YASALARA uymak zorunda olduğunu unutmamaları gerekir . Siyasi görüşün ne olursa olsun her konuda ÜLKEMİZİN ve DEVLETİMİZİN MİLLİ ÇIKARLARINDAN daha önemli ve değerli hiç bir şeyin OLMADIĞI ve OLAMAYACAĞI gerçeğini herkesin çok iyi bilmesi gerekmektedir . Şimdi bu genel çerçevede yaşanan olaylara bir göz atalım .
    27 Ekim 1957 seçimleri oldukça sert bir hava içinde geçmişti . İktidarda ki Demokrat Parti seçimlerden önce yaptığı bazı yasal düzenlemelerle muhalefetin bir ittifak içinde seçimlere girmesini engellemişti . Ana muhalefet partisi olan CHP Yöneticilerinin iddialarına göre ; iktidar partisi seçmen kütüklerinde oynamalar yaparak , sahtecilik yaparak , muhalefete mensup bir çok seçmenin isimlerinin bulunduğu kütüklerini yok edildiğini veya çalındığını , başka sandıklara aktarıldığını , yerlerine iktidar partine mensup seçmen isimlerinin yazdırıldığını , seçim sandıklarının çalındığını veya iktidar mensuplarınca iktidar partisi lehine değiştirildiği iddia etmişlerdir . Bu nedenlerle , Kayseri , Giresun , Çanakkale ve Samsun da gösteriler yapılmış ve parti mensupları arasında önemli kavgalar çıkmış ve taraflar arasında arbedeler yaşanmıştı . Gaziantep’ te ise radyo ve gazeteler önce CHP’ nin kazandığı zaferini ilan edilmiş fakat daha sonra köylerden gelen oylar bahane edilerek seçim sonuçları iktidar partisi lehine değiştirilmişti . CHP Yöneticilerinin itirazları üzerine tüm oy sandıkları Gaziantep Adliye Binasına getirilmiş , sayıma başlanılmadan önce içindeki SEÇİM SANDIKLARI İLE BİRLİKTE KOCA ADLİYE BİNASI ATEŞE VERİLEREK YAKILMIŞTI . Muhalefet lideri İNÖNÜ yapılan bu usulsüzlükleri ‘’KÜTÜK MARİFETLERİ ‘’ olarak değerlendirmiş ve zamanın İç İşleri Bakanı olan Namık GEDİK’ i de ‘’KÜTÜK BAKANI ‘’ olarak adlandırmıştı . Sevgili okurlarım DEVLET ADAMI OLABİLMENİN BİR TAKIM İNCELİKLERİ ve UYULMASI GEREKEN NEZAKET KURALLARI VARDIR . İNÖNÜ’ de DEVLET ADAMLIĞI ve NEZAKET KURALLARI İÇİNDE İKTİDAR PARTİSİNİ eleştirmektedir . Yapılan eleştirilerde KÜFÜR YOKTUR , HAKARET YOKTUR , HALKI VE TOPLUMU BİR BİRİNE DÜŞÜRÜCÜ VE TAHRİK EDİCİ İFADE VE DAVRANIŞLAR YOKTUR . Ama yapılan işin doğru olmadığı görüşünü eleştirme söz konusudur . En önemlisi iktidar partisi Gaziantep hadisesinin haberlerinin yayınlanmasına SANSÜR KOYARAK haberin ülke geneline yayınlanmasını yasaklamıştı . Yani , binanın yakılması olayını halkın duymasını basın ve muhalefet tarafından da istimrar edilmesi önlemek istemişlerdir . Daha sonra ki yıllarda tarafsız mahkemelerce yapılan araştırmalarda Adliye Binasının zamanın Başbakanı Adnan MENDERESİN Talimatı ile İç İşleri Bakanı NAMIK GEDİK’ in emirleri ile KOCA ADLİYE BİNASI , İÇİNDEKİ OY SANDIKLARI İLE BİRLİKTE DEMOKRAT PARTİ yandaşları tarafından yakıldığı mahkeme tarafından delilleri ile birlikte açıklanmıştır . Bilindiği gibi ÇOK GİZLİ olan Meclis oturum tutanakları ve sansür bilgilerinin de belirli bir süre sonra yanılmıyorsam on yıl geçtikten sonra söz konusu bilgilere ulaşılmaktadır .
    02 Nisan 1959 tarihin de CHP Genel Başkanı İNÖNÜ ; Batı Anadolu illerini kapsayan bir geziye çıkmıştı . Cumhuriyet Halk Partililer , bu geziye de ‘’BÜYÜK TAARRUZ ‘’ adını vermişlerdi . 29 Nisan1959 tarihinde Muhalefet Lideri İNÖNÜ , ilk gezisine Batı Anadolu Cephe Komutanı sıfatıyla Yunan Başkomutanı TRİKOPİS’ i esir aldığı Uşak ilinden başlamıştı . İNÖNÜ konvoyu ile birlikte UŞAK’ a vardığında UŞAK Valisi ilhan ENGİN’ in engellemesi ile karşılaşmıştı . Vali bey , NÖNÜ’ nün şehre girişini engellediği gibi iktidar yanlısı eli sopalı ve taşlı kalabalığın İNÖNÜ ve konvoya saldırmasına seyirci kalmıştı . Atılan taşlardan birisi İNÖNÜ’ nün kafasına isabet etmiş , İnönü ile birlikte bir çok partili de bu saldırılarda yaralanmıştı. Hazır kıta olarak bekletilen bir Binbaşı komutasında ki askerlerin müdahalesi sonucu İNÖNÜ ve partililer Demokrat Partililer tarafından linç edilmekten güçlükle kurtarılmıştı . Daha sonra ki bölümlerde detaylı olarak açıklanacağı gibi , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi liderliğine getirilen Orgeneral Cemal GÜREL’ in ilk emri Uşak Valisi İlhan ERGİN’ in derhal görevden alınması olmuştur . Zira , Uşak’ ta devletin Resmi Valisinin olaylara göz yumması veya müdahale etmemesi sonucu Demokrat Partililerce ‘’İNÖNÜ DAHİL TÜM KONVOYDA BULUNAN CHP’ LİLERİ LİNÇ ETMEYE KALKIŞMIŞLARDI ’’. Bu olayın baş sorumlusu olarak ta Uşak Valisinin bizzat kendisidir . Zira , Olayı bizzat yaşayan ve LİNÇ OLAYINI fiilen gören Binbaşı , Orgeneral Cemal GÜRSEL tarafından bizzat görevlendirdiği olayları bizzat yaşayan subayıdır .
    Batı Anadolu gezisine devam eden İNÖNÜ , Manisa ve İzmir’ den sonra 04 Mayıs’ 1959 tarihinde İstanbul’a varmıştı . İNÖNÜ’ nün konvoyu Yeşilköy Hava limanından şehir merkezine doğru giderken TOPKAPI’ da İSTANBUL Trafik Müdürü tarafından durdurulmuştu . İNÖNÜ ve beraberinde ki CHP konvoyu , eli sopalı ve taşlı iktidar partisi mensuplarının saldırısına maruz kalmıştı . Olaya polisler müdahale etmeyince askerlerin başında bulunan Binbaşı Kenan BAYRAKTAR ‘ ın emriyle askerler olaya müdahale etmişler İNÖNÜ ve partililer saldırganların elinden zorlukla ve güçlükle kurtarılmıştı .
    . Bu arada partililer arasında ki giderek sertleşen zıtlaşmalar , bir çok şehirlerde sokak kavgalarına ve arbedelere dönüşerek önüne geçilemez bir hal almıştı . Gelişen olaylar karşısında iktidar partisi 1960 yılının başından itibaren basına SANSÜR uygulayarak halkın olaylardan haberdar olmasını engellemeye kalkması ağır tenkitlere ve tepkilere sebep olmuştu . Oluşan bu durumları protesto etmek için bazı muhalif gazeteler üzerinde hiçbir yazı olmadan boş beyaz sayfalar halinde yayın yaptıkları görülmüştü . Konulan yasaklara uymayan gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyorlar , ceza evleri tutuklu gazetecilerle dolup taşmaya başlamıştı .
    İnönü yurt gezileri kapsamında 2 Nisan 1960 tarihinde trenle Kayseri’ ye gitmek üzere Ankara’dan trenle yola çıkmıştı . İç İşleri Bakanı Namık Gedik tarafından , Kayseri Valisi Ahmet KINIK’ a İNÖNÜ’ nün Kayseri’ ye gidişinin NE PAHASINA OLURSA OLSUN engellenmesi talimatı verilmişti . İNÖNÜ’ nün treni Himmet DEDE demiryolu istasyonuna vardığında , tren vali Ahmet KINIK ve yanında ki polisleri tarafından durdurulmuştu . Vali aldığı emir uyarınca trenin buradan daha ileriye gitmesine müsaade etmeyeceğini bildirmesi üzerine ,Taburu ile birlikte Hazır Kıt’ a olarak bekleyen Binbaşı Selahattin ÇETİNER devreye girerek avazı çıktığı kadar bağırarak ‘’PAŞAM SİZİN YOLUNUZU KESMEK VE SİZİN KAYSERİYE GİTMENİZE ENGEL OLMAKTANSA KENDİMİ ÖLDÜRMEYİ TERCİH EDERİM ‘’ diyerek askerlerine HAZIR OL!....ve SÜNGÜ TAKMALARINI emrini vermişti . Tüm hazır kıta personeli verilen emre uyarak süngülerini takmış ve verilecek emri beklemeye başlamıştı . Binbaşının kararlı tutumu karşısında ortalık sakinleşmiş ve İnönü ve beraberinde ki heyeti taşıyan tren de Himmet Dede İstasyonundan hareket ederek sağ salim Kayseri’ ye ulaşmıştı . İşin ciddiyetini ve vahametini kavrayan vali bey sesini kesmiş Kayseri Emniyet Amiri ve polisleriyle birlikte makam odasına dönmüştü . Ancak bu olay Bnb. ÇETİNER’ e çok pahalıya mal olmuştu . Zira ; olayın akabinde Bnb. ÇETİNER ordudan atılmıştı . Ancak yapılan itirazlar sonucunda DANIŞTAY Mahkemesi kararı ile binbaşı görevine tekrar iade edilmişti . Bnb. Selahattin ÇETİNER , 27 Mayıs Askeri Darbesinden sonra kurulan İnönü Başbakanlığında ki koalisyon hükümetinin İç İşleri Bakanlığına Getirilerek İnönü tarafından taltif edilmişti .
    5 Nisan 1960 tarihinde TBMM’ de kabul edilen bir yasa ile TAHKİKAT KOMİSYONU kurulmuştu . Kurulan komisyonun başkanlığına Ahmet Hamdi SANCAR bey getirilmişti . Kurulan komisyonun görevi gazete ve dergilerin ‘’yıkıcı , gayrimeşru ve kanun dışı ‘’ faaliyetlerini inceleyerek TBMM’ne rapor etmekti . Kurulan tahkikat komisyonun ilk işi ‘’meclis ile ilgili tüm bilgi ve neşriyatı yasaklamak olmuştu . Tahkikat Komisyonu uygulaması , esasen gergin olan iktidar / muhalefet ilişkilerini daha da gergin hale getirmişti . Gelişen ve oluşan olaylar karşısında İNÖNÜ , meclis kürsünde şu tarih konuşmasını yapmıştı . ‘’BİZ DEMOKRATİK REJİM DEDİK , DEMOKRATİK REJİM KURULMUŞTUR , KURULAN DEMOKRATİK REJİMİ İSTİKAMETİNDEN SAPTIRIP BASKI REJİMİ HALİNE GETİRMEK TEHLİKELİ BİR YOL VE GİDİŞATTIR . BU YOLDA VE GİDİŞATA DEVAM EDERSENİZ BEN BİLE SİZİ KURTARAMAM ‘’ diyerek iktidar partisini uyarmaya çalışmıştı . Keza yine İNÖNÜ aynı konuşmasını sürdürerek ‘’ ŞARTLAR TAMAM OLDUĞUN DA , MİLLETLER İÇİN İHTİLALLER MEŞRU BİR HAKTIR’’ ifadesini kullanmıştı . İnönü , bu sert eleştirilerine ve Tahkikat komisyonu ile ilgili uyarılarını sürdürmeye devam etmesi sonucunda , 27 Nisan 1960 günü toplanan TBMM ‘de meclis iktidar partisinin oyları ile İNÖNÜ’ ye ON İKİ DEFA MECLİS OTURUMUNA KATILMAMA CEZASI VERİLMİŞTİ . Muhalefet liderini susturmaya yönelik iktidarın bu kararı ve tutumu özellikle hür basın tarafından şiddetle kınanmış ve ağır eleştirilere sebep olmuştu . Bu durumu Çetin ALTAN o zamanlarda AKŞAM Gazetesinde çıkan makalesin de Demokrat Parti Yöneticilerinin uyguladıkları tutum ve davranışlarından dolayı ‘’BUNLAR ÇILDIRMIŞLAR , ALLA ISLAH ETSİN ve SONLARINI HAYIR ETSİN ’’ diyecek kadar eleştirilerinin dozunu artırmıştı .
    8 Nisan 1960 günü İstanbul da , 9 Nisan 1960 günü de Ankara da meydana gele öğrenci olaylarında polis çok sert müdahalelerde bulunmuştu . Özellikle İstanbul da polis olayları bastırabilmek için silah kullanmış Turan EMEKSİZ adında bir öğrencinin ölmesine , çok sayıda da öğrencinin de polis kurşunlarıyla yaralanmasına sebep olunmuştu . Bu olaylardan dolayı da 28 Nisan1960 tarihi , TÜM ÜNİVERSİTELER DE KANLI PERŞEMBE olarak anılmaya başlanmıştı . Gelişen olaylar üzerine hükümet tarafından ANKARA ve İSTANBUL da Sıkı Yönetim ilan edilmişti . Ankara ve İstanbul da tüm öğrenciler yurt çapında PLEVNE kahramanı Osman paşa için bestelenen şarkı sözlerini değiştirerek fakat aynı makam ve müzik eşliğinde şu şekilde okumaya başlamışlardı . OLUR MU BÖYLE OLUR MU ? KARDEŞ KARDEŞİ VURUR MU ?. KÖR OLASI DİKTATÖR , BU DÜNYA SANA KALIR MI ? Üniversiteler de tüm öğrencilerin yüksek sesle ve koro halinde söyledikleri bu şarkıya da polis çok sert müdahalelerde bulunmuş , ama öğrencileri susturamamışlardı , hatta polisler, öğrencilerin ele başı olduklarını sandıkları bazı öğrencileri de rehin almışlardı . Asayişi ve emniyeti sağlamakta zorlanan polis amirleri Sıkı Yönetim Komutanlığından destek talebinde bulunmuşlardı . Bu kez polislerin yerine HAZIR KITA askerleri gönderilmişti . Askerleri karşılarında gören öğrenciler direnişlerini bırakarak ‘’ YA..YA ..YA..ŞA.. ŞA…ŞA..TÜRK ORDUSU SEN ÇOK YAŞA’’ sloganını atmaya başlamışlardı . Böylece askerlerle öğrenciler arasında diyalog ve dayanışma oluşmuş , hatta askerler polislerin rehin aldığı öğrenci liderlerini de serbest bırakmışlardı .
    Mayıs ayına gelindiğinde ülke genelinde olaylar tırmanarak devam ediyordu . Nitekim Ankara da üniversite öğrencileri 555K kod adıyla HÜKÜMETİ PROTESTO eylemi düzenlemişlerdi . 555K’nın açılmışı şu şekildeydi . Beşinci ayın , beşinci günü , saat beşte Kızılay da buluşalım . Öğrenciler polis barikatına rağmen belirtile tarihte ve saatte Kızılay da toplanmışlardı . 555K olayından başbakan Adnan Menderes de haberdar edilmişti . Adnan Menderes bu toplantıya ben de katılacağım ve öğrencilerle bizzat kendim konuşacağım der ve toplantı yeri olan Kızılay’ a gelerek öğrencilerin arasına karışır . MENDERES’ in geleceğini haber alan öğrenciler hemen Menderes’i ablukaya alarak emniyetini sağlarlar . Başbakan mitingi düzenleyen öğrenci lideri konumundaki Vedat DOLAK’ aya ne istiyorsunuz diye sorar . Öğrencilerin lideri konumunda ki Vedat DOLAKAY da başbakanın yakasından tutarak ‘’HÜRRİYET İSTİYORUZ ! HÜRRİYET!....’’ der . ‘’ Başbakan da SİZ BİR ÜLKE BAŞBAKANIN YAKASINA YAPIŞABİLİYORSUNUZ , BUNDAN DAHA BÜYÜK HÜRRÜYET Mİ OLUR’’ diyerek cevap verir ve Adnan Menderes öğrencilerin emniyet çemberi içinde ve emniyetli bir şekilde miting alanını terk etmesi sağlanmıştı .
    Adnan Menderes gerek 28/29 Nisan ve gerekse 5 Mayıs olaylarını planlayıcısı ve kışkırtıcısı olarak üniversite hocalarını ve yöneticilerini görüyordu veya ona öyle rapor ediliyordu . Bu nedenlerle Üniversite yönetici ve hocalarına ‘’KARA CÜBBELİLER ‘’diyerek hitap ediyordu . Yani aklınca onları aşağılıyordu . Sonuç olarak ; olayların detaylarına girildiğinde 27 mayıs 1960 Askeri Darbesinin nedenleri daha net olarak anlaşılmaktadır . Bana göre yukarıda açıklamaya çalıştığım detaylar çerçevesinde DEMOKRAT PARTİ BİZZAT KENDİSİ , KENDİ SONUNU HAZIRLAMIŞTIR . ihtilali ve İhtilalcileri suçlamak BENCE BOŞ LAFLARDIR . Mecliste ki çoğunluğuna dayanarak İNATLAŞMA yerine ANAYASA ve YASALAR çerçevesin de daha sakin yapıcı olumlu birleştirici bir politika izleyebilirdi . Zira bunu başarabilecek ortamı , imkan ve kabiliyeti vardı .
    27 mayıs 1960 Askeri Darbesi ; TÜRK BASIN ve YAYIN ORGANLARINDA genel hatlarıyla şu şekilde değerlendirilmekteydi . Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleştirilen ilk askeri darbe niteliğini taşımaktadır . Emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır . Askeri Darbe veya Askeri ihtilal olarak adlandırılmıştır . Silahlı Kuvvetlerde ki kritik mevziler/makamlar veya yerler darbeyi yapan subaylarca ele geçirilmiştir . Daha sonra komuta kademesi etkisiz hale getirilmiş , Cumhurbaşkanı , başbakan ve hükümet üyeleri tutuklanarak yönetime el konulmuştur . Silahlı kuvvetlerin değişik kademelerinde görev yapan , 235 General , 3500 civarında ki subay (daha çok albay , yarbay , binbaşı rütbesinde) emekliye sevk edilmiştir . Üniversitelerden 147 öğretim üyesi veya görevlisi personel görevlerinden alınmıştır . 520 hakim ve yargıç görevlerinden alınarak yargı kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Askeri Darbeyi planlayıp uygulayan 37 küçük rütbeli subay , eski K. K. K. Org. Cemal GÜREL’ i de başa getirerek Milli Birlik Komitesi adı altında ülke yönetimine el koymuşlardır .
    b , Sonuç ve Değerlendirilmesi
    1950 seçimleri ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yirmi yedi yıllık iktidarı sona ermiş ve ülke yönetimini de muhalefet partisi durumunda bulunan Demokrat Partiye (DP ) devretmiştir . Türk siyasi tarihin de ilk kez ortaya çıkan bir durumdu . Aslında , Türkiye çok partili döneme geçtikten sonra oluşan sonuç yani iktidarın el değiştirmesi çok normaldi . Bana göre çok partili sistemin alt yapısı oluşturulmamıştı . Yani çok partili sistemde uygulanacak ANAYASA , SEÇİM YASASI , MECLİS TÜZÜĞÜ gibi alt yapı hazırlıkları yapılmamıştı . Türkiye’ de demokrasinin gelişmesi ve kökleşmesi açısından da iktidar ve muhalefete büyük sorumluluklar düşüyordu . Kolay değildi , nerede ise çeyrek asırdan fazla ( 27 Yıl ) bir süre tek başına ülkeyi yöneten bir zihniyet veya parti muhalefette kalıyordu . Yeni oluşan bu duruma kolayca alışmaları da beklenemezdi . Ancak bu dönem her ne kadar TEK PARTİ DÖNEMİ OLARAK İFADE EDİLİYOR İSE DE UYGULANAN DEVRİM KANUNLARI NEDENİ İLE İŞLERİNİ BİR GECEDE KAYBEDEN BİNLERCE MOLLA ,TARİKAT LİDERİ , ŞEYHLER ve benzer GERİCİ/TUTUCU KİŞİ ve KURUMLARIN oluşturduğu güçlü bir muhalefetin olduğunu unutmamak gerekir . Ne yazık ki yeni kurulan ve iktidara gelen DEMOKRA PARTİ YÖNETİCİLERİ SIRF ONLARIN OYLARINI ALABİLMEK İÇİN ONLARLA İŞBİRLİĞİ İÇİNE GİRMİŞLERDİ . İktidara da onların oyları sayesinde gelmişlerdi . Bu bakımdan CHP açısından yeni duruma alışmak ve kabullenmek zor ve zaman alacaktı . Nitekim , başlangıçta gerek iktidara gelen DP ve gerekse muhalefette kalan CHP , oluşan yeni duruma alışmakta zorlanmışlardı . Diğer taraftan , ayrı bir parti kimliği altında iktidara gelen kişiler kendi içlerinde çıkan arkadaşları , can yoldaşları , yıllarca beraber çalıştıkları , ekmeğini suyunu paylaştıkları siyasetçileri idi . Bu duygu ve düşüncelerden olacak ki her iki parti mensupları da ilk zamanlarda da olumlu , ılımlı ve yapıcı bir yol izlemeye başlamışlardır . Partilerin bu olumlu tavrı Türk Siyaseti ve Demokrasisi açısından da umut verici bir gelişme olarak değerlendirilmişti .
    Ne yazık ki oluşan bu yeni durum veya cicim ayları uzun sürmemişti . Türkiye’ de iktidarda yer alan partilerin , muhalefete ve muhalif düşüncelere yönelik olumsuz tutum ve davranışların ilk filizleri DP döneminde oluşturulmaya başlanılmıştı . İktidar partisi , eleştirilmesine veya icraatlarına muhalefet edilmesine hiç taviz vermiyor veya tahammül edemiyor çok sert tepkiler vermeye başlamıştı .İktidarın uzlaşmaz tutumu karşısında muhalefet partisi de eleştirinin dozunu giderek arttırmaya ve acımasızca iktidara yüklenmeye başlamıştı . Partiler arasında ki bu zıtlaşma 1954 yılı seçimlerine kadar sürdürülmüştü . Bu arada iktidar partisi meclisteki çoğunluğuna dayanarak muhalefet partisi CHP’ ye göz dağı vermek ve partinin mal varlığına el koymak gibi yakışıksız girişimlerde de bulunmuştu .1954 yılında yapılan seçimlerde iktidar partisi yine ezici bir çoğunlukla seçimleri kazanmıştı . Elde edilen sonuçlar DP’yi daha fazla cesaretlendirmişti . Geniş halk kitlelerinden aldığı iktidar yetkisini arkasında hisseden DP yöneticileri ‘’MİLLİ İRADE ‘’kavramı adı altında yeni bir olgu yaratmışlardı Ayrıca MİLLİ İRADE kavramı ile muhalefete yönelik tutum ve davranışlarını daha da sertleştirmeye başlamışlardı . Dönemin Başbakanı Adnan MENDERES meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasında ‘’EĞER MUHALEFETE KARŞI HATALI BİR YOL İZLEMİŞ OLSAYDIK , BUNUN HESABINI KESECEK YİNE MİLLETİN KENDİSİ OLACAKTI ‘’diyerek MİLLİ İRADE’ den aldıkları güce atıfta bulunmuştu . Bu sözleri sarf etmeden önce iktidar partisinin oylarıyla ülke genelin de TÜM HALK EVLERİ TASFİYE EDİLMİŞ ve CHP nin de TÜM MAL VARLIĞINA DA EL KONULMUŞTU . Başka bir ifadeyle muhalefet partisi en ağır şekilde cezalandırılmıştı . Yani , DP olarak yaptıkları işin doğruluğunu MİLLİ İRADE’ de onaylamıştır demek istemişlerdir .
    Milli İrade kavramını o kadar geniş alanlarda kullanmaya başlamışlardı ki kuvvetler ayrılığı esasına dayanan YASAMA , YÜRÜTME ve zaman içinde YARGI organlarını bile MİLLİ İRADE kavramı kapsamı içinde siyasi gücün etkisi altına almışlardı . Bağımsız olması gereken yargı mekanizması da adeta HÜKÜMET ADINA İŞ YAPAN bir kurum haline getirilmişti . Özetle ifade etmek gerekirse , basın yayın kurum ve kuruluşlarını , üniversiteleri ve muhalefeti susturabilmek için , devletin tüm kurum kuruluş ve imkanlarını kullanarak muhalefeti ve muhalifleri baskı ve sindirme hareketine başlamışlardı . Bu kapsamda yaşanan olayları yakın mercek altına alarak yukarıda ki paragraflar da sizlerle paylaşmaya çalışmıştım . Bence , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbe nedenlerini Bizzat Demokrat Partisi kendisi hazırlamış ve yaratmıştır . Zira tek başına iktidarda olan bir partinin , hem de ezici bir çoğunlukta olarak ve on yıl gibi uzun bir zaman sürecinde bu denli yanlışlıklar yapmaması ve bu davranışlara tevessül etmemesi gerekirdi .

    c 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin Planlanması ve Uygulanası
    . Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi Demokrat Partinin Silahlı Kuvvetlere karşı olumsuz tutumu , özellikle ben ‘’ORDUYU YEDEK SUBAYLARLA DA İDARE EDERİM’’ ve Meclis çoğunluğuna dayanarak ‘’ SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GERİ GETİREBİLİRSİNİZ ‘’ sözleri DEVRİM KANUNLARINA RAĞMEN dini bir politik araç olarak kullanması ve dini konularda aşırı taviz vermesi , üniversite gençliğini hiçe sayarak onları baskı rejimi uygulayarak gençliği baskı altına alması Üniversite Yönetici Hocalarına KARA CÜBBELİLER diyerek onları aşağılayıcı bir tutum içine girmesi , MİLLİ İRADE kavramı adı altında YASAMA ,YÜRÜTME ve YARGI organlarını Hükümetin kontrolü altına alarak keyfi idareye yeltenmesi , özellikle Silahlı Kuvvetler bünyesinde genç subaylar arasında gizli örgütlenmelerin başladığını ve bu örgütlenmelerin münferit olarak Ankara ve İstanbul da yoğunluk kazandığını ifade etmeye çalışmıştım . 27 mayıs 1960 yılında yapılan Askeri Darbenin temelini oluşturan ve yapılan harekatın planlamasını ve icrasını içeren bu faaliyetlere kısaca değinmek istiyorum .
    Açıklayıcı Not : Sizlerle paylaşmaya çalışacağım bilgilerin kaynağı Harp Okulun da Tabur Komutanımız olan Bahtiyar YALTA tarafında kaleme alınan ‘’BİR DARBECİ SUBAYIN HATIRALARI’’ adlı kitabıdır . Aramızdan ayrılarak hakkın rahmetine kavuşan ve tüm devre arkadaşlarımızca çok sevilen ve sayılan Tabur Komutanımız Bahtiyar YALTA’ ya Allahtan rahmet diler mekanının cennet olmasını niyaz eylerim .
    Gizli olarak yürütülen darbecilerin İstanbul Grubunu ; Tuğgeneral Abdurrahman Doruk başkanlığında ; Kur. Yzb. Orhan KABİBAY , Hv. Kur. Alb. Mucip ATAKLI , Kur. Bnb. Ahmet YILDIZ , Kur. Bnb. Numan ESİN gibi isimlerden oluşuyordu .
    Ankara Grubu ise ; liderliğini Tümg. Cemal MADANOĞLU’ nun yaptığı , Kur Alb. Osman KÖKSAL , Kur. Yb. Sadi KOÇAŞ , Kur. Yb. Sezai OKAN ve Kur. Bnb. Suphi KARAMAN’ dan oluşuyordu .
    Daha sonra ki yıllarda yaptığım detaylı araştırmalarda Ankara Grubu’ nun , 27 Mayıs1960 Askeri Darbe Harekatının nasıl planlandığı ve icra edildiği konularında yegane yazılı belge Kur. Bnb. Suphi KARAMAN’ ın özel arşivin de bulunmuştur . Zira Ankara Grubu Askeri Darbe son hazırlık çalışmalarını Kara Harp Okulunda yürütülmüş ve yapılan çalışmaların da sekreterlik görevi de Kur. Bnb. Suphi KARAMA yapmıştır . Gerek Suphi Karaman’ ın arşiv belgesinde ve gerekse ‘’Korg. Cemal MADANOĞLU’ nun Anılarında ki bilgilere göre , yapılacak Askeri Darbenin son resmi koordinasyon toplantısı Ankara Harp Okulunda yapılmıştır. Başka bir ifadeyle o tarihe kadar birbirleri ile koordineli ama münferit ve gizli olarak yürütülen ihtilal çalışmaları yapılacak harekatın son koordinasyonu Harp Okulunda yapılmıştır. Bu toplantıya Cemal MADANOĞLU, Osman KÖKSAL, Sadi KOÇAŞ, Sezai OKAN ve Suphi KARAMAN katılmışlardır. Toplantının ana gündem maddesi bir gün sonra yani 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılacak Askeri Darbe hazırlıklarına son şeklini vermekmiş . Çok genel bir yaklaşım ile kim , ne maksatla , nerede , ne zaman , neyi , nasıl ve ne yapacak sorularına cevap verecek şekilde en ince detayına kadar uygulanacak HAREKAT PLANI’ nın detayları gözden geçirilmiş , alınan kararlar kayıt altına alınarak katılımcılarca imzalanmıştı .
    ‘’Korgeneral Madanoğlu’nun Anıları ‘’ adlı eserine göre Ankara da Harekat Planı şu şekilde uygulanmıştır . 27 mayıs 1960 sabahı saat 03.30 ‘ da bir Üsteğmen komutasında bir komando timi Harp Okulundan hareket ederek Sıkı Yönetim Karargahı olarak kullanılacak ve şu anda Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Komutanlığı (ATSEK) olan binayı herhangi bir direnişle karşılaşmadan binayı ele geçirmişler ve bina da bulunan askerleri de enterne ederek bina çevresinde gerekli emniyet tedbirlerini almışlardı. Ankara bölgesinde yapılacak harekat süresince uygulanacak parola ‘’İNKILAP’’, işareti ise ‘’EL KALDIRMA’’ olarak belirlenmişti . Binanın ele geçirilmesini haber alan icra ekibi saat 03.45’ te Çankaya Tepelerinde tan yeri ağarırken Tümg. Madanoğlu ve yanında ki dört kişilik karargah heyeti ile birlikte askeri bir araçla Kara Harp Okulundan hareket ederek Sıkı Yönetim Karargahı olarak kullanmayı planladıkları binaya varmışlardı . O esnada harekat planın da görev verilen tüm birlikler , genç subaylar ve görevli personel de saat 03.30’ dan itibaren yaydan boşanmış birer ok gibi planlanan hedeflerine en seri şekilde varmışlar başta radyo evi , Merkez Komutanlığı , büyük postane , Muhafız Alayı , Çankaya köşkü , ve benzeri kritik yerler ile öngörülen kurum ve kuruluşları süratle ele geçirilmiş ve gerekli emniyet tedbirlerini almışlardı . Aynı saatlerde İstanbul da da benzer Askeri Darbe Harekatı başlatılmış , planda öngörülen hedefler zamanında ve fazla direnişle karşılaşılmadan ele geçirilmişti . Askeri Darbe yapıldığı haberi Ankara ve İstanbul radyolarından ayrı ayrı okunarak halka duyurulmuştu. Ankara Radyosundan darbe haberini Kur. Alb. Alparslan TÜRKEŞ okumuştu
    Askeri Darbe Bildirisinde özetle ; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimini son günlerde içine düştüğü kötü durumdan kurtarmak , kardeş kanı dökülmesini önlemek , ülkede huzur ve sükunu sağlamak maksadıyla ülke yönetimine el koyduğunu , tüm ülke genelinde Sıkı Yönetim ilan edildiğini , vatandaşların konulan yasaklara uymaları gerektiğini en kısa süre de yönetimin sivillere devredileceğini , ülkemizin yapmış olduğu NATO ve CENTO gibi yapılan antlaşmalara bağlı olmaya devam edileceği gibi genel hususlara yer verilmişti . Açıklayıcı Not : Metnin tamamı çok daha uzun olduğu için yazılmamıştır .
    Askeri Darbeyi gerçekleştiren genç subaylar Ankara da toplanarak MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ’ ni oluşturmak üzere ilk ELEME KOMİTESİ’ ni veya SEÇİCİ KURUL üyelerini belirlemişlerdi . Dokuz kişilik Seçici Kurul üyeleri şu isimlerden oluşturulmuştu . Alparslan TÜRKEŞ , Suphi KARAMAN , Sezai OKAN , Ekrem ACUNER , Sami KÜÇÜK , Orhan KABİBAY , Ahmet YILDIZ , Orhan ERKANLI , Numan ESİN’ den teşkil edilmişti .
    Oluşturulan seçici Kurulun tarafsız ve ciddi çalışması sonucunda Kara , Hava , Deniz Jandarma Kuvvetlerinden de üyeler seçilerek 37 kişilik Milli Birlik Komite üyeleri belirlemişlerdi. Komitede görev alan bu kişiler yetenekli , dürüst , tarafsız , ordu da iyi isim yapmış , gelecek vadeden mümtaz kişilerden oluşturulmuştu .( Kaynak : Orhan Erkanlı’ nın ,Anılar , sorunlar ve sorumlular baha matbaası doğan kitap evi s 127 . Numan ESİN’ in ist 1972s127 , Devrim ve Demokrasi adlı eser)
    Yemin ederek hemen çalışmalarına başlayan MBK’ si üyelerinin yemin metni şu şekilde belirlenmişti . ‘’BİR KAŞILIK BEKLEMEDEN , AHLAK , ADALET ve İNSAN HAKLARI PRENSİPLERİNDEN ve VİJDANİ KANAATLERİMDEN BAŞKA BİR SINIRLA BAĞLI OLMAKSIZIN , KENDİMİTÜRK MİLLETİNE ADADIM’’ şeklinde yemin ederek çok ağır ve şerefli görevlerine heyecan içinde hevesle başlamışlardı .
    MBK’ si üyeleri Komite Başkanlığına Cemal GÜRSEL getirmişlerdi . Askeri Darbenin yapıldığı tarihte Org. Cemal GÜRSEL İzmir de bulunmaktaydı .
    Cemal GÜRSEL İzmir’ den Ankara’ ya getirilirken Askerim Uçakta kendisine refakat eden Kur. Bnb. Avni ELEVLİ’ ye şu emirlerimi not al ve yayınlayın talimatını vermişti . (kaynak Avni ELEVLİ ; Batırılmayan Gemi Türkiye adlı eserinin 1967 s-94)
    '’Ankara , İzmir ve İstanbul’ a birer vali atanacak , Uşak Valisini derhal görevden derhal alınacak , Yassı Ada derhal boşaltılacak ve bütün tutuklular oraya gönderilecek , vilayet ve kazalardaki koyu partizan faaliyeti gösterenler ile şüpheli görülenler derhal tutuklanacak ve Yassı Ada’ ya gönderilecek , Emniyet Müdürleri ile azılı polisler derhal tutuklanacak , Lüzumsuz ve fazla tutuklamalardan imtina edilecek , bu özellikle dikkat edilecek konuya ve titizlikle planlanacak ve uygulanacak , Dış İşleri Bakanlığına Selim SARPER getirilecek ‘’ konularını içeren ilk emrini vermişti .
    Org. General Cemal GÜRSEL’ in Ankara da kendisini karşılayan MBK üyelerine söylediği ilk sözler de çok önemliydi . ‘’ Ordu bu gün memleket sathında çok önemli görevler üslenmiştir . Bu durum ordu için bir vazifedir . Amma devamı zaaftır (olmayacaktır anlamında kullanılmıştır) . İhtilali yapan arkadaşlarım mümkün olduğu kadar bu vazifeden süratle ayrılıp asli görevleri olan ordudaki işlerinin başına geçmek arzu ve gayretini göstereceklerdir . Yani ordumuzda ki esas vazifemize döneceğiz . Bütün arkadaşlarımın buna inanmalarını ve bunun lüzumunun kati olarak bilinmesini bilhassa rica ederim . Biz politikaya karışmak için ihtilal yapmadık …. Vazifemiz bittiği anda kendi şerefli saflarımızda kendi birliklerimize ve vazifemize döneceğiz ……’’ Gürsel’ in ayağını tozu ile söylediği bu sözlerin anlamı Askeri Darbeyi başarı ile yaptınız politikaya bulaşmadan hemen asli göreviniz olan kışlaya dönünüz anlamına geliyordu . Henüz koltuğuna oturmamış Gürsel’ in bu sözleri DEMOKLES’ in kılıcı gibi MBK üyelerinin önüne konulmuştu . Gürsel’ in bu sözleri , MBK üyelerince önce hayret , sonra endişe ve tepki ile karşılanmıştı . (kaynak Avni Elevli age s 96) . Gürsel’ in bu sözlerine ilk tepki Sezai OKAN’ dan gelmişti ‘’İhtilal hala devam ediyor paşam , ihtilal henüz bitmemiştir ‘’ sözleri ile bir bakıma Gürsel’ i uyarmaya çalışmıştı . Diğer taraftan kurt politikacı İsmet İNÖNÜ de ‘’Bunlar genç subaylar , kışlaya kolay kolay dönmezler’’ diyerek endişelerini dile getirmişti .
    Milli Birlik Komitesi içindeki farklı ve ayırıcı görüşler de bariz bir şekilde görülüyordu . Örneğin , Alpaslan Türkeş , siyasi görüşü olan , ne istediğini bilen ayrıca teşkilatçılığı ile bilinen adam kullanma ustalığı olan bir subaydı . Fakat Türkeş’ in tutuculuğu ve liderlik hırsı güven vermeyen itici ve bencil yanı ağır basıyordu ki bu özellikleri diğer MBK üyelerince yadırganıyordu (kaynak , Suphi KARAMAN ile görüşme , Dostlar Sitesi , Ankara) . Bir diğer göze batan kişi ise Kur. Alb Ekrem ACUNER idi .Tutum ve davranışları ile MBK ‘ ne en fazla zarar veren kişilerden birisiydi .’’MBK için de CHP’ nin en ateşli taraftarıydı . ACUNR oluşturulan komitenin ülkeyi yönetme de yetersiz kalacağını , bu nedenle iktidarı derhal İNÖNÜ’ ye devredilmesi görüşünü savunuyordu (kaynak age)
    Bu arada , İNÖNÜ 29 Mayıs 1960 tarihinde Cemal GÜRSEL’ i makamında ziyaret ederek ,Silahlı Kuvvetlere hakimi bir komutanı olarak ‘’Bir an önce seçimlere gidilmesi ‘’ tavsiyesinde bulunmuştu . Aslında İNÖNÜ ile GÜRSEL ta….İstiklal Harbinden beri bir birlerini çok iyi tanıyan kişilerdi . İnönü İkinci Batı Anadolu Cephe Komutanı( Bilindiği gibi ilk Batı Cephe komutanı Ali Fuat CEBESOY’ idi ) iken Cemal GÜRSEL Üsteğmen rütbesi ile İnönü’ nün emrinde Bölük Komutanı olarak cephede görev yapan bir subaydı . Kadere bakın ki İnönü emrinde bir bölük komutanı olarak görev yapan üsteğmen GÜRSEL şimdi Devlet Başkanı olarak İnönü’ nü karşısındaydı .
    MBK üyeleri ; Danıştay , Yargıtay , ve Askeri Temyiz Mahkemesi üyelerinden partizanca tutumu ve DP’ li veya sempatizanı olmayan profesörlerden bir heyet oluşturarak ara dönemi onlarla atlatmayı düşünmüşlerdi . Komite tarafından seçilerek Ankara’ ya davet edilen profesörlerin içinde Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami ONAR , Ord. Prof. Dr. Hıfzı VELDET VELİDEDEOĞLU ve Prof. Dr. Nail KUBALI gibi o zamanın en meşhur Anayasa ve Medeni Hukuk hocaları vardı . MBK adına Korg. MADANOĞLU yaptığı konuşmada ‘’ MBK olarak kalıcı olmadıklarını , en kısa sürede iyi bir ANAYASA ve SEÇİM YASASI ve öngörülen diğer kanunlar yapıldıktan ve halk tarafından kabul edildikten sonra seçime gideceklerini’’ söyleyerek bu değerli hocaları göreve davet etmişlerdi . Hocalar grubu da kendi aralarında iş bölümü yaparak Anayasa ve Seçim Yasası ve diğer yasaları yapmak üzere çalışmalarına başlamışlardı .
    Başta Alparslan Türkeş olmak üzere MBK üyelerinden bazıları komitenin verimli çalışmalarını sudan sebeplerden dolayı iş yapamaz hale getirmişlerdi . Zira başlangıçta planlanan ve vaat edilen önemli işlerin nerede ise hiç biri yapılamamıştı . Başka bir yaklaşımla milletin beklentileri yerine getirilememişti . Devlet Başkanı konumunda ki Gürsel bu sıkıcı duruma bir çare bulabilmek için arayış içine girmişti . İnönü sonra Madanoğlu ve Silahlı Kuvvetlerin üst düzey komutanlarıyla da koordine ederek MBK. de tasfiye kararı almıştı . Tasfiye kararı uyarınca 14 Komite üyesinin işine son verilmiş ve bu durum 12/13 Kasım 1960 tarihide yürürlüğe konulmuştur . Emekli edilerek görevlerine son verilen 14 MBK üyeleri ‘’ASKERİ DANIŞMAN ‘’ adı altında yurt dışına dünyanın 14 ülkesine atanmışlardı . Bir kaç örnek verecek olursak ; Alparslan TÜRKEŞ Yeni Delhi’ ye , Orhan KABİBAY OTTAWA’ ya , Muzaffer ÖZDAĞ Tokyo’ ya ……gibi yerlere gönderilmişlerdi . Aynı tarihte alınan bir karar uyarınca MBK’ nin kolayca kontrol altında tutabileceği bir ‘’ KURUCU MECLİSİN KURULMASINA’’ ve yapılacak işlerin bu meclis kararı ile yürütülmesine karar vermişlerdi . Prof. Dr. TURAN FEYZİOĞLU başkanlığında oluşturulan heyet yirmi gün gibi kısa bir süre içinde Kurucu Meclisin Kuruluş Kanunu ve Çalışma Esaslarını belirleyerek komite üyelerine sunmuş ve tasarı da onaylanarak yürürlüğe sokulmuştu . Belirlenen esaslar çerçevesinde KURUCU MECLİ oluşturulmuş ve hemen çalışmalarına başlamıştı . Kurucu meclis sayesinde MBK üyeleri daha rahat bir çalışma ortama kavuşmuşlardı . Anayasa , Partiler Kanunu , Seçim Kanunu ve Meclis İç Tüzüğü gibi önemli çalışmalar hızlandırılmıştı . Belirlenen esaslar çerçevesinde Yeni Partiler Kurulmuş ve yapılacak seçimlerden sonra yönetimin sivillere devredilmesi öngörülmüştü . MBK’ nin bundan sonra ki faaliyetleri 22 Şubat 1962 tarihinde Harp Okulu Komutanı Talat AYDEMİR tarafından yapılmak istenen BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİ içinde ki olaylar kapsamında sizlerle paylaşılacaktır

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerileri ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle 27 mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatını paylaşmaya başlayacağım . Öncelikle Askeri Darbe aşamasında Bursa/Işıklar Askeri Lisesi bünyesinde yaşanan olayları , daha sonra da darbeye sebep olan nedenleri 1950 yılından başlayarak 1960 yılına kadar ülke genelinde yaşanan olayları akış ve oluş sırası içinde sizlerle paylaşmaya çalışacağım . Yarın ki yazımda deneyimli bir Emekli Asker ve Akademisyen olarak olayların genel bir değerlendirilmesini ve Askeri Darbenin nasıl planlandığı ve icra edildiği konularını sizlerle paylaşacağım. Selam ve Sevgilerimle iyi okumalar .
    İstanbul Gezisi ve Yaşanmış Bir Yasak Aşk Hikayesinden sonra Bursa’ ya dönmüş ve öğrencilik faaliyetlerimizi Işıklar Askeri Lisesinde devam ettirmekteydik . Lise birinci sınıfta elde ettiğim başarımı Lise ikinci ve üçüncü sınıflarda da devam ettirerek Harp Okuluna gitmeye hak kazanmıştım. Ancak o zamanlarda bir uygulama vardı , sınıfını doğrudan geçsen dahi , her öğrenci tüm derslerden ‘’LİSE BİTİRME SINAVLARINA’’ katılmak zorundaydı . Bu sınavlar da genellikle MAYIS ayının ortalarına doğru başlar ve sonlarına doğru da bitirilirdi . Tüm öğrenciler bütün dersler için oluşturulan sınav komisyonları huzurunda teker teker her ders için ayrı ayrı sınavlara girmek ve başarılı olmak zorundaydı. Aksi halde lise bitirme diploması verilmiyordu . Oluşturulan sınav komisyonların da genellikle okul dışından diğer okullardan da aynı branştan temsilci öğretmenler de bulunduruluyordu .
    BURSA/Işıklar Askeri Lisesin de MAYIS ayının ikinci haftasında ‘’LİSE BİTİRME SINAVLARI’’ başlamıştı . Okul Öğretim Kurulunca yapılan plan ve program çerçevesinde sınavlar aralıksız devam ediyordu . Benimle birlikte tüm lise son sınıf öğrencileri , büyük bir heyecan ve stres içinde LİSE BİTİRME SINAVLARI’ na girip çıkıyorlardı . Benim açımdan , Lise Bitirme Sınavları da başarılı bir şekilde devam ediyordu . Sınavların sonuna doğru yaklaşmıştık . Bizim kısım için son sınav KİMYA dersindendi ve 27 MAYIS 1960 tarihinde yapılması planlanmıştı . Her zaman olduğu gibi o gün de sabah erkenden kalkmış , tıraşımı olmuş , elimizi yüzümüzü yıkamış , kahvaltı için yemekhanenin yolunu tutmuştum . Yemekhanede ki radyoyu sonuna kadar açmışlardı , Milli marşlar çalıyor ara da bir kalın ve gür sesli bir kişi Silahlı Kuvvetlerin Yönetime el koyduğunu , Askeri Darbe yapıldığını , ikinci bir emre kadar ülke genelinde SIKI YÖNETİM ilan edildiğini , vatandaşların , konulan yasaklara titizlikle uymaları gibi klasik sözler tekrar tekrar anons ediliyordu . Bizler şaşırıp kalmıştık , ne yapacağımızı merak ederken Okul Komutanlığınca öğrenciler dahil tüm personelin , okulun orta bahçesinde toplanması anons edilmişti . Okul Komutanı , kısaca durumu izah ettikten sonra yapılmakta olan sınav programının aynen uygulamaya devam edilmesini , okuldaki diğer personelin de normal görevlerine devam etmelerini , gelişecek ve değişecek durumlara göre bizlere bilgi verileceğini bildirerek herkesin görev bölgesine gitmesini istemişlerdi . Ne olup bittiğini tam olarak bilmemekle birlikte içimde buruk bir huzur , bir sevinç ve neşe oluşmaya başlamıştı . Etrafıma baktığım da tüm arkadaşlarımda da aynı duyguyu ve sevinci görüyordum . Birbirimize sarıldık , birbirimizi kutladık ve doğruca sınav yapılacak odanın yolunu tutmuştuk .
    Sınav sırası bana geldiğinde sınav odasına girmiştim ve askerce selam vermiştim . Kimya hocamız Yzb. Mustafa ÇATALOĞLU elinde tuttuğu torbadan , sırayla üç tane soru numarası çekmemi söylemişti . Her seferinde bir soru kağıdı olmak üzere üç tane soru numara çekmiş ve numaraları heyete göstererek yazdırmıştım . Sınav komisyonu da soru listesine bakarak hangi konuları anlatmam gerektiğini bana söylemişler ve hazırlık yapma yerini göstererek oturmamı söylemişlerdi. Kısa bir hazırlıktan sonra beni komisyonun karşısındaki kara tahtanın yanına davet etmişlerdi . Sırasıyla soruları yanıtlamaya başlamıştım , gerekli durumlarda kimya formüllerini de tahtaya yazıyordum. Daha birinci sorunun cevabını bitirmeden hocam devreye girerek ‘’ benim tüm derslerden okulun en iyi öğrencilerinden birisi olduğumu , benimle gurur duyduğunu , her konuda soru sorabileceklerini vurgulayarak ‘’ beni gururlandırmıştı . Komisyon üyeleri de diğer soruları yanıtlamama gerek kalmadığını söyleyerek dışarı çıkmamı söylemişlerdi . Böylece ; çok korktuğum '' LİSE BİTİRME SINAVLARINI ‘’ da başarı ile vermiş ve HARP OKULUNA gitmeye hak kazanmıştım . Lise hayatımı da burada noktalarken benden daha mutlu daha huzurlu kimse yoktu diyebilirim , en azından kendimi öyle hissediyordum . Ayrıca geleceğine güven ve umutla bakan , tuttuğunu koparan kendine inanan ve güvenen bir genç olmuştum . Diğer taraftan aileme ve Nuri Hocama da verdiğim başarı sözünü de yerine getirmiş olmanın hazzını yaşıyordum .
    Acısıyla tatlısıyla üç yılım geçmişti Işıklar Askeri lisesinde . Sonuç olarak Askeri Liselerden güdülen amaçlara fazlasıyla ulaşılmıştı . Harp Okulu öğrencisi olmaya hak kazanan bizlere askerliğin temel esaslarını öğrenmiş , bilgi birikimi mükemmel bir seviyede oluşturulmuş vatan ve millet sevgisiyle yoğrulmuş , bedenen ve ruhen kendine güvenen ve inanan birer kişilik kazandırılmıştı .
    Lise Bitirme Sınavları sona ermiş olmasına rağmen bizleri izinli olarak memleketimize göndermemişlerdi . Zira , bir taraftan , ülke genelinde SIKI YÖNETİM devam ederken bir taraftan da , BURSA Garnizonunda , tutuklamalar ve gözaltılar yoğun bir şekilde devam ediyordu . Okul komutanı Kurmay Albay Fikret ELBİZİM başta olmak üzere okul yönetimi de , büyük bir tedirginlik içindeydi . Nitekim , birkaç gün geçmeden okul komutanını görevden almışlar ve tutuklamışlardı , yerine yeni komutan atamışlardı . Bursa Valisi İHSAN SABRİ ÇAĞLAYANGİL’ i ve onun gibi Bursa da bulunan bazı siyasi personeli ve sivil bürokratlar ile bazı üniformalı askerleri de tutuklayarak Askeri Liseye hapsetmişlerdi . Özellikle son sınıf öğrencilerinden iri yapılı olan arkadaşların bir çoğuna , kısa bir oryantasyon eğitiminden sonra tutuklu personele nezaret etmek üzere nöbet bile yazmışlardı .
    Ülke genelinde SIKI YÖNETİM UYGULANMASI ve SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI olması nedeniyle bizler bol bol kitap okuma fırsatı bulabiliyorduk . Bazen de okul kütüphanesinde Tarih Dersi hocamız Öğretmen Binbaşı Emin FİDAN’ ı dikkatle ve huşu içinde dinliyorduk .
    Gerek Tarih Hocamız Emin FİDAN’ ın anlattıklarına ve gerekse daha sonraki tarihlerde yaptığım araştırmalara göre ; 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti Yönetimi ile Ordu ilişkileri hiç de iç açıcı değilmiş . Zira Demokrat parti mensupları bilinmeyen bazı nedenlerle , muhtemelen özellikle SİLAHLI KUVVELERİN üst kademelerin de bulunan generallerin İsmet İNÖNÜ’ ye ve dolayısıyla CHP sempati duydukları kanısıyla iktidara geldikleri günlerden itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerini her zaman dışlama politikası izlemişlerdi . Başka bir ifadeyle silahlı kuvvetlerle daima gergin ve çok stresli geçen bir politika izlemeye başlamışlardı. Nitekim , iktidarının daha ikinci ayında kendi düşünce ve görüşlerine muhalif olduğunu düşündükleri yüzlerce general ve subayı herhangi bir gerekçe göstermeksizin ordudan tasfiye etmişlerdi yani ordudan atmışlardı . Bu uygulama demokrat Parti ile ordu ilişkilerinin çok sert geçeceğinin ilk işareti olarak değerlendiriliyordu . Ayrıca , Adnan Menderes’in ‘’BEN BU ORDUYU YEDEK SUBAYLARLA BİLE İDARE EDERİM’’ gibi , popülist lafları , kamu oyun da ordu mensuplarını küçük düşürmeye , aşağılamaya ve en önemlisi ordu mensuplarını rencide ve tahrik edici laf ve davranış olarak değerlendirilerek tansiyonun yükselmesine sebep olmaktaymış . Diğer taraftan yine Adnan Menderes’in DP meclis Grup Toplantısında Meclisteki çoğunluğuna dayanarak ‘’SİZLER İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GERİ GETİREBİLİRSİNİZ ‘’ gibi gereksiz ve kasıtlı ve kışkırtıcı olarak değerlendirilen sözleri ‘’ KEMALİZM ve LAİK’’ lik karşıtı ifadeler olarak algılanıyormuş . Ayrıca dini siyasete alet edici tutum ve davranışları hem muhalefet , hem üniversite ve hem de silahlı kuvvetlerce yadırganıyor ve şiddetle kınanıyormuş . Başka bir ifadeyle dinci kesimin oylarını alabilmek ve onlara hoş görünmek için DEVRİM KANUNLARINA RAGMEN pervasızca dini konularda tavizler veriyor ve dini politik bir araç olarak kullanıyorlarmış . Bunun nedeni olarak ta yapılan devrimler sebebiyle işini kaybeden mollaların , tarikat liderlerini şeyhlerin ve onların yandaşlarının oylarını alabilmek için böyle davranıyorlarmış . Diğer taraftan İktidarda kaldıkları on yıl boyunca silahlı kuvvetlerin modernleştirilmesi , zamanın gelişen ve değişen silah araç ve gereçlerle ordunun donatılması konularında Demokrat Parti Hükümetleri hiçbir icraatla bulunmuyormuş . Hükümetin Silahlı Kuvvetleri mensuplarına yönelik izlediği bu aşağılayıcı ve rencide edici politikaları nedeniyle özellikle ordunun alt kademesinde genç subaylar arasında hükümete karşı hoşnutsuzluk oluşmuş ve gizli gizli örgütlenme faaliyetleri duyumları alınıyormuş ama tüm bu faaliyetler gizli yürütüldüğü için detaylara ulaşılamıyormuş . Özellikle gizli örgütlenme hareketleri İstanbul ve Ankara da yoğunluk kazanıyormuş. Yaptığım araştırmalara göre örgütlenme faaliyetleri emir komuta zinciri içinde yapılmayıp münferit olarak yürütülüyormuş . Hükümeti devirmeye yönelik faaliyetlerin nasıl planlandığı ve icra edildiği konuları daha sonraki bölümlerde sizlerle detaylı olarak paylaşılacaktır .
    Demokrat Parti Hükümeti , TBMM’ de elde ettiği millet vekili çoğunluğuna dayanarak muhalefet partisini susturmak , sindirmek için her türlü yola acımasızca başvuruyormuş . İşi o kadar ileri götürmüştü ki halka hizmet veren Halk Evlerini kapattırmışlardı. Halbuki Halk Evleri Kemalist öğretmenler ve idareciler tarafında yönetilen ülkenin ve köylünün aydınlatılası için okuma yazma öğreten güzel sanatlar , sosyal dayanışma , daha modern tekniklerle tarım ve çiftçilik işleri yapma , sebze ve meyvecilik yapma gibi konularda milyonlarca kırsal alan insanını eğitmiş ve aydınlatmış köklü bir kuruluşmuş . Kısacası Halk Evleri KEMALİST ülkenin etrafına ışık saçan aydınlık evleriymiş . Demokrat Parti işi o kadar ileri götürmüştü ki CHP ‘nin mal varlığına bile el koymuşlardı . Diğer taraftan , Muhalefet Partisi Genel Başkanı İSMET İNÖNÜ’ nün çıktığı yurt içi gezilerine karşı Demokrat Parti Hükümeti tarafından , gezi yapılacağı tüm valiliklere gönderilen genelgelerle , bu gezilere mani olunması isteniyormuş . Bu şekilde getirilen yasakların , hem ANAYASA’ ya , hem de kanunlarda ki ‘’GEZİ ve SEYEHAT ÖZGÜRLÜĞÜNE’’ aykırı olduğu iktidar mensuplarınca bilindiği halde iktidar partisi ısrarla uygulamaktan vazgeçmiyormuş . Bu tip uygulamalardan özellikle ordu mensupları çok tedirgin oluyormuş . Zira , HÜRRİYETLERİ KISITLAYICI nitelikte ki bu kanunsuz emirlerin uygulanması Sıkı Yönetim nedeniyle çoğu kez ordu mensuplarına düşüyormuş . İNÖNÜ gibi büyük bir vatan kahramanına KURTULUŞ SAVAŞIN DA ülkenin kurtarılmasında destanlar yazan büyük Komutana ve BU GÜZİDE insana hiçbir ordu mensubu mani olmak istemiyormuş . Ordu mensuplarının bu tutumunu da iktidar partisi bir türlü hazmedemiyormuş . Ayrıca İNÖNÜ ‘nün , UŞAK, DENİZLİ , İZMİR , İSTANBUL/TOPKAPI ve KAYSERİ/YEŞİLHİSAR gezileri sırasında iktidar partisi mensuplarının ve yandaşlarının düzenlediği taşlı sopalı saldırılarda İNÖNÜ’ nün bizzat kendisi başta olmak üzere bir çok CHP ‘ li vatandaş yaralanmış olmasına tüm siyasi partiler , sivil toplum örgütleri , tarafsız basın mensupları ve üniversiteler büyük tepkiler gösteriyorlarmış . Diğer taraftan , meydana gelen olaylar karşısında iktidar mensuplarının sessiz kalmasına ülke genelinde iktidar partisi aleyhine tansiyonun yükselmesine sebep oluyormuş . Can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından halkın hükümete olan güvenin sarsılmasına sebep oluyormuş . İktidarın bu sorumsuz ve fevri davranış ve tutumları yurt dışında ki basın yayın organlar tarafından da büyük bir tepkiyle karşılanıyor ve ülkemiz dış politikada da yalnızlığa itilmesine sebep oluyormuş .
    Diğer taraftan , iktidar partisi tarafından kurulan ‘’ VATAN CEPHESİ ‘’ adı altında ki DEMOKRAT PARTİ’ nin bir yan kuruluşuna , tüm halk ve vatandaşlar zorla üye yaptırılmaya çalışılıyormuş , üye olmayanların devlet kademelerinde işe alınmadıkları gibi , çalışanların da mevcut işlerinden çıkartılmalarına kadar partizanca davranışlarda bulunuyorlarmış . Çok genel bir yaklaşımla ‘’DEMOKRAT PARTİLİ ‘’olmayanlara ülkede yaşama hakkı tanımıyorlarmış . Hatta halkı kandırmak ve yandaşlarına moral vermek için eski mezarlık taşlarında tespit edebildikleri ölmüş vatandaş isimlerini bile VATAN CEPHESİNE yeni kayıt olan üyeler adı altında saatlerce devletin resmi radyosundan propaganda yapıyorlarmış . Halkı ayırımcılığa ve cepheleşmeye zorluyorlarmış . Bu uygulamalar devletin tüm kademelerinde, kamu kurum ve kuruluşlarında ve hatta üniversiteler de bile etkin bir şekilde yapılıyormuş . Ayrıca , Demokrat Parti , muhalefeti ve basını susturabilmek için TBMM’ de ‘’TAHKİKAT KOMİSYONU’’ adı altında uydurma bir komisyon kurarak , muhalefete göz dağı vermeye çalışılıyormuş . Bu kanunsuz uygulamalar nedeniyle de TBMM ‘ de çalışamaz duruma getiriliyormuş
    Yine ulaşabildiğim kaynaklara göre yaklaşık olarak on yıl süren ‘’ DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI DÖNEMİ ‘’ üç bölüm halinde ve aşağıda açıklandığı şekilde değerlendiriliyormuş .
    a . 1950/1954 dönemini partinin’’ KALKINMA ve İLERLEME’’ dönemi olarak nitelendiriliyormuş .
    . Bu dönemde ki başarının nedenleri de şu şekilde açıklanıyormuş . Yaklaşık 27 yıl iktidarda kalan CHP den , mükemmel bir bütçe teslim alınmasına , çok iyi organize edilmiş ve oturmuş bir devlet yönetim şeklinin mevcudiyetine , ülkenin planlı ve programlı kalkınmasına yönelik ilk beş yıllık kalkınma planının hazırlanmış ve uygulamaya konulmuş olmasına , devletin milli çıkarları doğrultusunda , çok iyi organize edilmiş iç ve dış politika ilişkilerinin teslim alındığına , 1950 li yıllardan itibaren , özellikle AMERİKA’ nın TRUMAN DOKTRİNİ ÇERÇEVESİNDE hibe olarak yüz milyon dolar gibi bir sıcak para yardımında bulunmasına , keza AMERİKA’ nın ; MARŞAL YARDIMI adı altında TÜRKİYE’ ye gıda , malzeme , askeri araç ve gereç yardımında bulunulmasına , 1952 yılında TÜRKİYE ‘nin resmen NATO ‘ya üye yapılmasına , bu kapsamda ülkenin değişik yerlerinde NATO tesisleri kurulmaya başlanmasına , bu vesile ile ülke ekonomisine yabancı sermayenin (döviz) girmeye başlamasına , yine CHP tarafından kurulmuş olan Sümer bank , şişe cam , çimento , şeker fabrikaları gibi bir çok tesislerin etkin bir şekilde faaliyet göstermesine bağlanmaktaymış . Bu dönem de ; TBMM de de ezici bir çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi başarılı olmayıp ta ne yapacaktı ? . Başarılı olmaları için her şey CHP tarafından kendisine adeta ikram edilmiş ve sunulmuştu .
    b . 1954/1957 dönemi ; Demokrat Partinin DURAKLAM devri olarak değerlendiriliyormuş .
    1957 yılında yapılan genel seçimlerde DP oyların yüzde elli sekizini (%58) ‘ini alarak ezici bir çoğunlukla iktidarını yenilemişti . Ancak ülke yönetiminde işler hiç te istediği gibi gitmiyormuş . DP’nin Plansız / programsız ve hovardaca yaptığı harcamaları tıka basa dopdolu olarak devraldığı hazineyi dört yılda bitirerek hazineyi tamtakır hale getirmişlerdi . Demokrat Parti İktidarının keyfi davranışları yanında ve özellikle çalışmadan , alın teri dökmeden laf ebeliği yaparak milletin ve ülkenin sırtından geçinen din istismarcılarına Devrim Kanunlarına rağmen sırf onların oylarını alabilmek için aşırı tavizler vermesi , bu tür kişi ve kurumlara devletin olanaklarını hovardaca pekleş çekmesi , hükümetin kötü gidişatından dolayı Amerika ile olan iyi ilişkileri de bozulmaya başlamış ve Amerikan yardımlarının kesilmesi hükümeti zor durumda bırakmıştı . Özellikle Hükümetin plansız ve programsız harcamaları , hazine arazilerini yok pahasına satışa çıkarması , hiçbir üretim yapmadan ülke parasını yandaşlarına peşkeş çekmesi karşısında dışarıdan yeni borç para alma zorunluluğunu doğurmuştu . Hükümetin borç para taleplerine karşı Amerika daha ağır tavizler verilmesini talep ediyormuş . Ayrıca , Amerika’ nın , daha önceden hibe olarak verdiği araç ve gereçlerin yedek parçalarını (başka ülkelerde olmadığı için) fahiş fiyatlarla Türkiye ye satmaya kalkışması Türk/Amerikan ilişkilerini kopma noktasına getirmişti . Bu arada Hükümetin RUSYA ‘ya yanaşma faaliyetleri de Amerika tarafından yakından takip ediliyormuş .Türkiye Borç para(kredi) veren diğer uluslar arası kredi kurum/kuruluşlarına baş vurarak borç para talebinde bulunmuştu . Aslında borç para veren dünyada ki tüm kurum ve kuruluşlar Amerika’ nın güdümündeymiş . Yani Amerika ne derse onu yapıyorlarmış . Borç para veren kredi kuruluşları da Türk Lirasını DEVELÜE (TL’ nın değer kaybetmesi ) edilmesi kaydıyla borç para verebileceklerini belirtmişlerdi . Nitekim , Türk Lirası Amerikan Doları karşısın çok büyük değer kaybederek bir dolar 2.82 kuruş değerde iken , bir dolar 9.02 kuruş değere çıkartılarak (develüe edilerek ) Türkiye ye borç para verilmişti . Başka bir ifadeyle bir TL. bir günde neredeyse dört misline yakın değer kaybettirilmişti . Başka bir ifadeyle Türkiye’ nin borç miktarı bir gecede dört misline çıkmıştı . Böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa DEMOKRAT PARTİ HÜKÜMETİ zamanında borç para alabilmesi için parasının yaklaşık olarak dört misli değer kaybetmesine imza atılmıştı . Halbuki ; ATATÜRK ve CHP zamanında bir dolar yaklaşık olarak bir Türk Lirasına eşitmiş . Yani bir dolar bir Türk lirasına alınabiliyormuş . Bu denge 1923 yılından 1950 yılına yani yirmi yedi yıl aynen muhafaza edilmişti . Yani ATATÜR ve İNÖNÜ zamanın da , ülkemizin de paramızın da itibarı çok yüksekmiş . Hem de ülkemizin çok fakir olmasına rağmen dünya çapında itibarımız varmış , paramız da çok değerliymiş . Çünkü o zamanlarda da Amerika , Çin , Rusya ve Avrupa devletleri başta olmak üzere tüm dünya devletleri ve para babaları/ zenginleri LAFA DEĞİL İCRAATA bakıyorlarmış . Devlet yönetimin de İTİMAT ve GÜVENİRLİK LAFLA DEĞİL İCRAATLA değerlendiriliyormuş. Ayrıca , DÜNYA LİDERLERİ KRAL ve KRALİÇELERİ , ATATÜRK’ le görüşebilmek , bu şerefe nail olabilmek için sıraya giriyorlarmış .
    Ekonominin kötüye gitmesinin yanında , 1955 yılında meydana gelen 6/7 Eylül olaylarının dış basın tarafından abartılarak Türkiye aleyhine propaganda aracı olarak kullanılması Amerika Rusya , İngiltere ve Fransa gibi Avrupa’nın bir çok devletleri nazarında , DP hükümetini Dış Politikada gittikçe yalnızlığa doğru itiliyormuş . Zira , OSMANLI DEVLETİ zamanından itibaren verilen ekonomik tavizlerin (kapitülasyonların) kaynağı Atatürk zamanın da kısmen giderilmeye çalışıldıysa da kökleri kazınamamıştı. 6/7EYLÜL1955 olayları ile azınlıklara verilen tavizler , kısmen de olsa azaltılmaya çalışılmış ve asırlarca bir sülük/kene gibi ülkemizin kanını emen , sömüren ve sırtımızdan geçinen RUM , ERMENİ , YAHUDİ ve benzeri Türk uyruklu yabancılar büyük oranda can ve mal kaybına uğramışlar , bir çoğu da ülkemizi terk etmişlerdi . Adı geçen ülkeler , Türkiye’de meydana gelen 6/7 Eylül olaylarını bir türlü hazmedemiyorlarmış . Hatta , dünyanın ileri gelen belli başlı batı basını 6/7 Eylül olaylarını Türk devletinin bizzat planlayıp uygulattığı iddiasında bile bulunmuşlardı .
    Ayrıca ülke genelinde ki Fakülte ve Yüksek Okullarda bitmek/tükenmek bilmeyen öğrenci olaylarına karşı hükümet ülke genelinde HÜRRİYETLERİ KISITLAYICI nitelikte , belirli şehir ve bölgelerde ‘’SIKI YÖNETİM İLAN ETME ve Basına SANSÜR uygulama dahil hürriyeti kısıtlayıcı tedbirler almasının yanında çok miktarda muhalif gazetecilerin tutuklanarak ceza evlerine konulması , ayrıca Başbakan Adnan MENDERES’ in Üniversite üst düzey yöneticilerine ve Hocalarına ‘’KARA CÜPPELİLER’’ diyerek hitap , ederek onları küçümseyici ve aşağılayıcı sözleri ,özellikle ana muhalefet partisine acımasızca saldırmaları , kışkırtıcı , tahrik edici söylemleri , hem muhalefet ve hem de üniversite çevrelerinde çok ağır eleştirilere sebep oluyormuş . Millet Vekili çoğunluğuna sahip olmasına rağmen işin içinden bir türlü çıkamayan DP Hükümeti ERKEN GENEL SEÇİM kararı alarak 1957 yılında Erken Genel Seçilere gidilmişti
    c . 1957/1960 Dönemi Demokrat Partinin GERİLEME DEVRİ olarak değerlendiriliyormuş .
    1957 yılının EKİM ayında yapılan Erken Genel Seçimlerde DP ‘nin oy oranları %47’ lere kadar düşmüştü . Bilindiği gibi 1954 seçimlerindeki DP % 58 oy oranı ile iktidar olmuştu . Hükümet büyük ümitlerle girdiği Erken Genel Seçimler de istediği sonucu alamayarak toplamda yüzde olarak muhalefetin gerisinde kalmıştı . Bu sonuçlarla ne dış politika da , ne iç işlerinde ve ne de ekonomide gerekli düzeltmeleri yapamayarak ülkeyi her konuda karanlık bir kaosa sürükleyerek seçimden önceki duruma yani eskiyi arar hale getirmişlerdi . Ulaşabildiğim kaynaklara göre DP ‘nin her konuda ki beceriksizliği ortaya çıkmıştı . Sonuç olarak ; ülke genelinde mali ve siyasi krizin gittikçe derinleşmeye başlaması , iktidarın baskıcı ve hürriyetleri kısıtlayıcı tedbirleri artırmaya devam ettirmesi , partizanca bir yönetim tarzına gidilerek hukuk devleti özelliğini yitirmeye başlaması , tek parti diktasını kurarak neredeyse TBMM ‘ sinin meşruiyetini kaybetmeye başlaması , muhalefeti, üniversiteyi ve sivil toplum örgütlerini hiçe sayarak veya susturarak uyguladığı yönetim tarzı , plansız/programsız uygulamaları ve en önemlisi beceriksizlikleri , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesini yapılmasına zemin hazırladığı değerlendiriliyormuş

  • Mehmet Keskin
    Mehmet Keskin

    Değerli Kardeşim Musa,
    Anılarını büyük bir ilgi ve beğeniyle okuyorum.
    Dişinle, tırnağınla ,her aşamadaki kararlıgin ve azminle güzel başarılara eriştin.
    Öncelikle kutluyor ve kucaklıyorum.
    Belli zaman dilimlerinde ortak sevinç ve hüzünlerimiz...Nerelerden nerelere !..
    Konya anılarına ilişkin bir iki deginmme;
    Sınıf sb.larimiz:1ve 2 nci.snf.ta Yzb.Faruk Çavuşoğlu (Kral Faruk),3ncu snf.ta Osman Savaş (Palavra Osman)
    Bitirme mevcudumuz: 750 kişi
    Özellikle lise ve sb olma yolunu açanlara coğrafya öğr Kemal Yılmaz ve tarih öğr Rıza Akın'i da katabiliriz.Hepsini rahmetle, saygıyla anıyorum.
    Ast.sb.ok. 3/4'ten rah.Necati Murat,Siz ve ben
    liseye gidecek 20 kişi içindeydik.Derecelendirme
    sırası ?...
    Şükran Hanıma ve Size sağlıklı ,huzurlu nice yıllar dileriz.Alamanya cenahina da iyi dileklerimizi gönderiyoruz.
    .


  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım :
    Bu gün sizlerle ‘’YAŞANMIŞ BİR YASK AŞK HİKAYESİ’’ nin devamını paylaşacağım . Bu gün yayınlanacak bölümde ELENİ hanımın doğup büyüdüğü ALSAS LÖREN/ BELFORT kentinde ki yaşantılarını , İkinci dünya Harbi nedeniyle 1945 yılında İstanbul’ a göç etmelerini , 1947 yılında hikayemizin erkek kahramanı olan Hasan BOZKURT amcamla tanışmalarını ve ömürlerinin sonuna kadar süren birlikteliklerini ve maceralarını paylaşacağım . Yarın 27 mayıs 1960 yılında yapılan Askeri Darbe Harekatını paylaşacağım . selam ve Sevgiler

    Tatilim bitip BURSA ’ya döndükten sonra merakla ve heyecanla beklediğim ELENİ hanımın Haydarpaşa Garında elime tutuşturduğu GÜNLÜĞÜ’ nü ve ANILARI’ nı içeren not defterini okumaya başlamıştım . Ancak , ELENİ hanım GÜNLÜĞÜ ve ANILARI’ nı içeren Not Defterinin başına düştüğü notta , kendisinin ve Hasan BOZKURT amcamın öbür dünyaya intikal ettikten sonra anılarını yazabileceğimi ve yaşanılan bu kutsal ilişkiyi küçük düşürücü ve aşağılayıcı yorumlara yer verilmemesini özellikle rica etmişti . Ben de verdiğim söze sadık kalarak olayın kahramanları ELENİ ve Hasan BOZKURT amcamın öbür dünyaya intikallerinden sonra yazılarımda yer veriyorum . Aslında yaşanmış olan YASAK AŞK HİKAYESİ başlı başına bir roman konusu niteliğindedir . Eğer fırsat bulabilir ve sağlığım da elverirse bu konuyu bir roman haline getirmeye çalışacağım . Şimdilik ELENİ hanımın anılarının ve günlüğünün yalnızca Hasan amcamla olan bölümlerinden alıntılar yaparak sizlerle paylaşmaya çalışacağım
    ELENİ hanım ve eşi JACK , FRANSA’ nın ALSAS LÖREN bölgesinde ki BELFORT kentinde 1916 yılında dünyaya gelmişlerdi . Her ikisinin ailesi de demir ve çelik ticareti ile uğraşıyorlarmış . Hatta çocukluk yıllarında aileleri birlikte iş yapıyorlarmış . ELENİ ile JACK ilk okulu , orta okulu ve liseyi hatta üniversiteyi birlikte okumuşlardı . Başka bir ifadeyle çocukluktan beri birbirlerini tanıyor ve seviyorlarmış . Küçük bir kasaba olan BELFORT’ a herkes birbirini çok iyi tanıyor ve biliyorlarmış . ELENİ ve JACK ailelerinin yakınlığı nedeniyle de hep iyi ilişkileri olmuş . 1938 yılında üniversiteyi birlikte bitirmişlerdi. Kendilerinin istekleri ve ailelerin de onayı ile üniversiteyi bitirir bitirmez evlenmişler ve bir yıl sonra da oğulları MİCHEL dünyaya gelmiş . Mösyö JACK babasının yanında demir ve çelik ticareti işlerinde çalışmaya başlamıştı . ELENİ ise daha iş hayatına atılmadan evliliğinden kısa bir süre sonra hamile olduğunun farkına varmıştı . Hamile olduğu haberi aile içinde büyük bir sevinç kaynağı olmuştu . Ancak aile büyükleri ELENİ hanımın hamile haliyle çalışmaya başlamasının doğru olmayacağını belirterek , doğumdan sonra çalışmaya başlamasını uygun bulmuşlardı . Böylece ELENİ hanımın çalışma hayalleri de suya düşmüştü . Diğer bir ifadeyle her iki tarafın ailesi de doğum yaptıktan sonra çalışmaya başlamasında fayda görmüşlerdi .
    Mösyö JACK babasının yanında işe başladıktan sonra , babası tarafından ithalat ve ihracat konularında iş yapmaya yönlendirilmişti . Bu konu da Paris’ te açılan kurslara bile gönderilmişti . JACK’ ın en iyi müşterilerinden birisi de de İstanbul da yaşayan YORGO MİÇOTAKİS isimli Rum kökenli Türk vatandaşıymış . YORGO’ nun babası ile JACK’ ın babası hem çok iyi arkadaş hem de Osmanlı Devleti zamanından beri birlikte demir demir/çelik ticareti yapıyorlarmış . JACK iş görüşmeleri kapsamında fırsat buldukça hamile eşi ELENİ hanımı da alarak birkaç kez İstanbul’ a iş gezisi bile yapmış , bu arda YORGO’ lara da misafir olmuşlardı . YORGO ve ailesi ELENİ hanımları İSTANBUL’ da çok iyi ağırlamışlardı . İstanbul’ un gezilip görülecek tarihi ve turistik yerlerini göstermişler bazı akşamlar da Kadıköy/Moda semtinde ki Rum Tavernalarına götürmüşlerdi . İstanbul iş gezilerinde JACK ve ELENİ hanımın en çok Moda bölgesindeki RUM TAVERNALARIN’ da ki gece eğlenceleri hoşlarına gitmişti . Belki de hayatlarının en güzel günlerini İstanbul da geçirmişlerdi denilebilirdi . Zira yaşadıkları ALSAS LÖREN bölgesinde ki BELFORT şehri İstanbul’ a göre hem çok küçük bir kent hem de yaşadıkları bölgede neredeyse doğdukları günden beri savaş rüzgarları esiyormuş .
    ELENİ hanımların doğup büyüdükleri ALSAS LÖREN bölgesi kömür ve demir maden yatakları bakımından Fransa’ nın hatta Avrupa’ nın en zengin yerlerindenmiş. Bulunduğu yer olarak ta , Fransa’ nın kuzey doğusunda Almanya sınırına çok yakın bir yermiş . Kömür ve demir maden yatakları yüzünden de bölgede savaşlar hiç eksik olmazmış . Bölgeye bazen Fransızlar hakim olmuş bazen de Almanlar hakim olmuşlardı . Zira , Fransız ve Alman ağır sanayisinin kalbi burada atıyormuş . Söylentilere göre bölgeye hem Fransızlar hem de Almanlar FAFAF bölgesi diyorlarmış . FAFAF’ nın anlamı , tarih boyunca bölgeyi bir Fransızlar arkasında Almanlar sonra tekrar Fransız ve Almanlar ele geçirdikleri için bölgeye FAFAF diyorlarmış . Diğer taraftan , maden yatakları sayesinde de bölge halkının refah seviyesi her zaman çok yüksek oluyormuş . ELENİ hanımın dedesi MARKUS’ un anlattıklarına göre 1871 yılına kadar yaşadıkları bölge Fransa topraklarıymış . O yıllar da bölgede SEDAN savaşları yapılmış ve Fransızlar savaşı kaybederek bölgenin hakimiyetini Alman İmparatorluğuna kaptırmışlardı . Ancak yapılan antlaşma uyarınca , dede MARKUS’ ların yaşadığı BELFORT şehri Almanlara verilmeyerek Fransa topraklarında kalmıştı . ELENİ ve JACK’ ın aileleri de doğma/ büyüme BELFORT’ ta yaşıyorlarmış ama bölgelerinde her devirde meydana gelen savaşların yıkıcı ve yıpratıcı etkilerini hep yaşamak zorunda kalıyorlarmış . Daha sonraki yıllarda Birinci Dünya Harbi meydana gelmiş bu harbi kaybeden Almanlar ALSAS LÖREN bölgesini de Fransızlara tekrar vermek zorunda kalmışlardı . Kısacası bölge de huzurlu bir yaşam olmuyormuş .
    1939 yılının Mart ayında ELENİ hanımın oğlu MİCHEL dünyaya gelmiş , ama ailenin sevinçleri kursağında kalmıştı . Zira , bölge genelinde yoğun bir askeri inşaat faaliyeti başlatılmıştı . Bir taraftan Fransa’nın Almanya sınır bölgesine yakın yerleri kamulaştırılıyor , kamulaştırılan bölgelerde askeri maksatlı demir çelik ve çimento ağırlıklı koruganlar/mazgallar yapılıyor ve bir sürü askeri bina ve tesisler inşa ediliyormuş . Duyumlara göre Almanya da iktidarı elinde bulunduran HİTLER büyük bir savaş hazırlığı içindeymiş . Savaş çıkarsa Alman ordularının eskiden olduğu gibi ilk ele geçirmek istedikleri yerlerin başında ALSAS LÖREN bölgesi olacağı , yine bu bölgeden Fransa’ ya saldıracakları değerlendiriliyormuş . Bu nedenlerle bölgede yoğun askeri faaliyetler sürdürülüyormuş . Diğer taraftan bölge adeta Fransız ordusunun işgaline uğramış durumdaymış . Yoğun askeri inşaat faaliyetlerinin yanında bölge genelinde Fransız zırhlı birlikleri , topçu birlikleri , piyade birlikleri konuşlandırılıyormuş . Kısacası , ELENİ hanımların yaşadığı bölge de savaş rüzgarları esmeye başlamıştı . Oluşan bu yeni ortam da ticaret yapmak adeta imkansız hale gelmişti . Nitekim daha 1939 yılının Ekim ayında Alman zırhlı birlikleri Polonya’ yı işgal ederek ikinci Dünya harbini başlatmışlardı . Fransa henüz harbe girmemişti ama yaşam şartlarına savaş koşulları uygulanıyormuş . Daha sonraki bir tarihte yaklaşık bir yıl sonra beklenildiği gibi Alman zırhlı birlikleri Fransa’ nın ALSAS LÖREN bölgesine saldırmaya başlamışlardı . Çok yoğun ve çetin geçen muharebelerden sonra bölge Alman Güçlerinin işgaline uğramıştı . Bölgenin işgale uğraması nedeniyle hayat nerde ise durma noktasına da gelmişti . Ayrıca işgal kuvvetleri acımasız davranışlarda bulunuyorlarmış . ELENİ hanımlar , YORGO’ ların da ısrarlı davetlerine uyarak 1945 yılının Ekim Ayın da BELFORT’ tan İstanbul’ a göç etmişlerdi . Yani ülkelerini terk ederek İstanbul’ a kaçmışlardı.
    ELENİ ile Hasan amcam 1947 yılının sonbaharın da TÜRKİYE ‘de Yeni kurulan DEMOKRAT PARTİ MODA GENÇLİK KOLLARI DERNEĞİ Toplantı salonunda tanışmışlardı . O zamanlar da KADIKÖY/MODA semti İSTANBUL Sosyetesinin en çok rağbet ettiği ve yaşadığı en lüks semtlerinden birisiymiş . Çok pahalı bir semt olduğu için ancak hali vakti yerinde olan aileler MODA’ da oturabiliyormuş . Başka bir ifadeyle Rum Ermeni , Yahudi ve diğer ticaretle uğraşan Türk asıllı yabancı kökenli insanların yaşadıkları ve rağbet ettikleri bir yermiş ELENİ hanımlar da bu semtten bir ev kiralayarak oturuyorlarmış . ELENİ hanımın eşi olan Mösyö JACK ‘ın işyeri KARAKÖY ‘de imiş . Oğulları MİCHEL ise KADIKÖY ‘deki Özel Saint JOSEPT Okulu’na devam ediyormuş . Mösyö JACK ‘ın iş ortağı , daha öncede ifade ettiğim gibi YUNAN asıllı YORGO MİÇOTAKİS adında Rum asıllı Türk vatandaşıymış . Doğma büyüme İstanbullu olan MİÇOTAKİS ‘ ler , İstanbul ‘un sayılı zengin ailelerinden birisiymiş . Gerek Osmanlı Devleti dönemin de gerekse Cumhuriyet Devleti zamanlarında İstanbul’ dan Millet Vekili çıkararak ülke yönetimine katkılar da bile bulunmuşlardı . ELENİ hanılar Türkiye ‘ye gelmeden önce de birlikte iş yaptıklarını yukarıda ifade etmiştim . Ancak 1940’ lı yıllarda başlayan İkinci Dünya Harbi nedeniyle ELENİ hanımların FRANSA ‘ da ki işleri bozulmuş ve iş ortakları YORGO ve karısı EFTALYA ‘ nın ısrarlı davetleri üzerine İSTANBUL ‘ a gelmişlerdi . Özellikle YORGO ‘nun karısı EFTALYA hanımın İSTANBUL ‘un boğaz güzelliklerini , yaşam koşullarını , tarihi ve turistik yerlerini ballandırarak anlatıyormuş . Ayrıca , TÜRKİYE’ nin İkinci Dünya Harbine katılmadığı için İstanbul da daha rahat yaşam koşullarının olduğunu vurguluyormuş . Maksatları ELENİ hanımları İstanbul ‘a getirtmekmiş . Nitekim , ELENİ hanımları iş görüşmeleri adı altında bir kaç kez İstanbul’a davet ederek misafir etmişlerdi .

    YORGO MİÇOTAKİS’ in karısı EFTALYA ; üniversite düzeyinde eğitim almış Türkçe Rumca , Fransızca , Almanca , İtalyanca dillerini çok iyi bilen ve konuşan , kendini mükemmel yetiştirmiş güzel ve havalı bir kadın olmanın yanında Sosyal yönden de herkesin takdirini, sevgisini saygısını kazanmış bir kadınmış . ELENİ hanımlara Moda semtinde evin kiralanmasında , Karaköy ‘de ki işyerinin bulunmasın da ve iş yerinin faaliyete geçirilmesi için ilgili resmi makamlardan gerekli evrakların zamanında temin edilmesinde , oğlunun okula kayıt yaptırılmasında , hatta ELENİLER’ in TÜRK Vatandaşlığına geçmesinde hep EFTALYA yardımcı olmuştu . Kısacası ; EFTALYA hem Türkler , hem de Türk uyruklu yabancılar nezdin de , geniş bir çevresi ve olumlu bir izlenimi olan bir kadınmış . Bir bakıma ELENİ hanımlara her konuda yol gösteren yardımcı olan rehber kişi durumundaymış .
    Ayrıca , İstanbul da doğma büyüme Rum kökenli TÜRK vatandaşı olması dolayısıyla sosyal etkinliklerin yanın da siyasi etkinliklerde de bulunabiliyormuş . Nitekim ‘’DEMOKRAT PARTİ MODA GENÇLİK KOLLARINI KURAN ve BAŞKANLIĞINI yürüten EFTALYA ‘nın ta… kendisiymiş .
    Yeri gelmişken EFTALYA hanımın , ELENİ hakkında ki duygu ve düşüncelerine de özetle değinmek istiyorum . ELENİ , Fransız kültürü ile yetişmiş üniversite mezunu , görgülü , bilgili ve en önemlisi dünyalar güzeli mükemmel bir kadınmış . Kocası JACK ile birlikte Fransa’nın en zengin bölgelerinden olan ALSESS LÖREN ’ in BELFORT kasabasında doğup büyümüşler ve İkinci Dünya Harbi nedeniyle İSTANBUL’ a gelmek zorunda kalmışlardı . Yani hali vakti yerinde bir aile yapıları varmış . ELENİ hanımın beyaz teni siyah saçı , menekşe renkli gözleri , her zaman çok şık ve modaya uygun giyinişi , onu diğer kadınlardan ayıran en büyük özellikleriymiş . İstanbul sosyetesinin yoğun olarak yaşadığı MODA semtine geldikten sonra , güzelliği , zarafeti , şıklığı , kibarlığı ve alçak gönüllülüğü ile kısa sürede , tüm sosyetenin hayranlığını , sevgi ve saygısını kazanmış , neredeyse MODA sosyetesinin bir numaralı gözde kadını olmuştu . Fransızca’ dan başka , İngilizce , Almanca ve biraz da İtalyanca bilen ELENİ hanımın Türk toplumunun içine girebilmesi ve TÜRKÇE öğrenebilmesin de bir bakıma EFTALYA sayesinde olmuştu . Öncelikle , KADIKÖY de faaliyet gösteren HALK EVLERİ ’n de Türkçe kursuna yazdırılmış , sonra da MODA da ki DEMOKRAT PARTİ GENÇLİK KOLLARI DERNEĞİNE üye yaptırılarak Türk toplumuna girmesini sağlamıştı .
    Dernek çalışmalarını ve toplantılarını mesai dışında veya tatil günleri yapabiliyorlarmış . Yapılan görev taksiminde EFTALYA , ELENİ ve Hasan BOZKURT amcam , YABANCILAR ve EKALİYETLER bölümünde görev almışlardı . Partinin tanıtımını ve propagandasını EKALİYETLER zümresine onlar yapacaklarmış . Çok faydalı ve verimli çalışmalar da yapmışlar , zaman zaman DEMOKRAT PARTİNİN İSTANBUL İl Teşkilatı Toplantılarına bile birlikte katılıyorlarmış . Hasan BOZKURT amcamın efendiliği kibarlığı , en önemlisi yakışıklılığı , olaylara yaklaşımları , soğuk kanlılığı sevecenliği ELENİ ‘nin dikkatini ve ilgisini çekmeye başlamıştı , hatta , zamanla vamp kadın EFTALYA ‘nın Hasan amcama bakışını ona yakınlaşmasını bile için için kıskanmaya başlamıştı . O zamanlarda zengin Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli EKALİET kadınlarının bir erkek arkadaşı olması nerede ise modaymış . Bu nedenlerle genç ve yakışıklı erkek avcılığı bir moda imiş . Zira , EFTALYA erkek avcılığı konusunda MODA semtinin bir numaralı VAMP kadınıymış . Nedense ELENİ ‘nin içinde ki bir ses ve his/duygu Hasan amcamı sahiplenmeye , özellikle EFTALYA ‘nın Hasan amcama karşı , her hareketini , davranış ve tutumunu kıskanmaya başlamıştı . Aslında ELENİ hanım bu tip sosyal aktivitelere ilk kez katılıyormuş . Fransa da ne böyle sosyal etkinliklere katılmış ne de böyle bir ortam varmış . Doğup büyüdüğü BELFORT’ ta herkes birbirini tanıyormuş . Okul çağlarında tanıdığı nerede ise ilk aşkı ya da çocukluk aşkı sayılan JACK ile de gepegenç yaşında evlenmişti. Üstelik doğup büyüdüğü ortamda hep savaş rüzgarları esmişti . İSTANBUL MODA da bulduğu sımsıcak duygu dolu sevgi anlarını BELFORT’ ta hiç yaşamamıştı . ELENİ hanım hayatında ilk defa kocasının dışında yabancı bir erkeğe gönül vermeye yeltenmişti . Ancak içindeki diğer bir duygu/his ve ses ise evli bir kadın olduğunu , mutlu bir yuvasının olduğunu , böyle bir maceraya atılmasının çok kötü sonuçlar doğurabileceğini , hele hele henüz yabancısı olduğu bir ülkede doğru dürüst tanımadığı , dilini dahi doğru dürüst konuşamadığı bir insana yakınlaşmanın doğru olmayacağı düşüncesi ELENİ hanımı kahrediyormuş . Bu duygu ve düşüncelerden dolayı ELENİ doğru dürüst uyuyamaz , yemek yiyemez ne yaptığını ve ne yapacağını bilemez hale gelmiş ve deli divaneye dönmüştü . En güvendiği aile doktoruna gitmiş , sakinleştirici ve kendisini rahatlatıcı bazı ilaçlar almış , ama hiç biri fayda etmiyormuş . İşin ilginç tarafı , ELENİ iyileşme yerine her geçen gün daha da kötüye gitmeye başlamıştı . Özetle ifade etmek gerekirse ELENİ on sekiz yaşında ki bir genç kız gibi Hasan amcama SIRILSIKLAM AŞIK olmuştu . İçine düştüğü bu zor durumu da kimseyle paylaşamıyor , kimseye söyleyemiyormuş . Dünyalar güzeli ELENİ , gün geçtikçe gül gibi sararıp solmaya başlamıştı .
    Bu karambol içinde 1950 yılında seçimler yapılmış DEMOKRAT PARTİ seçimleri kazanarak iktidara gelmişti . DEMOKRAT PARTİ İstanbul genelinde en çok oyu EKAİYETLERİN yoğun olarak yaşadığı MODA , BEYOĞLU , KURTULUŞ , PANGALTI , İSTİLLAL CADESİ , HARBİYE ve benzeri yerlerde almıştı . Seçimlerle ilgili bir ‘’DURUM DEĞERLENDİRMESİ ‘’ yapan DEMOKRAT PARTİ İstanbul İl Teşkilatı , en çalışkan ve özverili çalışan ve özellikle İstanbul da seçimin kazanılmasında en büyük katkıyı sağlayan MODA ekibini , yani EFYAYA ‘ yı , ELENİ ‘yi ve HASAN amcamı seçimin KAHRAMANLARI olarak ilan etmişler ve bu çalışkan ekibi İstanbul İl Teşkilatında görmek istediklerini belirtmişlerdi . Bu isteklerini de ANKARA ‘ da ki Parti Genel Merkezine yazılı olarak bildirmişlerdi . Moda Ekibinin İstanbul İl Teşkilatında görevlendirilmesini Genel Merkez de onay vermiş hatta , esasen Devlet Memuru statüsünde çalışan Hasan BOZKURT amcama ayrıcalık tanıyarak Parti Çalışmalarının yapılacağı günlerde ‘’Resmi Olarak İzinli ‘’sayılmasına karar verildiğini yazılı olarak İstanbul teşkilatına ve İstanbul Valiliğine de resmen yazılı olarak bildirmişlerdi .
    Bir taraftan parti çalışmaları devam ederken , iktidara gelen Demokrat Parti ülke genelinde , istediği istikrarı ve düzeni bir türlü sağlayamıyormuş . Ekonomide Amerika’ dan alınan yardımlar ,Türkiye’ nin NATO’ ya girmesi ve MARŞAL yardımı gibi sıcak girdilere rağmen , ekonomide iyileşme beklenirken bir türlü iyileşme sağlanamıyormuş Dış politikada da RUSYA ‘nın İkinci Dünya Harbinde galip çıkması nedeniyle , asırlardır var olan sıcak denizlere inme arzusunu tekrar gündeme getirerek Boğazlardan ‘’SERBEST GEÇİŞ HAKKININ ‘’ tanınmasını , BOĞAZLAR bölgesinde Üs Kurulmasına izin verilmesini ayrıca KARS , ARTVİN ve ARDAHAN’ ın Rusya’ ya verilmesi talebi gibi konular , Demokrat Parti Hükümetini baya tedirgin etmeye başlamıştı .
    Demokrat Parti Hükümeti oluşan RUS tehdidine karşı ittifak arayışı içine girmişti . RUSYA ve ÇİN ‘in liderliğinde ki KOMİNİST BLOK ‘a karşı , AMERİKA , İNGİLTERE , ALMANYA VE FRANSA gibi DEMOKRATİK ülkelerin oluşturduğu KUZEY AVRUPA ATLANTİK PAKTI ( NATO )’ na girmeye Demokrat Parti HÜKÜMET olarak karar vermişlerdi. Bu arada Uzak Doğu da Kore Harbi başlamış , Birleşmiş Milletler de Türkiye’ den bir Askeri Birliğin Kore Harbine katılmasını talep etmişti . Bu bağlamda , Demokrat Parti Hükümeti olarak Birleşmiş Milletle nezdinde oluşturulan Askeri Güce birlik vererek , Kore Harbine katılmaya da kabul ettiklerini Birleşmiş Milletlere bildirmişlerdi . Ancak , ANA YASAYA GÖRE Yurt Dışına asker gönderebilmek için TBMM ‘den onay alma zorunluluğu varmış . Ana Muhalefet Partisi Başkanı İSMET İNÖNÜ ‘ nün meclis kürsüsünden avazı çıktığı kadar bağırarak ATATÜRK ‘ün ‘’HARP ZORUNLU OLMADIKÇA BİR CİNAYETTİR ‘’ sözlerini hatırlatarak yaptığı konuşma , iktidar partisini çileden çıkartmış ve öneri TBMM ‘de ‘’RET EDİLMİŞTİ ’’. ANA YASA ‘ ya ve TBBM ‘nin olumsuz kararına rağmen , KORE HARBİNE katılmakta kararlı olan Demokrat Parti Hükümeti , TBMM onayını almadan ve Hükümet ‘in kararı ile Türkiye , bir TUĞAY seviyesinde ki birlikle (yaklaşık olarak 4500 kişilik ) KORE HARBİ ‘ne katılmış olması halk nazarında büyük tepkilere sebep olmuş , özellikle İsmet İNÖNÜ ‘nün Meclis Kürsü ‘sün den söylediği HARP KARŞITI sözleri , hem güne damgasını vurmuş hem de iktidar partisine mensup bir çok Millet Vekilinin tasarıya aleyhte oy vermesine sebep olmuştu . Ancak , Tüm olumsuzluklara rağmen hükümetin tek başına aldığı kararla Tük Tugayı Kore Harbine katılmıştı .
    Diğer taraftan , 1950 yılında başlayıp 1953 yılında sona eren KORE HARBİ’ ne Türkiye ‘nin bir Tugay büyüklüğünde ki bir birlikle katılması TÜRKİYE ‘nin NATO ‘ya girmesine vesile olmuştu . Aslında Amerika’nın en büyük korkusu , RUSLAR’ ın ORTA DOĞYA inerek ORTA DOĞUDAKİ PETROLLER BÖLGESİNİ ele geçirmesine mani olmakmış . Başka bir ifadeyle TÜRKİYE KORE HARBİNE katılmasa dahi Amerika sırf kendi çıkarları için Türkiye’ nin NATO ‘ ya girmesini sağlayacakmış . Nitekim , Amerika TRUMAN DOKTRİNİ çerçevesin de TÜRKİYE’ ye hibe şeklinde yüz milyon dolar gibi maddi yardım da bile bulunmuştu . Bilindiği gibi ; TRUMAN DOKTRİNİ’ nin esası Rusların Orta Doğu Bölgesine inmesini önlemeye yönelik bir Amerikan planıdır . Ayrıca Amerikan tarafından ‘’MARŞAL YARDIMI’’ adı altında gıda , makine ve ekipman ile İkinci Dünya Harbinden kalma araç ve gereçleri de hibe olarak TÜRKİYE ‘ye göndermeye başlamışlardı . Böylece , yani Türkiye’ nin NATO’ ya katılması ile RUSYA ‘nın sıcak denizlere inme arzusu ve TÜRKİYE ‘yi tehdidi de ortadan kalkmış oluyordu .
    Bu arada , İngiltere ve Yunanistan’ın tahrikleri sonucu , KIBRIS RUM KESİMİ 1953 yılında KIBRIS Adasının bir bütün olarak Yunanistan ‘ a katılacağını( ENOSİS) ilan ederek ve Adada ki Türklere karşı katliam harekatını başlatmıştı . Gelişen bu durum karşısında TÜRKİYE de halk galeyana getirmiş KIBRIS için , ülke genelinde ‘’YA TAKSİM YA ÖLÜM SLOGANLARI ‘’ ile halkın sokaklara dökülmesine sebep olmuş , ayrıca KIBRIS sorununu bahane ederek , başta İstanbul ve Ankara olmak üzere ülke genelindeki tüm Üniversite ve Yüksek Okullarda sağ ve sol çatışmalarının başlaması , Hükümeti ‘’ SIKI YÖNETİM İLAN ETME ‘’dahil bir çok zorlayıcı ve hürriyetleri kısıtlayıcı tedbirler almaya sevk etmişti . Özellikle , KIBRIS konusunun giderek daha büyük boyutlara ulaşmaya başlaması , başta RUM kökenli vatandaşlarımız olmak üzere İstanbul da yaşayan tüm EKALİYETLERİ tedirgin etmeye başlamıştı . Zira kim oldukları belli olmayan bazı kişi ve gruplar EKALİYETLERE ait ev , işyeri , malik hane , ticaret hane , gece kulüpleri , tavernalar ve villaların belirli yerlerine , geceleri beyaz yağlı boya ile çarpı (x) işareti koymaya başlamışlardı . Başta EFTALYA ‘lar olmak üzere neredeyse Moda semtinde yaşayan tüm EKALİYETLERİN evleri ile KARAKÖY , İSTİKLAL CADDESİ , KURTULUŞ ve PANGALTI semtlerindeki büro ve işyerleri beyaz renkli yağlı boya ile (x) işaretlenmişti .
    Bir bakıma , Kıbrıs Rumları’ nın , 1952 yılından itibaren , Kıbrıs ta yaşayan TÜRK kökenli vatandaşlara uyguladıkları temizleme harekatının bir benzerinin Türkiye genelinde yapılacağı hazırlıkları hissediliyormuş . Zira aynı uygulamayı KIRIS RUMLARI Adada yaşayan tüm Türk vatandaşlarının , önce ev ve iş yerleri işaretlenmişler ve akabinde de işaretli evler ve iş yerleri , Kıbrıs Rum Yeraltı Teşkilatı (EOKA ) tarafından havaya uçurulmuş ve işaretli bina ve iş yerlerinde yaşayan Türkleri de acımasızca ve hunharca katledilmişlerdi . Rumların amaçları , KIBRIS Adasın da yaşayan TÜRK ‘leri yok ederek , adanın tamamın da RUM hakimiyetini kurmak ve adanın tamamının Yunanistan’a ilhakını sağlamakmış . Türkiye de yaşayan tüm EKALİYETLER ‘ de aynı misilleme ve uygulamanın İstanbul başta olmak üzere tüm Türkiye de yapılmasından büyük endişe ve korku duymaya başlamışlardı .
    Moda Gençlik Kolları liderliğinde , Demokrat Parti İstanbul İl Teşkilatı olarak , EFTALYA , ELENİ ve HASAN amcam