Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü sizce ne demek, Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü size neyi çağrıştırıyor?

Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü terimi tarafından tarihinde eklendi

  • Mehmet Keskin
    Mehmet Keskin

    26 Şubat 2021 tarihli notumda Konya Astsb.Hz.lama Ortaokunda snf.sb.miz yzb.Hidayet Çavuşoğlu"nün (Kral Faruk ! ) adını alışkanlığımızla Faruk yazmışım, düzeltiyorum...
    İyi dileklerimle sevgiler saygılar sunuyorum.

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle Harp Okulu yıllarımı , Anılarımı ve 22 Şubat 1962 tarihinde yaşanan O zamanlar Harp Okulu Komutanı Olan Kurmay Albay Talat AYDEMİR’ in BAŞARISIZ DARBE girişimi harekatını paylaşacağım . Selam ve Sevgilerimle .
    a . Harp Okulu Yıllarım ve Anılarım
    BURSA’ da bizlere tahsis edilen otobüslerle yaklaşık 12 saatlik bir yolculuktan sonra Bursa’ dan Ankara’ ya varabilmiştik . Harp Okuluna vardığımız da akşam olmuş hatta karanlık bile bastırmıştı . Bu nedenle bizleri doğruca yemekhaneye götürmüşler , yemekten sonra da koğuşlarımızın yolunu tutmuştuk . Sabah kahvaltısından sonra BURSA’ dan gelen tüm öğrencilerin HARP OKULU orta bahçesinde toplanması için anons edilmişti . Belirtilen saatte ve gösterilen yerde ve istenilen düzende toplanmıştık . IŞIKLAR Askeri Lise Komutanlığınca daha önceden HARP OKULU’ na , gelecek öğrencilerin isimleri , kişisel bilgileri detaylı bir şekilde HARP OKULU K. lığına yazılı olarak bildirildiği için kayıt işlemlerimiz daha önceden yapılmıştı . İlgili ve yetkili subaylar gözetiminde bizlerin isimler okunarak belirlenen bölüklerimize götürülmüştük . Sonra da başta üniformalarımız olmak üzere ; tüm şahsi eşyalarımız dağıtılmış ve ilgili subayların nezaretinde elbiselerimizi bizzat giydirilerek provaları yapılmış ve yapılacak tadilatlar konusunda terzilere gerekli talimatlar verilmişti Her konuda aynı titizliği ve hassasiyeti gösteren başta Bölük Komutanı ve ekibine hayran olmamak elde değildi . Kısacası , kılık kıyafet bakımından da kısa süre de çakı gibi birer Harp Okulu öğrencisi (HARBİYELİ ) olmuştuk . İçim içime sığmıyordu , kimseye belli etmeden sevinçten için için ağlıyordum . Bana bu günleri gösterdiği ve yaşattığı için önce Allah’ıma sonra da aileme şükrediyor dualar ediyordum .
    Beni , sekizinci bölük otuz yedinci (37nci) kısım’ a vermişlerdi . Bölük Komutanım . Nihat CONGUROĞLU adında bir Piyade Yüzbaşısıydı , Takım Komutanımız da Cengiz İDİL adında bir Piyade Üsteğmeniydi . Daha birkaç günlük olmamıza rağmen bizlerin her konuda takdirini kazanan bu ikili meğer okulun en çalışkan , en disiplinli ve en tertipli düzenli subaylarıymış . Bölük komutanlığınca yapılan bir plan ve program çerçevesinde günlük faaliyetlerimizi yürütürken bir taraftan da yeni arkadaşlarımızı ve Harp Okulunu tanımaya çalışıyorduk . Hem bölüğümüz hem de iki yıl süreyle birlikte ders yapacağımız arkadaşlarımızı tanımaya çalışıyorduk . Bizim sınıf , karışık öğrencilerden oluşturulmuştu . Başka bir ifadeyle , Bursa , Kuleli ve Erzincan Askeri Liselerinden gelen öğrencilere ilaveten sivil liselerden gelen öğrencilerin de katılımı ile karma bir sınıf ve karma bir bölük oluşturulmuştu .
    Bölük Komutanımız Yzb. N. CONGUROĞLU ; tüm bölüğü toplayarak yaptığı konuşmada , hepimizin aday öğrenci olduğumuzu , iki gün sonra’’ İNTİBAK EĞİTİMİ’’ için İZMİR URLA’ da’ ki MENTEŞ Askeri Kampı’ na gideceğimizi , Kampın yaklaşık bir ay süreceğini , kesin kayıtların kamp dönüşünde yapılacağını , kampta başarısız olanların eleneceğini , dolayısıyla KAMP’ ta her adayın mutlaka başarılı olmak zorunda olduğunu , aksi halde kesin kaydının yapılmayacağını ısrarla belirterek , bu konuda gerekli hazırlıkların yapılmasını , ANKARA’ dan İZMİR’ e kadar trenle gidileceğini , oradan da kamp bölgesine otobüslerle intikal edileceğini , yapılacak hazırlıklar ve intikallerle ilgili detaylı bilgilerin Takım Komutanları tarafından , detaylı olarak açıklanacağını belirterek konuşmasını bitirmişti.
    Takım Komutanlarının gözetiminde gerekli hazırlıkları yaparak URLA’ da ki MENTEŞ Eğitim ve Tatbikatlar bölgesine intikal etmiştik . Kamp bölgesi ; sakin , ıssız , havadar, tamamen zeytin ve orman ağaçlarıyla kaplı , yemyeşil , üç tarafı denizle çevrili Yarım Ada niteliğinde çok büyük ve geniş bir bölgeydi . Kısacası Askeri Eğitim ve Tatbikatlar için ideal bir yerdi . Bölük K .lığınca eğitim ve tatbikatlarda kullanılacak silah ve malzeme/ekipmanlarla birlikte yatacağımız çadıra kadar tüm malzemeler belirlenmişti . Uygulanacak eğitim ve tatbikat plan ve programlarına göre ; silah ve malzemeler takım depolarından günübirlik imza karşılığı alınacak ve işleri bittikten sonra da aldığımız depolara yine imza karşılığı teslim edilecekti . Zira ,’’YEMİN MERASİMİ ’’ yapılmadan hiçbir askere silah ve mühimmat verilmeyeceğini de ısrarla vurgulamışlardı .
    Bölük Komutanlığınca yapılan açıklamalarda , uygulanacak intibak eğitimi programlarında üzerinde durulacak konular şu şekilde özetlenebilirdi . Harp Okulu’nun ve Harbiyeli olmanın nazari olarak özetle tanıtılacağını ve fiilen öğretileceğini , İç Hizmet Kanunun ve Yönetmeliği başta olmak üzere askeri Örf ve Adetlerin öğretileceğini , temel askerlik eğitimlerinin verileceğini , kuvvetli disiplin anlayış , mutlak itaat duygusu ve askerlik ruhunun aşılanmasının sağlanacağını , askeri terbiye ve görgü kurallarının öğretileceğini , temel savaş beden eğitimleri verilerek öğrencilerin fiziki ve ruhi yapılarının geliştirileceğini , uygulamalı olarak yapılacak eğitim ve tatbikatlar sonunda Ankara’ ya dönüleceğini , yapılacak YEMİN MERASİMİ’ n den sonra normal eğitim ve öğretim faaliyetlerinin başlayacağını söylemişlerdi .
    İZMİR/ Menteş bölgesinde ki kampımız , her gün sabah saat 07.00 de sabah sporu ile başlıyor akşama kadar, ( bazen de gece geç saatlere kadar ) bölük komutanlığınca yapılan plan / program çerçevesinde aralıksız sürdürülüyordu . Başlangıçta , uygulanan eğitim programları çok zor , yorucu ve yıpratıcı geliyordu . Ama , zaman geçtikçe ve uygulayarak öğrendikçe , hem zevk almaya hem de severek ve isteyerek öğrenmeye ve uygulamaya başlamıştık . Kamp sonunda hepimiz çakı gibi birer asker , kendine güvenen ve inanan birer Harbiyeli olmuştuk . Öyle bir moral ve özgüven kazanmıştık ki yapamayacağımız ve başaramayacağımız hiçbir şey yoktu adeta . Bu duygu ve düşüncelerle Menteş Kampını tamamlayarak Ankara’ ya dönmüştük . Bu arada ; özellikle sivil liselerden gelen bazı arkadaşlarımız kamp koşullarına intibak edemeyerek başarısız olmuşlar ve kati kayıt haklarını kaybetmişlerdi .
    Ankara’ya döndükten sonra , Harp Okulu ‘nun orta bahçesinde YEMİN MERASİMİ yapılacağı anons edilmişti . Bizler sekizinci Bölük olarak ; belirtilen zamanda , yerde ve düzende yerimizi almıştık . Diğer bölükler de gerekli tertip ve düzeni almışlardı . Bölük komutanları askeri usul ve adaba uygun bir şekilde Tabur Komutanı Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA’ ya tekmil vermişlerdi .
    Harp Okulu Orta Bahçesinin diğer tarafında en başta HARP OKULU Boru Bando Takımı , Okul Komutanı Kurmay Albay TALAT AYDEMİR ve karargahı ile Yemin Merasimine katılan birçok öğrenci arkadaşlarımın aileleri veya velileri de yerlerini almışlardı . İnsanı ürperten , bir o kadar da gururlandıran mahşeri bir kalabalık vardı . Ne yazık ki bu mutlu anımı benimle paylaşacak ve benimle gurur duyacak aile mensubum hiç kimsem yoktu . En azından babamın veya NURİ öğretmenimin orada olmasını çok istiyordum . Ben bu hayalleri yaşarken ‘’ DİKKAT’’!....’’İSTİKLAL MARŞI’’!.... diyen tiz bir ses duyuldu , Tüm askerler ve bizler ‘’ SELAM DUR’’ a geçmiştik , misafirler de ayağa kalkmışlardı . Bando Takımı eşliğinde hep bir ağızdan İstiklal Marşını söylemiştik . Daha sonra Yemin Merasimine geçilmişti . Her Yemin Merasiminde yapıldığı gibi önce yoklama yapılacağı anons edilmişti . Genç bir Üsteğmen formalite gereği üç beş arkadaşın ismini okudukça ilgili arkadaş yüksek bir sesle ‘’ BURDA’’ diyerek cevap veriyordu . Sıra ATATÜRK ’ün Harp Okulu numarası olan ‘’1283’’ numarası anons edildiğinde KOMUTA KADEMESİ dahil tüm öğrenciler ‘’İÇİMİZDE…. ‘’ diyerek o yüce insanı , ulu önderi bir kere daha anmıştık . Aynı subay ‘’ DİKKAT!..... YEMİN MERASİMİ diyerek anons etmişti . Bizler yemin merasimi için gerekli tertip ve düzeni almıştık . Daha önce defalarca prova yaptığımız için herkes ne yapacağını çok iyi biliyordu . Birer elimiz masanın üstünde ki silahta olarak üsteğmenin okuduğu Yemin Metnini hep bir ağızdan ve avazımız çıktığı kadar bağırarak tekrar etmiştik . Yemin Metnini her okuduğumda ve duyduğumda tüylerim diken diken olur ve çok duygulanırdım . Zira her asker üniformayı veya resmi kıyafeti taşıdığı sürece bu yemine sadık kalmak zorundaydı . Kısacası ‘’ KUTSAL ‘’ bir yemin olup her ne pahasına olursa olsun uymak zorunluluğu olan bir yemindir
    Bir anı olarak her zaman gururla hatırlayacağım yemin metni şu şekildeydi
    -Barışta ve Savaşta , Karada , Denizde ve Havada
    -Her zaman ve her yerde ,
    -Milletime ve Cumhuriyetime ,
    -Doğruluk ve Muhabbetle Hizmet ,
    -Kanunlara ve Nizamlara ve Amirlerime itaat edeceğime , Askerliğin Namusunu , TÜRK
    Sancağının şanını , canımdan aziz bilip , icabında , Vatan , Cumhuriyet ve Vazife uğruna seve seve hayatımı feda edeceğime namusum ve şerefim üzerine ‘’AND İÇERİM’’ diyerek hep bir ağızdan okunan metni tekrar etmiştik .
    b Harp Okulunda Eğitim ve Öğretimin Temel Esasları
    Görüldüğü gibi , YEMİN metni hem anlam , hem de içerik itibariyle çok mükemmel hazırlanmıştı . Bir taraftan , her asker kişiye ürperterek gurur verirken , diğer taraftan da , aynı kişiyi büyük bir sorumluluk altına sokuyordu . Yemin Merasim’ inden sonra Tabur olarak , bizleri doğruca sinema salonuna götürmüşlerdi . 1960/1961 Yılı , Eğitim/Öğretim faaliyetlerinin açılış konuşmasının Tabur Komutanı Kurmay Binbaşı Bahtiyar YALTA tarafından yapılacağı anons edilmişti . Askeri formalitelerden sonra kürsüde yerini alan Tabur Komutanı , yaptığı konuşmada , öncelikle uygulanacak eğitim/ öğretim sisteminin amacını , sonra da ilkelerini şu şekilde açıklamıştı .
    Amaç olarak , İç Hizmet Kanununda belirtilen ve öngörülen , asker kişilerde bulunması gerekli nitelikleri kazandırmak , subay adaylarının liderlik özelliklerini geliştirmek , onlara ; gerekli ve yeterli fiziki ve ruhi özellikleri kazandırarak , ilgili bilim dallarında eğitim ve öğretim görmelerini sağlayarak , Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) muvazzaf subay ihtiyacını karşılamak şeklinde açıklamıştı .
    Harp Okulunda , Eğitim ve Öğretimin planlanmasında , programlanmasında ve uygulanmasında aşağıdaki ana ilkelerin göz önünde bulundurulduğunu ifade etmişti .
    -Öğrencilere ; ATATÜRK İlke ve İnkılapları doğrultusunda ve ATATÜRK Milliyetçiliği demokratik , laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı hizmet bilincinin ve mesleki değerlerinin kazandırılmasını sağlamak
    , -Milli Kültürümüzü , askeri örf ve adetlerimize bağlı şekilde ve evrensel değerler içinde koruyarak geliştirmek ve subay adaylarına , başta silahlı kuvvetler olmak üzere , Milli Birlik ve Beraberliği güçlendirici ruh ve irade gücü kazandırmak ,
    - Harp Okulunun Eğitim ve Öğretim olanakları göz önünde tutularak subay adaylarına lisans üstü düzeyde eğitim ve öğretim sağlamak
    -Subay adaylarının ilgi ve yeteneklerini geliştirerek gerekli bilgi , beceri ve davranışlarla birlikte iş görme alışkanlığını kazandırmak suretiyle , onları hayata hazırlamak ve kendilerini başarılı kılacak bir meslek sahibi yapmak ,
    - Öğrencilere , sevk ve idare edebilme yeteneği kazandırmak , askeri sınıf ve silahları genel hatlarıyla tanıtmak , bunların teknik ve taktik kullanılmaları ile muharebe sahası sistemleri hakkında genel bilgi vermek , - - Sporun tüm dallarında etkin bir şekilde beden eğitimi ve spor programları uygulayarak , hem fiziki açıdan , hem de ruhi açıdan , dinamik , dayanıklı kendine güvenen ve inanan , en önemlisi de ‘’HARBİYELİ OLMAKTAN GURUR DUYAN ‘’ bir öğrenci yetiştirmek şeklindeki ifadesiyle sözleri bitirmişti .

    . Daha sonra ilgili ve yetkili subaylar söz almak suretiyle uygulanacak eğitim/öğretim plan ve programları hakkında detaylı bilgiler vermişlerdi . Özetle ifade etmek gerekirse ; üniversite düzeyinde genel kültür derslerinin yanında , hukuk , yüksek matematik , haritacılık , topografya ve askeri konularla birlikte savaş beden eğitimi ve sporun tüm dallarında etkin bir beden eğitimi faaliyetlerinin uygulanacağı öngörülüyordu . Hukuk başta olmak üzere ; genel kültür derslerine Doçent ve profesör düzeyinde üniversitelerin seçkin öğretim üyeleri ile askeri konularda da , konularında uzmanlaşmış ‘’KURMAY SUBAYLARIN ‘’ derslerimize gelmeleri planlanmıştı . Kısacası en mükemmel bir şekilde yetiştirilebilmemiz için , her şey çok iyi organize edilmişti .
    . Diğer taraftan ; Harp Okulunun genel havası , sınıf mevcutlarını azlığı , askeri kurallar ve hiyerarşik düzen içinde , karşılıklı sevgi , saygı ve güven ortamına dayalı , disiplin anlayışıyla mükemmel bir eğitim/öğretim atmosferi oluşturulmuştu . Bizlere düşen görev ise oluşturulan bu güzel ortamda , sunulan imkanları en iyi bir şekilde değerlendirerek , başarılı olmak ve iki yılın sonunda , özlemini çektiğimiz subay üniformamıza kavuşarak zıpkın gibi birer teğmen olmaktı
    Bu güzel ortamda , başlatılan eğitim/öğretim yılı çok yorucu ve yıpratıcı olmasına rağmen , birinci sınıfı başarı ile geçmiş ve ikinci sınıf öğrencileri olmuştuk . Ancak ; HAZİRAN Ayı ortaların da , MENTEŞ Askeri Kampına gidileceğini ve bu sene kamp süresinin yaklaşık bir buçuk ( 45 gün ) ay süreceğini , kamptan sonra memleketlerimize izinli olarak gidebileceğimizi söylemişlerdi . Kamp hazırlıkları büyük bir ciddiyet ve özen içinde titizlikle yapılmıştı . Başta Tb. K. Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA olmak üzere , tüm tabur personeli ; eğitim kıyafetlerini giymiş , tam teçhizat kuşanmış olarak hazırlıklarını tamamlamıştı . Bizleri , kamp bölgesine uğurlamak için Harp Okulu’nun yanındaki merasim alanında , çok büyük bir merasim tertip ve düzeni alınmıştı . Tören alanında Harp Okulu Boru /Bando Takımı yerini almış , Merasimin kabul edileceği platformda ; Okul Komutanı Kur. Alb. Talat AYDEMİR Alay Komutanı Kur. Alb. Turgut ALPAGUT ve diğer karargah personeli yerlerini almışlardı . Verilen komutla birlikte Harp Okulu Marşı eşliğinde tören geçişini tamamlamıştık .Törenden sonra verilen ikinci bir emirle başta H. O . Boru/ Bando Takımı ve Tabur Komutanı olmak üzere , Harp Okulu Marşı eşliğin Bakanlıklara kadar yürüyüş yapılacağını (yaklaşık 5 km.) , orada bekleyen araçlarla ANKARA Gar’ına gidileceğini ,oradan da özel trenle İZMİR’ e gidileceği söylemişlerdi . Yürüyüşümüz çok muhteşem olmuştu , adeta yer gök Harp Okulu Marşıyla inlemişti . Yaklaşık bir saat süren yürüyüşümüz de epeyce yorulmuştuk . Bizlere tahsis edilen otobüslerle , gene Harp Okulu Marşı söyleyerek istasyonun yolunu tutmuştuk .Trende bizlere gösterilen yelerde oturmuştuk . Trenin hareket saati geldiğinde ; en başta Harp Okulu Boru/Bando Takımı , Okul Komutanı , Alay Komutanı ve Karargahı ile bizleri yolcu etmeye gelen ailelerin hep birlikte söyledikleri Harp Okulu Marşı ile ve coşkulu bir şekilde bizleri uğurlamışlardı . Ben , tüm bu merasimlere ve tantanalara bir türlü anlam veremiyordum . Kimse de herhangi açıklama yapma gereği duymamıştı. Trenimiz ANKARA’ dan İZMİR’ e doğru yol almaya devam ederken Takım Komutanı Üsteğmen Cengiz İDİL bizim kompartımana geldiğinde , bu durumu ona sormuştuk . O da kestirmeden Harp Okulu Komutanın böyle istediğini ve yorum yapamayacağını belirterek konuyu kapatmıştı .
    MENTEŞ Askeri Kamp Bölgesine intikal ettiğimizde Tabur Komutanı tüm tabura hitaben yaptığı konuşmada ;
    - Uygulanacak , tatbikat ve manevralar da gerçek silah ve mermilerin / mühimmatın kullanılacağını , -Tabanca , piyade tüfeği , makinalı tüfek , bazuka(tanksavar silahı) , havan toplarının detaylı olarak tanıtılmasının yapılacağını ve bu silahlarla , hakiki mermiler kullanılarak atışların yapılacağını , -El bombası ve obüslerle de atışların yapılacağını , -Savaş beden eğitimi uygulamalarının gerçek arazi şartlarında yapılacağını , -Gece eğitimlerinin , hayatı idame ve komando eğitimlerinin etkin bir şekilde yapılacağını . -Başta yüzme olmak üzere , sporun tüm dallarında her öğrencinin kendi isteği ve yeteneğine göre sportif faaliyetlerin etkin bir şekilde uygulanacağını vurgulamıştı .
    MENTEŞ Kampımız ve kamp bölgemiz , her bakımdan tek kelime ile harikaydı . Gerçek muharebe alanların da ve şartların da gerçek silah , mermi , cephane ve teçhizat /ekipman kullanılarak yapılan eğitim , tatbikat/ manevralar , çok zorlu ve çetin arazi şartlarında uygulanmış ve en önemlisi , kazasız olarak başarı ile tamamlanmıştı . Kamp sonunda ; hem fiziki açıdan hem de moral ve motivasyon açısından tek kelimeyle mükemmel hale getirilmiştik . Kendimize güvenimiz sonsuzdu . Öyle bir duygu oluşmuştu ki , adeta başaramayacağımız ders , uhdesinden gelemeyeceğimiz bir konu yoktu . Bu duygu ve düşüncelerle kampı bitirerek Harp Okuluna dönmüştük .
    Kamp dönüşümüzün ertesi günü , izin kağıtlarımızı alarak bir ay süreli izne gönderilmiştik . Bu izin , kamp yorgunluğunun üstüne ilaç gibi gelmişti . İzinli olduğum sürece , geçen senelerde olduğu gibi ; bir taraftan harman yerinde aileme yardım ediyor , diğer taraftan da arkadaşlarımla hoşça vakit geçirerek zamanımı değerlendiriyordum . En önemlisi bir subay adayı HARP OKULU ÖĞRENCİSİ olarak başta ailemin ve tüm köyün gurur kaynağı olmuştum .

    c . Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat AYDEMİR ‘ in 22 Şubat 1962 Tarihinde Giriştiği Başarısız Askeri Darbe Harekatı
    İznim bitince Ankara’ya Harp Okuluna dönmüştüm . Belirtilen tarihte 1961/1962 Eğitim ve Öğretim faaliyetleri başlatılmıştı .Programımız çok yoğun olmasına karşın çok zevkli ve başarılı geçiyordu. Bu güzel ortam ; 22 Şubat 1962 tarihine kadar devam ettirilmişti . 22 Şubat 1962 günü okul genelin olağan üstü bir durum görülüyor ve hissediliyordu . Ne var ki , hiçbir yetkili ne açıklama yapıyor ne de bizlere bilgi veriyordu . Gayri resmi kaynaklardan ve fısıltı yoluyla aldığımız duyumlardan, özellikle Metin TOKER’ in ULUS GAZETESİ ‘ inde ki yazdığı makalelerinden öğrendiğimiz kadarıyla ; 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi Demokrat Parti iktidarına son vermiş olsa da Milli Birlik Komitesi’ ni üyeleri arasında ki fikir ayrılıkları kısa sürede su yüzüne çıkmıştı . Bunun dışındaki önemli bir sorun ise 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan Askeri Darbe sırasında Yurt Dışında bulunan Demokrat Partiye karşı sürdürülen gizli Askeri Örgütlenmenin liderliğini yapan Kur. Alb .Talat AYDEMİR Kore de , Kur. Alb. Dündar SEYHAN ABD de ve Kur. Alb . Sadi KOÇAŞ ise İngiltere de Yurt Dışı Ataşelik görevlerinde bulunmaları idi . Askeri Darbeden sonra yurda dönen bu subayların kendilerini dışlanmış hissetmeleri Milli Birlik Komitesi üyeleri ile olan ilişkilerini kopma noktasına getirmişti . Özellikle Kur. Alb Talat AYDEMİR yapılan Askeri Darbenin, yapılış nedenlerinden saptırıldığını , öngörülen hedeflerine ulaştırılmadığını , Milli Birlik Komitesi üyelerinin uyum içinde çalışmadığını , komite üyelerini daha işin başında bir birlerine ters düşerek 14 arkadaşlarını tasfiye ettiklerini bahane ederek komite üyelerini tenkit ediyordu . Halbuki komite üyeleri onu Harp Okulu Komutanlığı gibi mümtaz ve prestijli bir göreve atamışlardı . Ayrıca Talat AYDEMİR önce Ankara da sonra İstanbul da ve diğer büyük kentlerde bulunan silah arkadaşları ile yakın ilişki kurarak komitenin oluşturduğu yeni yapıyı değiştirmeye karar vermişti .
    Açıklayıcı Not : Sevgili Arkadaşlarım ve Okurlarım yukarıda özetle değinmeye çalıştığım konulara Emekli Kurmay Binbaşı Bahtiyar YALTA ‘’BİR DARBECİ SUBAYIN HATIRALARI ‘’adlı eserinde 27 Mayıs 1960 tarihinden başlayarak 22 Şubat1962 tarihleri arasında ve devamında Silahlı Kuvvetler bünyesinde yaşanan olayları yaklaşık olarak altı yüz (600) sayfada açıklayabilmiştir . Taktir edileceği gibi şu aşamada bu kadar kapsamlı bilgileri ne sizlerle paylaşmam mümkün ne de bu bilgileri paylaşmaya gerek vardır . Detaylarını merak eden arkadaş ve okurlarım Komutanımız Bahtiyar YALTA’ nın adı geçen kitabını okumalarını tavsiye ederim . Yaptığım araştırma ve incelemeler de tek kelime ile HARİKA ve MÜKEMMEL olarak kaleme alınmış bir kitaptır . İlgi duyan tüm arkadaş ve okurlarımın okumalarını tavsiye ederim .
    Diğer taraftan Talat AYDEMİR Harp Okulunu adeta Ankara grubunun çalışma merkezi haline getirmişti . Ayrıca Harp Okulunda görev yapan tüm subayları da kendisi ile birlikte hareket etmelerini sağlamış , gerektiğinde onlara önemli görevler bile veriyordu . En güvendiği kişilerden birisi de bizim Tabur Komutanımız olan Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA olduğu söyleniyordu . Aslında Silahlı Kuvvetler bünyesin de Harp Okuluna atanan tüm subaylar özenle seçilerek gönderiliyor , genç subay adaylarının emin ellerde yetiştirilmesine özen ve itina gösteriliyordu . Gelecekte , ordunun temel taşını oluşturacak genç Harbiyelilere vatan ve millet sevgisi , onun kutsallığı , eğitim ve öğretim işlerinde ülkenin en iyi imkanları , en güzide kurmay subayları ve üniversitelerin vatan ve millet sevgisi ile yoğrulmuş çok dinamik ve değerli hocaları olan profesör ve doçentler gözetiminde Harbiyeliler adeta ülkenin göz bebeği gibi yetiştiriliyorlardı .
    27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra yapılan seçimlerde Demokrat Parti zihniyenin hala devam ettirildiğini , nitekim seçimlerden sonra İSMET İNÖNÜ Başbakanlığında kurulan Hükümete eski Demokrat Parti zihniyetinin ortak olduğunu , Milli Birlik Komitesince , ülke genelinde yapılması vaat edilen reformların hiç birinin yapılmadığını , bahane ederek , başta Harp Okulu Komutanı Kur. Alb. Talat AYDEMİR , Muhafız Alay Komutanı , Zırhlı Birlikler Okul komutanı ve Ankara Garnizonunda bulunan bazı birlik komutanları , bu durumu protesto etmek maksadıyla ayaklanma hareketi başlatacakları değerlendirilmesi yapılıyordu . Diğer bir görüşe göre ise , Kur. Alb. Talat AYDEMİR ‘in , 1960 yılında yapılan Askeri Darbeyi hazırlayan ve planlayan komitenin içinde en etkin ve aktif elemanı olmasına rağmen , kendisinin yurt dışında Ataşelik görevinde olması nedeniyle askeri darbeye fiilen katılamadığını , başka bir ifadeyle kendisinin olmadığı bir zamanda darbenin yapıldığını ve kendisine Milli Birlik Komitesi Üyelerince ülke yönetiminde aktif bir görev verilmediğini bir türlü içine sindiremediği yorumları yapılıyordu .
    Yine metin TOKER’ in daha sonraki yıllarda ‘’ Olayların Arka Planı ‘’adlı yorumunda şu görüşlere yer verilmekteydi .
    27 Mayıs1960 Askeri Darbesinden sonra ülkenin en seçkin hocalarınca hazırlanan YENİ ANAYASA , 09 Temmuz 1961 tarihinde halk oylamasına sunulmuş ve yüzde altmış beş (%65) oy oranı ile kabul edilmişti . Böyle bir sonuç başta Harp Okulu Komutanı Kur. Alb. Talat AYDEMİR olmak üzere ‘’SİLAHLI KUVVET LER BİRLİĞİNİ’’ oluşturan tüm genç subaylarca çok düşük bir yüzde olarak değerlendirilmişti . Keza genç subayların Ankara Gurubu ele başlığını yapan Talat AYDEMİR’ in ülke yönetiminin hemen sivillere devredilmesini istemez iken Silahlı Kuvvetlerin üst kademelerinde bulunan generaller ise ülke yönetiminin en kısa süre de sivillere devredilmesi fikrini ön görüyorlardı . Bu arada , Genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Birliğine sempati duyan ve onların en büyük destekçisi olan Korgeneral Cemal MADAOĞLU’ nun 06 Haziran 1961 tarihinde emekliye sevk edilmesi ve Hava Kuvvetleri Komutanlığına da Korgeneral İrfan TANSEL’ İn atanması Talat AYDEMİR ekibini hoşnut etmemişti . Üstelik yapılan bu durumu da bir tasfiye hareketi olarak değerlendirmişlerdi . Bazı kaynaklara göre ise bu olayı protesto etmek maksadıyla ‘’Silahlı Kuvvetler Birliği’’ nin Genel Kurmay Başkanlığına bir MUHTIRA verdiği de belirtilmekteydi .
    27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra 16 Ekim 1961 tarihinde yapılan İlk Genel Seçimlerde CHP oyların yüzde otuz altısını (%36 ) alırken , Demokrat Partinin yerine kurulan ve seçimlere katılan Adalet Partisi (AP) ise oyların yüzde otuz dördünü (%34) almıştı . Nerede ise başa baş oy çıkmıştı sandıktan . Şüphesiz böyle bir sonuç , ne CHP’yi ne de genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Birliğini memnun etmemişti . Böyle bir sonuç nerede ise ihtilal den önceki duruma dönülmüş demekti . Bu seçim sonuçlarından sonra Türk Silahlı Kuvvetler içinde bariz bir şekilde fikir ayrılığı belirmeye başlamıştı . Bir gurup genç subaylar ki bunlar Talat AYDEMİR’ in başını çektiği Silahlı Kuvvetler Birliğini oluşturanlardır , yol yakınken ve memleketin geleceği açısından ülke yönetimine el konulmasını savunuyorlardı . Diğer gurup ise şu an itibariyle askeri bir müdahaleye gerek olmadığını , beklenilmesi gerektiğini , yeni kurulacak hükümete bir şans tanınmasını ve başarısız oldukları taktirde askeri müdahalenin yapılması fikrini savunuyorlardı . Bu görüş farklılıkları gerek Ankara gerekse İstanbul guruplarında tartışıldıktan sonra birinci görüş yani yönetime hemen müdahale fikri benimsenmişti . Ancak , konunun daha detaylı görüşülmesi için 21 Ekim 1961 tarihinde o zamanlarda İstanbul Yıldız Sarayında faaliyet gösteren Harp Akademileri Komutanlığında toplantı yapılmasına karar verilmişti . Bu toplantıya 10 general ve 28 Albay katılmış ve bir protokol imzalanmıştı . Bu protokole göre yeni seçilen Millet Vekilleri TBMM toplanıp yemin etmeden önce , en geç 25 Ekim1961 tarihinde askeri müdahale yapılması kararı alınmıştı . Ancak bu protokol bilinmeyen bir nedenle yürürlüğe konulmayarak askıya alınmıştı . Daha sonra ki tarihlerde yaşanan olaylar göstermiştir ki ‘’21 EKİM1961 PRTOKOLÜ ‘’ darbeler serisini bir başlangıcı , başka bir ifadeyle askeri darbeler için bir milat olarak değerlendirilmiştir . Günümüzün moda deyimi ile ‘’ANA DEPREMDİR ‘’ . Artçı depremler dediğimiz olaylar ise ; 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde Talat AYDEMİR ve ekibinin BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMLRİ ile 09 Mart 1971 Darbe Planı ve 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasına kadar devam edecektir .
    Nitekim ; Harp Okulu Komutanı Kur. Alb . Talat AYDEMİR’ in , 22 Şubat 1962 gece yarısı başlattığı ve biz Harp Okulu Öğrencilerinin de fiilen katıldığı bu darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Akabinde , darbeye teşebbüs eden , başta Harp Okulu Komutanı Kur . Alb. Talat AYDEMİR ve karargahı olmak üzere , ayaklanmaya katılan tüm subaylar görevlerinden alınarak , ordudan tart (atılmıştı)edilmişlerdi . Bizleri de iki haftalık süreyle yarıyıl tatili için memleketlerimize göndermişlerdi . Daha ne olup bittiğini anlamadan bizler baba ocağında soluğu almıştık . Köyde tüm köy eşrafı ile birlikte NURİ hocanın da katılımı ile bir durum değerlendirilmesi yapılmıştı . Nuri hoca ve köy eşrafının görüşlerine göre , komutanlar ve politikacılar , bizim gibi gençleri kirli emellerine alet etmemeleri , bizlerin istikballeri ile oynamamaları gerektiğini vurgulayarak , endişe edilecek bir durumun olmadığını , özellikle İSMET PAŞA gibi KURT bir politikacının , bu durumları çok iyi değerlendireceğini ve bizlerin Harp Okulundan mezun olarak subay olmamızı sağlayacağına tüm kalpleriyle inandıklarını söylemişlerdi . Ayrıca , NURİ Öğretmenim benimle her zaman gurur duyduğunu , nasıl bir başarı gösterdiğimi bizzat yaşayarak gördüğünü , başarılarımı devam ettireceğimden hiç kuşku duymadığını vurgulayarak bana hem moral vermiş , hem de beni gururlandırmıştı .
    Ayrıca , NURİ Öğretmen benden bir ricası olacağını söylemişti . Ne demek sayın öğretmenim diyerek , severek yapabileceğimi söylemiştim . Konuyu özetle şöyle açıklamıştı . ‘’KAPLANLI KÖYÜNÜ KALKINDIRMA VE GÜZELLEŞTİRME DERNEĞİ ‘’adı altında bir dernek kurmak istediklerini bu konuda Köy Muhtarı , Köy İhtiyar Heyeti ve Keçiborlu Kaymakamlığı ile gerekli koordineyi yaptığını , KAYMAKAM Bey ‘in , ‘ ‘TASLAK TÜZÜK ‘’ hazırlanmasını öngördüğünü , benden ‘’ TASLAK TÜZÜK ‘‘ le ilgili bir çalışma yapmamı ve TASLAK TÜZÜĞÜ hazırlamamı talep etmişti . Emrin olur sayın hocam diyerek NURİ öğretmenimle vedalaşmıştım .
    Yarı yıl tatilinden sonra büyük bir endişe ve korku içinde Harp Okuluna dönmüştük. Bizlere nasıl bir muamele yapılacağını merak ederken , sanki hiçbir şey olmamış gibi normal eğitim/öğretim plan ve programımız başlatılmıştı .Tabur , Bölük ve takım komutanlarına kadar , tüm Harp Okulu komuta heyeti baştan aşağı değiştirilmişti . Başka bir ifadeyle , Talat AYDEMİR ve ekibi bütünüyle ordudan atılmışlardı . Bu arada gerçekten çok sevdiğimiz Tabu Komutanımız Kur. Bnb. Bahtiyar YALTA da ordudan atılanlar arasındaydı . Yeni gelen komuta heyeti daha acımasız katı bir disiplin anlayışının yanında , eğitim/öğretim konularında da çok acımasızca davranıyorlardı . Kaba bir tabirle bizleri okuldan atmamışlardı ama anamızdan doğduğumuza pişman etmişlerdi . Bu karambol içinde sene sonunu getirmiş başarı ile Harp Okulunu da bitirmiştim .
    Sıra sınıflara ayrılmamıza gelmişti . Bizlerin kendi isteklerimiz , İki yılda aldığımız notların ortalaması , kişisel becerimiz , uygulanan sürati intikal testleri ve aldığımız diğer notlar gibi faktörler göz önünde tutularak bizleri sınıflara ayırmışlardı . Piyade , topçu , tankçı , istihkam , muhabere ve benzeri gibi . Ben muhabere sınıfına seçilmiştim . 30 Ağustos 1962 tarihinde yapılan mezuniyet töreni ile Muhabere Asteğmeni olarak ordu saflarında görev almaya hak kazanmıştım . Her yıl olduğu gibi , Harp Okulu orta bahçesinde düzenlenen Mezuniyet Törenine ; Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL , Başbakan İsmet İNÖNÜ Genelkurmay Başkanı , Kuvvet Komutanları ile İlgili Bakanlar , Harp Okulu Komutanı ve karargahı , biz öğrenciler ve kalabalık bir öğrenci velileri grubu katılmıştı . Tören , çok iyi organize edilmiş ve her yönüyle mükemmeldi . Öncelikle dereceye giren öğrencilere devlet erkanı tarafından diplomaları verilmişti . Diğer öğrencilerin diplomaları da ilgili komutanlıklarca verilmişti . Benden daha mutlu kimse olamazdı . Yıllarca hayalini kurduğum subay olma arzum gerçekleşmişti . Mutluluktan uçacak gibiydim .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Antoloji.com Yönetmeni ve Yöneticileri
    Dün ve bugün yayınlanan 27 Mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatı ve bundan sonra yayınlanacak Askeri Darbe ve Askeri Muhtıralar Kaplanlı Köyünden Emekli Asker ve Akademisyen Musa KURT’ un yaşantılarının birer parçasıdır . Başka bir ifade ile ihtiyar delikanlının Hayat Hikayesinin ve anılarının ayrılmaz birer parçalarıdır . Eğer yayınlanan bölümleri takip edebilme fırsatı bulabildiyseniz şu ana kadar Kaplanlı Köyü ile Genel Bilgileri , yaklaşık 320 yıllık Kaplanlı Köyünün Tarihçesini , İlk Okuldan başlayarak Askeri Orta Okulu , Askeri Liseyi bitirerek Harp Okulunu okuyacak bir öğrenci konumuna geldim . 27 Mayıs1960 askeri Darbe Harekatını da fiilen yaşadığım için sizlerle , hemşerilerim ve okurlarımla paylaşmak istedim . Yoksa özenle veya özellikle seçilmiş bir konu değildir .
    Eğer sizlerce de uygun görülürse yine hayat akışımın içinde Arkadaşlarıma , Hemşerilerime ve Okuyucularıma faydalı olduğuna inandığım bilgi birikimlerini sizin sitenizde paylaşmaya devam etmek istiyorum . Yayınlanacak bölümlerde de bugüne kadar olduğu gibi YAYIN İLKELERİNİZE , YAYINLA İLGİLİ MEVZUATLARA ve YASALARA saygılı olacağımı özellikle vurgulamak istiyorum . Yayınlanacak bölümlere de KAPLANLI KÖYÜNDEN ihtiyar bir delikanlının bilgi paylaşımı gözüyle bakabilirsiniz .
    Sitenizde yayınlanan ve yayınlanacak olan tüm bilgiler bir kitap haline getirilerek önümüzde ki günlerde yayınlanacaktır . Bir anı olarak saklanmak üzere sizlere de bir adet gönderilecektir . Kitabım da sitenizle ilgili izlenimlerime , güzel ve övgü/duygu dolu görüşlerime de yer verilecektir .
    Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi siteniz vasıtası ile yapılan yayınlarınız Yurt İçin de ve Yurt Dışın da yaşayan tüm arkadaş , hemşeri ve okurlarıma ÇOK NET, AÇIK ve ANLAŞILIR bir şekilde ulaşmaktadır . Bu başarılı ve değerli hizmetlerinizden dolayı SİZLERİ KUTLUYOR , BAŞARILARINIZIN ve YAYINLARINIZIN devamını diliyorum . Her şey için tekrar teşekkür eder saygı ve sevgilerimi sunar her şeyin gönlünüzce olmasını dilerim . Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

  • Şahin ışık
    Şahin ışık

    Ellerine gözlerine emeğine sağlık Albayım bu dünyada kalıcı 1 şeyler bırakmak önemli söz uçar yazı kalırmış araştırmalarının devamını dikerim sizlere sadece sağlıklar dileriz

  • Şahin ışık
    Şahin ışık

    Ellerine gözlerine emeğine sağlık Albayım bu dünyada kalıcı 1 şeyler bırakmak önemli söz uçar yazı kalırmış araştırmalarının devamını dikerim sizlere sadece sağlıklar dileriz

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım, Hemşerilerim ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle dün ilk bölümünü yayınlanan 27 mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatı sırasında yaşanan olayların Emekli Bir Asker ve Akademisyen olarak bir değerlendirilmesini ve sonuçlarını paylaşacağım . Selam ve Sevgilerimle .


    a . Yaşanan Olayların Emekli Bir Asker ve Akademisyen Gözüyle Değerlendirilmesi
    Deneyimli Emekli bir Asker ve Akademisyen olarak biz danışman hocaların inandığı ve uygulamaya çalıştığı bir görüş vardır . O da ‘’KALİTENİN DETAYLARIN İÇİNDE SAKLI /GİZLİ OLDUĞU GÖRÜŞÜDÜR ‘’ . Bu itibarla , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin nedenlerine biraz daha yakından ve detaylara girerek inceleme gereği duyulmuştur . Bu noktadan hareketle yukarıda özetle ifade edilmeye çalıştığım olaylara , özellikle olayların tırmanmaya başladığı 1957 /1960 dönemini daha yakından mercek altına almaya çalışılacağım . Sizlerle paylaşacağım ve fiilen yaşanmış olayları okuduktan sonra bazılarının dediği gibi Demokrat Parti Yöneticilerinin de hiç masum olmadıklarını görecek ve anlayacaksınız . Bunları yazarken DARBELERİN her türlüsünü ASLA TASVİP ETMEDİĞİMİ de özellikle vurgulamak istediğimi belirtmek isterim . Ülke yönetimine soyunan kişiler veya partiler , ÜLKEYE HİZMET ETMEK İÇİN iktidara gelirler . Yapacakları hizmetlerin NASILYAPILACAĞI esasları da ANAYASA ve YASALARDA açıklanmıştır . Başka bir yaklaşımla ülkemizde çöpçüsünden tutun da ta…… Cumhurbaşkanına kadar herkesin yetki ve sorumlulukları , uymaları gereken kuralları ANAYASA ve YASALAR da belirtilmiştir . Rütbe , makam ve mevkii ne olursa olsun tüm vatandaşlar , yöneticiler , cumhurbaşkanı dahil özellikle siyasiler , ANAYASA ve YASALARA uymak zorunda olduğunu unutmamaları gerekir . Siyasi görüşün ne olursa olsun her konuda ÜLKEMİZİN ve DEVLETİMİZİN MİLLİ ÇIKARLARINDAN daha önemli ve değerli hiç bir şeyin OLMADIĞI ve OLAMAYACAĞI gerçeğini herkesin çok iyi bilmesi gerekmektedir . Şimdi bu genel çerçevede yaşanan olaylara bir göz atalım .
    27 Ekim 1957 seçimleri oldukça sert bir hava içinde geçmişti . İktidarda ki Demokrat Parti seçimlerden önce yaptığı bazı yasal düzenlemelerle muhalefetin bir ittifak içinde seçimlere girmesini engellemişti . Ana muhalefet partisi olan CHP Yöneticilerinin iddialarına göre ; iktidar partisi seçmen kütüklerinde oynamalar yaparak , sahtecilik yaparak , muhalefete mensup bir çok seçmenin isimlerinin bulunduğu kütüklerini yok edildiğini veya çalındığını , başka sandıklara aktarıldığını , yerlerine iktidar partine mensup seçmen isimlerinin yazdırıldığını , seçim sandıklarının çalındığını veya iktidar mensuplarınca iktidar partisi lehine değiştirildiği iddia etmişlerdir . Bu nedenlerle , Kayseri , Giresun , Çanakkale ve Samsun da gösteriler yapılmış ve parti mensupları arasında önemli kavgalar çıkmış ve taraflar arasında arbedeler yaşanmıştı . Gaziantep’ te ise radyo ve gazeteler önce CHP’ nin kazandığı zaferini ilan edilmiş fakat daha sonra köylerden gelen oylar bahane edilerek seçim sonuçları iktidar partisi lehine değiştirilmişti . CHP Yöneticilerinin itirazları üzerine tüm oy sandıkları Gaziantep Adliye Binasına getirilmiş , sayıma başlanılmadan önce içindeki SEÇİM SANDIKLARI İLE BİRLİKTE KOCA ADLİYE BİNASI ATEŞE VERİLEREK YAKILMIŞTI . Muhalefet lideri İNÖNÜ yapılan bu usulsüzlükleri ‘’KÜTÜK MARİFETLERİ ‘’ olarak değerlendirmiş ve zamanın İç İşleri Bakanı olan Namık GEDİK’ i de ‘’KÜTÜK BAKANI ‘’ olarak adlandırmıştı . Sevgili okurlarım DEVLET ADAMI OLABİLMENİN BİR TAKIM İNCELİKLERİ ve UYULMASI GEREKEN NEZAKET KURALLARI VARDIR . İNÖNÜ’ de DEVLET ADAMLIĞI ve NEZAKET KURALLARI İÇİNDE İKTİDAR PARTİSİNİ eleştirmektedir . Yapılan eleştirilerde KÜFÜR YOKTUR , HAKARET YOKTUR , HALKI VE TOPLUMU BİR BİRİNE DÜŞÜRÜCÜ VE TAHRİK EDİCİ İFADE VE DAVRANIŞLAR YOKTUR . Ama yapılan işin doğru olmadığı görüşünü eleştirme söz konusudur . En önemlisi iktidar partisi Gaziantep hadisesinin haberlerinin yayınlanmasına SANSÜR KOYARAK haberin ülke geneline yayınlanmasını yasaklamıştı . Yani , binanın yakılması olayını halkın duymasını basın ve muhalefet tarafından da istimrar edilmesi önlemek istemişlerdir . Daha sonra ki yıllarda tarafsız mahkemelerce yapılan araştırmalarda Adliye Binasının zamanın Başbakanı Adnan MENDERESİN Talimatı ile İç İşleri Bakanı NAMIK GEDİK’ in emirleri ile KOCA ADLİYE BİNASI , İÇİNDEKİ OY SANDIKLARI İLE BİRLİKTE DEMOKRAT PARTİ yandaşları tarafından yakıldığı mahkeme tarafından delilleri ile birlikte açıklanmıştır . Bilindiği gibi ÇOK GİZLİ olan Meclis oturum tutanakları ve sansür bilgilerinin de belirli bir süre sonra yanılmıyorsam on yıl geçtikten sonra söz konusu bilgilere ulaşılmaktadır .
    02 Nisan 1959 tarihin de CHP Genel Başkanı İNÖNÜ ; Batı Anadolu illerini kapsayan bir geziye çıkmıştı . Cumhuriyet Halk Partililer , bu geziye de ‘’BÜYÜK TAARRUZ ‘’ adını vermişlerdi . 29 Nisan1959 tarihinde Muhalefet Lideri İNÖNÜ , ilk gezisine Batı Anadolu Cephe Komutanı sıfatıyla Yunan Başkomutanı TRİKOPİS’ i esir aldığı Uşak ilinden başlamıştı . İNÖNÜ konvoyu ile birlikte UŞAK’ a vardığında UŞAK Valisi ilhan ENGİN’ in engellemesi ile karşılaşmıştı . Vali bey , NÖNÜ’ nün şehre girişini engellediği gibi iktidar yanlısı eli sopalı ve taşlı kalabalığın İNÖNÜ ve konvoya saldırmasına seyirci kalmıştı . Atılan taşlardan birisi İNÖNÜ’ nün kafasına isabet etmiş , İnönü ile birlikte bir çok partili de bu saldırılarda yaralanmıştı. Hazır kıta olarak bekletilen bir Binbaşı komutasında ki askerlerin müdahalesi sonucu İNÖNÜ ve partililer Demokrat Partililer tarafından linç edilmekten güçlükle kurtarılmıştı . Daha sonra ki bölümlerde detaylı olarak açıklanacağı gibi , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi liderliğine getirilen Orgeneral Cemal GÜREL’ in ilk emri Uşak Valisi İlhan ERGİN’ in derhal görevden alınması olmuştur . Zira , Uşak’ ta devletin Resmi Valisinin olaylara göz yumması veya müdahale etmemesi sonucu Demokrat Partililerce ‘’İNÖNÜ DAHİL TÜM KONVOYDA BULUNAN CHP’ LİLERİ LİNÇ ETMEYE KALKIŞMIŞLARDI ’’. Bu olayın baş sorumlusu olarak ta Uşak Valisinin bizzat kendisidir . Zira , Olayı bizzat yaşayan ve LİNÇ OLAYINI fiilen gören Binbaşı , Orgeneral Cemal GÜRSEL tarafından bizzat görevlendirdiği olayları bizzat yaşayan subayıdır .
    Batı Anadolu gezisine devam eden İNÖNÜ , Manisa ve İzmir’ den sonra 04 Mayıs’ 1959 tarihinde İstanbul’a varmıştı . İNÖNÜ’ nün konvoyu Yeşilköy Hava limanından şehir merkezine doğru giderken TOPKAPI’ da İSTANBUL Trafik Müdürü tarafından durdurulmuştu . İNÖNÜ ve beraberinde ki CHP konvoyu , eli sopalı ve taşlı iktidar partisi mensuplarının saldırısına maruz kalmıştı . Olaya polisler müdahale etmeyince askerlerin başında bulunan Binbaşı Kenan BAYRAKTAR ‘ ın emriyle askerler olaya müdahale etmişler İNÖNÜ ve partililer saldırganların elinden zorlukla ve güçlükle kurtarılmıştı .
    . Bu arada partililer arasında ki giderek sertleşen zıtlaşmalar , bir çok şehirlerde sokak kavgalarına ve arbedelere dönüşerek önüne geçilemez bir hal almıştı . Gelişen olaylar karşısında iktidar partisi 1960 yılının başından itibaren basına SANSÜR uygulayarak halkın olaylardan haberdar olmasını engellemeye kalkması ağır tenkitlere ve tepkilere sebep olmuştu . Oluşan bu durumları protesto etmek için bazı muhalif gazeteler üzerinde hiçbir yazı olmadan boş beyaz sayfalar halinde yayın yaptıkları görülmüştü . Konulan yasaklara uymayan gazeteciler tutuklanıp hapse atılıyorlar , ceza evleri tutuklu gazetecilerle dolup taşmaya başlamıştı .
    İnönü yurt gezileri kapsamında 2 Nisan 1960 tarihinde trenle Kayseri’ ye gitmek üzere Ankara’dan trenle yola çıkmıştı . İç İşleri Bakanı Namık Gedik tarafından , Kayseri Valisi Ahmet KINIK’ a İNÖNÜ’ nün Kayseri’ ye gidişinin NE PAHASINA OLURSA OLSUN engellenmesi talimatı verilmişti . İNÖNÜ’ nün treni Himmet DEDE demiryolu istasyonuna vardığında , tren vali Ahmet KINIK ve yanında ki polisleri tarafından durdurulmuştu . Vali aldığı emir uyarınca trenin buradan daha ileriye gitmesine müsaade etmeyeceğini bildirmesi üzerine ,Taburu ile birlikte Hazır Kıt’ a olarak bekleyen Binbaşı Selahattin ÇETİNER devreye girerek avazı çıktığı kadar bağırarak ‘’PAŞAM SİZİN YOLUNUZU KESMEK VE SİZİN KAYSERİYE GİTMENİZE ENGEL OLMAKTANSA KENDİMİ ÖLDÜRMEYİ TERCİH EDERİM ‘’ diyerek askerlerine HAZIR OL!....ve SÜNGÜ TAKMALARINI emrini vermişti . Tüm hazır kıta personeli verilen emre uyarak süngülerini takmış ve verilecek emri beklemeye başlamıştı . Binbaşının kararlı tutumu karşısında ortalık sakinleşmiş ve İnönü ve beraberinde ki heyeti taşıyan tren de Himmet Dede İstasyonundan hareket ederek sağ salim Kayseri’ ye ulaşmıştı . İşin ciddiyetini ve vahametini kavrayan vali bey sesini kesmiş Kayseri Emniyet Amiri ve polisleriyle birlikte makam odasına dönmüştü . Ancak bu olay Bnb. ÇETİNER’ e çok pahalıya mal olmuştu . Zira ; olayın akabinde Bnb. ÇETİNER ordudan atılmıştı . Ancak yapılan itirazlar sonucunda DANIŞTAY Mahkemesi kararı ile binbaşı görevine tekrar iade edilmişti . Bnb. Selahattin ÇETİNER , 27 Mayıs Askeri Darbesinden sonra kurulan İnönü Başbakanlığında ki koalisyon hükümetinin İç İşleri Bakanlığına Getirilerek İnönü tarafından taltif edilmişti .
    5 Nisan 1960 tarihinde TBMM’ de kabul edilen bir yasa ile TAHKİKAT KOMİSYONU kurulmuştu . Kurulan komisyonun başkanlığına Ahmet Hamdi SANCAR bey getirilmişti . Kurulan komisyonun görevi gazete ve dergilerin ‘’yıkıcı , gayrimeşru ve kanun dışı ‘’ faaliyetlerini inceleyerek TBMM’ne rapor etmekti . Kurulan tahkikat komisyonun ilk işi ‘’meclis ile ilgili tüm bilgi ve neşriyatı yasaklamak olmuştu . Tahkikat Komisyonu uygulaması , esasen gergin olan iktidar / muhalefet ilişkilerini daha da gergin hale getirmişti . Gelişen ve oluşan olaylar karşısında İNÖNÜ , meclis kürsünde şu tarih konuşmasını yapmıştı . ‘’BİZ DEMOKRATİK REJİM DEDİK , DEMOKRATİK REJİM KURULMUŞTUR , KURULAN DEMOKRATİK REJİMİ İSTİKAMETİNDEN SAPTIRIP BASKI REJİMİ HALİNE GETİRMEK TEHLİKELİ BİR YOL VE GİDİŞATTIR . BU YOLDA VE GİDİŞATA DEVAM EDERSENİZ BEN BİLE SİZİ KURTARAMAM ‘’ diyerek iktidar partisini uyarmaya çalışmıştı . Keza yine İNÖNÜ aynı konuşmasını sürdürerek ‘’ ŞARTLAR TAMAM OLDUĞUN DA , MİLLETLER İÇİN İHTİLALLER MEŞRU BİR HAKTIR’’ ifadesini kullanmıştı . İnönü , bu sert eleştirilerine ve Tahkikat komisyonu ile ilgili uyarılarını sürdürmeye devam etmesi sonucunda , 27 Nisan 1960 günü toplanan TBMM ‘de meclis iktidar partisinin oyları ile İNÖNÜ’ ye ON İKİ DEFA MECLİS OTURUMUNA KATILMAMA CEZASI VERİLMİŞTİ . Muhalefet liderini susturmaya yönelik iktidarın bu kararı ve tutumu özellikle hür basın tarafından şiddetle kınanmış ve ağır eleştirilere sebep olmuştu . Bu durumu Çetin ALTAN o zamanlarda AKŞAM Gazetesinde çıkan makalesin de Demokrat Parti Yöneticilerinin uyguladıkları tutum ve davranışlarından dolayı ‘’BUNLAR ÇILDIRMIŞLAR , ALLA ISLAH ETSİN ve SONLARINI HAYIR ETSİN ’’ diyecek kadar eleştirilerinin dozunu artırmıştı .
    8 Nisan 1960 günü İstanbul da , 9 Nisan 1960 günü de Ankara da meydana gele öğrenci olaylarında polis çok sert müdahalelerde bulunmuştu . Özellikle İstanbul da polis olayları bastırabilmek için silah kullanmış Turan EMEKSİZ adında bir öğrencinin ölmesine , çok sayıda da öğrencinin de polis kurşunlarıyla yaralanmasına sebep olunmuştu . Bu olaylardan dolayı da 28 Nisan1960 tarihi , TÜM ÜNİVERSİTELER DE KANLI PERŞEMBE olarak anılmaya başlanmıştı . Gelişen olaylar üzerine hükümet tarafından ANKARA ve İSTANBUL da Sıkı Yönetim ilan edilmişti . Ankara ve İstanbul da tüm öğrenciler yurt çapında PLEVNE kahramanı Osman paşa için bestelenen şarkı sözlerini değiştirerek fakat aynı makam ve müzik eşliğinde şu şekilde okumaya başlamışlardı . OLUR MU BÖYLE OLUR MU ? KARDEŞ KARDEŞİ VURUR MU ?. KÖR OLASI DİKTATÖR , BU DÜNYA SANA KALIR MI ? Üniversiteler de tüm öğrencilerin yüksek sesle ve koro halinde söyledikleri bu şarkıya da polis çok sert müdahalelerde bulunmuş , ama öğrencileri susturamamışlardı , hatta polisler, öğrencilerin ele başı olduklarını sandıkları bazı öğrencileri de rehin almışlardı . Asayişi ve emniyeti sağlamakta zorlanan polis amirleri Sıkı Yönetim Komutanlığından destek talebinde bulunmuşlardı . Bu kez polislerin yerine HAZIR KITA askerleri gönderilmişti . Askerleri karşılarında gören öğrenciler direnişlerini bırakarak ‘’ YA..YA ..YA..ŞA.. ŞA…ŞA..TÜRK ORDUSU SEN ÇOK YAŞA’’ sloganını atmaya başlamışlardı . Böylece askerlerle öğrenciler arasında diyalog ve dayanışma oluşmuş , hatta askerler polislerin rehin aldığı öğrenci liderlerini de serbest bırakmışlardı .
    Mayıs ayına gelindiğinde ülke genelinde olaylar tırmanarak devam ediyordu . Nitekim Ankara da üniversite öğrencileri 555K kod adıyla HÜKÜMETİ PROTESTO eylemi düzenlemişlerdi . 555K’nın açılmışı şu şekildeydi . Beşinci ayın , beşinci günü , saat beşte Kızılay da buluşalım . Öğrenciler polis barikatına rağmen belirtile tarihte ve saatte Kızılay da toplanmışlardı . 555K olayından başbakan Adnan Menderes de haberdar edilmişti . Adnan Menderes bu toplantıya ben de katılacağım ve öğrencilerle bizzat kendim konuşacağım der ve toplantı yeri olan Kızılay’ a gelerek öğrencilerin arasına karışır . MENDERES’ in geleceğini haber alan öğrenciler hemen Menderes’i ablukaya alarak emniyetini sağlarlar . Başbakan mitingi düzenleyen öğrenci lideri konumundaki Vedat DOLAK’ aya ne istiyorsunuz diye sorar . Öğrencilerin lideri konumunda ki Vedat DOLAKAY da başbakanın yakasından tutarak ‘’HÜRRİYET İSTİYORUZ ! HÜRRİYET!....’’ der . ‘’ Başbakan da SİZ BİR ÜLKE BAŞBAKANIN YAKASINA YAPIŞABİLİYORSUNUZ , BUNDAN DAHA BÜYÜK HÜRRÜYET Mİ OLUR’’ diyerek cevap verir ve Adnan Menderes öğrencilerin emniyet çemberi içinde ve emniyetli bir şekilde miting alanını terk etmesi sağlanmıştı .
    Adnan Menderes gerek 28/29 Nisan ve gerekse 5 Mayıs olaylarını planlayıcısı ve kışkırtıcısı olarak üniversite hocalarını ve yöneticilerini görüyordu veya ona öyle rapor ediliyordu . Bu nedenlerle Üniversite yönetici ve hocalarına ‘’KARA CÜBBELİLER ‘’diyerek hitap ediyordu . Yani aklınca onları aşağılıyordu . Sonuç olarak ; olayların detaylarına girildiğinde 27 mayıs 1960 Askeri Darbesinin nedenleri daha net olarak anlaşılmaktadır . Bana göre yukarıda açıklamaya çalıştığım detaylar çerçevesinde DEMOKRAT PARTİ BİZZAT KENDİSİ , KENDİ SONUNU HAZIRLAMIŞTIR . ihtilali ve İhtilalcileri suçlamak BENCE BOŞ LAFLARDIR . Mecliste ki çoğunluğuna dayanarak İNATLAŞMA yerine ANAYASA ve YASALAR çerçevesin de daha sakin yapıcı olumlu birleştirici bir politika izleyebilirdi . Zira bunu başarabilecek ortamı , imkan ve kabiliyeti vardı .
    27 mayıs 1960 Askeri Darbesi ; TÜRK BASIN ve YAYIN ORGANLARINDA genel hatlarıyla şu şekilde değerlendirilmekteydi . Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleştirilen ilk askeri darbe niteliğini taşımaktadır . Emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır . Askeri Darbe veya Askeri ihtilal olarak adlandırılmıştır . Silahlı Kuvvetlerde ki kritik mevziler/makamlar veya yerler darbeyi yapan subaylarca ele geçirilmiştir . Daha sonra komuta kademesi etkisiz hale getirilmiş , Cumhurbaşkanı , başbakan ve hükümet üyeleri tutuklanarak yönetime el konulmuştur . Silahlı kuvvetlerin değişik kademelerinde görev yapan , 235 General , 3500 civarında ki subay (daha çok albay , yarbay , binbaşı rütbesinde) emekliye sevk edilmiştir . Üniversitelerden 147 öğretim üyesi veya görevlisi personel görevlerinden alınmıştır . 520 hakim ve yargıç görevlerinden alınarak yargı kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Askeri Darbeyi planlayıp uygulayan 37 küçük rütbeli subay , eski K. K. K. Org. Cemal GÜREL’ i de başa getirerek Milli Birlik Komitesi adı altında ülke yönetimine el koymuşlardır .
    b , Sonuç ve Değerlendirilmesi
    1950 seçimleri ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yirmi yedi yıllık iktidarı sona ermiş ve ülke yönetimini de muhalefet partisi durumunda bulunan Demokrat Partiye (DP ) devretmiştir . Türk siyasi tarihin de ilk kez ortaya çıkan bir durumdu . Aslında , Türkiye çok partili döneme geçtikten sonra oluşan sonuç yani iktidarın el değiştirmesi çok normaldi . Bana göre çok partili sistemin alt yapısı oluşturulmamıştı . Yani çok partili sistemde uygulanacak ANAYASA , SEÇİM YASASI , MECLİS TÜZÜĞÜ gibi alt yapı hazırlıkları yapılmamıştı . Türkiye’ de demokrasinin gelişmesi ve kökleşmesi açısından da iktidar ve muhalefete büyük sorumluluklar düşüyordu . Kolay değildi , nerede ise çeyrek asırdan fazla ( 27 Yıl ) bir süre tek başına ülkeyi yöneten bir zihniyet veya parti muhalefette kalıyordu . Yeni oluşan bu duruma kolayca alışmaları da beklenemezdi . Ancak bu dönem her ne kadar TEK PARTİ DÖNEMİ OLARAK İFADE EDİLİYOR İSE DE UYGULANAN DEVRİM KANUNLARI NEDENİ İLE İŞLERİNİ BİR GECEDE KAYBEDEN BİNLERCE MOLLA ,TARİKAT LİDERİ , ŞEYHLER ve benzer GERİCİ/TUTUCU KİŞİ ve KURUMLARIN oluşturduğu güçlü bir muhalefetin olduğunu unutmamak gerekir . Ne yazık ki yeni kurulan ve iktidara gelen DEMOKRA PARTİ YÖNETİCİLERİ SIRF ONLARIN OYLARINI ALABİLMEK İÇİN ONLARLA İŞBİRLİĞİ İÇİNE GİRMİŞLERDİ . İktidara da onların oyları sayesinde gelmişlerdi . Bu bakımdan CHP açısından yeni duruma alışmak ve kabullenmek zor ve zaman alacaktı . Nitekim , başlangıçta gerek iktidara gelen DP ve gerekse muhalefette kalan CHP , oluşan yeni duruma alışmakta zorlanmışlardı . Diğer taraftan , ayrı bir parti kimliği altında iktidara gelen kişiler kendi içlerinde çıkan arkadaşları , can yoldaşları , yıllarca beraber çalıştıkları , ekmeğini suyunu paylaştıkları siyasetçileri idi . Bu duygu ve düşüncelerden olacak ki her iki parti mensupları da ilk zamanlarda da olumlu , ılımlı ve yapıcı bir yol izlemeye başlamışlardır . Partilerin bu olumlu tavrı Türk Siyaseti ve Demokrasisi açısından da umut verici bir gelişme olarak değerlendirilmişti .
    Ne yazık ki oluşan bu yeni durum veya cicim ayları uzun sürmemişti . Türkiye’ de iktidarda yer alan partilerin , muhalefete ve muhalif düşüncelere yönelik olumsuz tutum ve davranışların ilk filizleri DP döneminde oluşturulmaya başlanılmıştı . İktidar partisi , eleştirilmesine veya icraatlarına muhalefet edilmesine hiç taviz vermiyor veya tahammül edemiyor çok sert tepkiler vermeye başlamıştı .İktidarın uzlaşmaz tutumu karşısında muhalefet partisi de eleştirinin dozunu giderek arttırmaya ve acımasızca iktidara yüklenmeye başlamıştı . Partiler arasında ki bu zıtlaşma 1954 yılı seçimlerine kadar sürdürülmüştü . Bu arada iktidar partisi meclisteki çoğunluğuna dayanarak muhalefet partisi CHP’ ye göz dağı vermek ve partinin mal varlığına el koymak gibi yakışıksız girişimlerde de bulunmuştu .1954 yılında yapılan seçimlerde iktidar partisi yine ezici bir çoğunlukla seçimleri kazanmıştı . Elde edilen sonuçlar DP’yi daha fazla cesaretlendirmişti . Geniş halk kitlelerinden aldığı iktidar yetkisini arkasında hisseden DP yöneticileri ‘’MİLLİ İRADE ‘’kavramı adı altında yeni bir olgu yaratmışlardı Ayrıca MİLLİ İRADE kavramı ile muhalefete yönelik tutum ve davranışlarını daha da sertleştirmeye başlamışlardı . Dönemin Başbakanı Adnan MENDERES meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasında ‘’EĞER MUHALEFETE KARŞI HATALI BİR YOL İZLEMİŞ OLSAYDIK , BUNUN HESABINI KESECEK YİNE MİLLETİN KENDİSİ OLACAKTI ‘’diyerek MİLLİ İRADE’ den aldıkları güce atıfta bulunmuştu . Bu sözleri sarf etmeden önce iktidar partisinin oylarıyla ülke genelin de TÜM HALK EVLERİ TASFİYE EDİLMİŞ ve CHP nin de TÜM MAL VARLIĞINA DA EL KONULMUŞTU . Başka bir ifadeyle muhalefet partisi en ağır şekilde cezalandırılmıştı . Yani , DP olarak yaptıkları işin doğruluğunu MİLLİ İRADE’ de onaylamıştır demek istemişlerdir .
    Milli İrade kavramını o kadar geniş alanlarda kullanmaya başlamışlardı ki kuvvetler ayrılığı esasına dayanan YASAMA , YÜRÜTME ve zaman içinde YARGI organlarını bile MİLLİ İRADE kavramı kapsamı içinde siyasi gücün etkisi altına almışlardı . Bağımsız olması gereken yargı mekanizması da adeta HÜKÜMET ADINA İŞ YAPAN bir kurum haline getirilmişti . Özetle ifade etmek gerekirse , basın yayın kurum ve kuruluşlarını , üniversiteleri ve muhalefeti susturabilmek için , devletin tüm kurum kuruluş ve imkanlarını kullanarak muhalefeti ve muhalifleri baskı ve sindirme hareketine başlamışlardı . Bu kapsamda yaşanan olayları yakın mercek altına alarak yukarıda ki paragraflar da sizlerle paylaşmaya çalışmıştım . Bence , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbe nedenlerini Bizzat Demokrat Partisi kendisi hazırlamış ve yaratmıştır . Zira tek başına iktidarda olan bir partinin , hem de ezici bir çoğunlukta olarak ve on yıl gibi uzun bir zaman sürecinde bu denli yanlışlıklar yapmaması ve bu davranışlara tevessül etmemesi gerekirdi .

    c 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin Planlanması ve Uygulanası
    . Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi Demokrat Partinin Silahlı Kuvvetlere karşı olumsuz tutumu , özellikle ben ‘’ORDUYU YEDEK SUBAYLARLA DA İDARE EDERİM’’ ve Meclis çoğunluğuna dayanarak ‘’ SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GERİ GETİREBİLİRSİNİZ ‘’ sözleri DEVRİM KANUNLARINA RAĞMEN dini bir politik araç olarak kullanması ve dini konularda aşırı taviz vermesi , üniversite gençliğini hiçe sayarak onları baskı rejimi uygulayarak gençliği baskı altına alması Üniversite Yönetici Hocalarına KARA CÜBBELİLER diyerek onları aşağılayıcı bir tutum içine girmesi , MİLLİ İRADE kavramı adı altında YASAMA ,YÜRÜTME ve YARGI organlarını Hükümetin kontrolü altına alarak keyfi idareye yeltenmesi , özellikle Silahlı Kuvvetler bünyesinde genç subaylar arasında gizli örgütlenmelerin başladığını ve bu örgütlenmelerin münferit olarak Ankara ve İstanbul da yoğunluk kazandığını ifade etmeye çalışmıştım . 27 mayıs 1960 yılında yapılan Askeri Darbenin temelini oluşturan ve yapılan harekatın planlamasını ve icrasını içeren bu faaliyetlere kısaca değinmek istiyorum .
    Açıklayıcı Not : Sizlerle paylaşmaya çalışacağım bilgilerin kaynağı Harp Okulun da Tabur Komutanımız olan Bahtiyar YALTA tarafında kaleme alınan ‘’BİR DARBECİ SUBAYIN HATIRALARI’’ adlı kitabıdır . Aramızdan ayrılarak hakkın rahmetine kavuşan ve tüm devre arkadaşlarımızca çok sevilen ve sayılan Tabur Komutanımız Bahtiyar YALTA’ ya Allahtan rahmet diler mekanının cennet olmasını niyaz eylerim .
    Gizli olarak yürütülen darbecilerin İstanbul Grubunu ; Tuğgeneral Abdurrahman Doruk başkanlığında ; Kur. Yzb. Orhan KABİBAY , Hv. Kur. Alb. Mucip ATAKLI , Kur. Bnb. Ahmet YILDIZ , Kur. Bnb. Numan ESİN gibi isimlerden oluşuyordu .
    Ankara Grubu ise ; liderliğini Tümg. Cemal MADANOĞLU’ nun yaptığı , Kur Alb. Osman KÖKSAL , Kur. Yb. Sadi KOÇAŞ , Kur. Yb. Sezai OKAN ve Kur. Bnb. Suphi KARAMAN’ dan oluşuyordu .
    Daha sonra ki yıllarda yaptığım detaylı araştırmalarda Ankara Grubu’ nun , 27 Mayıs1960 Askeri Darbe Harekatının nasıl planlandığı ve icra edildiği konularında yegane yazılı belge Kur. Bnb. Suphi KARAMAN’ ın özel arşivin de bulunmuştur . Zira Ankara Grubu Askeri Darbe son hazırlık çalışmalarını Kara Harp Okulunda yürütülmüş ve yapılan çalışmaların da sekreterlik görevi de Kur. Bnb. Suphi KARAMA yapmıştır . Gerek Suphi Karaman’ ın arşiv belgesinde ve gerekse ‘’Korg. Cemal MADANOĞLU’ nun Anılarında ki bilgilere göre , yapılacak Askeri Darbenin son resmi koordinasyon toplantısı Ankara Harp Okulunda yapılmıştır. Başka bir ifadeyle o tarihe kadar birbirleri ile koordineli ama münferit ve gizli olarak yürütülen ihtilal çalışmaları yapılacak harekatın son koordinasyonu Harp Okulunda yapılmıştır. Bu toplantıya Cemal MADANOĞLU, Osman KÖKSAL, Sadi KOÇAŞ, Sezai OKAN ve Suphi KARAMAN katılmışlardır. Toplantının ana gündem maddesi bir gün sonra yani 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılacak Askeri Darbe hazırlıklarına son şeklini vermekmiş . Çok genel bir yaklaşım ile kim , ne maksatla , nerede , ne zaman , neyi , nasıl ve ne yapacak sorularına cevap verecek şekilde en ince detayına kadar uygulanacak HAREKAT PLANI’ nın detayları gözden geçirilmiş , alınan kararlar kayıt altına alınarak katılımcılarca imzalanmıştı .
    ‘’Korgeneral Madanoğlu’nun Anıları ‘’ adlı eserine göre Ankara da Harekat Planı şu şekilde uygulanmıştır . 27 mayıs 1960 sabahı saat 03.30 ‘ da bir Üsteğmen komutasında bir komando timi Harp Okulundan hareket ederek Sıkı Yönetim Karargahı olarak kullanılacak ve şu anda Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Komutanlığı (ATSEK) olan binayı herhangi bir direnişle karşılaşmadan binayı ele geçirmişler ve bina da bulunan askerleri de enterne ederek bina çevresinde gerekli emniyet tedbirlerini almışlardı. Ankara bölgesinde yapılacak harekat süresince uygulanacak parola ‘’İNKILAP’’, işareti ise ‘’EL KALDIRMA’’ olarak belirlenmişti . Binanın ele geçirilmesini haber alan icra ekibi saat 03.45’ te Çankaya Tepelerinde tan yeri ağarırken Tümg. Madanoğlu ve yanında ki dört kişilik karargah heyeti ile birlikte askeri bir araçla Kara Harp Okulundan hareket ederek Sıkı Yönetim Karargahı olarak kullanmayı planladıkları binaya varmışlardı . O esnada harekat planın da görev verilen tüm birlikler , genç subaylar ve görevli personel de saat 03.30’ dan itibaren yaydan boşanmış birer ok gibi planlanan hedeflerine en seri şekilde varmışlar başta radyo evi , Merkez Komutanlığı , büyük postane , Muhafız Alayı , Çankaya köşkü , ve benzeri kritik yerler ile öngörülen kurum ve kuruluşları süratle ele geçirilmiş ve gerekli emniyet tedbirlerini almışlardı . Aynı saatlerde İstanbul da da benzer Askeri Darbe Harekatı başlatılmış , planda öngörülen hedefler zamanında ve fazla direnişle karşılaşılmadan ele geçirilmişti . Askeri Darbe yapıldığı haberi Ankara ve İstanbul radyolarından ayrı ayrı okunarak halka duyurulmuştu. Ankara Radyosundan darbe haberini Kur. Alb. Alparslan TÜRKEŞ okumuştu
    Askeri Darbe Bildirisinde özetle ; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimini son günlerde içine düştüğü kötü durumdan kurtarmak , kardeş kanı dökülmesini önlemek , ülkede huzur ve sükunu sağlamak maksadıyla ülke yönetimine el koyduğunu , tüm ülke genelinde Sıkı Yönetim ilan edildiğini , vatandaşların konulan yasaklara uymaları gerektiğini en kısa süre de yönetimin sivillere devredileceğini , ülkemizin yapmış olduğu NATO ve CENTO gibi yapılan antlaşmalara bağlı olmaya devam edileceği gibi genel hususlara yer verilmişti . Açıklayıcı Not : Metnin tamamı çok daha uzun olduğu için yazılmamıştır .
    Askeri Darbeyi gerçekleştiren genç subaylar Ankara da toplanarak MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ’ ni oluşturmak üzere ilk ELEME KOMİTESİ’ ni veya SEÇİCİ KURUL üyelerini belirlemişlerdi . Dokuz kişilik Seçici Kurul üyeleri şu isimlerden oluşturulmuştu . Alparslan TÜRKEŞ , Suphi KARAMAN , Sezai OKAN , Ekrem ACUNER , Sami KÜÇÜK , Orhan KABİBAY , Ahmet YILDIZ , Orhan ERKANLI , Numan ESİN’ den teşkil edilmişti .
    Oluşturulan seçici Kurulun tarafsız ve ciddi çalışması sonucunda Kara , Hava , Deniz Jandarma Kuvvetlerinden de üyeler seçilerek 37 kişilik Milli Birlik Komite üyeleri belirlemişlerdi. Komitede görev alan bu kişiler yetenekli , dürüst , tarafsız , ordu da iyi isim yapmış , gelecek vadeden mümtaz kişilerden oluşturulmuştu .( Kaynak : Orhan Erkanlı’ nın ,Anılar , sorunlar ve sorumlular baha matbaası doğan kitap evi s 127 . Numan ESİN’ in ist 1972s127 , Devrim ve Demokrasi adlı eser)
    Yemin ederek hemen çalışmalarına başlayan MBK’ si üyelerinin yemin metni şu şekilde belirlenmişti . ‘’BİR KAŞILIK BEKLEMEDEN , AHLAK , ADALET ve İNSAN HAKLARI PRENSİPLERİNDEN ve VİJDANİ KANAATLERİMDEN BAŞKA BİR SINIRLA BAĞLI OLMAKSIZIN , KENDİMİTÜRK MİLLETİNE ADADIM’’ şeklinde yemin ederek çok ağır ve şerefli görevlerine heyecan içinde hevesle başlamışlardı .
    MBK’ si üyeleri Komite Başkanlığına Cemal GÜRSEL getirmişlerdi . Askeri Darbenin yapıldığı tarihte Org. Cemal GÜRSEL İzmir de bulunmaktaydı .
    Cemal GÜRSEL İzmir’ den Ankara’ ya getirilirken Askerim Uçakta kendisine refakat eden Kur. Bnb. Avni ELEVLİ’ ye şu emirlerimi not al ve yayınlayın talimatını vermişti . (kaynak Avni ELEVLİ ; Batırılmayan Gemi Türkiye adlı eserinin 1967 s-94)
    '’Ankara , İzmir ve İstanbul’ a birer vali atanacak , Uşak Valisini derhal görevden derhal alınacak , Yassı Ada derhal boşaltılacak ve bütün tutuklular oraya gönderilecek , vilayet ve kazalardaki koyu partizan faaliyeti gösterenler ile şüpheli görülenler derhal tutuklanacak ve Yassı Ada’ ya gönderilecek , Emniyet Müdürleri ile azılı polisler derhal tutuklanacak , Lüzumsuz ve fazla tutuklamalardan imtina edilecek , bu özellikle dikkat edilecek konuya ve titizlikle planlanacak ve uygulanacak , Dış İşleri Bakanlığına Selim SARPER getirilecek ‘’ konularını içeren ilk emrini vermişti .
    Org. General Cemal GÜRSEL’ in Ankara da kendisini karşılayan MBK üyelerine söylediği ilk sözler de çok önemliydi . ‘’ Ordu bu gün memleket sathında çok önemli görevler üslenmiştir . Bu durum ordu için bir vazifedir . Amma devamı zaaftır (olmayacaktır anlamında kullanılmıştır) . İhtilali yapan arkadaşlarım mümkün olduğu kadar bu vazifeden süratle ayrılıp asli görevleri olan ordudaki işlerinin başına geçmek arzu ve gayretini göstereceklerdir . Yani ordumuzda ki esas vazifemize döneceğiz . Bütün arkadaşlarımın buna inanmalarını ve bunun lüzumunun kati olarak bilinmesini bilhassa rica ederim . Biz politikaya karışmak için ihtilal yapmadık …. Vazifemiz bittiği anda kendi şerefli saflarımızda kendi birliklerimize ve vazifemize döneceğiz ……’’ Gürsel’ in ayağını tozu ile söylediği bu sözlerin anlamı Askeri Darbeyi başarı ile yaptınız politikaya bulaşmadan hemen asli göreviniz olan kışlaya dönünüz anlamına geliyordu . Henüz koltuğuna oturmamış Gürsel’ in bu sözleri DEMOKLES’ in kılıcı gibi MBK üyelerinin önüne konulmuştu . Gürsel’ in bu sözleri , MBK üyelerince önce hayret , sonra endişe ve tepki ile karşılanmıştı . (kaynak Avni Elevli age s 96) . Gürsel’ in bu sözlerine ilk tepki Sezai OKAN’ dan gelmişti ‘’İhtilal hala devam ediyor paşam , ihtilal henüz bitmemiştir ‘’ sözleri ile bir bakıma Gürsel’ i uyarmaya çalışmıştı . Diğer taraftan kurt politikacı İsmet İNÖNÜ de ‘’Bunlar genç subaylar , kışlaya kolay kolay dönmezler’’ diyerek endişelerini dile getirmişti .
    Milli Birlik Komitesi içindeki farklı ve ayırıcı görüşler de bariz bir şekilde görülüyordu . Örneğin , Alpaslan Türkeş , siyasi görüşü olan , ne istediğini bilen ayrıca teşkilatçılığı ile bilinen adam kullanma ustalığı olan bir subaydı . Fakat Türkeş’ in tutuculuğu ve liderlik hırsı güven vermeyen itici ve bencil yanı ağır basıyordu ki bu özellikleri diğer MBK üyelerince yadırganıyordu (kaynak , Suphi KARAMAN ile görüşme , Dostlar Sitesi , Ankara) . Bir diğer göze batan kişi ise Kur. Alb Ekrem ACUNER idi .Tutum ve davranışları ile MBK ‘ ne en fazla zarar veren kişilerden birisiydi .’’MBK için de CHP’ nin en ateşli taraftarıydı . ACUNR oluşturulan komitenin ülkeyi yönetme de yetersiz kalacağını , bu nedenle iktidarı derhal İNÖNÜ’ ye devredilmesi görüşünü savunuyordu (kaynak age)
    Bu arada , İNÖNÜ 29 Mayıs 1960 tarihinde Cemal GÜRSEL’ i makamında ziyaret ederek ,Silahlı Kuvvetlere hakimi bir komutanı olarak ‘’Bir an önce seçimlere gidilmesi ‘’ tavsiyesinde bulunmuştu . Aslında İNÖNÜ ile GÜRSEL ta….İstiklal Harbinden beri bir birlerini çok iyi tanıyan kişilerdi . İnönü İkinci Batı Anadolu Cephe Komutanı( Bilindiği gibi ilk Batı Cephe komutanı Ali Fuat CEBESOY’ idi ) iken Cemal GÜRSEL Üsteğmen rütbesi ile İnönü’ nün emrinde Bölük Komutanı olarak cephede görev yapan bir subaydı . Kadere bakın ki İnönü emrinde bir bölük komutanı olarak görev yapan üsteğmen GÜRSEL şimdi Devlet Başkanı olarak İnönü’ nü karşısındaydı .
    MBK üyeleri ; Danıştay , Yargıtay , ve Askeri Temyiz Mahkemesi üyelerinden partizanca tutumu ve DP’ li veya sempatizanı olmayan profesörlerden bir heyet oluşturarak ara dönemi onlarla atlatmayı düşünmüşlerdi . Komite tarafından seçilerek Ankara’ ya davet edilen profesörlerin içinde Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami ONAR , Ord. Prof. Dr. Hıfzı VELDET VELİDEDEOĞLU ve Prof. Dr. Nail KUBALI gibi o zamanın en meşhur Anayasa ve Medeni Hukuk hocaları vardı . MBK adına Korg. MADANOĞLU yaptığı konuşmada ‘’ MBK olarak kalıcı olmadıklarını , en kısa sürede iyi bir ANAYASA ve SEÇİM YASASI ve öngörülen diğer kanunlar yapıldıktan ve halk tarafından kabul edildikten sonra seçime gideceklerini’’ söyleyerek bu değerli hocaları göreve davet etmişlerdi . Hocalar grubu da kendi aralarında iş bölümü yaparak Anayasa ve Seçim Yasası ve diğer yasaları yapmak üzere çalışmalarına başlamışlardı .
    Başta Alparslan Türkeş olmak üzere MBK üyelerinden bazıları komitenin verimli çalışmalarını sudan sebeplerden dolayı iş yapamaz hale getirmişlerdi . Zira başlangıçta planlanan ve vaat edilen önemli işlerin nerede ise hiç biri yapılamamıştı . Başka bir yaklaşımla milletin beklentileri yerine getirilememişti . Devlet Başkanı konumunda ki Gürsel bu sıkıcı duruma bir çare bulabilmek için arayış içine girmişti . İnönü sonra Madanoğlu ve Silahlı Kuvvetlerin üst düzey komutanlarıyla da koordine ederek MBK. de tasfiye kararı almıştı . Tasfiye kararı uyarınca 14 Komite üyesinin işine son verilmiş ve bu durum 12/13 Kasım 1960 tarihide yürürlüğe konulmuştur . Emekli edilerek görevlerine son verilen 14 MBK üyeleri ‘’ASKERİ DANIŞMAN ‘’ adı altında yurt dışına dünyanın 14 ülkesine atanmışlardı . Bir kaç örnek verecek olursak ; Alparslan TÜRKEŞ Yeni Delhi’ ye , Orhan KABİBAY OTTAWA’ ya , Muzaffer ÖZDAĞ Tokyo’ ya ……gibi yerlere gönderilmişlerdi . Aynı tarihte alınan bir karar uyarınca MBK’ nin kolayca kontrol altında tutabileceği bir ‘’ KURUCU MECLİSİN KURULMASINA’’ ve yapılacak işlerin bu meclis kararı ile yürütülmesine karar vermişlerdi . Prof. Dr. TURAN FEYZİOĞLU başkanlığında oluşturulan heyet yirmi gün gibi kısa bir süre içinde Kurucu Meclisin Kuruluş Kanunu ve Çalışma Esaslarını belirleyerek komite üyelerine sunmuş ve tasarı da onaylanarak yürürlüğe sokulmuştu . Belirlenen esaslar çerçevesinde KURUCU MECLİ oluşturulmuş ve hemen çalışmalarına başlamıştı . Kurucu meclis sayesinde MBK üyeleri daha rahat bir çalışma ortama kavuşmuşlardı . Anayasa , Partiler Kanunu , Seçim Kanunu ve Meclis İç Tüzüğü gibi önemli çalışmalar hızlandırılmıştı . Belirlenen esaslar çerçevesinde Yeni Partiler Kurulmuş ve yapılacak seçimlerden sonra yönetimin sivillere devredilmesi öngörülmüştü . MBK’ nin bundan sonra ki faaliyetleri 22 Şubat 1962 tarihinde Harp Okulu Komutanı Talat AYDEMİR tarafından yapılmak istenen BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİ içinde ki olaylar kapsamında sizlerle paylaşılacaktır

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerileri ve Okurlarım
    Bu gün sizlerle 27 mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatını paylaşmaya başlayacağım . Öncelikle Askeri Darbe aşamasında Bursa/Işıklar Askeri Lisesi bünyesinde yaşanan olayları , daha sonra da darbeye sebep olan nedenleri 1950 yılından başlayarak 1960 yılına kadar ülke genelinde yaşanan olayları akış ve oluş sırası içinde sizlerle paylaşmaya çalışacağım . Yarın ki yazımda deneyimli bir Emekli Asker ve Akademisyen olarak olayların genel bir değerlendirilmesini ve Askeri Darbenin nasıl planlandığı ve icra edildiği konularını sizlerle paylaşacağım. Selam ve Sevgilerimle iyi okumalar .
    İstanbul Gezisi ve Yaşanmış Bir Yasak Aşk Hikayesinden sonra Bursa’ ya dönmüş ve öğrencilik faaliyetlerimizi Işıklar Askeri Lisesinde devam ettirmekteydik . Lise birinci sınıfta elde ettiğim başarımı Lise ikinci ve üçüncü sınıflarda da devam ettirerek Harp Okuluna gitmeye hak kazanmıştım. Ancak o zamanlarda bir uygulama vardı , sınıfını doğrudan geçsen dahi , her öğrenci tüm derslerden ‘’LİSE BİTİRME SINAVLARINA’’ katılmak zorundaydı . Bu sınavlar da genellikle MAYIS ayının ortalarına doğru başlar ve sonlarına doğru da bitirilirdi . Tüm öğrenciler bütün dersler için oluşturulan sınav komisyonları huzurunda teker teker her ders için ayrı ayrı sınavlara girmek ve başarılı olmak zorundaydı. Aksi halde lise bitirme diploması verilmiyordu . Oluşturulan sınav komisyonların da genellikle okul dışından diğer okullardan da aynı branştan temsilci öğretmenler de bulunduruluyordu .
    BURSA/Işıklar Askeri Lisesin de MAYIS ayının ikinci haftasında ‘’LİSE BİTİRME SINAVLARI’’ başlamıştı . Okul Öğretim Kurulunca yapılan plan ve program çerçevesinde sınavlar aralıksız devam ediyordu . Benimle birlikte tüm lise son sınıf öğrencileri , büyük bir heyecan ve stres içinde LİSE BİTİRME SINAVLARI’ na girip çıkıyorlardı . Benim açımdan , Lise Bitirme Sınavları da başarılı bir şekilde devam ediyordu . Sınavların sonuna doğru yaklaşmıştık . Bizim kısım için son sınav KİMYA dersindendi ve 27 MAYIS 1960 tarihinde yapılması planlanmıştı . Her zaman olduğu gibi o gün de sabah erkenden kalkmış , tıraşımı olmuş , elimizi yüzümüzü yıkamış , kahvaltı için yemekhanenin yolunu tutmuştum . Yemekhanede ki radyoyu sonuna kadar açmışlardı , Milli marşlar çalıyor ara da bir kalın ve gür sesli bir kişi Silahlı Kuvvetlerin Yönetime el koyduğunu , Askeri Darbe yapıldığını , ikinci bir emre kadar ülke genelinde SIKI YÖNETİM ilan edildiğini , vatandaşların , konulan yasaklara titizlikle uymaları gibi klasik sözler tekrar tekrar anons ediliyordu . Bizler şaşırıp kalmıştık , ne yapacağımızı merak ederken Okul Komutanlığınca öğrenciler dahil tüm personelin , okulun orta bahçesinde toplanması anons edilmişti . Okul Komutanı , kısaca durumu izah ettikten sonra yapılmakta olan sınav programının aynen uygulamaya devam edilmesini , okuldaki diğer personelin de normal görevlerine devam etmelerini , gelişecek ve değişecek durumlara göre bizlere bilgi verileceğini bildirerek herkesin görev bölgesine gitmesini istemişlerdi . Ne olup bittiğini tam olarak bilmemekle birlikte içimde buruk bir huzur , bir sevinç ve neşe oluşmaya başlamıştı . Etrafıma baktığım da tüm arkadaşlarımda da aynı duyguyu ve sevinci görüyordum . Birbirimize sarıldık , birbirimizi kutladık ve doğruca sınav yapılacak odanın yolunu tutmuştuk .
    Sınav sırası bana geldiğinde sınav odasına girmiştim ve askerce selam vermiştim . Kimya hocamız Yzb. Mustafa ÇATALOĞLU elinde tuttuğu torbadan , sırayla üç tane soru numarası çekmemi söylemişti . Her seferinde bir soru kağıdı olmak üzere üç tane soru numara çekmiş ve numaraları heyete göstererek yazdırmıştım . Sınav komisyonu da soru listesine bakarak hangi konuları anlatmam gerektiğini bana söylemişler ve hazırlık yapma yerini göstererek oturmamı söylemişlerdi. Kısa bir hazırlıktan sonra beni komisyonun karşısındaki kara tahtanın yanına davet etmişlerdi . Sırasıyla soruları yanıtlamaya başlamıştım , gerekli durumlarda kimya formüllerini de tahtaya yazıyordum. Daha birinci sorunun cevabını bitirmeden hocam devreye girerek ‘’ benim tüm derslerden okulun en iyi öğrencilerinden birisi olduğumu , benimle gurur duyduğunu , her konuda soru sorabileceklerini vurgulayarak ‘’ beni gururlandırmıştı . Komisyon üyeleri de diğer soruları yanıtlamama gerek kalmadığını söyleyerek dışarı çıkmamı söylemişlerdi . Böylece ; çok korktuğum '' LİSE BİTİRME SINAVLARINI ‘’ da başarı ile vermiş ve HARP OKULUNA gitmeye hak kazanmıştım . Lise hayatımı da burada noktalarken benden daha mutlu daha huzurlu kimse yoktu diyebilirim , en azından kendimi öyle hissediyordum . Ayrıca geleceğine güven ve umutla bakan , tuttuğunu koparan kendine inanan ve güvenen bir genç olmuştum . Diğer taraftan aileme ve Nuri Hocama da verdiğim başarı sözünü de yerine getirmiş olmanın hazzını yaşıyordum .
    Acısıyla tatlısıyla üç yılım geçmişti Işıklar Askeri lisesinde . Sonuç olarak Askeri Liselerden güdülen amaçlara fazlasıyla ulaşılmıştı . Harp Okulu öğrencisi olmaya hak kazanan bizlere askerliğin temel esaslarını öğrenmiş , bilgi birikimi mükemmel bir seviyede oluşturulmuş vatan ve millet sevgisiyle yoğrulmuş , bedenen ve ruhen kendine güvenen ve inanan birer kişilik kazandırılmıştı .
    Lise Bitirme Sınavları sona ermiş olmasına rağmen bizleri izinli olarak memleketimize göndermemişlerdi . Zira , bir taraftan , ülke genelinde SIKI YÖNETİM devam ederken bir taraftan da , BURSA Garnizonunda , tutuklamalar ve gözaltılar yoğun bir şekilde devam ediyordu . Okul komutanı Kurmay Albay Fikret ELBİZİM başta olmak üzere okul yönetimi de , büyük bir tedirginlik içindeydi . Nitekim , birkaç gün geçmeden okul komutanını görevden almışlar ve tutuklamışlardı , yerine yeni komutan atamışlardı . Bursa Valisi İHSAN SABRİ ÇAĞLAYANGİL’ i ve onun gibi Bursa da bulunan bazı siyasi personeli ve sivil bürokratlar ile bazı üniformalı askerleri de tutuklayarak Askeri Liseye hapsetmişlerdi . Özellikle son sınıf öğrencilerinden iri yapılı olan arkadaşların bir çoğuna , kısa bir oryantasyon eğitiminden sonra tutuklu personele nezaret etmek üzere nöbet bile yazmışlardı .
    Ülke genelinde SIKI YÖNETİM UYGULANMASI ve SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI olması nedeniyle bizler bol bol kitap okuma fırsatı bulabiliyorduk . Bazen de okul kütüphanesinde Tarih Dersi hocamız Öğretmen Binbaşı Emin FİDAN’ ı dikkatle ve huşu içinde dinliyorduk .
    Gerek Tarih Hocamız Emin FİDAN’ ın anlattıklarına ve gerekse daha sonraki tarihlerde yaptığım araştırmalara göre ; 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti Yönetimi ile Ordu ilişkileri hiç de iç açıcı değilmiş . Zira Demokrat parti mensupları bilinmeyen bazı nedenlerle , muhtemelen özellikle SİLAHLI KUVVELERİN üst kademelerin de bulunan generallerin İsmet İNÖNÜ’ ye ve dolayısıyla CHP sempati duydukları kanısıyla iktidara geldikleri günlerden itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerini her zaman dışlama politikası izlemişlerdi . Başka bir ifadeyle silahlı kuvvetlerle daima gergin ve çok stresli geçen bir politika izlemeye başlamışlardı. Nitekim , iktidarının daha ikinci ayında kendi düşünce ve görüşlerine muhalif olduğunu düşündükleri yüzlerce general ve subayı herhangi bir gerekçe göstermeksizin ordudan tasfiye etmişlerdi yani ordudan atmışlardı . Bu uygulama demokrat Parti ile ordu ilişkilerinin çok sert geçeceğinin ilk işareti olarak değerlendiriliyordu . Ayrıca , Adnan Menderes’in ‘’BEN BU ORDUYU YEDEK SUBAYLARLA BİLE İDARE EDERİM’’ gibi , popülist lafları , kamu oyun da ordu mensuplarını küçük düşürmeye , aşağılamaya ve en önemlisi ordu mensuplarını rencide ve tahrik edici laf ve davranış olarak değerlendirilerek tansiyonun yükselmesine sebep olmaktaymış . Diğer taraftan yine Adnan Menderes’in DP meclis Grup Toplantısında Meclisteki çoğunluğuna dayanarak ‘’SİZLER İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GERİ GETİREBİLİRSİNİZ ‘’ gibi gereksiz ve kasıtlı ve kışkırtıcı olarak değerlendirilen sözleri ‘’ KEMALİZM ve LAİK’’ lik karşıtı ifadeler olarak algılanıyormuş . Ayrıca dini siyasete alet edici tutum ve davranışları hem muhalefet , hem üniversite ve hem de silahlı kuvvetlerce yadırganıyor ve şiddetle kınanıyormuş . Başka bir ifadeyle dinci kesimin oylarını alabilmek ve onlara hoş görünmek için DEVRİM KANUNLARINA RAGMEN pervasızca dini konularda tavizler veriyor ve dini politik bir araç olarak kullanıyorlarmış . Bunun nedeni olarak ta yapılan devrimler sebebiyle işini kaybeden mollaların , tarikat liderlerini şeyhlerin ve onların yandaşlarının oylarını alabilmek için böyle davranıyorlarmış . Diğer taraftan İktidarda kaldıkları on yıl boyunca silahlı kuvvetlerin modernleştirilmesi , zamanın gelişen ve değişen silah araç ve gereçlerle ordunun donatılması konularında Demokrat Parti Hükümetleri hiçbir icraatla bulunmuyormuş . Hükümetin Silahlı Kuvvetleri mensuplarına yönelik izlediği bu aşağılayıcı ve rencide edici politikaları nedeniyle özellikle ordunun alt kademesinde genç subaylar arasında hükümete karşı hoşnutsuzluk oluşmuş ve gizli gizli örgütlenme faaliyetleri duyumları alınıyormuş ama tüm bu faaliyetler gizli yürütüldüğü için detaylara ulaşılamıyormuş . Özellikle gizli örgütlenme hareketleri İstanbul ve Ankara da yoğunluk kazanıyormuş. Yaptığım araştırmalara göre örgütlenme faaliyetleri emir komuta zinciri içinde yapılmayıp münferit olarak yürütülüyormuş . Hükümeti devirmeye yönelik faaliyetlerin nasıl planlandığı ve icra edildiği konuları daha sonraki bölümlerde sizlerle detaylı olarak paylaşılacaktır .
    Demokrat Parti Hükümeti , TBMM’ de elde ettiği millet vekili çoğunluğuna dayanarak muhalefet partisini susturmak , sindirmek için her türlü yola acımasızca başvuruyormuş . İşi o kadar ileri götürmüştü ki halka hizmet veren Halk Evlerini kapattırmışlardı. Halbuki Halk Evleri Kemalist öğretmenler ve idareciler tarafında yönetilen ülkenin ve köylünün aydınlatılası için okuma yazma öğreten güzel sanatlar , sosyal dayanışma , daha modern tekniklerle tarım ve çiftçilik işleri yapma , sebze ve meyvecilik yapma gibi konularda milyonlarca kırsal alan insanını eğitmiş ve aydınlatmış köklü bir kuruluşmuş . Kısacası Halk Evleri KEMALİST ülkenin etrafına ışık saçan aydınlık evleriymiş . Demokrat Parti işi o kadar ileri götürmüştü ki CHP ‘nin mal varlığına bile el koymuşlardı . Diğer taraftan , Muhalefet Partisi Genel Başkanı İSMET İNÖNÜ’ nün çıktığı yurt içi gezilerine karşı Demokrat Parti Hükümeti tarafından , gezi yapılacağı tüm valiliklere gönderilen genelgelerle , bu gezilere mani olunması isteniyormuş . Bu şekilde getirilen yasakların , hem ANAYASA’ ya , hem de kanunlarda ki ‘’GEZİ ve SEYEHAT ÖZGÜRLÜĞÜNE’’ aykırı olduğu iktidar mensuplarınca bilindiği halde iktidar partisi ısrarla uygulamaktan vazgeçmiyormuş . Bu tip uygulamalardan özellikle ordu mensupları çok tedirgin oluyormuş . Zira , HÜRRİYETLERİ KISITLAYICI nitelikte ki bu kanunsuz emirlerin uygulanması Sıkı Yönetim nedeniyle çoğu kez ordu mensuplarına düşüyormuş . İNÖNÜ gibi büyük bir vatan kahramanına KURTULUŞ SAVAŞIN DA ülkenin kurtarılmasında destanlar yazan büyük Komutana ve BU GÜZİDE insana hiçbir ordu mensubu mani olmak istemiyormuş . Ordu mensuplarının bu tutumunu da iktidar partisi bir türlü hazmedemiyormuş . Ayrıca İNÖNÜ ‘nün , UŞAK, DENİZLİ , İZMİR , İSTANBUL/TOPKAPI ve KAYSERİ/YEŞİLHİSAR gezileri sırasında iktidar partisi mensuplarının ve yandaşlarının düzenlediği taşlı sopalı saldırılarda İNÖNÜ’ nün bizzat kendisi başta olmak üzere bir çok CHP ‘ li vatandaş yaralanmış olmasına tüm siyasi partiler , sivil toplum örgütleri , tarafsız basın mensupları ve üniversiteler büyük tepkiler gösteriyorlarmış . Diğer taraftan , meydana gelen olaylar karşısında iktidar mensuplarının sessiz kalmasına ülke genelinde iktidar partisi aleyhine tansiyonun yükselmesine sebep oluyormuş . Can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından halkın hükümete olan güvenin sarsılmasına sebep oluyormuş . İktidarın bu sorumsuz ve fevri davranış ve tutumları yurt dışında ki basın yayın organlar tarafından da büyük bir tepkiyle karşılanıyor ve ülkemiz dış politikada da yalnızlığa itilmesine sebep oluyormuş .
    Diğer taraftan , iktidar partisi tarafından kurulan ‘’ VATAN CEPHESİ ‘’ adı altında ki DEMOKRAT PARTİ’ nin bir yan kuruluşuna , tüm halk ve vatandaşlar zorla üye yaptırılmaya çalışılıyormuş , üye olmayanların devlet kademelerinde işe alınmadıkları gibi , çalışanların da mevcut işlerinden çıkartılmalarına kadar partizanca davranışlarda bulunuyorlarmış . Çok genel bir yaklaşımla ‘’DEMOKRAT PARTİLİ ‘’olmayanlara ülkede yaşama hakkı tanımıyorlarmış . Hatta halkı kandırmak ve yandaşlarına moral vermek için eski mezarlık taşlarında tespit edebildikleri ölmüş vatandaş isimlerini bile VATAN CEPHESİNE yeni kayıt olan üyeler adı altında saatlerce devletin resmi radyosundan propaganda yapıyorlarmış . Halkı ayırımcılığa ve cepheleşmeye zorluyorlarmış . Bu uygulamalar devletin tüm kademelerinde, kamu kurum ve kuruluşlarında ve hatta üniversiteler de bile etkin bir şekilde yapılıyormuş . Ayrıca , Demokrat Parti , muhalefeti ve basını susturabilmek için TBMM’ de ‘’TAHKİKAT KOMİSYONU’’ adı altında uydurma bir komisyon kurarak , muhalefete göz dağı vermeye çalışılıyormuş . Bu kanunsuz uygulamalar nedeniyle de TBMM ‘ de çalışamaz duruma getiriliyormuş
    Yine ulaşabildiğim kaynaklara göre yaklaşık olarak on yıl süren ‘’ DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI DÖNEMİ ‘’ üç bölüm halinde ve aşağıda açıklandığı şekilde değerlendiriliyormuş .
    a . 1950/1954 dönemini partinin’’ KALKINMA ve İLERLEME’’ dönemi olarak nitelendiriliyormuş .
    . Bu dönemde ki başarının nedenleri de şu şekilde açıklanıyormuş . Yaklaşık 27 yıl iktidarda kalan CHP den , mükemmel bir bütçe teslim alınmasına , çok iyi organize edilmiş ve oturmuş bir devlet yönetim şeklinin mevcudiyetine , ülkenin planlı ve programlı kalkınmasına yönelik ilk beş yıllık kalkınma planının hazırlanmış ve uygulamaya konulmuş olmasına , devletin milli çıkarları doğrultusunda , çok iyi organize edilmiş iç ve dış politika ilişkilerinin teslim alındığına , 1950 li yıllardan itibaren , özellikle AMERİKA’ nın TRUMAN DOKTRİNİ ÇERÇEVESİNDE hibe olarak yüz milyon dolar gibi bir sıcak para yardımında bulunmasına , keza AMERİKA’ nın ; MARŞAL YARDIMI adı altında TÜRKİYE’ ye gıda , malzeme , askeri araç ve gereç yardımında bulunulmasına , 1952 yılında TÜRKİYE ‘nin resmen NATO ‘ya üye yapılmasına , bu kapsamda ülkenin değişik yerlerinde NATO tesisleri kurulmaya başlanmasına , bu vesile ile ülke ekonomisine yabancı sermayenin (döviz) girmeye başlamasına , yine CHP tarafından kurulmuş olan Sümer bank , şişe cam , çimento , şeker fabrikaları gibi bir çok tesislerin etkin bir şekilde faaliyet göstermesine bağlanmaktaymış . Bu dönem de ; TBMM de de ezici bir çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi başarılı olmayıp ta ne yapacaktı ? . Başarılı olmaları için her şey CHP tarafından kendisine adeta ikram edilmiş ve sunulmuştu .
    b . 1954/1957 dönemi ; Demokrat Partinin DURAKLAM devri olarak değerlendiriliyormuş .
    1957 yılında yapılan genel seçimlerde DP oyların yüzde elli sekizini (%58) ‘ini alarak ezici bir çoğunlukla iktidarını yenilemişti . Ancak ülke yönetiminde işler hiç te istediği gibi gitmiyormuş . DP’nin Plansız / programsız ve hovardaca yaptığı harcamaları tıka basa dopdolu olarak devraldığı hazineyi dört yılda bitirerek hazineyi tamtakır hale getirmişlerdi . Demokrat Parti İktidarının keyfi davranışları yanında ve özellikle çalışmadan , alın teri dökmeden laf ebeliği yaparak milletin ve ülkenin sırtından geçinen din istismarcılarına Devrim Kanunlarına rağmen sırf onların oylarını alabilmek için aşırı tavizler vermesi , bu tür kişi ve kurumlara devletin olanaklarını hovardaca pekleş çekmesi , hükümetin kötü gidişatından dolayı Amerika ile olan iyi ilişkileri de bozulmaya başlamış ve Amerikan yardımlarının kesilmesi hükümeti zor durumda bırakmıştı . Özellikle Hükümetin plansız ve programsız harcamaları , hazine arazilerini yok pahasına satışa çıkarması , hiçbir üretim yapmadan ülke parasını yandaşlarına peşkeş çekmesi karşısında dışarıdan yeni borç para alma zorunluluğunu doğurmuştu . Hükümetin borç para taleplerine karşı Amerika daha ağır tavizler verilmesini talep ediyormuş . Ayrıca , Amerika’ nın , daha önceden hibe olarak verdiği araç ve gereçlerin yedek parçalarını (başka ülkelerde olmadığı için) fahiş fiyatlarla Türkiye ye satmaya kalkışması Türk/Amerikan ilişkilerini kopma noktasına getirmişti . Bu arada Hükümetin RUSYA ‘ya yanaşma faaliyetleri de Amerika tarafından yakından takip ediliyormuş .Türkiye Borç para(kredi) veren diğer uluslar arası kredi kurum/kuruluşlarına baş vurarak borç para talebinde bulunmuştu . Aslında borç para veren dünyada ki tüm kurum ve kuruluşlar Amerika’ nın güdümündeymiş . Yani Amerika ne derse onu yapıyorlarmış . Borç para veren kredi kuruluşları da Türk Lirasını DEVELÜE (TL’ nın değer kaybetmesi ) edilmesi kaydıyla borç para verebileceklerini belirtmişlerdi . Nitekim , Türk Lirası Amerikan Doları karşısın çok büyük değer kaybederek bir dolar 2.82 kuruş değerde iken , bir dolar 9.02 kuruş değere çıkartılarak (develüe edilerek ) Türkiye ye borç para verilmişti . Başka bir ifadeyle bir TL. bir günde neredeyse dört misline yakın değer kaybettirilmişti . Başka bir ifadeyle Türkiye’ nin borç miktarı bir gecede dört misline çıkmıştı . Böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa DEMOKRAT PARTİ HÜKÜMETİ zamanında borç para alabilmesi için parasının yaklaşık olarak dört misli değer kaybetmesine imza atılmıştı . Halbuki ; ATATÜRK ve CHP zamanında bir dolar yaklaşık olarak bir Türk Lirasına eşitmiş . Yani bir dolar bir Türk lirasına alınabiliyormuş . Bu denge 1923 yılından 1950 yılına yani yirmi yedi yıl aynen muhafaza edilmişti . Yani ATATÜR ve İNÖNÜ zamanın da , ülkemizin de paramızın da itibarı çok yüksekmiş . Hem de ülkemizin çok fakir olmasına rağmen dünya çapında itibarımız varmış , paramız da çok değerliymiş . Çünkü o zamanlarda da Amerika , Çin , Rusya ve Avrupa devletleri başta olmak üzere tüm dünya devletleri ve para babaları/ zenginleri LAFA DEĞİL İCRAATA bakıyorlarmış . Devlet yönetimin de İTİMAT ve GÜVENİRLİK LAFLA DEĞİL İCRAATLA değerlendiriliyormuş. Ayrıca , DÜNYA LİDERLERİ KRAL ve KRALİÇELERİ , ATATÜRK’ le görüşebilmek , bu şerefe nail olabilmek için sıraya giriyorlarmış .
    Ekonominin kötüye gitmesinin yanında , 1955 yılında meydana gelen 6/7 Eylül olaylarının dış basın tarafından abartılarak Türkiye aleyhine propaganda aracı olarak kullanılması Amerika Rusya , İngiltere ve Fransa gibi Avrupa’nın bir çok devletleri nazarında , DP hükümetini Dış Politikada gittikçe yalnızlığa doğru itiliyormuş . Zira , OSMANLI DEVLETİ zamanından itibaren verilen ekonomik tavizlerin (kapitülasyonların) kaynağı Atatürk zamanın da kısmen giderilmeye çalışıldıysa da kökleri kazınamamıştı. 6/7EYLÜL1955 olayları ile azınlıklara verilen tavizler , kısmen de olsa azaltılmaya çalışılmış ve asırlarca bir sülük/kene gibi ülkemizin kanını emen , sömüren ve sırtımızdan geçinen RUM , ERMENİ , YAHUDİ ve benzeri Türk uyruklu yabancılar büyük oranda can ve mal kaybına uğramışlar , bir çoğu da ülkemizi terk etmişlerdi . Adı geçen ülkeler , Türkiye’de meydana gelen 6/7 Eylül olaylarını bir türlü hazmedemiyorlarmış . Hatta , dünyanın ileri gelen belli başlı batı basını 6/7 Eylül olaylarını Türk devletinin bizzat planlayıp uygulattığı iddiasında bile bulunmuşlardı .
    Ayrıca ülke genelinde ki Fakülte ve Yüksek Okullarda bitmek/tükenmek bilmeyen öğrenci olaylarına karşı hükümet ülke genelinde HÜRRİYETLERİ KISITLAYICI nitelikte , belirli şehir ve bölgelerde ‘’SIKI YÖNETİM İLAN ETME ve Basına SANSÜR uygulama dahil hürriyeti kısıtlayıcı tedbirler almasının yanında çok miktarda muhalif gazetecilerin tutuklanarak ceza evlerine konulması , ayrıca Başbakan Adnan MENDERES’ in Üniversite üst düzey yöneticilerine ve Hocalarına ‘’KARA CÜPPELİLER’’ diyerek hitap , ederek onları küçümseyici ve aşağılayıcı sözleri ,özellikle ana muhalefet partisine acımasızca saldırmaları , kışkırtıcı , tahrik edici söylemleri , hem muhalefet ve hem de üniversite çevrelerinde çok ağır eleştirilere sebep oluyormuş . Millet Vekili çoğunluğuna sahip olmasına rağmen işin içinden bir türlü çıkamayan DP Hükümeti ERKEN GENEL SEÇİM kararı alarak 1957 yılında Erken Genel Seçilere gidilmişti
    c . 1957/1960 Dönemi Demokrat Partinin GERİLEME DEVRİ olarak değerlendiriliyormuş .
    1957 yılının EKİM ayında yapılan Erken Genel Seçimlerde DP ‘nin oy oranları %47’ lere kadar düşmüştü . Bilindiği gibi 1954 seçimlerindeki DP % 58 oy oranı ile iktidar olmuştu . Hükümet büyük ümitlerle girdiği Erken Genel Seçimler de istediği sonucu alamayarak toplamda yüzde olarak muhalefetin gerisinde kalmıştı . Bu sonuçlarla ne dış politika da , ne iç işlerinde ve ne de ekonomide gerekli düzeltmeleri yapamayarak ülkeyi her konuda karanlık bir kaosa sürükleyerek seçimden önceki duruma yani eskiyi arar hale getirmişlerdi . Ulaşabildiğim kaynaklara göre DP ‘nin her konuda ki beceriksizliği ortaya çıkmıştı . Sonuç olarak ; ülke genelinde mali ve siyasi krizin gittikçe derinleşmeye başlaması , iktidarın baskıcı ve hürriyetleri kısıtlayıcı tedbirleri artırmaya devam ettirmesi , partizanca bir yönetim tarzına gidilerek hukuk devleti özelliğini yitirmeye başlaması , tek parti diktasını kurarak neredeyse TBMM ‘ sinin meşruiyetini kaybetmeye başlaması , muhalefeti, üniversiteyi ve sivil toplum örgütlerini hiçe sayarak veya susturarak uyguladığı yönetim tarzı , plansız/programsız uygulamaları ve en önemlisi beceriksizlikleri , 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesini yapılmasına zemin hazırladığı değerlendiriliyormuş

  • Mehmet Keskin
    Mehmet Keskin

    Değerli Kardeşim Musa,
    Anılarını büyük bir ilgi ve beğeniyle okuyorum.
    Dişinle, tırnağınla ,her aşamadaki kararlıgin ve azminle güzel başarılara eriştin.
    Öncelikle kutluyor ve kucaklıyorum.
    Belli zaman dilimlerinde ortak sevinç ve hüzünlerimiz...Nerelerden nerelere !..
    Konya anılarına ilişkin bir iki deginmme;
    Sınıf sb.larimiz:1ve 2 nci.snf.ta Yzb.Faruk Çavuşoğlu (Kral Faruk),3ncu snf.ta Osman Savaş (Palavra Osman)
    Bitirme mevcudumuz: 750 kişi
    Özellikle lise ve sb olma yolunu açanlara coğrafya öğr Kemal Yılmaz ve tarih öğr Rıza Akın'i da katabiliriz.Hepsini rahmetle, saygıyla anıyorum.
    Ast.sb.ok. 3/4'ten rah.Necati Murat,Siz ve ben
    liseye gidecek 20 kişi içindeydik.Derecelendirme
    sırası ?...
    Şükran Hanıma ve Size sağlıklı ,huzurlu nice yıllar dileriz.Alamanya cenahina da iyi dileklerimizi gönderiyoruz.
    .


  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım :
    Bu gün sizlerle ‘’YAŞANMIŞ BİR YASK AŞK HİKAYESİ’’ nin devamını paylaşacağım . Bu gün yayınlanacak bölümde ELENİ hanımın doğup büyüdüğü ALSAS LÖREN/ BELFORT kentinde ki yaşantılarını , İkinci dünya Harbi nedeniyle 1945 yılında İstanbul’ a göç etmelerini , 1947 yılında hikayemizin erkek kahramanı olan Hasan BOZKURT amcamla tanışmalarını ve ömürlerinin sonuna kadar süren birlikteliklerini ve maceralarını paylaşacağım . Yarın 27 mayıs 1960 yılında yapılan Askeri Darbe Harekatını paylaşacağım . selam ve Sevgiler

    Tatilim bitip BURSA ’ya döndükten sonra merakla ve heyecanla beklediğim ELENİ hanımın Haydarpaşa Garında elime tutuşturduğu GÜNLÜĞÜ’ nü ve ANILARI’ nı içeren not defterini okumaya başlamıştım . Ancak , ELENİ hanım GÜNLÜĞÜ ve ANILARI’ nı içeren Not Defterinin başına düştüğü notta , kendisinin ve Hasan BOZKURT amcamın öbür dünyaya intikal ettikten sonra anılarını yazabileceğimi ve yaşanılan bu kutsal ilişkiyi küçük düşürücü ve aşağılayıcı yorumlara yer verilmemesini özellikle rica etmişti . Ben de verdiğim söze sadık kalarak olayın kahramanları ELENİ ve Hasan BOZKURT amcamın öbür dünyaya intikallerinden sonra yazılarımda yer veriyorum . Aslında yaşanmış olan YASAK AŞK HİKAYESİ başlı başına bir roman konusu niteliğindedir . Eğer fırsat bulabilir ve sağlığım da elverirse bu konuyu bir roman haline getirmeye çalışacağım . Şimdilik ELENİ hanımın anılarının ve günlüğünün yalnızca Hasan amcamla olan bölümlerinden alıntılar yaparak sizlerle paylaşmaya çalışacağım
    ELENİ hanım ve eşi JACK , FRANSA’ nın ALSAS LÖREN bölgesinde ki BELFORT kentinde 1916 yılında dünyaya gelmişlerdi . Her ikisinin ailesi de demir ve çelik ticareti ile uğraşıyorlarmış . Hatta çocukluk yıllarında aileleri birlikte iş yapıyorlarmış . ELENİ ile JACK ilk okulu , orta okulu ve liseyi hatta üniversiteyi birlikte okumuşlardı . Başka bir ifadeyle çocukluktan beri birbirlerini tanıyor ve seviyorlarmış . Küçük bir kasaba olan BELFORT’ a herkes birbirini çok iyi tanıyor ve biliyorlarmış . ELENİ ve JACK ailelerinin yakınlığı nedeniyle de hep iyi ilişkileri olmuş . 1938 yılında üniversiteyi birlikte bitirmişlerdi. Kendilerinin istekleri ve ailelerin de onayı ile üniversiteyi bitirir bitirmez evlenmişler ve bir yıl sonra da oğulları MİCHEL dünyaya gelmiş . Mösyö JACK babasının yanında demir ve çelik ticareti işlerinde çalışmaya başlamıştı . ELENİ ise daha iş hayatına atılmadan evliliğinden kısa bir süre sonra hamile olduğunun farkına varmıştı . Hamile olduğu haberi aile içinde büyük bir sevinç kaynağı olmuştu . Ancak aile büyükleri ELENİ hanımın hamile haliyle çalışmaya başlamasının doğru olmayacağını belirterek , doğumdan sonra çalışmaya başlamasını uygun bulmuşlardı . Böylece ELENİ hanımın çalışma hayalleri de suya düşmüştü . Diğer bir ifadeyle her iki tarafın ailesi de doğum yaptıktan sonra çalışmaya başlamasında fayda görmüşlerdi .
    Mösyö JACK babasının yanında işe başladıktan sonra , babası tarafından ithalat ve ihracat konularında iş yapmaya yönlendirilmişti . Bu konu da Paris’ te açılan kurslara bile gönderilmişti . JACK’ ın en iyi müşterilerinden birisi de de İstanbul da yaşayan YORGO MİÇOTAKİS isimli Rum kökenli Türk vatandaşıymış . YORGO’ nun babası ile JACK’ ın babası hem çok iyi arkadaş hem de Osmanlı Devleti zamanından beri birlikte demir demir/çelik ticareti yapıyorlarmış . JACK iş görüşmeleri kapsamında fırsat buldukça hamile eşi ELENİ hanımı da alarak birkaç kez İstanbul’ a iş gezisi bile yapmış , bu arda YORGO’ lara da misafir olmuşlardı . YORGO ve ailesi ELENİ hanımları İSTANBUL’ da çok iyi ağırlamışlardı . İstanbul’ un gezilip görülecek tarihi ve turistik yerlerini göstermişler bazı akşamlar da Kadıköy/Moda semtinde ki Rum Tavernalarına götürmüşlerdi . İstanbul iş gezilerinde JACK ve ELENİ hanımın en çok Moda bölgesindeki RUM TAVERNALARIN’ da ki gece eğlenceleri hoşlarına gitmişti . Belki de hayatlarının en güzel günlerini İstanbul da geçirmişlerdi denilebilirdi . Zira yaşadıkları ALSAS LÖREN bölgesinde ki BELFORT şehri İstanbul’ a göre hem çok küçük bir kent hem de yaşadıkları bölgede neredeyse doğdukları günden beri savaş rüzgarları esiyormuş .
    ELENİ hanımların doğup büyüdükleri ALSAS LÖREN bölgesi kömür ve demir maden yatakları bakımından Fransa’ nın hatta Avrupa’ nın en zengin yerlerindenmiş. Bulunduğu yer olarak ta , Fransa’ nın kuzey doğusunda Almanya sınırına çok yakın bir yermiş . Kömür ve demir maden yatakları yüzünden de bölgede savaşlar hiç eksik olmazmış . Bölgeye bazen Fransızlar hakim olmuş bazen de Almanlar hakim olmuşlardı . Zira , Fransız ve Alman ağır sanayisinin kalbi burada atıyormuş . Söylentilere göre bölgeye hem Fransızlar hem de Almanlar FAFAF bölgesi diyorlarmış . FAFAF’ nın anlamı , tarih boyunca bölgeyi bir Fransızlar arkasında Almanlar sonra tekrar Fransız ve Almanlar ele geçirdikleri için bölgeye FAFAF diyorlarmış . Diğer taraftan , maden yatakları sayesinde de bölge halkının refah seviyesi her zaman çok yüksek oluyormuş . ELENİ hanımın dedesi MARKUS’ un anlattıklarına göre 1871 yılına kadar yaşadıkları bölge Fransa topraklarıymış . O yıllar da bölgede SEDAN savaşları yapılmış ve Fransızlar savaşı kaybederek bölgenin hakimiyetini Alman İmparatorluğuna kaptırmışlardı . Ancak yapılan antlaşma uyarınca , dede MARKUS’ ların yaşadığı BELFORT şehri Almanlara verilmeyerek Fransa topraklarında kalmıştı . ELENİ ve JACK’ ın aileleri de doğma/ büyüme BELFORT’ ta yaşıyorlarmış ama bölgelerinde her devirde meydana gelen savaşların yıkıcı ve yıpratıcı etkilerini hep yaşamak zorunda kalıyorlarmış . Daha sonraki yıllarda Birinci Dünya Harbi meydana gelmiş bu harbi kaybeden Almanlar ALSAS LÖREN bölgesini de Fransızlara tekrar vermek zorunda kalmışlardı . Kısacası bölge de huzurlu bir yaşam olmuyormuş .
    1939 yılının Mart ayında ELENİ hanımın oğlu MİCHEL dünyaya gelmiş , ama ailenin sevinçleri kursağında kalmıştı . Zira , bölge genelinde yoğun bir askeri inşaat faaliyeti başlatılmıştı . Bir taraftan Fransa’nın Almanya sınır bölgesine yakın yerleri kamulaştırılıyor , kamulaştırılan bölgelerde askeri maksatlı demir çelik ve çimento ağırlıklı koruganlar/mazgallar yapılıyor ve bir sürü askeri bina ve tesisler inşa ediliyormuş . Duyumlara göre Almanya da iktidarı elinde bulunduran HİTLER büyük bir savaş hazırlığı içindeymiş . Savaş çıkarsa Alman ordularının eskiden olduğu gibi ilk ele geçirmek istedikleri yerlerin başında ALSAS LÖREN bölgesi olacağı , yine bu bölgeden Fransa’ ya saldıracakları değerlendiriliyormuş . Bu nedenlerle bölgede yoğun askeri faaliyetler sürdürülüyormuş . Diğer taraftan bölge adeta Fransız ordusunun işgaline uğramış durumdaymış . Yoğun askeri inşaat faaliyetlerinin yanında bölge genelinde Fransız zırhlı birlikleri , topçu birlikleri , piyade birlikleri konuşlandırılıyormuş . Kısacası , ELENİ hanımların yaşadığı bölge de savaş rüzgarları esmeye başlamıştı . Oluşan bu yeni ortam da ticaret yapmak adeta imkansız hale gelmişti . Nitekim daha 1939 yılının Ekim ayında Alman zırhlı birlikleri Polonya’ yı işgal ederek ikinci Dünya harbini başlatmışlardı . Fransa henüz harbe girmemişti ama yaşam şartlarına savaş koşulları uygulanıyormuş . Daha sonraki bir tarihte yaklaşık bir yıl sonra beklenildiği gibi Alman zırhlı birlikleri Fransa’ nın ALSAS LÖREN bölgesine saldırmaya başlamışlardı . Çok yoğun ve çetin geçen muharebelerden sonra bölge Alman Güçlerinin işgaline uğramıştı . Bölgenin işgale uğraması nedeniyle hayat nerde ise durma noktasına da gelmişti . Ayrıca işgal kuvvetleri acımasız davranışlarda bulunuyorlarmış . ELENİ hanımlar , YORGO’ ların da ısrarlı davetlerine uyarak 1945 yılının Ekim Ayın da BELFORT’ tan İstanbul’ a göç etmişlerdi . Yani ülkelerini terk ederek İstanbul’ a kaçmışlardı.
    ELENİ ile Hasan amcam 1947 yılının sonbaharın da TÜRKİYE ‘de Yeni kurulan DEMOKRAT PARTİ MODA GENÇLİK KOLLARI DERNEĞİ Toplantı salonunda tanışmışlardı . O zamanlar da KADIKÖY/MODA semti İSTANBUL Sosyetesinin en çok rağbet ettiği ve yaşadığı en lüks semtlerinden birisiymiş . Çok pahalı bir semt olduğu için ancak hali vakti yerinde olan aileler MODA’ da oturabiliyormuş . Başka bir ifadeyle Rum Ermeni , Yahudi ve diğer ticaretle uğraşan Türk asıllı yabancı kökenli insanların yaşadıkları ve rağbet ettikleri bir yermiş ELENİ hanımlar da bu semtten bir ev kiralayarak oturuyorlarmış . ELENİ hanımın eşi olan Mösyö JACK ‘ın işyeri KARAKÖY ‘de imiş . Oğulları MİCHEL ise KADIKÖY ‘deki Özel Saint JOSEPT Okulu’na devam ediyormuş . Mösyö JACK ‘ın iş ortağı , daha öncede ifade ettiğim gibi YUNAN asıllı YORGO MİÇOTAKİS adında Rum asıllı Türk vatandaşıymış . Doğma büyüme İstanbullu olan MİÇOTAKİS ‘ ler , İstanbul ‘un sayılı zengin ailelerinden birisiymiş . Gerek Osmanlı Devleti dönemin de gerekse Cumhuriyet Devleti zamanlarında İstanbul’ dan Millet Vekili çıkararak ülke yönetimine katkılar da bile bulunmuşlardı . ELENİ hanılar Türkiye ‘ye gelmeden önce de birlikte iş yaptıklarını yukarıda ifade etmiştim . Ancak 1940’ lı yıllarda başlayan İkinci Dünya Harbi nedeniyle ELENİ hanımların FRANSA ‘ da ki işleri bozulmuş ve iş ortakları YORGO ve karısı EFTALYA ‘ nın ısrarlı davetleri üzerine İSTANBUL ‘ a gelmişlerdi . Özellikle YORGO ‘nun karısı EFTALYA hanımın İSTANBUL ‘un boğaz güzelliklerini , yaşam koşullarını , tarihi ve turistik yerlerini ballandırarak anlatıyormuş . Ayrıca , TÜRKİYE’ nin İkinci Dünya Harbine katılmadığı için İstanbul da daha rahat yaşam koşullarının olduğunu vurguluyormuş . Maksatları ELENİ hanımları İstanbul ‘a getirtmekmiş . Nitekim , ELENİ hanımları iş görüşmeleri adı altında bir kaç kez İstanbul’a davet ederek misafir etmişlerdi .

    YORGO MİÇOTAKİS’ in karısı EFTALYA ; üniversite düzeyinde eğitim almış Türkçe Rumca , Fransızca , Almanca , İtalyanca dillerini çok iyi bilen ve konuşan , kendini mükemmel yetiştirmiş güzel ve havalı bir kadın olmanın yanında Sosyal yönden de herkesin takdirini, sevgisini saygısını kazanmış bir kadınmış . ELENİ hanımlara Moda semtinde evin kiralanmasında , Karaköy ‘de ki işyerinin bulunmasın da ve iş yerinin faaliyete geçirilmesi için ilgili resmi makamlardan gerekli evrakların zamanında temin edilmesinde , oğlunun okula kayıt yaptırılmasında , hatta ELENİLER’ in TÜRK Vatandaşlığına geçmesinde hep EFTALYA yardımcı olmuştu . Kısacası ; EFTALYA hem Türkler , hem de Türk uyruklu yabancılar nezdin de , geniş bir çevresi ve olumlu bir izlenimi olan bir kadınmış . Bir bakıma ELENİ hanımlara her konuda yol gösteren yardımcı olan rehber kişi durumundaymış .
    Ayrıca , İstanbul da doğma büyüme Rum kökenli TÜRK vatandaşı olması dolayısıyla sosyal etkinliklerin yanın da siyasi etkinliklerde de bulunabiliyormuş . Nitekim ‘’DEMOKRAT PARTİ MODA GENÇLİK KOLLARINI KURAN ve BAŞKANLIĞINI yürüten EFTALYA ‘nın ta… kendisiymiş .
    Yeri gelmişken EFTALYA hanımın , ELENİ hakkında ki duygu ve düşüncelerine de özetle değinmek istiyorum . ELENİ , Fransız kültürü ile yetişmiş üniversite mezunu , görgülü , bilgili ve en önemlisi dünyalar güzeli mükemmel bir kadınmış . Kocası JACK ile birlikte Fransa’nın en zengin bölgelerinden olan ALSESS LÖREN ’ in BELFORT kasabasında doğup büyümüşler ve İkinci Dünya Harbi nedeniyle İSTANBUL’ a gelmek zorunda kalmışlardı . Yani hali vakti yerinde bir aile yapıları varmış . ELENİ hanımın beyaz teni siyah saçı , menekşe renkli gözleri , her zaman çok şık ve modaya uygun giyinişi , onu diğer kadınlardan ayıran en büyük özellikleriymiş . İstanbul sosyetesinin yoğun olarak yaşadığı MODA semtine geldikten sonra , güzelliği , zarafeti , şıklığı , kibarlığı ve alçak gönüllülüğü ile kısa sürede , tüm sosyetenin hayranlığını , sevgi ve saygısını kazanmış , neredeyse MODA sosyetesinin bir numaralı gözde kadını olmuştu . Fransızca’ dan başka , İngilizce , Almanca ve biraz da İtalyanca bilen ELENİ hanımın Türk toplumunun içine girebilmesi ve TÜRKÇE öğrenebilmesin de bir bakıma EFTALYA sayesinde olmuştu . Öncelikle , KADIKÖY de faaliyet gösteren HALK EVLERİ ’n de Türkçe kursuna yazdırılmış , sonra da MODA da ki DEMOKRAT PARTİ GENÇLİK KOLLARI DERNEĞİNE üye yaptırılarak Türk toplumuna girmesini sağlamıştı .
    Dernek çalışmalarını ve toplantılarını mesai dışında veya tatil günleri yapabiliyorlarmış . Yapılan görev taksiminde EFTALYA , ELENİ ve Hasan BOZKURT amcam , YABANCILAR ve EKALİYETLER bölümünde görev almışlardı . Partinin tanıtımını ve propagandasını EKALİYETLER zümresine onlar yapacaklarmış . Çok faydalı ve verimli çalışmalar da yapmışlar , zaman zaman DEMOKRAT PARTİNİN İSTANBUL İl Teşkilatı Toplantılarına bile birlikte katılıyorlarmış . Hasan BOZKURT amcamın efendiliği kibarlığı , en önemlisi yakışıklılığı , olaylara yaklaşımları , soğuk kanlılığı sevecenliği ELENİ ‘nin dikkatini ve ilgisini çekmeye başlamıştı , hatta , zamanla vamp kadın EFTALYA ‘nın Hasan amcama bakışını ona yakınlaşmasını bile için için kıskanmaya başlamıştı . O zamanlarda zengin Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli EKALİET kadınlarının bir erkek arkadaşı olması nerede ise modaymış . Bu nedenlerle genç ve yakışıklı erkek avcılığı bir moda imiş . Zira , EFTALYA erkek avcılığı konusunda MODA semtinin bir numaralı VAMP kadınıymış . Nedense ELENİ ‘nin içinde ki bir ses ve his/duygu Hasan amcamı sahiplenmeye , özellikle EFTALYA ‘nın Hasan amcama karşı , her hareketini , davranış ve tutumunu kıskanmaya başlamıştı . Aslında ELENİ hanım bu tip sosyal aktivitelere ilk kez katılıyormuş . Fransa da ne böyle sosyal etkinliklere katılmış ne de böyle bir ortam varmış . Doğup büyüdüğü BELFORT’ ta herkes birbirini tanıyormuş . Okul çağlarında tanıdığı nerede ise ilk aşkı ya da çocukluk aşkı sayılan JACK ile de gepegenç yaşında evlenmişti. Üstelik doğup büyüdüğü ortamda hep savaş rüzgarları esmişti . İSTANBUL MODA da bulduğu sımsıcak duygu dolu sevgi anlarını BELFORT’ ta hiç yaşamamıştı . ELENİ hanım hayatında ilk defa kocasının dışında yabancı bir erkeğe gönül vermeye yeltenmişti . Ancak içindeki diğer bir duygu/his ve ses ise evli bir kadın olduğunu , mutlu bir yuvasının olduğunu , böyle bir maceraya atılmasının çok kötü sonuçlar doğurabileceğini , hele hele henüz yabancısı olduğu bir ülkede doğru dürüst tanımadığı , dilini dahi doğru dürüst konuşamadığı bir insana yakınlaşmanın doğru olmayacağı düşüncesi ELENİ hanımı kahrediyormuş . Bu duygu ve düşüncelerden dolayı ELENİ doğru dürüst uyuyamaz , yemek yiyemez ne yaptığını ve ne yapacağını bilemez hale gelmiş ve deli divaneye dönmüştü . En güvendiği aile doktoruna gitmiş , sakinleştirici ve kendisini rahatlatıcı bazı ilaçlar almış , ama hiç biri fayda etmiyormuş . İşin ilginç tarafı , ELENİ iyileşme yerine her geçen gün daha da kötüye gitmeye başlamıştı . Özetle ifade etmek gerekirse ELENİ on sekiz yaşında ki bir genç kız gibi Hasan amcama SIRILSIKLAM AŞIK olmuştu . İçine düştüğü bu zor durumu da kimseyle paylaşamıyor , kimseye söyleyemiyormuş . Dünyalar güzeli ELENİ , gün geçtikçe gül gibi sararıp solmaya başlamıştı .
    Bu karambol içinde 1950 yılında seçimler yapılmış DEMOKRAT PARTİ seçimleri kazanarak iktidara gelmişti . DEMOKRAT PARTİ İstanbul genelinde en çok oyu EKAİYETLERİN yoğun olarak yaşadığı MODA , BEYOĞLU , KURTULUŞ , PANGALTI , İSTİLLAL CADESİ , HARBİYE ve benzeri yerlerde almıştı . Seçimlerle ilgili bir ‘’DURUM DEĞERLENDİRMESİ ‘’ yapan DEMOKRAT PARTİ İstanbul İl Teşkilatı , en çalışkan ve özverili çalışan ve özellikle İstanbul da seçimin kazanılmasında en büyük katkıyı sağlayan MODA ekibini , yani EFYAYA ‘ yı , ELENİ ‘yi ve HASAN amcamı seçimin KAHRAMANLARI olarak ilan etmişler ve bu çalışkan ekibi İstanbul İl Teşkilatında görmek istediklerini belirtmişlerdi . Bu isteklerini de ANKARA ‘ da ki Parti Genel Merkezine yazılı olarak bildirmişlerdi . Moda Ekibinin İstanbul İl Teşkilatında görevlendirilmesini Genel Merkez de onay vermiş hatta , esasen Devlet Memuru statüsünde çalışan Hasan BOZKURT amcama ayrıcalık tanıyarak Parti Çalışmalarının yapılacağı günlerde ‘’Resmi Olarak İzinli ‘’sayılmasına karar verildiğini yazılı olarak İstanbul teşkilatına ve İstanbul Valiliğine de resmen yazılı olarak bildirmişlerdi .
    Bir taraftan parti çalışmaları devam ederken , iktidara gelen Demokrat Parti ülke genelinde , istediği istikrarı ve düzeni bir türlü sağlayamıyormuş . Ekonomide Amerika’ dan alınan yardımlar ,Türkiye’ nin NATO’ ya girmesi ve MARŞAL yardımı gibi sıcak girdilere rağmen , ekonomide iyileşme beklenirken bir türlü iyileşme sağlanamıyormuş Dış politikada da RUSYA ‘nın İkinci Dünya Harbinde galip çıkması nedeniyle , asırlardır var olan sıcak denizlere inme arzusunu tekrar gündeme getirerek Boğazlardan ‘’SERBEST GEÇİŞ HAKKININ ‘’ tanınmasını , BOĞAZLAR bölgesinde Üs Kurulmasına izin verilmesini ayrıca KARS , ARTVİN ve ARDAHAN’ ın Rusya’ ya verilmesi talebi gibi konular , Demokrat Parti Hükümetini baya tedirgin etmeye başlamıştı .
    Demokrat Parti Hükümeti oluşan RUS tehdidine karşı ittifak arayışı içine girmişti . RUSYA ve ÇİN ‘in liderliğinde ki KOMİNİST BLOK ‘a karşı , AMERİKA , İNGİLTERE , ALMANYA VE FRANSA gibi DEMOKRATİK ülkelerin oluşturduğu KUZEY AVRUPA ATLANTİK PAKTI ( NATO )’ na girmeye Demokrat Parti HÜKÜMET olarak karar vermişlerdi. Bu arada Uzak Doğu da Kore Harbi başlamış , Birleşmiş Milletler de Türkiye’ den bir Askeri Birliğin Kore Harbine katılmasını talep etmişti . Bu bağlamda , Demokrat Parti Hükümeti olarak Birleşmiş Milletle nezdinde oluşturulan Askeri Güce birlik vererek , Kore Harbine katılmaya da kabul ettiklerini Birleşmiş Milletlere bildirmişlerdi . Ancak , ANA YASAYA GÖRE Yurt Dışına asker gönderebilmek için TBMM ‘den onay alma zorunluluğu varmış . Ana Muhalefet Partisi Başkanı İSMET İNÖNÜ ‘ nün meclis kürsüsünden avazı çıktığı kadar bağırarak ATATÜRK ‘ün ‘’HARP ZORUNLU OLMADIKÇA BİR CİNAYETTİR ‘’ sözlerini hatırlatarak yaptığı konuşma , iktidar partisini çileden çıkartmış ve öneri TBMM ‘de ‘’RET EDİLMİŞTİ ’’. ANA YASA ‘ ya ve TBBM ‘nin olumsuz kararına rağmen , KORE HARBİNE katılmakta kararlı olan Demokrat Parti Hükümeti , TBMM onayını almadan ve Hükümet ‘in kararı ile Türkiye , bir TUĞAY seviyesinde ki birlikle (yaklaşık olarak 4500 kişilik ) KORE HARBİ ‘ne katılmış olması halk nazarında büyük tepkilere sebep olmuş , özellikle İsmet İNÖNÜ ‘nün Meclis Kürsü ‘sün den söylediği HARP KARŞITI sözleri , hem güne damgasını vurmuş hem de iktidar partisine mensup bir çok Millet Vekilinin tasarıya aleyhte oy vermesine sebep olmuştu . Ancak , Tüm olumsuzluklara rağmen hükümetin tek başına aldığı kararla Tük Tugayı Kore Harbine katılmıştı .
    Diğer taraftan , 1950 yılında başlayıp 1953 yılında sona eren KORE HARBİ’ ne Türkiye ‘nin bir Tugay büyüklüğünde ki bir birlikle katılması TÜRKİYE ‘nin NATO ‘ya girmesine vesile olmuştu . Aslında Amerika’nın en büyük korkusu , RUSLAR’ ın ORTA DOĞYA inerek ORTA DOĞUDAKİ PETROLLER BÖLGESİNİ ele geçirmesine mani olmakmış . Başka bir ifadeyle TÜRKİYE KORE HARBİNE katılmasa dahi Amerika sırf kendi çıkarları için Türkiye’ nin NATO ‘ ya girmesini sağlayacakmış . Nitekim , Amerika TRUMAN DOKTRİNİ çerçevesin de TÜRKİYE’ ye hibe şeklinde yüz milyon dolar gibi maddi yardım da bile bulunmuştu . Bilindiği gibi ; TRUMAN DOKTRİNİ’ nin esası Rusların Orta Doğu Bölgesine inmesini önlemeye yönelik bir Amerikan planıdır . Ayrıca Amerikan tarafından ‘’MARŞAL YARDIMI’’ adı altında gıda , makine ve ekipman ile İkinci Dünya Harbinden kalma araç ve gereçleri de hibe olarak TÜRKİYE ‘ye göndermeye başlamışlardı . Böylece , yani Türkiye’ nin NATO’ ya katılması ile RUSYA ‘nın sıcak denizlere inme arzusu ve TÜRKİYE ‘yi tehdidi de ortadan kalkmış oluyordu .
    Bu arada , İngiltere ve Yunanistan’ın tahrikleri sonucu , KIBRIS RUM KESİMİ 1953 yılında KIBRIS Adasının bir bütün olarak Yunanistan ‘ a katılacağını( ENOSİS) ilan ederek ve Adada ki Türklere karşı katliam harekatını başlatmıştı . Gelişen bu durum karşısında TÜRKİYE de halk galeyana getirmiş KIBRIS için , ülke genelinde ‘’YA TAKSİM YA ÖLÜM SLOGANLARI ‘’ ile halkın sokaklara dökülmesine sebep olmuş , ayrıca KIBRIS sorununu bahane ederek , başta İstanbul ve Ankara olmak üzere ülke genelindeki tüm Üniversite ve Yüksek Okullarda sağ ve sol çatışmalarının başlaması , Hükümeti ‘’ SIKI YÖNETİM İLAN ETME ‘’dahil bir çok zorlayıcı ve hürriyetleri kısıtlayıcı tedbirler almaya sevk etmişti . Özellikle , KIBRIS konusunun giderek daha büyük boyutlara ulaşmaya başlaması , başta RUM kökenli vatandaşlarımız olmak üzere İstanbul da yaşayan tüm EKALİYETLERİ tedirgin etmeye başlamıştı . Zira kim oldukları belli olmayan bazı kişi ve gruplar EKALİYETLERE ait ev , işyeri , malik hane , ticaret hane , gece kulüpleri , tavernalar ve villaların belirli yerlerine , geceleri beyaz yağlı boya ile çarpı (x) işareti koymaya başlamışlardı . Başta EFTALYA ‘lar olmak üzere neredeyse Moda semtinde yaşayan tüm EKALİYETLERİN evleri ile KARAKÖY , İSTİKLAL CADDESİ , KURTULUŞ ve PANGALTI semtlerindeki büro ve işyerleri beyaz renkli yağlı boya ile (x) işaretlenmişti .
    Bir bakıma , Kıbrıs Rumları’ nın , 1952 yılından itibaren , Kıbrıs ta yaşayan TÜRK kökenli vatandaşlara uyguladıkları temizleme harekatının bir benzerinin Türkiye genelinde yapılacağı hazırlıkları hissediliyormuş . Zira aynı uygulamayı KIRIS RUMLARI Adada yaşayan tüm Türk vatandaşlarının , önce ev ve iş yerleri işaretlenmişler ve akabinde de işaretli evler ve iş yerleri , Kıbrıs Rum Yeraltı Teşkilatı (EOKA ) tarafından havaya uçurulmuş ve işaretli bina ve iş yerlerinde yaşayan Türkleri de acımasızca ve hunharca katledilmişlerdi . Rumların amaçları , KIBRIS Adasın da yaşayan TÜRK ‘leri yok ederek , adanın tamamın da RUM hakimiyetini kurmak ve adanın tamamının Yunanistan’a ilhakını sağlamakmış . Türkiye de yaşayan tüm EKALİYETLER ‘ de aynı misilleme ve uygulamanın İstanbul başta olmak üzere tüm Türkiye de yapılmasından büyük endişe ve korku duymaya başlamışlardı .
    Moda Gençlik Kolları liderliğinde , Demokrat Parti İstanbul İl Teşkilatı olarak , EFTALYA , ELENİ ve HASAN amcam dahil bir Sivil Toplum Örgütü adı altında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanına durumu anlatmak üzere randevu alarak ziyarete gitmişlerdi . O zamanlar da İSTANBUL VALİLİĞİ VE BELEDİYE BAŞKANLIĞI görevlerini Ordinaryüs Prof. Dr. FAHRETTİN KERİM GÖKAY Beyefendi yürütüyormuş . VALİ Bey gelen dernek mensuplarını , dinledikten sonra konuyu çok iyi bildiğini , konuyla yakından ilgilendiğini , durumdan üst düzey hükümet yetkililerinin de haberdar olduğunu , gereken tüm tedbirleri aldıklarını , korku , endişe ve paniğe kapılmanın bir manası olmadığını vurgulayarak heyet üyelerini rahatlatmıştı . Ancak , yetkili ve deneyimli bir devlet adamı olarak evlerinde TÜRK bayrağı bulundurmalarını ve gerektiğinde kendilerini koruyabilecek güvenebilecekleri bir Türk dostlarının yanlarında olmasında fayda gördüğünü de sözlerine ilave etmişti .
    ELENİ , farkında olmadan ve gayri ihtiyari Hasan amcama bakmıştı , onun da kendisine baktığını görmüştü . İki sevdalı göz göze geldiğinde ELENİ ‘ nin içinden bir şeylerin eriyerek kopup gittiğini , heyecandan , elinin , ayağının ve tüm vücudumun titremeye başladığını hissetmişti . Zira , Sırılsıklam deliler gibi aşık olduğu adamın kendisi ile ilgilendiğini görmek çok hoşuna gitmiş ve onu çok mutlu etmişti . Aslında , Hasan Amcam dahil , tüm MODA semti ELENİ ‘nin acemi ve ümitsiz aşkımı görüyor ve biliyormuş . Zira , ELENİ Hasan amcama karşı olan hislerini duygularını ve davranışlarını bir türlü kontrol edemiyormuş . Ne yapacağını bilemeyen acemi ve toy aşıklar gibiymiş . Alenen ‘’ Ey….. Hasan BOZKURT BEY , BEN SANA SIRILSIKLAM AŞIĞIM ‘’ diyormuş . Ama ELENİ ‘nin tüm arkadaşları ve dostları ona olan saygılarından dolayı , bu konuyu istismar etmiyorlarmış . İşin garibi , Hasan amcam da , onun duygu düşünce ve davranışlarımı çok iyi bildiği halde bir defacık olsun istismar etmiyormuş . Ancak , Hasan amcamın Kadıköy / YELDEĞİRMENİN’ deki bekar evine fırsat bulduklarında birlikte giderek kaçamak yapıyorlarmış , hatta bazı günler MODA Demokrat Parti Dernek Toplantılarını bile Hasan amcamın Yel Değirmeninde ki evin de yapıyorlarmış . Küçük kaçamakların dışında bu asil ilişkilerine asla gölge düşürmemişlerdi . Belki de Hasan BOZKURT amcamın bu asil tutum ve davranışları ELENİ ‘yi Hasan amcama bağlayan en önemli faktörlerin başında geliyordu .
    EKİM 1953 tarihinde yaptıkları valilik ziyaretinden sonra MODA Gençlik Kolları Dernek binasın da yaptıkları ilk toplantı da bir durum değerlendirmesi yaparak özellikle yabancı kökenli Türklerin(EKALİYETLERİN) MAL ve CAN güvenliği açısından neler yapabileceklerini saptamaya çalışmışlardı . EKALİYETLER’ in can ve mal güvenliği için aldıkları tüm kararları yazılı olarak tüm ilgililere de yayınlayarak duyurmuşlardı . Dernek binasında ki toplantıdan sonra birlikte çay içerken , ELENİ , Hasan amcama , resmen pansiyoner olarak kendi evlerine taşınmasını teklif etmişti . Zira evlerinin yeterince büyük olduğunu , kendisini aile fertleri arasında görmekten mutluluk duyacağını da vurgulamıştı . İstanbul da özellikle yabancılara karşı sürdürülen yabancı düşmanlığı hat safhaya ulaşarak endişe verici boyutlara geldiğini özellikle İSTANBUL da her geçen gün artarak devam eden tedhiş ve terör olaylarını kendisinin de çok iyi bildiğini söyleyerek kendisine mutlaka ihtiyaçları olduğunu , ricasını kırmayacağına inanmak istediğimi belirterek sözlerini bitirmişti .
    Hasan amcam da söz alarak , her konuda yardımcı olmaya hazır olduğunu , özellikle CAN ve MAL güvenliği açısından seve seve yardımcı olabileceğini vurguladıktan sonra pansiyoner olarak eve taşınma konusunu bizzat MÖSYÖ JACK ile konuşması gerektiğini , onun da görüşünü ve onayını aldıktan sonra taşınabileceğini söylemişti . ELENİ hiç beklemediği bu olumlu cevap karşısında şaşırıp kalmış , neredeyse avazı çıktığı kadar bağırarak , çığlıklar atarak hatta Hasan BOZKURT amcamın boynuna sarılarak , bu haberi kutlamak istemişti ama susmaktan başka çaresi olmadığını kendisi de çok iyi biliyormuş . Hasan amcam gerek EFTALYA lar la , gerekse ELENİ ‘ler le bazı akşamlar MODA ŞEHİR KULÜBÜNDE veya DERNEK binasında , bazen de Rum Tavernalarında birlikte akşam yemekleri yiyorlarmış . Bu nedenle amcam Hasan BOZKURT’ u her iki aile tarafından da çok iyi biliniyor ve tanınıyormuş .
    ELENİ , aile fertlerinin de çok yakından bildiği ve tanıdığı Hasan amcamı ertesi günü akşam yemeğine davet ederek konunun detaylı olarak görüşülmesi için zemin hazırlamıştı . Yemekte MÖSYÖ JACK söz alarak , İstanbul da ki olaylardan kendisinin de çok endişe duyduğunu , Hasan BOZKURT gibi bir aile dostunu evlerinde pansiyoner olarak ağırlamaktan mutluluk duyacağını , ayrıca hem işyeri olarak , hem de oturdukları evde kendilerini daha emniyette ve huzurda hissedeceklerini ifade ederek kadehini kaldırarak ‘’ŞEREFİNİZE , ARAMIZA HOŞ GELDİNİZ HASAN BEY ’’ diyerek sözlerini bitirmişti .
    Böylece ELENİ , yaklaşık beş yıldır devam eden platonik aşkına evinde hem de aile fertlerinin rızası ve bilgisi dahilinde kavuşuyordu . Keza , Hasan amcam açısından da bu inanılmaz ve muhteşem bir sonuçtu . Hasan Amcam birkaç gün içinde ELENİ ‘lere taşınmıştı . Öncelikle , gelişen olaylar karşısında , gerek işyerin de ve gerek oturdukları ev de CAN ve MAL güvenliğini sağlanması açısından alınabilecek tüm tedbirleri saptamışlar , neyi , ne zaman , nasıl yapacaklarını planlamışlardı . Birkaç ay içinde hem oturdukları evi , hem de Kara Köyde ki iş yerin de tüm tedbirleri almışlardı , hatta her iki yeri de demir parmaklıklarla örerek korunaklı bir kale konumuna getirmişler ve ilaveten TÜRK bayraklarıyla donatmışlardı .
    Nitekim , 1955 yılının 6/7 EYLÜL tarihin de meydan gelen ve özellikle İstanbul da yaşayan çoğunluğu Rumlar olmak kaydıyla çok miktarda EKALİYET camiası büyük miktarda CAN ve MAL kaybına uğramıştı . MODA semtindeki bir çok villa tipi evler tavernalar ve gece kulüpleri ateşe verilerek yakılmış yağmalanmış ve talan edilmişti .
    Hasan amcam ve ELENİ ailesinin aldıkları tedbirler sayesinde ELENİ ve JACK ailesi ne maddi , ne de manevi açıdan hiçbir zarara uğramamışlardı . Aile olarak , bu önemli olaylarda üzücü bir durumun olmamasın da Hasan BOZKURT amcamın da katkısının büyük olduğunu her vesileyle dile getirmişlerdi . Diğer taraftan , EFTALYA ‘lar yani YORGO MİÇOTAKİSLER başta olmak üzere RUMLAR’ ın çoğunluğu , Ermeniler Yahudilerin büyük bölümü çoktan YUNANİSTA ‘a veya başka ülkelere göç ederek İstanbul’ dan kaçmışlardı . Zira , Kıbrıs ‘ ın öcünü almak için olayların kaçınılmaz olacağını çok iyi biliyorlarmış . Hatta , bazı batılı kaynaklara göre , 6/7 EYLÜL 1955 olaylarının planlanmasında ve uygulanmasında Türk Devleti emniyet unsurlarının bilgisi olduğunu , bilinçli ve kasıtlı olarak hükümet güçlerinin pasif kaldığı görüşüne yer verilmekteydi . Tarafımdan yapılan kişisel araştırmalarımda da bu görüşü teyit edici ve doğrulayıcı bilgilere ulaştığımı da söyleyebilirim .
    Sonuç olarak , Demokrat Parti Moda Gençlik Kollarında başlayan bu ilişki ELENİ ve Hasan amcam açısından hayatları boyunca devam ettirilmiştir . JACK öldükten sonra ELENİ ile Hasan BOZKURT amcam ilerlemiş yaşlarına rağmen aşklarına sadık kalarak , resmi nikahla Türk usulüne uygun bir şekilde resmi nikahla evlenmişler ve her ikisi de bu dünyadan göçüp gidinceye kadar birlikteliklerini sürdürmüşlerdir . ELENİ’ nin ve Hasan amcamla olan anılarımı ELENİ ‘ nin kendi tuttuğu günlüğü ve anılarından detaya girmeden özetleyerek anlatmaya çalıştım . Olayın kahramanları öbür dünyaya göç ettikleri için ve verdiğim söze sadık kalarak , kutsal ilişkilerine gölge düşürmeden , anılarım da özetle değinmeye çalıştım . Her iki kahramana da Allahtan rahmet dileyerek anılarımın bu kısmını noktalamak istiyorum .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Arkadaşlarım , Hemşerilerim ve Okurlarım
    Öncelikle sizlere ulaşabilme fırsatı veren Antoloji.com çalışanlarına ve yöneticilerine bir kez daha en içten teşekkür , saygı ve sevgilerimi sunarak konuya başlamak istiyorum . Adı geçen sitede ki yazılarım 11 Şubat 2021 tarihinde başlamış olup şu ana kadar 117 sayfa yayınlanmıştır . Çok genel bir yaklaşımla yayınlanan bölümlerden güdülen ana amaç köyümüze KÜLTÜREL açıdan bir katkı sağlamak ve köyümüzle ilgili bir DOKÜMAN oluşturabilmektir . Bu kapsamda köyümüzle ilgili Genel Bilgilere , köyümüzün yaklaşık 320 Yıllık (1700/2020) Tarihçesine , köyde geçen çocukluk ve ilk okul yıllarım ile Askeri Orta Okul ve Bursa Askeri Lisesi yıllarıma yer verilmeye çalışılmıştır .Yayınlanan bölümlerin hepsi de halen Antoloji.com sitesinde aktif olarak yayınlanmakta olup ilgi duyan arkadaş ve dostlarım okuyabilirler. İşin en güzel tarafı sevgili arkadaşım Erdoğan EZBİDERLİ tarafından WATSAPP ortamında köyümüz sitesinin de adını vererek yayınlanan ve yayınlanacak olan bilgilerin daha geniş bir okuyucu kitlesine ve özellikle DEVRE ARKADAŞLARIMA ulaşmamı sağlamasıdır . Bu hizmetlerinden dolayı başta ÖZTEKER paşam olmak üzere Orhan ve EZBİDERİ arkadaşlarıma teşekkür ederim . Ancak WATSAPP olanakları olmayan devre arkadaşlarımdan bazıları bana telefonla ulaşarak yayın site bilgilerinin (ISPARTA KEÇİBORLU KAPLANLI KÖYÜ NEDİR? ANTOLOJİ.COM) olan adres bilgilerinin DEVRE1962 iletişim kanalında da yayınlanması konusunda öneriler de bulundular , bu konuda ki önerilerin gereği sevgili devre yöneticilerimizin taktirlerine arz olunur . Bence adres bilgilerinin daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşma olanakları verilmesi çok faydalı olacaktır . Zira bundan sonraki bölümlerde tüm arkadaşlarımın ilgisini çekeceğine inanıyorum . Bu bilgiler 27 mayıs 1960 Askeri Darbe Harekatından başlayarak 15 Temmuz 2015 Darbe Girişimi Harekatına kadar ki dönemde fiilen yaşadığımız ve emekli olduktan sonra da basın ve yayın yoluyla takip edebildiğimiz tüm Askeri Darbe ve Askeri Muhtıralara ilaveten BALYOZ ve ERGENEKON davalarına da yayınlarımda yer verilecektir . Bu arada yaşantımın ayrılmaz birer parçası olan olaylara ve anılarıma da olayların akışı içinde yer vermeye çalışacağım .
    Bu gün sizlerle 1958 yılının Haziran ayı ortalarında Bursa Askeri Lisesinden üç kişiden oluşan bir arkadaş grubu ile on beş günlüğüne Kuleli Askeri Lisesine giderek İstanbul’ un Tarihi ve Turistik Yerlerinin Gezisini ve ’’YAŞANMIŞ BİR YASAK AŞK HİKAYESİNİN’’ ilk bölümünü paylaşacağım. Hikayenin ikinci bölümünü ise yarın sizlerle paylaşacağım . Hikayenin biraz uzunca olması nedeni ile iki bölüm halinde sizlerle paylaşılma yoluna gidilmiştir .Yaşanmış Bir Yasak Aşk Hikayesi ELENİ hanımın tuttuğu günlüklerinden istifade edilerek tarafımdan kaleme alınmış o yıllarda İstanbul’ un içinde bulunduğu siyasi ve sosyal yaşantılarla birleştirilerek oluşturulmuştur . Hikayenin kahramanları Fransız kökenli ve dünyalar güzeli bir kadın olan ELENİ ile çok yakışıklı Yörük kökenli kara yağız bir delikanlı olan Hasan BOZKURT amcamdır . Umarım beğenirsiniz . Selam , Saygı ve Sevgilerimle .
    a . İstanbul Gezim ve Anılarım
    1958 yılının Haziran Ayı ortalarına doğru okul tatil olur olmaz , İSTANBUL ‘ da ki KULELİ ASKERİ LİSE’ sinin yolunu tutmuştuk . Okuldan verilen ve bizlerin isimlerini içeren resmi belgeyi ilgili subaya vermiştik . Kayıt işlemleri bittikten sonra , yatacağımız ve yemek yiyeceğimiz yerler gösterilmiş , uymamız gereken kurallar anlatılmış , özellikle en son okulda bulunmamız gereken saatler belirtilerek bizlere iyi tatiller dilemişlerdi . Bizlere , geçen yıllarda gelen öğrenciler için hazırladıkları ve güncelleştirilmiş rehber niteliğindeki kılavuz kitapçığın birer kopyasını da vermişlerdi. Kılavuz kitapçıkta İSTANBUL’ un gezilip görülmeye değer tüm tarihi ve turistik yerlerin nereler olduğu , buralara hangi vasıta ile nasıl gidilebileceğini , gidiş ve dönüşte kullanılabilecek vapur ve otobüs saatleri ve ücretleri , tesislere giriş ücretleri tesislerin ne zamanlar açılıp kapandığı gibi genel bilgiler ile okulda kaldığımız sürece ihtiyaç duyabileceğimiz tüm bilgiler verilen broşür de bizlere sunulmuştu .

    Takdim edilen kılavuz kitapçıkta ki bilgiler ışığında yaptığımız durum değerlendirilmesin de , her yerinden buram , buram tarih fışkıran bu tarihi kentin tamamını , bu kısa sürede gezip görmek mümkün değildi . Zira ; her gün ve her seferinde , okulun önünden vapura veya belediye otobüsüne binilecek , ilgili semte gidilecek , sonra da başka belediye otobüsleriyle veya dolmuşlarla , planlanan gezi yerine gidilecek , gezip görüldükten sonra , ya başla bir yere gidilecek veya aynı yollarla okula dönüş yapılacaktı En önemli faktörler ulaşım ve zamandı . Ayrıca , işin bir de maddi boyutu vardı . Tüm bu etkenleri göz önünde tutarak , öğrenci arkadaşlarla bir gezi programı hazırlamış ve hazırladığımız programın bir suretini de okul nöbetçi subaylığına vermiştik .
    Gezmeyi ve görmeyi planladığımız yerleri şöylece özetleyebilirim ; Saraylar(Topkapı , Dolmabahçe , Yıldız , Çırağan , Beylerbeyi ) , Ayasofya Müzesi (camii) , Sultan Ahmet ve Süleymaniye camisi , Askeri Müze , Arkeoloji Müzesi , Mısır Çarşısı Kapalı çarşı ,Gülhane Parkı , Taksim , Sultanahmet ve Beyazıt Meydanları ile İstiklal Caddesi ve Beyoğlu semtleri . Eğer zamanımız kalırsa ; Anadolu ve Rumeli Hisarları ( surları ) ile Selimiye Kışlasını da görmeyi ve gezmeyi planlamıştık . Üç hafta süreyle ve zamanımızın elverdiği ölçüde , planladığımız yerleri gezmiş ve görmüştük . İSTANBUL ’un coğrafi konumu AVRUPA ve ASYA Kıtalarını birleştirme özelliği , boğazın oluşturduğu güzellikler, seyrine doyum olmayan manzarası , tarihi , kültürel ve turistik zenginlikleri , adeta beni büyülemişti . Kendimi rüyada gibi hissediyordum . Sayılı günler değil mi çabucak bitivermişti .
    b . Yaşanmış Bir Yasak Aşk Hikayesi
    Gezi programının olmadığı boş bir günümüzdü . Köyümüzden yakın akrabamız olduğu söylenen ama o güne kadar hiç görmediğim Hasan BOZKURT amcamın ziyaretine gitmiştim . Hasan BOZKURT amcam bize anlatıldığı kadarıyla Şerife halamın üvey oğlu olup köyümüz de hiç bulunmamış bir kişiymiş . Babasının ailesi tarafından okutulmaya çalışılmış , Lise tahsili Afyon Lisesinde tamamlamış , ikinci dünya harbi nedeniyle hemen askere alınmışlar , terhisinden sonra da İSTANBUL/ Haydarpaşa ‘da ki Toprak Mahsulleri Ofisinde (TMO) memur olarak işe girdiğini , halen orada çalıştığını söylemişlerdi.
    HAYDAR PAŞA ‘da ki TMO vardığım da beni ziyaretçi bekleme odasına alarak bekletmişlerdi , derken , Hasan BOZKURT olduğunu söyleyen , bir seksen civarında boyu olan yakışıklımı yakışıklı , tertemiz giyinmiş genç irisi bir delikanlı içeriye girmişti . Hoş beş ve tanışma faslından sonra sohbeti koyulaştırmıştık . Bu arada bir yolunu bulup TÜRK/ALMAN firması tarafından en son teknoloji kullanılarak (kayar kalıp sistemi ) yeni yapılmakta olan dört adet ofis silosunu da göstermiş ve gezdirmişti . Ayrılırken amcam Hasan , ziyaretimden dolayı çok mutlu olduğunu bir akşam yemeğe almak istediğini , uygun bir zamanda da birlikte yatla boğaz turu yaparsak çok memnun olacağın belirterek vedalaşmıştık. Hasan Amcam , çalıştığı yerin tam adresini , işyeri telefon numarasını ve evinin adresini vermeyi de ihmal etmemişti . Okula döner dönmez , bizlerden sorumlu subaya durumu anlatmıştım . O da benimle ilgilenerek , Hasan Amcamın çalıştığı yerin tam adresini , iş yeri telefon numarası ile ev adresini alarak Okulun Dahiliye Müdürü ile konuşacağını , gerekli incelemeleri ve araştırmaları yaptıktan sonra bana bilgi vereceğini söylemişti .
    Bir kaç gün sonra , ilgili subay beni çağırarak , gerekli izni aldığını , bizzat amcamla da telefonla konuştuğunu , iki günlük izinli olduğumu , bugün ve yarın amcamlarla birlikte olabileceğimi bu akşam onlarda beni akşam yemeğe beklediklerini onlarda kalabileceğimi , ertesi günü onlarla birlikte boğaz da yat turu yapabileceğimizi , bir gecelik evci kağıdını ve iki günlük izin kağıdını vermeyi de ihmal etmemişti .
    Askeri Lise de o günkü gezi programımız bittikten sonra , önce Karaköy İskelesine , sonra da vapurla Kadıköy İskelesine gitmiştim . Hasan amcanın yaptığı tarife ve verdiği adrese göre Kadıköy İskelesinden Moda semtine giden dolmuşa binmiştim . Nerede ineceğimi bilmediğimi adres kağıdını da dolmuş şoförüne göstererek , bu adrese yürüyerek gidebileceğim yakın bir yerde beni indirmesini söylemiştim . Verilen adreste ki sokağın başında dolmuştan inerek sokakta yürümeye başlamıştım . Sokaktaki bütün evler aynı mimari tarzda yapılmış ikişer katlı villa tipli , bahçeli , deniz manzaralı hepsinin önü gül ve çiçekler dolu , insanı ürperten sessizliğin hakim olduğu çok ama çok lüks görünen bir sokaktı . Önce yanlış bir yere geldiğimi düşünmüştüm ama hem adres hem de sokak ismi doğruydu. Sokakta ilerlemeye devam ederken evin numarasını da bulmuştum . Evin önünde ki bahçe kapısının açık olduğunu ve çok güzel bir bayanın beklemekte olduğunu görmüştüm . Benim biraz çekingen , biraz da ürkek halimi gören bayan , daha ben bir şey söylemeden , biraz bozuk Türkçesiyle siz Hasan BOZKURT beyin yeğeni olmalısınız , hoş geldiniz diyerek Hasan Bey’in bu evde oturduğunu söyleyerek beni içeriye davet etmiş ve bahçede ki kamelyayı göstererek oturmamı söylemişti . Bayan da , kamelyada ki masa da yanıma oturarak , Hasan amcamın bir yere kadar gittiğini , hemen döneceğini , kendisinin yaptığı buz gibi limonatadan bir bardak ikram etmek istediğini söyleyerek koşarak mutfağa gitmişti.
    Benim şaşkınlığım hala geçmemişti . Zira , Hasan amcam sıradan bir devlet memuruydu , üstelik bekardı , MODA gibi lüks bir semtte ve deniz manzaralı iki katlı villa tipi bir evde çok güzel bir evde nasıl oturabiliyordu ?..... bir türlü aklım almıyordu . Oturduğum kamelyadan ve elimdeki İSTANBUL şehir haritasına göre , görebildiğim kadarıyla , Kalamış Koyu , Fenerbahçe semti ve adlarını bulamadığım ve bilemediğim bazı adalar ve uçsuz bucaksız Marmara Denizi adeta ayaklarının altındaydı . Bu dünyalar güzeli kadın da neyin nesiydi derken , limonatam gelmişti . Ben limonatamı yudumlarken o dünyalar güzeli bayan sanki benim aklımdan geçenleri okuyormuş gibi konuşmaya başlamıştı . Adının , ELENİ olduğunu , aslen Fransız olduğunu , Fransa da iken ALSAS LÖREN Bölgesinde oturduklarını , İkinci Dünya Harbi nedeniyle oturdukları bölgeyi Alman askerlerinin işgal ettiklerini ve işlerinin bozulduğunu bu nedenle , 1945 yılında Türkiye’ye gelmek zorunda kaldıklarını , evli ve bir çocuk sahibi olduğunu , TÜRKİYE ye geldikten sonra Türk vatandaşlığına kabul edildiklerini , kocası JACK’ ın ticaretle uğraştığını , işyerinin KARAKÖY ‘ de olduğunu , oğlu MİCHEL ’in İSTANBUL Üniversitesin de Fransızca İşletme okumaya bu sene başladığını , 1947 yılında Demokrat Parti Moda Gençlik Kolların da görev aldığını , Hasan BOZKURT amcam ile orada tanışıp arkadaş olduğunu , ailecek Hasan beyi çok iyi tanıdıklarını , amcamın önceleri Kadıköy/Yel Değirmenin de oturduğunu , İSTANBUL ‘ da ki gelişen durumlar ve 6/7 EYLÜL olayları meydana geleden önce ailesinin isteği üzerine , onların emniyetini sağlamak için onların evine pansiyoner olarak taşındığını , yaklaşık olarak dört yıldan beri de bu evde pansiyoner olarak kaldığın belirterek sözlerine son vermişti .
    ELENİ , 35/ 40 yaşlarında, menekşe renginde gözleri olan kumral , beyaz tenli ,165 /170 cm . boylarında , bakımlı , şık giyinen , davranışlarıyla mütevazi ve sevecen , bir o kadar da insana huzur ve güven veren , muhtemelen çok zeki , ne istediğini bilen , mükemmel bir kadın izlenimi veriyordu . Başka bir deyişle insanı adeta büyüleyen bir güzelliği , davranışı ve görüntüsü vardı . Ben , kamelyada oturmaya devam ederken Madam ELENİ mutfakta yemeklerle uğraşıyordu , yemeklerin neredeyse hazır olduğunu ve geldiklerin de , hemen masaya oturabileceğimizi söylemişti . Zaten akşam olmak üzereydi . Sırasıyla eve önce amcam , sonra Mösyö JACK , arkasından da oğul MİCHEL gelmişti . Doğruca yemek masasına geçmiştik . Mösyö JACK ve MİCHEL ile ilk defa karşılaşmama rağmen , bana karşı sıcak tavırları ve davranışları , kısa sürede kaynaşmamızı sağlamıştı .Tüm aile fertleri biraz bozukta olsa mükemmel Türkçe konuşuyorlardı . Ne de olsa on yılı aşkın bir süredir Türkiye de yaşıyorlardı . Madam ELENİ , mükellef bir sofra hazırlamıştı , masada adeta kuş sütü hariç her şey vardı . En önemlisi , ELENİ ’ hanımın , hayatımda ilk defa gördüğüm ve adlarını ilk kez duyduğum bu leziz Fransız yemeklerini , bana yedirebilmek için büyük bir gayret ve çaba içinde olmasıydı . Kısacası , ilk defa bir akşam yemeğin de birlikte olduğum bu güzide ailenin , bütün fertlerinin beni bağırlarına basması , hem çok hoşuma gitmiş , hem de beni epeyce duygulandırmıştı . Elbette ki tüm bu güzelliklerin ve davranışların gerçek kahramanı Hasan amcamdı . Bu ailenin ona , ne kadar değer ve önem verdiğinin bir göstergesiydi .
    Yemekten sonra ben kısa bir konuşma yaparak kendilerine teşekkür etmiş ve sonra da Hasan amcamla koyu bir sohbete dalmıştık . Hasan BOZKURT amcam benim Askeri Lisede okumamdan büyük gurur ve mutluluk duyduğunu , astsubay olmak için gittiğim Konya maceramı annesi Şerife halamdan duyduğunu , lisede de derslerime muntazam çalışırsam başarılarıma devam edebileceğimi , hem Askeri Liseyi , hem de Harp Okulunu başarı ile bitirebileceğimi söyleyerek beni taktir ettiğini , özellikle köy hayatından kurtularak subay olabilme şansını yakalamamın çok büyük başarı olduğunu söyleyerek beni tekrar kutladığını ve beni ve başarılarımı ilgi ve gururla takip edeceğini söylemişti . Ben de kendisinin de çok iyi bir işi olduğunu , İkinci Dünya Harbinin devam ettiği zorlu yıllarda böyle güzel bir işi nasıl bulabildiğini sormuştum . İster şans , ister tesadüf , ister kısmet veya nasip deyin , diyerek , İstanbul ‘a gelişini ve halen çalışmakta olduğu işi nasıl bulduğunu şöyle özetlemişti .
    ’ Afyon Lisesini bitirmeden 1936/1937’ li yıllarda Uzak Doğuda ve liseyi bitirdikten sonra da 1940’ lı yıllarda Avrupa da başlayan İkinci Dünya Harbi nedeniyle ülke genelinde Seferberlik ilan edilmiş ve amcamı da hemen askere almışlardı . Acemi eğitimini İstanbul/Tuzla da tamamladıktan sonra LİSE MEZUNU olduğu ve eğitimlerde gösterdiği başarılarından dolayı amcamı ÇAVUŞ TALİMGAH KURSUNA göndermişler . Çavuş Talimgah Kursunu da başarıyla tamamlamış ve ÇAVUŞ Rütbesiyle , HAYDAR PAŞA ‘ da ki İNZİBAT ve KONAKLAMA Komutanlığı emrine vermişlerdi . Asli görevlerinin Seferberlik nedeniyle trenle Anadolu ’ dan gelecek ve Trakya ‘ya sevk edilecek veya İstanbul bölgesinde ki birliklerde görev yapacak asker kafilelerini HAYDAR PAŞA GAR ‘ ın da karşılamak , kafileleri konaklayacakları misafirhaneye götürmek , verilecek emirlere göre , gelen askerleri birkaç gün misafir etmek veya uygun vasıtalarla ilgili birliklerine göndermek şeklinde görevlerini özetlemişti . Bu arada Seferberlik nedeniyle HAYDAR PAŞA ‘ da ki TMO . ne gelecek veya ofisten yüklü miktarda sevkiyat yapılacak olursa komutanlığın emri ve bilgisi dahilinde ofis personeline de yardımcı olmaya çalışıyorlarmış . İkinci Dünya Harbi nedeniyle amcamın askerliği uzatılmış ve yaklaşık üç (3) yıla yakın askerlik yaptırmışlardı. Bu hizmetleri nedeniyle hem TMO’ de , hem de GAR Müdürlüğü ve çevresinde çok iyi ilişkileri olmuş ve HASAN Çavuş olarak ta , herkesin sevgi, saygı ve güvenini kazanmış olduğunu ifade etmişti .
    Amcamın terhisine az bir zaman kaldığında , TMO Müdürü amcamı odasında çay içmeye davet etmişti . Çaylarını yudumlarken Müdür Bey terhisinden sonra amcama ne yapmayı düşündüğünü veya yapacağı bir işinin olup olmadığını sormuştu . Amcam da bu konuyu hiç düşünmediğini , hiç bir fikrinin olmadığını ve yapacak bir işimin de olmadığını söylemişti . Müdür Bey ; eğer kabul edersem terhisimden sonra amcama uygun bir iş verebileceğini söylediğinde dünyalar amcamın olmuştu . Müdür Bey , yaklaşık üç yıldan beri amcamı dikkatle izlediğini , çok dürüst ve içten çalıştığını , birkaç gün sonra yaş haddinden dolayı bir personelinin emekli olacağını , onun yerine işe amcamı almayı düşündüğünü , verilecek ücretin de fena olmadığını vurgulamıştı . Amcam , sevinçten ne söyleyeceğini şaşırmış ve Müdür Bey’in ellerinden öperek teşekkür etmiş ve odadan dışarı çıkmıştı . Böyle bir oldu bitti ile başlayan iş macerasının bu günlere kadar yüzünün akıyla devam ettirdiğini aynen çalışmaya devam edeceğini söyleyerek sözlerini noktalamıştı ‘’.
    Biz bu koyu sohbeti sürdürürken , Mösyö JACK büyük bir ciddiyet içinde birileri ile ev telefonu ile konuşmaya çalışıyordu . Amcam devreye girerek , ertesi günü yapılacak yat gezisi için bu konuşma ve koordinasyonların yapılma zorunluluğunun olduğunu , başka bir ifadeyle ilgili makamlardan yatla gezi yapma izni almak zorunluluğu olduğunu , aksi halde boğaz da yatla tur yapmanın imkansız olduğunu açıklama gereği duymuştu . Boğaz trafiğinde birinci önceliğin transit geçen gemiler de olduğunu , özel yatların boğaz bölgesine girmelerinin izne tabi olduğunu söylemişti . Mösyö JACK yaptığı konuşmalar ve koordinasyonlar sonunda , ertesi günü yapacağımız yat turu ile ilgili uygulanacak program hakkında detaylı bilgileri bizimle paylaşmıştı .
    Mösyö JAJK ‘ ın verdiği bilgilere göre , ertesi günü erkende kahvaltı yaptıktan sora araçla veya taksi ile doğrudan KALAMIŞ koyunda ki Yat Limanına ( Marina’ya ) gidecektik . Ancak , MİCHEL vize sınavı olduğu için üniversiteye gitmek zorunda olduğunu ve yat gezisine katılamayacağını üzülerek ifade etmişti .
    Yat gezisine KALAMIŞ koyundan başlayarak sırasıyla , Kadıköy İskelesi , Haydarpaşa GAR ’ı , TMO ‘nin yeni yapılmakta olan dört adet siloların üzerinde ‘’ OFİS ÇİFTÇİNİN KARA GÜN DOSTUDUR ‘’ yazısı dikkatimi çekmişti , Selimiye Kışlası , Üsküdar Vapur İskelesi , Kuleli Askeri Lisesi , Beylerbeyi Sarayı , Anadolu Hisarı ve Anadolu Kavağı’ na kadar gitmiştik . Bu yat gezisini yaparken bazen sahilin açıklarından , bazen de sahile yakın yerlerden geçerek seyretmiştik . Hatta çoğu kez durup , diğer deniz transit vasıtalarına yol vermiş , zaman zaman da onların geçmelerini beklemiştik .
    Anadolu Kavağına vardığımız da Mösyö JACK devreye girerek boğazın batı yakasına geçerek yolumuza devam edeceğimizi , öğle yemeği molasını , BEBEK koyunda demirledikten sonra vereceğini söylemişti . Yatımız tornistan yaparak boğaz trafiğini aksatmadan Rumeli Hisarına doğru yol almaya başlamıştı . Yat gezimizin başladığı Kalamış’tan itibaren amcam , Mösyö JACK’ a yardımcı olmaya çalışıyor , Madam ELENİ ise yat mutfağında koşuşturup duruyordu , bir taraftan da akşamdan hazırladığı leziz sigara ve muska böreklerini , çay dahil soğuk meşrubatı , arzu edenlere içki servisi bile yapıyordu . Ben de , uzaktan bile olsa , elimde ki harita ile seyrine doyum olmayan tarihi yerleri buluyor ve büyük bir zevkle seyrederek , tarih bilgilerimle pekiştirmeye çalışıyordum . Bazen amcamdan , bazen ELENİ den , gerektiğinde Mösyö JACK’ tan da sorarak bilgilerimi tazelemeye ve teyit etmeye çalışıyordum .
    İstanbul’un tarihi güzelliklerini denizden seyretmek bende muhteşem bir duygu oluşturmuştu . Hele benim gibi İstanbul ‘ a ilk defa gelmiş ve ilk defa yatla gezi yapan bir kişi için anlatılması çok zor olan duygular yaşamaktaydım . Mösyö JACK ve amcam BEBEK Koyunda , yatımızı demirlemeye çalışırken , Madam ELENİ ile birlikte öğle yemeği için , yemek masasını hazırlamıştık . Bu arada bir fırsatını bulup ELENİ hanıma bu ilişkinin nasıl başladığını nereye gideceğini sormuştum . ELENİ hanım da benim cüretime biraz bozulmuş , bana ters ters bakarak öğrenirsin diyerek konuyu kapatmıştı . ELENİ hanım gerçekten çok becerikli ve hamarat bir kadındı . Akşam yemeğin de olduğu gibi , mükellef bir öğle yemeği hazırlamıştı . Bu dünya tatlısı ve güzeli kadına hayran olmamak elde değildi .
    Yemekten sonra boğaz turumuza BEBEK koyundan başlayarak sırasıyla Arnavut köy , Kuruçeşme , Ortaköy , Kabataş , Çırağan Sarayı ,Yıldız Parkı ve Sarayı , Beşiktaş Vapur İskelesi , Dolmabahçe Sarayı , Karaköy İskelesi , Haliç’e girmeden doğrudan Sarayburnu açıklarına varmıştık . Sahil boyunca gezi güzergahımız üzerinde bulunan Galata Kulesi , Süleymaniye Camisi , Topkapı Sarayı , Ayasofya Müzesi gibi tarihi mekanları da , uzaktan doyasıya görme fırsatı bulmuştum . Aslında her yerinden tarih fışkıran bu kenti yat gezisi ile daha yakından ve daha net tanımış ve görmüş oluyordum . Mösyö JACK ve ELENİ zamanın epeyce geç olduğunu, zamanında okulda olabilmem için beni Askeri Liseye yakın olan Çengelköy Vapur İskelesine bırakarak , Kalamış’ a dönmelerinin uygun olacağını söyleyerek yola koyulmuşlardı . Yatımız Çengelköy İskelesine doğru yol alırken amcam ve ELENİ ile sohbeti koyulaştırmıştık . İstanbul’dan ne zaman ayrılacağımı , nereye ve neyle gideceğimi sormuşlar , ben de cevaplamıştım . Ziyaretimden dolayı çok mutlu olduklarını gene beklediklerini söyleyerek , benimle vedalaşmışlardı . Yatımız Çengelköy Limanına vardığında , Mösyö JACL’ la da vedalaşarak , yattan inmiş ve onlara el sallayarak iyilik meleği insanlarla vedalaşmıştım .
    Bir rüya gibi geçen dün gecenin ve bugünkü yat gezisinin yorgunluğu mutluluğu ve huzuru içinde okula dönmüştüm . Kalan gezi programımızı da tamamlayarak okuldan yani Kuleli Askeri Lisesinden ayrılma zamanımız gelmişti .
    Dönüş tarihimizden bir gün öncesiydi . Kuleli Askeri Lisesi’nde ki bizlerden sorumlu subay bizleri toplayarak , gösterdiğimiz disiplin ve anlayıştan dolayı , teşekkür ettikten sonra , ilişik kesme kağıtlarımızı vermiş , bizlerle vedalaşarak iyi yolculuklar dilemişti . İlgili subay benim odada kalmamı diğer öğrencilerin çıkabileceğini söylemişti . Hasan BOZKURT amcamın kendisine telefon ettiğini , yarın saat 18.00’de, Haydarpaşa’dan hareket edecek trenden Dinar’a kadar bilet aldığını , yarın öğleden sonra ve tren kalkmadan önce kendisini mutlaka görmem gerektiğini sıkı sıkıya tembih ettiğini hatırlatmıştı .
    Ertesi günü saat 17.00 civarında Haydarpaşa Gar’ına varmıştım . Bir de ne göreyim , Amcam , ELENİ ve oğlu MİCHEL , Haydarpaşa Gar’ı bekleme salonunda beni yolcu etmek için gelmişlerdi . Hoş beşten sonra ELENİ hanımın şıklığı dikkatimi çekmişti . ELENİ ; her zamankinden daha şık ve güzel görünüyordu . Üzerinde menekşe renkli bir döpiyes , aynı kumaştan yapılmış şık bir fötr şapka ve aynı renkteki eldivenleri , menekşe renkli boynundaki ipek kaş kolu , sade makyajı , onu gözlerinin rengi ile bütünleştirmiş , şahane görünen , çok alımlı bir o kadar da güzel bir kadın haline getirmişti . Ayak üstü biraz sohbet ettikten sonra , amcam tren biletimi , ELENİ’ de yolculuk için hazırladığı paketi bana vermişti. Tren kalkmak üzereydi , onlarla vedalaştıktan sonra , trendeki yerimi bulmuş ve vagonun penceresinden el sallayarak bu güzel , içten ve misafirperver insanlara veda etmiştim .
    Üç haftalık Kuleli Askeri Lise ve İSTANBUL gezi macerası bitmiş kalan iznimi geçirmek üzere trenle , ailemin yanına köyüme gidiyordum . İstanbul gezim maksadına ulaşmış , bu tarihi kenti doyasıya gezme fırsatı bulmuştum . Yatla yaptığımız deniz gezisi de hem bilgilerimi pekiştirmiş hem de panoramik açıdan tarihi yerlerin konumunu uzaktan da olsa görmek , tarih bilgilerimi pekiştirmenin ötesin de İSTANBUL’ u daha iyi anlamamı sağlamıştı . Ancak tüm bu güzelliklerin yanında Hasan BOZKURT amcamın böyle lüks bir semtte , dünya güzeli bir kadının ve bir o kadar da iyiliksever bir ailenin yanında dört yıldan beri pansiyoner olarak kalmasını bir türlü aklım almıyordu . Zira , anlatılanlara ve görünüş itibariyle ailenin hali vakti yerindeydi . Başka bir deyişle , İstanbul ‘un en lüks semtinde oturan ve yatı olan bu aileye amcamın vereceği pansiyoner parasına ihtiyaçları yoktu . Ben bu duygu ve düşüncelerle boğuşurken trenimiz ağır ağır Afyon istikametinde ilerlemekte zaman da su gibi akıp gidiyordu . Bindiğim trenle Afyon’ a kadar gidecektim , Afyon da aktarma yaparak başka bir trenle Dinar’ a gidecektim .
    Karanlık çökmüştü karnım da baya acıkmıştı . Hemen ELENİ hanımın verdiği paketi açmıştım . Paketin içinde el yapımı börekler değişik değişik çörekler su ve meşrubatlar vardı . Bir de , üzerinde adım ve soyadım yazılı bir zarf ile yolda okumam için not defteri seklinde bir kitapçık vardı . Merakla zarfı açmıştım , içinde ELENİ tarafından yazılmış bir teşekkür mektubu vardı . Ayrıca amcam Hasan BOZKURT ve ELENİ tarafından konulduğu belirtilen yirmişer den toplam kırk (40) lira da harçlık parası vardı . O günün şartlarına göre (yıl 1957) kırk lira para baya iyi paraydı . Yapılacak bir şey yoktu karnımı doyurmuş ve uyuklamaya da başlamıştım . Küçük not defterine bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti . Ertesi günü sabah saatlerinde Afyon’a varmıştım , aktarma yaptıktan sonra EGE EKSPRESİ’ ne binmiş önce DİNAR’ a , akşama doğru da köyümüze varmıştım .
    Aile fertlerimle hoş beşten sonra babamla koyu bir sohbete dalmıştık . Yazdığım mektupta sınıfımı doğrudan geçebileceğimi , Haziran ayı başında köye gelebileceğimi yol parası göndermesini istemiştim . Babam hemen parayı gönderdiğini , ama neden geç geldiğimi bir türlü anlamadığını söylemişti . Ben de sınıfımı doğrudan ve derece ile geçtiğimi , mükafat olarak da beni İstanbul’u görmem , tarihi ve turistik yerleri gezebilmem için , üç haftalığına İstanbul’da ki Kuleli Askeri Lisesine gönderdiklerini , bu nedenden dolayı geciktiğimi söylemiştim . Bu arada gönderdiği parayı da aldığımı söylemiştim . İstanbul gezisi sırasın da Şerife halamın üvey oğlu Hasan BOZKURT amcayı da ziyaret etme fırsatı bulduğumu , bana çok iyi davrandıklarını , gördüklerimi ve yaşadıklarımı detaylı olarak babama anlatmıştım. Hasan BOZKURT amcamın köyde yaşayan diğer akrabaları olan amcam Mustafa , halalarım Hatice ve Alime’ nin anlattıklarına göre amcam ile ELENİ birbirlerine deliler gibi aşıkmış ve birlikte yaşıyorlarmış , ELENİ hanımın kocası da bu duruma ses çıkarmıyormuş , birlikte yaşayıp gidiyorlarmış . Babam garip bir ilişki ama gerçeğin böyle olduğunu söylemişti .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım : Bu gün sizlerle maddi imkansızlıklar içinde kıvranan , okuma fırsatı bulamayan ancak ÇÖLDE GÖZÜKMEZ AMCA ve İlk Okul Öğretmeni Nuri YILMAZ sayesinde Devlet Yatılı Okullarında okuma fırsatı bulan bir gencin BAŞARILARLA DOP DOLU yaşanmış Askeri Orta Okulu ve Askeri Lise maceralarını paylaşacağım . Başka bir yaklaşımla , DEVLET YATILI OKULLARINDA okumaktan başka okuma imkanı olmayan bir gencin bu fırsatı yakaladığın da başarıdan başarıya koşarak neler yapabileceğinin hikayesini paylaşacağım sizlerle . Ayrıca , 1954/1960 yıllarında bugün bizler için birer NOSTALJİ niteliğinde mazide ve anılarımızda kalan Askeri Okullarda uygulanan Eğitim ve Öğretim sisteminin temel esaslarını siz hemşerilerim ve okuyucularım ile paylaşmak istiyorum .
    Bilindiği gibi iki binli yıllar da Köy Enstitülerini kapatan zihniyetin bir devamı niteliğinde ki kişi ve partilerin iktidara gelmesi ile ATATÜRK , İNÖNÜ, FEVZİ ÇAKMAK , KIVRKOĞLU, İLKER BAŞBUĞ ve bizler de dahil olmak üzere daha binlerce komutan ve subayların yetiştirildiği Askeri Orta Okullar Askeri liseler ve Harp Okullarını sırf politik mülahazalarla kapatılmıştır . Kapatılma nedenlerini bir türlü anlayamadığım bu güzide okullarda uygulanan eğiti ve öğretim programlarını da siz okurlarımla paylaşmak istedim . Kapatılan okullar kapsamında Kuleli , Işıklar , Erzincan Askeri Liselerinin yanında Kara , Deniz ve Hava Harp Okulları da bulunmaktadır . Bana göre ASKERİ EĞİTİM ve ÖĞRETİM SİSTEMİNE VURULMUŞ BİR DARBE niteliğinde ki kapatılan bu güzide okullarda uygulanan EĞİTİM ve ÖĞRETİM konularının temel felsefesine özetle ve genel hatlarıyla değinmek istiyorum . Bu konulara ilişkin görüş ve yorumlarımı da siz okurlarımın taktirlerine bırakıyorum .
    Çok genel hatlarıyla kapatılan askeri okullarda uygulanan eğitim ve öğretimin TEMEL FELSEFESİNİ ve ANA ESASLARINI şöylece özetleyebiliriz .
    -Öğrencilere , ATATÜRK İlke ve İnkılapları doğrultusunda ve ATATÜRK Milliyetçiliği demokratik , laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı hizmet bilincinin ve mesleki değerlerinin kazandırılmasını sağlamak
    -Milli Kültürümüzü , askeri örf ve adetlerimize bağlı şekilde ve evrensel değerler içinde koruyarak geliştirmek subay adaylarına , başta silahlı kuvvetler olmak üzere , Milli Birlik ve Beraberliğimizi güçlendirici ruh ve irade gücü kazandırmak ,
    -Askeri Okulların Eğitim ve Öğretim olanakları göz önünde tutularak subay adaylarına lisans ve lisans üstü düzeyde eğitim ve öğretim sağlamak
    -Subay adayı öğrencilere ilgi ve yeteneklerini geliştirerek gerekli bilgi , beceri ve davranışlarla birlikte iş görme alışkanlığını kazandırmak suretiyle , onları hayata hazırlamak ve kendilerini başarılı kılacak bir meslek sahibi yapmak ,
    -Subay adayı Öğrencilere , sevk ve idare edebilme yeteneği kazandırmak , askeri sınıf ve silahları genel hatlarıyla tanıtmak , bunların teknik ve taktik kullanılmaları ile muharebe sahası sistemleri hakkında genel bilgi vermek , - - Sporun tüm dallarında etkin bir şekilde beden eğitimi ve spor programları uygulayarak , hem fiziki açıdan , hem de ruhi açıdan , dinamik , dayanıklı kendine güvenen ve inanan , en önemlisi de ‘’ASKERİ ÖĞRENCİ OLMAKTAN GURUR DUYAN ‘’ bir öğrenci yetiştirmek şeklinde özetlenebilir .
    Açıklanan bu genel çerçevede bu gün sizlerle bir Askeri öğrenci olarak o zamanlarda Konya da bulunan Astsubay Hazırlama Orta Okulu ve Bursa/Işıklar Askeri Lisesi de ki yaşantımı ve anılarımı paylaşacağım .
    . a . Konya Astsubay Hazırlama Orta Okulu Yıllarım ve Anılarım
    Daha önce de ifade ettiğim gibi babam bizleri Astsubay Hazırlama Okuluna teslim ettikten sonra trenle köyümüze dönmüştü . Kayıt ve idari işleri tamamladıktan sonra bizleri okulun orta bahçesinde toplamışlardı . Sonradan sınıf subayı olduğunu öğrendiğim pala bıyıklı (yıl 1954 , o zamanlarda subaylar bıyık bırakabiliyorlardı) yakışıklımı yakışıklı , bir Binbaşı ‘ya DİKKAT çekilerek tüm yeni gelen öğrenciler bir yetkili tarafından takdim edilmişti . Okuldaki lakabının KRAL FARUK olduğu söylenen bu Binbaşı FARUK ÖZKURT önce hoş geldiniz demiş , sonra da artık askeri öğrenci olduğumuzu hatırlatarak uymamız gereken genel kuralları özetle anlatmaya çalışmıştı . Okulda ihtiyaç duyulacak her türlü olanağın mevcut olduğunu , eğitim ve öğretim için ihtiyaç duyulacak her türlü ( kitap , kalem , defter ve benzeri) tüm araç ve gereçlerin , okulca sağlanacağını , bizlere düşen tek görevin ise kurallara uyarak ders çalışmak olduğunu hatırlatarak ve bizlere başarılar dileyerek konuşmasını bitirmişti . Artık , resmen Askeri Öğrenci olmuştuk . Bir taraftan derslere devam ederken bir taraftan da Askeri Hastanede gruplar halinde Sağlık Raporunu almaya çalışıyorduk. Sağlık Raporu alamayan epeyce arkadaşımız memleketlerine geri gönderilmişti .
    Sağlık Raporunu alma aşamasında yaşadığım güzel bir anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum . Rutin kontroller devam ederken sıra boy ve kilo ölçülerinin yapıldığı bölüme gelmişti . Ölçümleri genç bir bayan hemşire yapıyordu , önce kilomu ölçmüştü ve normal demişti , sonra da boyumu ölçtüğünde boyumun konulan standardın altında olduğun gören hemşire hemen kulağıma eğilerek ayak parmaklarımın üstüne basarak topuğumu kaldırmamı usulca söylemişti ve doktora dönerek , bu çocuk daha uzar boyu da normal doktor bey demişti. Kısacası o iyilik meleği hemşire sayesinde esasen standartların altında olan boy sorunumu da halletmiştim .
    Bir taraftan aile hasreti , bir taraftan da idealimdeki okula girmenin sevinci ile dersler başlamış daha ne olup bittiğini anlamadan yarı yıl (sömestri ) tatili gelmişti bile . Karnemde bütün notlarımın hepsi pekiyiydi . On beş (15) günlük yarı yıl tatilinde yol param olmadığı için memlekete gidememiştim . Benim gibi parasızlıktan memleketine gidemeyen epeyce arkadaşım da okulda kalmıştı . Bizleri bir sınıfta ve bir yatakhanede toplayarak bir program çerçevesinde oyalamışlar yedirmişler ve içirmişlerdi . Kısacası ailelerimizi aratmamaya çalışmışlardı . Halbuki , içimdeki bir ses yarı yıl tatilinde memlekete giderek , bu güzel başarımı sevdiğim insanlarla paylaşmak , NURİ öğretmenime de benimle gurur duyabileceğini haykırmak istiyordu . Ama olmuyordu işte , arzularla mevcut imkanlar bazen ters düşebiliyordu .

    Arkadaşlarım yarı yıl tatilinden okula dönmüşler , en güzel memleket anılarını ballandırarak anlatıyorlardı . Bir taraftan da ikinci dönem dersleri başlamıştı . Ben okula girişte ve birinci dönemde elde ettiğim başarımı pekiştirmek için var gücümle ve daha büyük bir arzu ve istekle derslerime çalışıyordum . Günler su gibi akıp gidiyordu , derslerim de istediğim gibi çok başarılı gidiyordu . İkinci yarı yılın sonu yani sene sonu gelmişti . Sınıfta en yüksek not ortalaması benimdi . Sınıf subayımız , Binbaşı FARUK ÖZKURT 'un beni odasına çağırdığını haber vermişlerdi . Hemen kılık kıyafetime çeki düzen verip sınıf subayının odasına koşmuştum . Askerce selam verip ''EMRET KOMUTANIM !... '' demiştim . O sert mizaçlı , pala bıyıklı , çatık kaşlı subay gitmiş , yerine sevecen , müşfik ve babacan bir insan gelmişti . Önce gösterdiğim başarıdan dolayı beni yanaklarımdan öperek kutlamış , karnemi de bizzat kendisi vermiş , önümüzdeki yıllarda da bu başarımın devamını beklediğini söyleyerek bana çıkabileceğimi söylemişti .
    Artık dünyalar benim olmuştu . Hem okulun en çalışkan öğrencilerinden birisi olmuştum , hem de aileme ve NURİ öğretmene verdiğim sözü yerine getirmenin mutluluğu içinde yaz tatili için memleketin yolunu tutmuştum . Köyüme vardığımda Ninem ÜMMÜ GÜLSÜM’ ün vefat ettiğini duymuştum . Elbette ki ninemin ölüm haberine çok çok üzülmüştüm . Zira ben onun çocuğu idim , o benim her şeyimdi . Beni o büyütmüştü . Sebebine gelince ben doğduktan sonra diğer kardeşlerim peş peşe sıralanmışlardı . Annem yeni doğan kardeşlerimle ilgilenirken beni her türlü sorumluluğumu nineme vermişlerdi. Beni hep ninem yedirir içirir ve onunla yatar kalkardım . Ne de olsa ölen kocası Molla MUSA dedemin adını taşıyordum .
    Yaz tatilim boyunca aileme yardımcı olarak , arkadaşlarımla gönlümce vakit geçirerek ve dinlenmiş olarak KONYA’ ya dönmüştüm . Okulun ikinci ve üçüncü sınıflarında da aynı başarıyı göstererek ''BURSA IŞIKLR ASKERİ LİSESİ'' ne gitmeye hak kazanmıştım . ASTSUBAY OLABİLMEK İÇİN GELDİĞİM BU OKULDA SUBAY OLABİLME ŞANSINI YAKALAMIŞTIM . Başka bir deyişle , yaklaşık altı yüz elli (650) kişinin mezun olduğu okuldan İLK ÜÇ dereceye girerek ilk sıralarda okulu bitirmiştim . Bu büyük başarının elde edilmesi elbette kolay olmamıştı . Zira , üç yıllık not ortalamasının yanında üç yıllık, hal hareketim , disipline uyma durumum ve daha birçok faktörlerde göz önüne alınarak derecelendirmeler yapılmıştı . En önemlisi de gerek sınıf subayının ve gerekse derslerimize giren öğretmenlerimizin , Askeri Liseye gidecekler listesine girmeye hak kazanan her öğrenci için KANAAT NOTU vererek derecelendirmeye bizzat katıldıkları rivayet ediliyordu .
    Nitekim , sınıf subayı ve öğretmenlerce hazırlanan Askeri Liseye gidecekler listesinin , okul komutanlığınca değiştirilerek yeni bir liste oluşturulduğu ve imza için sınıf subaylığına ve öğretmenlere geri gönderildiği duyumu almıştık . Başta sınıf subayımız Binbaşı FARUK ÖZKURT, kimya öğretmeni MUSTAFA ÇATALOĞLU , Biyoloji Öğretmeni İSKENDER AKBABA ve İngilizce Öğretmeni VEHBİ İNAL olmak üzere neredeyse tüm öğretmenler , okul komutanlığınca oluşturulan yeni listeyi imzalamayarak geri iade etmişler ve konunun detaylı bir şekilde tartışılması için , derhal ‘’ OKUL ÜST ÖĞRETİM KURULU 'nun toplanmasını talep ettikleri duyulmuştu . Bu arada birçok siyasinin ve özellikle o zaman iktidarda olan DEMOKRAT PARTİ 'ye mensup İL / İLÇE ve OCAK , BUCAK Başkanlarının , hatta Millet Vekillerinin bile , okul komutanını bizzat ziyaret ederek kendi adamlarının Askeri Liseye gönderilmesi için yoğun baskı yaptıklarını ve kulis faaliyetlerinde bulundukları duyumları fısıltı yoluyla ta… bizlere kadar geliyordu . Genel kanı komutanlığın bu girişimlere ve baskılara kulak asmayacağı şeklinde olmasına rağmen tüm öğrenciler huzursuz ve tedirgin oluşmuştuk . Okul Üst Öğretim Kurulu Toplantısında yapılan görüşmelerde , çok sert tartışmaların yaşandığı ama yapılan görüşmeler sonun da sınıf subayı ve öğretmenlerin oluşturduğu ilk listenin onaylanarak Kara Kuvvetleri Komutanlığına gönderilmesine karar verildiği haberi bizlere kadar ulaşmış ve bizler de derin bir nefes almıştık .
    Bizleri , yani BURSA/ IŞIKLAR ASKERİ LİSESİ’ ne gidecek öğrencileri ayırmışlardı . O yıl ilk kez toplam yirmi( 20) kişi Askeri liseye gitmeye hak kazanmıştı . Geçen yıllarda bu miktar bir kaç öğrenciyi geçmiyormuş . Ancak , daha önceki yıllarda bu okullardan Askeri Liselere gönderilen öğrenciler çok başarılı oldukları için Kara Kuvvetleri Komutanlığınca kontenjan artırımına gidilerek , o yıla mahsus olmak üzere gideceklerin sayısı yirmi kişiye çıkartılmıştı .
    Askeri Liseye gidecek öğrenciler için bir merasim düzenlenmişti . Sınıf subayımız Binbaşı Faruk ÖZKURT yaptığı konuşmada , bizlerin başarılarına övgüler yağdırarak elde ettiğimiz başarımızın Askeri Lisede de devam ettirmemiz gerektiğini , bizlerin başarısı ile gurur duyduklarını , belirterek bizleri tekrar tebrik ettiğini belirterek hayırlı yolculuklar dilemişti . Okuldan istasyona kadar topluca ve uygun adımlarla yürüyerek gitmiştik . Tren istasyonu okulumuza çok yakın olduğu için yürüyüşümüz uzun sürmemişti . İstasyona vardığımız da İSTANBUL 'a gidecek tren harekete hazır bekletiliyordu . Bize tahsis edilen vagon trenin en sonunda ki vagondu . Hepimiz önceden belirlenen yerlerimize oturmuştuk . Tren hareket ettiğinde başta Okul Komutanımız olmak üzere Sınıf Subayımız Binbaşı FARUK ÖZKURT , tüm öğretmenlerimiz ve çok miktarda öğrenci arkadaşımız bizi uğurlamaya geldiklerini görmüştük . Verilen bir komutla , trenin içinde ki bizler ve uğurlamaya gelen komuta heyeti ve arkadaşlarımız , herkes selam dura geçmişti . Daha sonra bizler de el sallayarak okulumuza , sevdiğimiz kişilere ve Konya'ya veda etmiştik.
    Bizim vagon , trenin en sonunda ve trenle irtibatı kesikti , bizlerin yolcuların bulunduğu diğer bölümlere geçmesi yasaklanmıştı , keza yolcuların da bizim vagona geçmesi mümkün değildi . Tren hareket ettikten sonra , kafile komutanı olduğunu söyleyen bir subayla bir astsubay bizleri vagonun koridorunda toplayarak , önce Haydarpaşa'ya ((İstanbul ‘a) gideceğimizi , yolculuğumuzun yaklaşık iki gün süreceğini , orada bir gece konakladıktan sonra gemiyle MUDANYA 'ya gideceğimizi , Mudanya'dan da Askeri lise Komutanlığının göndereceği bir araç ile BURSA 'ya , Askeri Liseye gideceğimizi söylemişlerdi . Yolculuğumuz boyunca ihtiyaç duyacağımız her türlü yiyecek ve içeceğimizin kumanya olarak alındığını , bu nedenle tren istasyonlarda durduğunda hiç kimsenin trenden inmemesini özellikle tembih etmişlerdi .
    Tren yolculuğumuz , neşe içinde şarkılar türküler söyleyerek geçmişti . Ben , yolculuk boyunca heyecan ve sevinçten hiç uyumadığımı söyleyebilirim. Ertesi günün akşamına doğru İstanbul/Haydarpaşa Gar'ına varmıştık . Orada bekleyen servis aracıyla doğruca o geceyi geçireceğimiz Askeri Konaklama Komutanlığına (Misafirhaneye) götürülmüştük . Askeri Misafirhane de bizleri güler yüzle karşılamışlar , önce akşam yemeği yiyeceğimizi , arzu edenlerin banyo yapabileceğini , sonra da istirahate çekileceğimizi söylemişlerdi . Zira , ertesi günü erkenden vapurumuzun Haydarpaşa İskelesinden Mudanya' ya hareket edeceğini söylemişlerdi . İki gün boyunca kumanya yemekten bıktığımız için misafirhanede yediğimiz akşam yemeği hem çok lezzetli gelmiş , hem de yemeklerin tadına doyamamıştık . Yemekten sonra odalarımıza çıkmış , yıkandıktan sonra da istirahate çekilmiştik .
    Ertesi günü sabah erkenden kalkmış , kahvaltımızı misafirhanede yaptıktan sonra bize tahsis edilen bir servis arabası ile vapurumuzun kalkacağı Haydarpaşa İskelesinin yolunu tutmuştuk . Biz vardığımızda Mudanya’ ya gidecek vapur iskelede hazır bekletiliyordu . Hemen vapura binerek Mudanya’ ya gitmek üzere hareket etmiştik . Hava açıktı ama biraz rüzgar vardı . Rüzgarın da etkisiyle olacak ki deniz de biraz çalkantı oluşmuştu Bu nedenle vapurumuz , bir sağa bir sola yalpa yapıyor , sallana , sallana Marmara Denizinin mavi sularında Mudanya ya doğru yol alıyordu . Benim gibi , hayatında ilk defa vapuru görmüş ve vapura binmiş bizlerin , kimilerimizin midesi bulanıyor , kimilerimiz de bu yolculuğun biran önce bitmesi için tanrıya dua ediyordu . Bu karambol içinde Marmara Denizini kat ederek sağ salim Mudanya'ya varmıştık , ama deniz tutmasından olacak ki , hepimizin benizleri sapsarı olmuştu . Mudanya da biraz dinlendikten sonra Askeri Lisenin Komutanlığının gönderdiği servis arabasına binerek Bursa'nın yolunu tutmuştuk .
    Mudanya'dan Bursa'ya kadar her taraf yemyeşildi . Seyrine doyamadığımız bu güzel manzaralar bizlerin vapur yolculuğu yorgunluğunu birazcık olsun unutturmuştu derken Bursa'ya varmıştık . Yeşillikler içinde ve tarihi binalarla süslü şahane görünen bir şehrin girişinde , Işıklar Askeri Lisesini uzaktan göstermişlerdi . Bir kartal yuvasını andıran , Işıklar Askeri Lisesi , şehre hakim bir yerde ve Ulu Dağın eteğinde kurulmuş heybetli ve görkemli görünüşü hepimizi adeta büyülemişti . Her yerinden tarih fışkıran bu güzel kentin sokaklarından geçerek Askeri Liseye varmıştık .

    b . Bursa /Işıklar Askeri Lisesinde ki Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri

    BURSA/ IŞIKLAR ASKERİ LİSE ’sine vardığımız da sonradan sınıf subayı olduğunu öğrendiğimiz bir Süvari Binbaşı ‘sının başkanlığındaki bir heyet bizleri karşılamıştı . Kendisinin , Süvari Binbaşı CENAP ALPER olduğunu , bizlerin sınıf subayı olduğunu , heyette ki diğer personeli de tanıtarak IŞIKLAR ASKERİ LİSE ’sin de kalacağımız sürece , bizlerin her türlü ihtiyaçlarının kendileri tarafından karşılanacağını vurgulayarak yapılacak işlemler hakkında bizlere detaylı bilgiler vermişlerdi . Öncelikle ; kayıt işlemlerini yapmışlar, sonra da yemekhane , yatakhane ve okuyacağımız sınıfları göstermişlerdi . Eğitim ve Öğretimle ilgili detayların , KARAPINAR’ da ki (BURSA / Kestel) kamptan sonra açıklanacağını söylemişlerdi . Kampın Ağustosta ortalarına doğru başlayacağını , kampa katılmanın zorunlu olduğunu , tüm öğrencilerin kamp başlama tarihine kadar serbest olduğunu , arzu edenlerin memleketlerine gidebileceğini belirterek bizlere iyi tatiller dilemişlerdi . Ancak , memleketlerine gitmeyeceklerin veya gidemeyeceklerin , sınıf subaylığına isimlerini yazdırmalarını önemle vurgulamışlardı . Zira , okul idaresince , okulda kalacak öğrencilere yemek ve yatacak yerleri gösterileceğini , nöbetçi subaylığınca belirlenen bir program çerçevesinde , Bursa da tatil yapabileceklerini ve gerektiğin de Nöbetçi Subaylığınca kontrol edilebileceklerini söylemişlerdi . Tüm bu işlemlerin tamamlanması birkaç gün sürmüştü . Sonra bizlere 15 Ağustos’a kadar izinli olduğumuzu gösteren izin kağıtlarımızı vermişler ve memleketlerimize gidebileceğimiz söylemişlerdi .
    Yaz tatilini aileme yardım ederek ve arkadaşlarımla hoşça vakit geçirerek ve sınıf subayımın istediği tarihte Bursa’ya dönmüştüm . Bursa'ya döndüğümün ertesi günü KESTEL/KARAPINRAR ’da ki kamp yerine okulun tahsis ettiği araçlarla gitmiştik . Kamp bölgesi , yemyeşil orman ağaçlarıyla örtülü , genellikle çok büyük kestane ağaçlarının hakim olduğu , ULU DAĞ’ ın zirvesinden gelen ve kamp yerinin ortasından geçerek şırıl şırıl akan bir derenin olduğunu , seyrine doyum olmayan bir manzarasının yanında cıvıl cıvıl kuş seslerinin hakim olduğu sessiz sakin bir yerdi . Başta Sınıf Subayımız Bnb. CENAP ALPER olmak üzere bir ekibin , birkaç gün önceden kamp bölgesine geldiğini ve ihtiyaç duyulacak tüm askeri tesisleri kurduklarını ve konaklama için gerekli her türlü tedbirleri aldıklarını görmüştük . Kısacası ; bizlerin iki hafta sürecek uygulamalı eğitim ve tatbikatlar için ortamın çok iyi hazırlandığına tanık olmuştuk . Bu tür kampların ana maksadı ; yeni gelen öğrencilerin birbirleriyle kaynaşmalarını sağlamak , askerliğin temel kurallarını , rütbeleri , yanaşık düzen eğitiminin temel esaslarını , İç Hizmet Kanun ve Yönetmeliğini , ast üst ilişkilerini ve benzeri konuları , uygulamalı , olarak öğretmek ve fiili olarak da yaptırmak şeklinde özetlenebilirdi .
    Bu arada öğrencilerin bedensel ve ruhsal durumlarını geliştirici tedbirler yanında , başta sporun her türlüsü olmak üzere, kamp bölgesini elverdiği ölçüde , tüm spor faaliyetlerinin de etkin bir şekilde uygulamalı olarak yapıldığını , kamp sonunda tüm öğrencilerin ; hem ruhen hem de bedenen dinlenmiş ve zinde olarak yeni eğitim ve öğretim yılına hazır hale getirildiklerini bizzat görmüş ve yaşamıştık . Özetle söylemek gerekirse kamptan güdülen amaca fazlasıyla ulaşılmıştı . Zira , hem yeni gelen tüm arkadaşlarımızı , hem de en az üç yıl beraber olacağımız idari kadroyu yakından tanıma ve onlarla bütünleşme ve kaynaşma fırsatını bulmuştuk .
    Kamp sonunda okula dönerek , yeni eğitim ve öğretim yılına başlamıştık . Bir de ne göreyim , bizler, yani KONYA ’dan gelen bazı arkadaşlarımla birlikte döneklerin çoğunlukta olduğu bir sınıfa vermişlerdi . Başka bir deyişle sınıfın çoğunluğu geçen sene sınıfta kalmış öğrencilerden oluşuyordu . Yapılacak bir şey yoktu . Geçen sene sınıfta kalıpta aynı sınıfı paylaştığımız arkadaşlarımıza ‘’DÖNEK’’ tabir ediliyordu . İlk günlerde neden sınıfta kaldıklarını , tüm öğretmenlerin çok kazık olduğunu , yani acımasız ve notlarının çok kıt olduğunu , aslında çoğunun diğer Askeri Okullardan sürgün geldiklerini vurgulayarak gözümüzü korkutuyor ve bizlere bir bakıma gözdağı veriyorlardı . Bu karambol içinde ilk yazılıları olmuştuk bile . Sınıf genelinde neredeyse tüm yazılılardan en yüksek notu alanlardan birisi de ben olmuştum . Dönek arkadaşlarımızdan bazıları da iyi notlar almıştı ama çoğunluğu gene orta ve zayıf notlar almışlardı . Bu arada iyi notlar alan bizleri niye iyi not aldık diye tehdit edenler bile olmuştu . Ayrıca , dönek arkadaşlarımızın çoğunluğu akşamları yemek saatinden önce ve sabahları kahvaltıdan önce yapılan etüt saatlerinde de doğru dürüst ders çalışmazlar ve çok gürültü yapıyorlardı . Bir arkadaşımız , etütlerde çok gürültü yapıldığından dolayı ders çalışamadığını belirterek sınıf subaylığına şikayette bulunmuştu . Dönek arkadaşlarımız , bu duruma da çok kızmışlardı . Hata , şikâyetçi arkadaşımızı dövmeye bile kalkmışlardı . Bizler de arkadaşımıza arka çıkınca bir şey yapamamışlardı . Alınan bazı basit idari tedbirlerle sorun çözülmüş ve bizim kısım da diğer kısımlar gibi normale dönmüştü .
    Günler su gibi akıp gidiyordu . Çok korktuğum Askeri Lise hayatına ve koşullarına intibak etmiş , hatta kendimi sosyal ve kültürel açıdan geliştirebileceğim ortamı bile oluşturmaya başlamıştım. Öncelikle , derslerinin dışında devamlı okuyan ve araştıran , okul kütüphanesine giderek yardımcı kitaplardan faydalanan , gazete ve mecmualar okuyan arkadaşlarla iyi dostluklar bile kurmuştum . Ayrıca , zamanımın elverdiği ölçüde spor salonuna da giderek sportif aktivitelerde bulunuyordum . Ama hiçbir spor dalında aktif olarak görev almamıştım .
    Her yatılı askeri okulda olduğu gibi , bizim okulda da öğrencilerin okula , gazete ve mecmua gibi içeriği ne olursa olsun yayınları getirtmeleri kesinlikle yasaklanmıştı . Ancak , okul komutanlığınca müsaade edilen bazı , gazete ve mecmua gibi yayınları okul kütüphanesine gelebiliyordu ve bizler de kütüphanede okuyabiliyorduk . Oluşturmaya çalıştığım arkadaş grubu ile zaman zaman okul kütüphanesine gidiyor güncel konuları takip etmeye ve aramızda güncel ülke sorunlarını tartışmaya çalışıyorduk .
    Bir taraftan dersler , diğer taraftan sosyal ve kültürel aktiviteler derken sene sonu gelmişti bile . Her zaman olduğu gibi yine sınıfımı doğrudan başarı ile geçmiş , hatta dereceye bile girmiştim . Resmen lise ikinci sınıf öğrencisi olduğumu , Sınıf Subayımız Binbaşı CENAP ALPER odasın çağırarak derece sınıfımı geçtiğimi söyleme gereği duymuştu . Odasına vardığım da ayağa kalkarak , beni üstün başarımdan dolayı kutladığını , bu başarının lise iki ve üçüncü sınıflarında da devam ettireceğime inancının tam olduğunu söylemişti . Bu arada bir ihtiyacımın olup olmadığını sormuştu . Ben de yaz tatilinde İSTANBUL’ a gitmek ve gezip görmek istediğimi , ancak yeteri kadar paramın olamadığı için gidemeyeceğimi söylemiştim . O zamanlarda Askeri Liseler arasında uygulanan bir sistem uyarınca , sınıf subayları ÇALIŞKAN ve BAŞARILI öğrencileri , belirli bir süreliğine yaz tatilinde İSTANBUL’ da ki KULELİ ASKERİ LİSESİ ’ne , diğer Askeri Liseler de Bursa Askeri Lisesine öğrenci gönderebiliyorlardı. Bu kapsamda beni de istersem İSTANBUL’ a gönderebileceğini söylemişti Ben de İSTANBUL’ u görmeyi çok istediğimi , seve, seve gidebileceğimi söylemiştim . Sözlerine devam ederek KULELİ ASKERİ LİSE ’sinde kaldığım sürece okulda yatıp kalkacağımı , yiyip içebileceğimi bunlar için bir bedel ödemeyeceğimi , gerek girişte gerekse okuldan ayrılışta ilgili ve yetkili personele mutlaka kayıt yaptırmamı ve ayrılırken de , ilişik kesme kağıdı almamı sıkı sıkı tembih etmişti . En fazla üç hafta süre orada kalabileceğimi , ilgililere haber vermek kaydıyla , daha erken ve istediğim zaman okuldan ayrılıp memlekete gidebileceğimi bunun için ihtiyacım olan izin kağıdını da elime tutuşturmuştu . Diğer taraftan , BURSA’ dan İSTANBUL’ a gidiş/geliş masrafları ile İSTANBUL ’da yapacağım tüm gezi masraflarının bana ait olacağını belirterek yeteri kadar paramın olup olmadığını da sormuştu . Ben de yeteri kadar paramın olduğunu söylememe rağmen bana inanmayıp cebimdeki paramı bile kontrol etmişti

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım : Bu günden itibaren kültürel nitelikli ve içerikli bilgileri sizlerle paylaşmaya çalışacağım . Bugün İLK Okul Öğretmenim Nuri YILMAZ' a olan vefa borcu ödeyebilmek için onun mezun olduğu KÖY ENSTİTÜLERİ konusunu sizlerle paylaşıyorum .Önümüzde ki günlerden itibaren kendimce önemli ve faydalı olacağına inandığım bazı anılarıma , 1960 Askeri Darbe Harekatına , 22 Şubat 1962 Talat AYDEMİR olayına , 21 Mayıs1961 Başarısız Askeri Darbe Girişimine , 9 Şubat 1971 Askeri Darbe Harekatına ,12 Şubat 1971 Silahlı Kuvvetler Tarafından Verilen Askeri Muhtıra Harekatına , 12 Eylül 1980 Yılında yapılan Askeri Darbe Harekatına , İki binli yılların genel bir değerlendirilmesi kapsamında Sarıkız, Ay Işığı, Yakamoz , Eldiven Darbe Planlarına , Balyoz ve Ergenekon Davalarına , 15 Temmuz 2015 Darbe Girişim Harekatına özetle değinmeye çalışacağım . Bildiğiniz gibi , tüm bu bilgiler basın ve yayın organları tarafından yayınlanmıştır .Muvazzaflık dönemimde fiilen yaşadığım , emekli olduktan sonra da basından takip edebildiğim kadarıyla , deneyimli bir Asker ve Akademisyen olarak bir de benden okuyun istedim .Bu bilgileri sizlerle paylaşma fırsatı verdikleri içi ANTOLOJİ:COM sitesi yayın ekibine ve yöneticilerine bir kez daha TEŞEKKÜR eder , en içten selam ,saygı ve sevgilerimi sunarım . İyi ki varsınız .
    . a . Köy Enstitüleri’nin Türk Eğitim Sistemi İçindeki Yeri ve Önemi
    (1). 1940’ lı Yıllardaki Türk Eğitim ve Öğretim Sistemine Genel Bir Bakış
    Konya da yapılan sınavlara köyümüzden sınava katılan üç öğrencinin de başarılı olması ve yapılan sınavları kazanmasının gerçek kahramanı İlk Okul Öğretmenimiz Nuri YILMAZ’ dır . Sınavlara katılan binlerce kişinin içinden köyümüzde katılan üç kişinin de hem de listelerin en ön sıralarında okula girmemizin tartışmasız ve gerçek kahramanı Gönen Köy Enstitüsü mezunu Nuri YILMAZ öğretmenimizdir . Bu nedenlerle onu ve onun mezun olduğu Köy Enstitülerini bir de bende okuyun istedim .
    Bilindiği gibi , Köy Enstitüleri 1940’ lı yıllarda Türk Eğitim ve Öğretim sistemine damgasını vurmuş önemli bir olgudur . Bizler de bu güzide okullardan mezun olan öğretmenle çalışma fırsatı bulduk . Öğretmen öğrenci ilişkilerini fiilen yaşadık . Onların yol göstericiliği sayesinde okuma fırsatı bularak başarılarla dopdolu bir hayat yaşayarak seksenli yaşlara geldik . Bizlerin gözünde adeta kutsallaşan bu güzide insanlara vefa borcumu ödeyebilmek için Köy Enstitülerine özetle değinmek gereği duyulmuştur . Hayat Hikayem ve Anılarımın muhtelif aşamalarında hep ilk okul öğretmenim Nuri YILMAZ öğretmenden bahsetmişimdir . Çünkü o benim idolümdü . Gerek ilk okul aşamasında gerekse ilk okulu bitirdikten sonraki dönemlerimiz de , özellikle KONYA da yapılan sınavlara hazırlık döneminde ve bizlerin okuyabilmesi için nasıl çabaladığını , nasıl didinip , çırpınıp durduğunu hayatım boyunca hiç unutamadım . Bu nedenlerle öbür dünyaya göç ederek hakkın rahmetine kavuşan Nuri Öğretmenimin mezun olduğu Köy Enstitülerine değinerek ona olan vefa borcumu ödemek istedim. .
    Köyümüz de okul yok öğretmen yok diye hayıflanıp duruyorduk ama bakalım 1940’ lı yıllara gelindiğinde ülke genelinde eğitim/öğretim konularında neler olup bitiyordu . Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarında ülke genelindeki okuma yazma oranı yüzde beşi (%5) bile geçmiyormuş . ATATÜRK' ün liderliğinde en başta Cumhuriyetin İlanı , Anayasa , Medeni Kanun , Borçlar Hukuku , Halifeliğin Kaldırılması , Tarikatların , Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması , Harf Devrimi , Dil Devrimi , Kılık/Kıyafet Devrimi gibi bir çok devrimler yapılmış ama 1935 yılına gelindiğinde , yapılan bir araştırmaya göre yaklaşık olarak kırk bin köyün otuz beş bininde okul ve öğretmen yokmuş . Ülke genelinde , 1940 lı yıllara gelindiğinde yapılan devrimler başta olmak üzere ülke çoğunluğunu oluşturan ve nüfusun büyük bölümünü teşkil eden ki bu oran yüzde seksen (% 80) civarında olan köylü kesiminin olan bitenlerden haberi bile olmuyormuş . Köylü kesimine devlet eli uzatılamamış , yol , su ve elektrik gibi alt yapı hizmetleri köylüye götürülmemiş büyük bir köylü kitlesi karanlığa terke dilmişti . Osmanlı Devleti zamanında da tamamen ihmal edilmiş olan köylü kitlesi , ülke genelinde yapılan reformlardan habersizmiş . Ayrıca , köylü kesimi , babadan kalma ve görme ilkel metotlarla çiftçilik yapıyormuş. Elde edilen ürünler hem yetersiz hem de kalitesizmiş . Köylünün eğitilmesi ve aydınlatılması için Köy Öğretmen Okulları'ndan mezun olarak köylere gönderilen şehir çocuğu öğretmenler de , köy koşullarına intibak edemiyor eğitim ve öğretim konularında da köylülere yardımcı olamıyorlarmış . Aydınlatılması gereken köylüler ile iletişim/diyalog kuramıyorlarmış . Bundan dolayı da köylülere faydalı olamıyorlarmış .
    ATATÜRK ; sağlığında eğitim ve öğretim sisteminde ki bu açmazlığı görüyormuş ama düzeltmek için hem sağlığı elvermemiş ve hem de ömrü yetmemişti . Zaman zaman , en yakın silah arkadaşı ve zamanın Başbakanı olan ismet İNÖNÜ ve Milli Eğitim Bakanı Saffet ARIKAN Bey ile özellikle köylü vatandaşların eğitimi ve öğretim konusunda ki düşüncelerini enine boyuna tartışıyor ve özellikle köylünün eğitilmesi ve aydınlatılmasının kaçınılmaz olduğunu vurguluyormuş . Nitekim , ATATÜRK , 1 mart 1922 tarihinde daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce TBMM’ de bu konulara ilişkin yaptığı konuşmasında ‘’Bu yurdun hakiki sahibi ve efendisi milletimizin büyük çoğunluğunu oluşturan köylülerimizdir . İşte bu köylülerimizdir ki bu güne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmışlardır . Bundan dolayı da bir yandan köylülerimizin bilgisizliğini gidermeye çalışırken öte yandan da onlara toplumsal ve ekonomik etkinlikler ve üretkenlikler kazandırarak , onları daha müreffeh hayat seviyesine ulaştıracağız ‘’ diyerek yeni kurulacak devletin köy ve köylülerle ilgili uygulanacak politikanın ana hatlarını çizmişti . Bilindiği ATATÜRK’ ün bu ifadesi günümüz basın yayın organlarında ‘’KÖYLÜ BU MİLLETİN EFENDİSİDİR’’ şeklinde ifade edilmektedir . Büyük Önder yaklaşık bir yıl sonra yani 12 Mart 1923 tarihin de İZMİR de düzenlenen ‘’İZMİR İKTİSAT KONGRE’ sinde de köy ve köylünün EĞİTİM ve ÖĞRETİM konusunda ki düşüncelerini daha detaylandırılmış olarak şu şekilde açıklıyordu . Aslında İktisat Kongresinde alınan ve aşağıda açıklayacağım konular ileride kurulması planlanan KÖY ENSTİTÜLERİ’ nin temel taşlarını oluşturacaktır.
    - Köylülere ve çiftçilere tarım ve çiftçilikle konularında pratik bilgiler kazandırılacak . Bu konularda broşürler hazırlanacak ve parasız olarak köylülere ve çiftçilere dağıtılacak
    - İlk ve Orta Okul öğrencilerine pratik olarak tarım ve ziraat dersleri öğretilecek .
    - Tarım bilgisi verecek Yatılı Bölge Okulları açılacak
    - Ülkenin uygun yerlerinde çiftlik biçiminde tarım ve hayvancılık tesisleri kurulacak
    - Anadolu da Yüksek Tarımcılık Okulu açılacak
    - Köy ilk okullarına beş dönümlük arazi tahsis edilecek , ayrıca köy çocuklarına bahçecilik , kümes hayvanı yetiştiriciliği , arıcılık ve hayvan yetiştiriciliği öğretilecek
    - Yurt içinde ve Yurt Dışında burslu olarak okutulacak her öğrenciye en az bir yıl köyler de öğretmenlik yapma zorunluluğu getirilecek .
    - Asker ocaklarında köylü çocuklarına tarım bilgisi verilecek
    - Köy halkına tarım ve hayvancılık ile modern çiftçilik konularında eğitici ve öğretici filmler gösterilecek
    İzmir iktisat Kongresinde köylülere yönelik alınan kararların hemen hemen hepsi de tarım ve hayvancılığa yöneliktir . Çünkü ülkemiz o tarihlerde bir tarım ülkesiydi . Tarım ve hayvancılıkta kalkınma olursa ülkemiz kalkınabilecekti . Atatürk’ ün bu direktifinden mevcut Köy Öğretmen Okullarına ilaveten , modern anlamda ve belirtilen ilkeler doğrultusunda İlk Köy Öğretmen Okulu 1926 yılında Malatya da , 1927 yılında da Denizli de MUALLİM MEKTEBİ adı altında köylere öğretmen yetirmek üzere okullar açılmıştı . Her iki okulda yeterli parasal destek sağlanamaması nedenleri ile gerekli başarıyı gösteremeyerek 1933 yılında kapatılmıştı . Bu başarısız denemeden sonra devlet köy ve köylülerin aydınlatılması ve okuma yazma öğrenmesi için Eğitmen Yetiştirme Kurslarına yönelmişti . Bu maksatla 1934 yılında ‘’Köy Eğitmenleri Kanunu ‘’çıkartılmıştı . Bu kanun kapsamında ilk Eğitmen Yetiştirme Kursu Eskişehir / Çiftelerde ve Isparta Gönen de açılmıştı . Bu kurslara alınacak eğitmen adayları , okuma yazma bilecek , askerliğini çavuş veya onbaşı olarak yapmış köy gençlerinden seçilen kişiler alınmıştı. Eğitmen adaylarına 7/8 aylık bir eğitim uygulandıktan sonra eğitmenlik vasfı kazanarak eğitmenlik görevi veriliyordu . Eğitmenler , nüfusları az olan veya öğretmen gönderilemeyecek kadar az nüfusa sahip olan köylerin eğitilmesi işine gönderiliyorlardı . Ayrıca eğitmenlere köylerde okuma/yazma kursları açma görevleri de verilebiliyordu . Kursları başarı ile bitiren köy gençlerine OKUR YAZAR belgesi veriliyordu . Eğitmenler köylerden topladıkları öğrencileri Gezici Baş Öğretmenlerin gözetiminde üç yıllık bir eğitimden sonra köy çocuklarını mezun ediyorlar , daha sonra yeniden öğrenci alarak onların eğitim işlerini yürütüyorlardı . Daha sonraki yıllarda Eğitmen gözetimindeki kurslarda başarılı ve çok çalışkan köy çocukları Köy Enstitülerine alınmaya başlanmıştı. Bu arada daha önceki yıllarda kurulmuş olan klasik KÖY ÖĞRETMEN OKULLARI da eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürüyorlardı .
    Köy ve köylülerin eğitilmesi ve öğretilmesine yönelik bu uygulamalar 1934’ lü yıllara kadar sürdürülmüştü . 1935 yılında yapılan Cumhuriyet Halk Partisi KURULTAY' ın da İsmail Hakkı TONGUÇ , Köyün ve köylülerin kalkınmasına ve aydınlanmasına yönelik yaptığı konuşmasında düşüncelerini şöyle açıklıyordu . '' Köy meselesinin bazılarının zannettikleri gibi mihaniki (mekanik , düşünmeden kas gücüyle yapılan ) surette bir köy kalkınması değil , manalı ve şuurlu köyün ve köylünün İÇTEN CANLANDIRILMASI ŞEKLİNDE OLACAKTIR . Köy insanı öyle canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki ONU HİÇ BİR KUVVET KENDİ HESABINA İNSAFSIZCA İSTİSMAR ETMESİN , ONA ESİR VE UŞAK MUAMELESİ YAPMASIN . Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer İŞ HAYVANI haline getirilmesinler . Onlar da HER VATANDAŞ GİBİ HAKLARINI ALABİLSİNLER VE HAKLARINA KAVUŞABİLSİNLER . Köy meselesi , köyde eğitim/öğretim konularının yanında , KÜLTÜREL , TOPLUMSAL ve EKONOMİK meselelerle birlikte çözülmesi demektir . Köylüyü , köyden başlayarak ta...KAMUTAY' a (TBMM) varıncaya kadar , devletin bütün kademelerinde şubelerinin idaresine , on da bugünkü vasıflardan başka bir şart aranmaksızın iştirak ettirmek , bu suretle devletin işlerini , realiteden kuvvet alan elemanlarla besleyerek memleketin hakiki sahipleriyle kalkınmasını sağlamak yüceltmek ..............'' şekilde devam eden konuşmasını ayakta alkışlayanlar olduğu gibi , Toprak Ağaları ve köylünün kalkınmasını ve aydınlanmasını istemeyen bazı kişi ve gruplar burunlarından soluyarak ve büyük bir öfkeyle salonu terk etmişlerdi . Zira , asırlardır el atılmayan ve karanlığa terk edilen köylü uyandırılmak isteniyordu . Köylünün bu durumundan istifade eden ve onu sömüren toprak ağaları ve çıkarcı guruplar tedirgin olmuşlardı . Özellikle dini bir sömürü aracı olarak kullanan kişi ve gruplar isyan bayrağını çekmişlerdi . Zira asırlardan beri din masalları ile uyuttukları dev uyandırılmak isteniyordu . Esasen ATATÜRK’ ün yaptığı devrimler nedeniyle işlerini kaybeden çalışmadan , alın teri dökmeden laf ebeliği yaparak milletin sırtında geçinen şeyhler , tarikat liderleri ve tarikat mensupları , mollalar , muskacılar , üfürükçüler köylünün kalkınmasına ve aydınlanmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı . Çünkü yalan dolanla Allah ve Peygamber adını kullanarak kandırdıkları köylü kesimi aydınlanırsa tüm ekmek kapıları kapanacaktı . Bunun telaşı için düşmüşlerdi . ATATÜRK’ e ve onunla birlikte ülkeyi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkaracak düşünceye ve YAPILAN DEVRİMLERE karşı isyan bayraklarını açmışlardı. Ülkenin kalkınmasına yönelik atılacak her adımın karşısında duruyorlardı . Adeta birbirlerine kenetlenen bu zümrenin varlıklarını sürdürmek için her yolu deneyerek devrimci ruhun karşısına çıkıyorlardı . Gerekli hallerde TOPRAK AĞALARI başta olmak üzere devrimci ruhun karşısında olan her kesimle işbirliği yapıyorlardı. Yürürlüğe konulan Devrim Kanunları ve diğer Yasalar uyarınca kendileri meclise giremeseler de aynı düşünceyi paylaşan yandaşlarına maddi ve manevi destek vererek onların bir şekilde meclise girmesini sağlıyorlardı . Bundan dolayı TEK PARTİ DÖNEMİ olarak nitelendirilen 1923/1946 yılları arasında ki dönemde aslında partinin fiilen içinde gizli ve güçlü bir muhalefetin olduğu söylenebilirdi .
    Başbakan İNÖNÜ ve Milli Eğitim Bakanı Saffet ARIKAN , eğitim konularında BİR YILDIZ GİBİ PARLAYAN , köylünün aydınlatılması ve kalkınması yönünde ki düşüncelerini açık açık anlatan genç ve dinamik , çok kültürlü bir Öğretmen kökenli Millet Vekili olan İsmail Hakkı TONGUÇ 'u , 1935 yılında İlk Öğretim Genel Müdürlüne atamışlardı . O zamanlar da Başbakan ve Milli Eğitim Bakanına rağmen Milli Eğitim Teşkilatını elinde bulunduran kişi ve tutucu guruplar böyle bir atamaya şiddetle karşı çıkmışlardı . Zira , onlara göre öğretmen kökenli TONGUÇ sıradan bir öğretmen ve eğitim/öğretim konularında da deneyimsizdi .
    Başbakan'ın ve Milli Eğitim Bakanı'nın desteğini arkasına alan TONGUÇ büyük bir titizlikle ve ciddiyetle işe koyulmuştu , ama işinin hiç te kolay olmayacağını yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerden dolayı görüyor ve biliyordu . Zira Tek parti döneminde olunmasına rağmen karşıt düşüncede ki Millet Vekili sayısı azımsanmayacak kadar çoktu . Bu durumu ATATÜRK ‘ te İnönü de çok iyi biliyorlardı . Ama demokratik seçim sisteminin bir gereği ve aldıkları askeri terbiye gereği seçimlere müdahale etmiyorlardı . Zira onların ‘’DÜŞÜNCE YAPILARI ve KARAKTERLERİ , DÜRÜST DEVLET ADAMLIĞI ÖZELLİKLERİ’’ böyle davranmalarını gerektiriyordu .
    Atatürk'ün ebediyete intikalinden sonra , yani 1940' lı yıllara gelindiğinde , Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ' nün liderliğinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL ve İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı TONGUÇ ekibi ''KÖYLÜNÜN EĞİTİLMESİ VE KALKINDIRILMASI KONUSUNDA'' bir arayış içine girmişlerdi . İşte bu arayış sırasında KÖY ENSTİTÜLERİ 'ni kurma düşüncesi oluşmuştu . Aslın da , 1935 yılından İlk Öğretim Genel Müdürlüğüne getirilen İSMAİL HAKKI TONGUÇ , geçen beş yıllık süre içerisinde Köy Enstitülerinin ana hatlarıyla alt yapısını , temelini ve düşüncesini büyük ölçüde oluşturmuştu . O zamanlarda ki kısıtlı olan devlet bütçesinden yeteri kadar tahsisatın yapılamaması durumun da dahi nasıl bir yaklaşımla sorunu nasıl çözebileceği varsayımını bile planlamıştı . Gerektiğin de Enstitü bina ve tesislerinin bizzat öğrenciler tarafından usta/çırak usulü uygulanarak yapılmasını bile planlamış ve göze almıştı .
    TONGUÇ tarafından oluşturulan , Cumhurbaşkanı ve Milli Eğitim Bakanı tarafından kabul edilerek desteklenen düşüncenin ruhunu şöylece özetleyebiliriz . Ülke genelinde köylülere , öyle bir eğitim ve öğretim sistemi uygulanmalı ki hem köylü özgün eğitimle okuma yazma öğrensin aydınlansın , hem de zamanın modern tarım teknikleriyle donatılmış olarak tarlasını daha bilinçli olarak ekip biçebilsin . Ayrıca , köylüler kendi meyvesini sebzesini zamanın tekniklerini kullanarak ve daha bilinçli olarak kendisi yetiştirebilsinler , daha modern tarım teknikleri ile köylü donatılabilsin . Köylünün sağlık hizmetleri yine kendi içinden yetişecek SAĞLIKÇI PERSONEL tarafından giderilebilsinler . Kısacası köylüler , her konu da KENDİ KENDİNE YETERLİ hale gelebilsinler . En önemli konulardan birisinin de köylere gönderilecek öğretmenlerin köylülerle bütünleşebilecek , köylerdeki mahrumiyete katlanabilecek , köylüyü hor görmeyecek kısacası ONLARDAN BİRİSİ olması gerektiği fikri benimsenmişti . Hatta Köy Enstitülerinden mezun olarak köylere atanan öğretmenlere yirmi yıl köyde çalışma zorunluluğu bile yürürlüğe koymuşlardı . Görüldüğü gibi , KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞTİRİLEN ÖĞRENCİLERE EZBERCİLİK DEĞİL ÜRETİCİLİK vasfı kazandırılmakta , ayrıca KÜLTÜRLÜ ve HER KONUDA DONANINLI birer insan , birer LİDER olarak yetiştirilmeleri hedeflenmişti . Kısacası bu güzide okullardan yetiştirilen öğretmenler , hitap edeceği köylüye , elle tutulur , gözle görülür , uygulandığı taktirde köylüye getiri sağlayabilecek objektif bilgiler ve beceriler verilecek ve köylülerin beyinlerine birer nakış gibi işlenmesi hedeflenmişti. En önemli bir konu da KÖYLÜYE ÜRETKENLİK VASFI kazandırılıyordu. Bu uygulamalardan da yüzde yüz başarı sağlanmıştı . Bazı kaynaklara göre ise köylere atanan bekar erkek öğretmenlerin köylüler ile daha çabuk kaynaşabilmeleri için köylü kızları ile evlenmeleri bile öngörülüyordu .
    Bu düşüncelerden hareketle 17 NİSAN 1940 tarihinde ve 3803 sayılı yasa ile Köy İlk Okullarına Öğretmen Yetiştirilmesi Amacıyla ülke genelinde zaman akışı ve periyodu içinde yirmi bir (21) adet KÖY ENSTİTÜSÜ kurulmuştu . Kurulduğu yerleri isim ve şehir olarak belirtmek gerekirse ve adı geçen şehirleri Türkiye haritasına yerleştirirsek ülkemiz bir bütün olarak aydınlanması ve kalkınması için düşünülmüş mükemmel bir proje olduğu görülecektir. Çok genel bir yaklaşımla OKULSUZ KÖY , ÖĞRETMENSİZ OKUL kalmayacak , aydınlanmayan ve aydınlatılmayan köylü kalmayacaktı .
    Köy Enstitüleri alfabetik sıraya göre şu yerlerde kurulmuştur . Akçadağ/Malatya , Akpınar Ladik/Samsun , Aksu/Antalya , ARİFİYE/ Sakarya , Beşikdüzü/Trabzon , CİLAVUS/Kars , Çifteler/Eskişehir , Dicle/Diyarbakır , Düziçi/Adana , Erciş/Van , Gölköy/Kastamonu , Gönen/Isparta , Hasan Oğlan/Ankara , İvriz/Konya , Kepir Tepe/Kırklareli , Kızıl Çullu/İzmir , Ortaklar/Aydın , Pamuk Pınar/Sivas , Pazar Ören/Kayseri , Pulur/Erzurum , Savaştepe/ Balıkesir .

    Köy Enstitülerinin kurulduğu yerlere Türkiye haritası üzerinden dikkatlice bakılacak olunur ise eğitim ve öğretim konularında ülke bir bütün olarak ele alınmış ve eğitim ve öğretim konularında ülkenin bir bütün olarak kalkınması hedeflenmiştir . Köy Enstitüleri projesi , ülkemizin doğusundan batısına , kuzeyinden güneyine kadar nerede ise tüm ülke köylerinin aydınlatılması için düşünülmüş mükemmel bir projedir denilebilir .
    Köy Enstitüleri projesi , bütünüyle Türkiye ye özgü MİLLİ bir projedir . Zamanın İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı TONGUÇ tarafından , ülkenin gerçek ihtiyaçları göz önünde tutularak geliştirilmiş ve uygulamaya konulmuştur . Bazılarının dediği gibi , bu proje , ASLA BİR KOMİNİST PROJESİ DEĞİLDİR . Ancak , başta Rus köylüleri olmak üzere , bir çok Avrupa Ülkesi Köylüsünün kalkınmasında ve aydınlatılmasında benzer projeler uygulanmıştır . Zira , O tarihlerde yani İkinci Dünya Harbini fiilen yaşamış veya harpten yeni çıkmış RUSYA ve AVRUPA ülkeler köylülerinin de bizim köylülerden farkı yoktu denilebilir . Hatta Almanya da bile benzer eğitim sistemleri uygulanmaktaydı . Bu tür projeleri uygulanmaları sayesinde başta Rus Köylüleri olmak üzere tüm Avrupa köylüleri kalkınmış , kendi kendilerine yeterli olmanın ötesinde ülkelerinin üretken unsurları olmuşlardır . Buna bağlı olarak ta yüksek hayat standardına ulaşmışlardır . Avrupa ve Rus köylüleri bu gün modern çağın nimetlerinden en iyi şekilde faydalanırken , ne yak ki ülkemiz köylüleri , toprak ağalarının ve kısır görüşlü politikacıların ve devrimler karşıtı düşünceler nedeniyle yerinde saymaya devam ettirilmiştir .
    Bilindiği gibi TONGUÇ ; İlk ve Orta Eğitimlerini Bulgaristan da okumuş , Türkiye de Öğretmen Okulunu yatılı olarak bitirerek köy kökenli bir öğretmendir . Öğretmenlikte gösterdiği başarı nedeniyle devlet tarafından Almanya ya gönderilerek , Almanya Eğitim Sistemini incelemiş ve bu sistemlerin içinde eğitilmiş ve yoğrulmuş aydın bir öğretmendir . Ayrıca TONGUÇ , Tüm Avrupa Eğitim sistemlerini de incelemiş çok iyi bilen bir kişidir Millet Vekili seçilmeden önce o zamanın en popüler Yüksek Öğretim Kurumu olan Gazi Eğitim Enstitünde de Yöneticilik ve Müdürlük yapmış seçkin bir kişidir .
    Yukarıda ki haritaya dikkatle bakılırsa(teknik bir nedenle harita konulamamıştır ) Köy Enstitüleri’ nin açıldığı yerler özenle seçilmişti . Seçilen her bir yer , birkaç tane vilayeti içine almakta olup oralarda bulunan köylü çocuklarına kolayca ulaşılması hedeflenmiştir . Seçilen yerler büyük şehirlerden uzakta ama tren ve kara yolu gibi ulaşım kolaylığı olan yerlerdir . Keza seçilen yerlerin , ekilip biçilebilecek tarlası , ovası , bağı bahçesi , arısı , atölyesi hayvan yetiştiriciliğine elverişli ortamı olan ve benzeri özellikleri taşıyan özellikleri bulunmaktaydı . Başka bir yaklaşımla ATATÜRK’ ün İZMİR İKTİSAT KONGRE’ sinde öngördüğü esaslar çerçevesinde kurulmaya itina edilmişti . Arazileri kısıtlı olan yerlerde de zamanın hükümetince kamulaştırmalar yapılarak Enstitülere yetecek kadar araziler tahsis edilmiştir .
    Köy Enstitülerine alınacak öğrencilerde şu vasıflar aranmaktaydı . Açıldıkları köylerde veya civar köylerde ki İlkokulları bitirmiş olacak , eğitmenlik kursunda çok başarılı olacak , ayrıca tüm adaylar sağlıklı gürbüz ve sağlam olacak , çalışkan ve zeki olacak , iş başarmasını iyi bilecek , özellikle kız öğrencilerin alınması teşvik edilecek ve benzi özellikleri taşıyan adaylar enstitülerce belirlenen ve öğretmenlerden oluşan komisyonlar huzurunda sınavlara tabi tutularak seçimleri yapılmaktaydı . Öğretme adayı olan bu öğrencilere beş yıllık uygulamalı eğitim ve öğretimden sonra öğretmenlik vasfı kazanan köylü çocukları , geldikleri köylerine veya ihtiyaç duyulan diğer köylere öğretmen olarak atanıyorlardı . Bazı kaynaklara göre ; tahsisat yetersizliği yüzünden , Köy Enstitülerinin , bina ve tesislerinin yapılmasında çalıştırılmak üzere ilk yıllarda , Köy Enstitülerinin bazılarına , İlk Okulu bitirmiş ve askerliğini yapmış köy gençlerinin , delikanlılarının bile öğrenci olarak alındığı ve bu gençler ve delikanlılarla okul binalarının ve tesislerinin yapıldığı ve uygulamalı eğitimi ve öğretimlerini tamamlattırılarak köylere öğretmen olarak atandıkları da belirtilmektedir .

    SONUÇ olarak diyebiliriz ki , Köy Enstitüleri ; ülkemizin çağdaşlaşmasında önemli bir engel olan CEHALETLE MÜCADELE için düşünülmüş mükemmel bir eğitim ve öğretim kurumlarından birisiydi . Bence en önemli özelliği EZBERCİ ve TÜKETİCİ DEĞİL , ÜRETİCİ , EĞİTİCİ , ÖĞRETİCİ ve YARATICI insan yetiştirmeleridir . Bu eğitim ve öğretim sistemi sayesinde ; ülke nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan kırsal kesimin daha bilinçli bir üretici konumuna gelmesi sağlanmakta , kırsal kesimin aydınlanmasına ışık tutacak kitap ve gazetelerin köylüye ulaştırılması öngörülmekte , köylüler daha bilinçli ve zamanın teknikleri ile donatılmış olarak tarlasını ekip biçebilmesini sağlamakta , köyden yetiştirilen sağlık memurları ile daha bilinçli olarak sağlık hizmetleri köylerde yapabilmekte özellikle kırsal kalkınmaya etki edecek toplumsal yapının değişmesini ve kalkınmasını sağlayacağı hedeflenmişti . Ama bu güzel girişimler politik ve diğer art niyetli mülahazalarla yakılan bu kutsal meşale aydınlanma aracı , yani KÖY ENSTİTÜLERİ ; 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti Hükümeti tarafından önce Köy Öğretmen Okulu statüsüne dönüştürülmüş ve sonra da 1954 yılında da tamamen kapatılmıştı .
    Bana göre , Demokrat Parti iktidarı ile birlikte KÖY ENSTİTÜLERİ’ nin kapatılmasının yanında aşağıda açıklamaya çalışacağı konular da bir takım yanlış uygulamalar ve ülkemiz çıkarları açısından yanlış adımlar atılmaya başlanılmıştır .
    - 1950’li yıllara kadar KARMA EĞİTİM SİSTEMİ ile eğitim ve öğretim yapan KÖY ENSTİTÜLERİ’ n de KIZ ve ERKEK ayırımına gidilerek , kız öğrencilerin Tamamı İZMİR /KIZILÇULLU da toplanarak eğitim ve öğretimdeki FIRSAT EŞİTLİĞİ İLKESİNE darbe vurulmuştur . Zira tüm kızlara tek bir okul tahsis edilirken , erkeklere YİRMİ OKUL tahsis edilmiştir . Başka bir yaklaşımla KIZ ÖĞRENCİLERİN öğretmen olabilme ve okuma şansları azaltılmış veya ellerinden alınmaya kalkışılmıştır . Çünkü ; DEMOKRAT PARTİ’ NİN EĞİTİM SİSTEMİNDE Kİ ANA AMACI , ÜLKENİN KALKINMASI DEĞİL KENDİLERİNE OY VERECEK GENÇLER VE NESİLLER YETİŞTİRMEKTİ . AYRICA , KIZLARIMIZIN OKUYARAK ÜLKEMİZE SOSYAL VE TOPLUSAL ALANLARDA KATKI SAĞLAMALARINI İSTEMİYORLARDI . Ayrıca , Adnan MENDERES’ in Demokrat parti Meclis Grubunda Mecliste ki Millet Vekili çoğunluğuna dayanarak yaptığı konuşmaların da ‘’SİZLER İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GERİ GETİREBİLİRSİNİZ ‘’ , öğrenci olayları nedeniyle de üniversite Öğretim Üyelerine ve Yöneticilerine ‘’KARA CÜBBELİLER ‘’, ordu mensuplarına da ‘’BEN BU ORDUYU YEDEK SUAYLARLA DA İDARE EDERİM ‘’ gibi yakışıksız ve tahrik edici ve onları aşağılayıcı sözler sarf etmekten çekinmemiştir . Bu tür davranışlar toplumumuzda birlik ve beraberliğimize indirilmiş darbeler olarak algılanmış ve değerlendirilmiştir .Başka bir yaklaşımla ülkemizi yöneten Demokrat Parti iktidar kendi görüş , düşünce ve yandaşları dışında her kesimle kavgalı , stresli ve yüksek tansiyonlu bir politika izleme yolunu seçmesi doğru bir politika değildi .
    -Ayrıca , Yapılan Devrimler nedeniyle işsiz kalan ve dini bir sömürü aracı olarak kullanan zümrenin oylarını alabilmek için 1950’ li yıllardan itibaren bu zümreye dini konularda DEVRİM KANUNLARINA AYKIRI OLMASINA RAĞMEN aşırı tavizler verilmeye başlanılmıştır . Buna bağlı olarak ta eğitim ve öğretimde ÜRETİCİ , YARATICI , KATILIMCI ve HÜR DÜŞÜNCELİ insanlar ve TEKNİK PERSONEL yetiştirme yerine EZBERCİ , Üretmeden ve Alın Teri Dökmeden yiyen ve içen tüketen ve ülke ihtiyaç ve çıkarları yerine kendilerine oy verecek kişiler yetiştirecek bir eğitim ve öğretim sistemini esas kabul ederek KÖY ENSTİTÜLERİ ile birlikte EĞİTİM ve ÖĞRETİM konularında yakılan meşale söndürülmüştür .
    Bilindiği gibi , Köy Enstitüleri konusu günümüzde de güncelliğini muhafaza etmektedir . Ülkemizde yaşamış , renkli kişiliği ile Türk politikasına damgasını vurmuş ve 1991 yılında aramızdan ayrılarak hakkın rahmetine kavuşmuş olan bir toprak ağasından örnek vererek konuyu noktalamak istiyorum . KİNYAS KARTAL ; 1900 yıllar da ERMENİSTAN/Erivan kentin de doğmuş , tahsilini Rus Askeri Okullarında tamamlayarak subay olmuş , Rus Ordusunda subay olarak görev yapmış , BURUKI Aşiretinin Reisi olup aynı zamanda toprak ağası olan bu kişinin Van ili yöresinde kendisine bağlı iki yüz elli sekiz( 258) adet köyü bulunmaktaydı . Bu muhterem zat , 1946’ lı yıllardan itibaren Türk siyasi sahnelerinde kendini göstermeye başlamış olup , 1965/ 1980 yılları arasında da Süleyman Demirel’ in Adalet Partisi saflarında aralıksız on beş yıl Millet Vekilliği yapmıştır .‘’KÖY ENSTİTÜLERİNİ BİZ KAPATTIRDIK ‘’ diyerek , 1980’ li yıllarda KÖY ENSTİTÜLERİ konusunu tekrar gündeme getirmiş ve bu konudaki sözleriyle de dikkatleri üzerine çekmiştir . Ben de merak ederek konuyu araştırma gereği duydum . Bu konulara ilişkin elde edebildiğim bilgileri de siz okurlarımla paylaşmak istedim .
    Gazeteci yazar Sabri TIĞLI’ nın , KİNYAS KARTAL beyefendi ile yaptığı söyleşi de Köy Enstitüleri ile ilgili söyledikleri özetle şu şekildedir . ‘’KİNYAS KARTAL Bey Köy Enstitülerinin kesinlikle bir komünist uygulaması olmadığını vurgulamıştır . Zira kendisinin komünist rejimin içinde doğup büyüdüğünü bu rejimin ne olup olmadığını çok iyi bilen bir kişi olduğunu , Rus Harp Okulunu bitirdiğini , Rus ordusun da bir süre subay olarak görev yaptığını , özetle ifade etmek gerekirse Türkiye de komünizmi en iyi bilen kişilerden biri olduğunu vurgulamıştır . Daha sonra ki yıllarda ERMENİSTAN ile yapılan mübadele nedeniyle aşireti ile birlikte Türkiye’ ye göç ederek geldiklerini ifade ederek bilinçli ve kültürlü bir kişi olarak Köy Enstitülerinin KOMUNİST projesi olmadığını ifade etmek istediğini vurgulamıştır . Ayrıca , kültürlü ve bilinçli bir Aşiret Reisi olarak da belirtmeliyim ki o zamanlarda yani 1943/1944’ lü yıllarda uygulanmak istenen eğitim ve öğretim sisteminin esası , benim gibi toprak ağalarının devlet üzerinde ki gücümüzü ve etkinliğimizi azaltmaya yönelik bir uygulama olduğunu veya Demokrat Partili yetkilerince kendilerine öyle empoze ettiklerini ‘’ ifade etmiştir . Buna örnek olarak ta 1946/1947’ li yıllarda AKÇADAĞ / Malatya Köy Enstitüsü mezunu iki öğretmenin kendisine bağlı iki köye öğretmen olarak atandığını ve bu iki köy halkının öğretmenin etkisiyle kısa süre sonra her iki köyün de kendisine biat (tabi olmak ) etmekten vazgeçtikleri örneğini vermiştir . Eğer bu gidişata dur demezsek yani köy enstitülerinden mezun olacak yüzlerce öğretmenin aşiret bağlı köylere gelmeleri halinde birkaç yıl sonra bize bağlı ne köy kalacaktı ne de toprak ağalığı kalacaktı . Köy Enstitülerinin hemen kapatılmaları için harekete geçmeliydik demiştir . Bu nedenlerle Doğu ve Güney Doğu bölgelerinde yaşayan diğer toprak ağalarıyla da koordine ederek yeni kurulan Demokrat Parti yetkilileri ile görüşmeler yaparak , hatta işi garantiye almak için bizzat Adnan Menderes beyle görüşerek resmen pazarlık yapmıştık . Bilindiği gibi Adnan MENDERES’ te benim gibi Batı Anadolu da AYDIN yöresinde KOÇARLI KÖYÜ bölgesinde yetmiş bin (70.000) dönüm arazisi olduğu bilinen bir toprak ağasıydı . Yani bizleri en iyi anlayacak kişilerden birisiydi . Köy Enstitülerinin kapatılması karşılığında oylarımızı kendilerine vereceğimizi sözünü vermiştik . Onlar da bizler de verdiğimiz söze sadık kalarak Demokrat Partiyi 1950 yılında iktidara getirerek Köy Enstitülerini önce Köy Öğretmen Okulu statüsüne çevirmiştik , 1954 yılında da tamamen kapatılmasını sağlamıştık ’’ demiştir . Bazı Demokrat Parti mensuplarının iddia ettiği gibi Köy Enstitülerini İNÖNÜ KAPATTIRMAMIŞTIR . Köy Enstitülerini Demokrat Partisi ile birlikte ‘’BİZ KAPATTIRDIK BİZ ’’ demiştir .
    Gazeteci yazar Sabri TIĞLI , KİNYAS KARTAL Beyin bu samimi itiraflarını görünce kendisine şu soruyu sorar . ‘’ Siz okumuş, kültürlü aydın bir kişisiniz , köylerinizin ve köylülerinizin kalkınmasını veya aydınlanmasını istemez misiniz ?.... ’’ sorusuna karşılık KİNYAS KARTAL bey de ‘’ elbette isterim ama benim sağlığım da AŞİRET REİSLİĞİMİN VE TOPRAK AĞALIĞIMIN ÖLDÜĞÜNÜ görmek istemem ‘’ yanıtını vermiştir .
    Köy Enstitüsü mezunu araştırmacı yazar , Mustafa AYDOĞAN’ ın ‘’ KÖY EĞİTİM SİSTEMLERİ VE KÖY ENSTİTÜLERİ’’ adlı kitabında konunun başka bir boyutuna yer vermektedir . Bilindiği gibi ATATÜRK ve arkadaşları , 1923’lü yıllardan itibaren başta CUMHURİYETİ ilan etmek olmak üzere bir çok devrimler yapmışlardır . Yapılan bu devrimlerden özellikle , Harf devrimi , Dil devrimi , Hilafetin Kaldırılması , Tarikatların yasaklanması , Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması , Kılık Kıyafet devrimi nedeniyle milyonlarca medrese hocası , tarikat liderleri , şeyhler , üfürükçüler , muskacılar ve benzeri kişi kurumlar işsiz kalmışlardı . İşte bu zümre ve onların çocukları torunları başka bir ifadeyle dini geçim kaynağı ve sömürü aracı haline getiren alın teri dökmeden ve üretmeden çalışmadan , laf ebeliği yaparak , çalışanların ve milletin sırtından geçinen bu bedavacı kişi ve kurumlar hem Köy Enstitülerinin kapatılmasında ve hem de günümüze kadar gelen ATATÜRK , YAPILAN DEVRİMLER ve CUMHURİYET düşmanlığında hep baş rolü oynamışlardır ‘’ görüşüne yer vermiştir . Yüz de yüz doğru olduğuna inandığım bu görüşe tüm kalbimle katılıyorum .
    Köy Enstitüleri konusuna bir de uluslararası boyutta ve gözlemle bakacak olursak şu manzarayı görüyoruz . Gazeteci yazar Sabri TIĞLI UNESCO adına görev yapan ülkemizin seçkin ve başarılı gazetecilerinde birisidir . Kendisine UNESCO tarafından Hindistan kırsalında uygulanan eğitim ve öğretim sistemini incelemek ve UNESCO’ ya rapor etmek üzere görev verilmiştir . Okuyucularımın da çok iyi bildiği gibi UNESCO Birleşmiş Milletler Eğitim , Bilim ve Kültür Örgütü’ nün İngilizce baş harflerini kısaltılmışıdır . Söz konusu örgüt 1946 yılında Fransa da kurulmuş olup genel merkezi de halen Paris’ te bulunmaktadır . İlk kurucuları ve parasal destekçileri arasında da ülkemiz Türkiye başta olmak üzere ABD ile bu gün Avrupa Topluluğunu oluşturan ülkeler ve daha bir çok dünya devleti bulunmaktadır . Gazeteci Sabri TIĞLI Hindistan kırsalında yaptığı araştırma ve incelemeler de bizim Köy Enstitüleri projesinin Hindistan kırsalında eğitim ve öğretim konularında örnek kalkınma projesi olarak uygulandığını görür ve merakla Hintli yetkililere bu projeyi nereden aldıklarını sorar . Hint yetkililer de , projenin UNESCO tarafından kendilerine gönderildiğini ve mükemmel ve kusursuz bir proje olduğunu belirterek UNESCO ‘nun da projeyi Türkiye’ den aldığını ifade etmişlerdir .
    Bilindiği gibi KÖY ENSTİTÜLERİ projesi UNESCO sayesinde uluslar arası bir boyut ve nitelik kazanmıştır . Hem de 1946’ lı yıllardan başlayarak günümüze kadar , geri kalmış kalkınmaya ve aydınlanmaya muhtaç ülkeler köyleri için örnek proje olarak dünya çapında halen uygulanmaktadır . Bu projenin yaratıcıları İsmail Hakkı TONGUÇ ve Hasan Ali YÜCEL beyler de bu proje nedeniyle UNESCO tarafından ödüllendirilmişlerdir. Bizim ülke yöneticilerinin KOMUNİST sistemi gözüyle baktığı ve ülkemizde uygulanmasını yasakladığı projeye başta UNESKO olmak üzere bütün dünya sahip çıkmakta ve örnek proje olarak ta tüm dünya da etkin bir şekilde uygulanması sağlanmaktadır.
    Bilindiği gibi benim bir de Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkiler konusunda , TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ (TKY) ve AVRUPAYA UYUMLULUK (CE) Belgeleri konularında uzman kişi olarak AKADEMİSYEN özelliğim vardır . Başka bir ifadeyle firma , kurum ve kuruluşlara DÜNYA STADARTLARINA UYGUN MAL VE HİZMET üretme vasfı kazandırmak ve belgelendirme özelliğim vardır . 1993 yılından başlayarak 2015’ li yıllara kadar İZMİR bölgesinde yüzden fazla firma kurum ve kuruluşa ISO 9001 Toplam Kalite Yönetimi Sistem Belgesi ve CE (CONFORMİTY EUROPEAN) Avrupa’ ya Uyumluluk Belgeleri aldırdım . Bu belgelerin çoğunluğu MAL (ürün) üretimine yönelik olurken bir kısmı da HİZMET üretimine yöneliktir . Örneğin ; Okullar , Üniversiteler ve Bankalar gibi HİZMET üreten firma , kurum ve kuruluşlardır . Bu konuda Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü başta olmak üzere bir çok kurum ve kuruluşa DANIŞMANLIK HİZMETİ vererek ISO 9001Toplam Kalite Yönetimi Hizmet Belgesi aldırdım . Burada esas olarak vurgulamak istediğim konu Köy Enstitülerinin Hizmet Eğitimi konusunda uyguladıkları İLKELERİNİN HİZMET üretimi yapan firma , kurum ve kuruluşların uyguladıkları İLKELER ile büyük bir benzerlik ve uyum içinde olmasıdır . Bu ilkelere özetle değinecek olursak konu daha iyi anlaşılmış olacaktır .
    HİZMET üretimi yapan kurum ve kuruluşlarla KÖY ENSTİTÜLERİ’ n de EĞİTİM konularında ki uygulanan İLKELERİ genel hatlarıyla aşağıda açıklandığı şekilde büyük bir benzerlik içindedirler .
    - Liderlik İlkesi : Yol göstericiliktir , yapılacak işin inceliklerinin anlatılması ve belirlenmesi ve öğretilmesi demektir .
    - Müşteri Odaklılık İlkesi : Eğitim veya ürün konusunda beklenen kalite ve özellikler de üretim sağlayarak müşteri memnuniyetini mutlaka sağlanması demektir .
    - Katılımcılık İlkesi : Yapılacak iş veya üretimle ilgili fikir veya düşüncelerini açıkça ifade etmek ve iyileştirmeye yönelik önerilerde bulunmak demektir .
    - Sürekli İyileştirme İlkesi : Verilen eğitimin veya hizmetin eksikliklerini gidererek iyileştirmeyi devamlı veya kesintisiz sağlamak olarak sağlamak demektir.
    - Hedeflerle Çalışmak İlkesi : Belirli zaman içinde öngörülen eğitimler vermek veya hedeflenen hizmet miktarını istenilen zamanda , istenilen kalitede ve miktarda üretmek demektir .
    - Süreç Yönetimi ilkesi : İşlerin yapılması aşamasında belirlenen kıstaslara uyulup uyulmadığını kontrol edilmesi , kaynak kullanımı dahil sürecin devam olarak izlenmesi , kaliteden ödün vermeden işlerin veya hizmetin hatasız olarak yapılmasını sağlamak demektir .
    - Düzeltici ve Önleyici tedbirleri etkin bir şekilde uygulanması ilkesi . Eğitimin veya hizmetin oluşturulmasının muhtelif aşamalarında oluşabilecek aksaklıkların giderilmesi ve bu hataların bir daha tekrar etmemesi için gerekli önleyici ve düzeltici tedbirlerin alınması demektir .
    Taktir edileceği gibi yapılan/yapılacak işin özelliklerine göre bu ilkelere ilaveler veya azaltmalar söz konusu olabilir . Benim vurgulamak istediğim husus şudur . Bu gün mal ve hizmet üretimin de ‘’DÜNYA STANDARTLARI’’ olarak lanse edilmeye çalışılan sistemin ülkemiz tarafından 1940’ lı yıllardan itibaren KÖY ENSTİTÜLERİN’ de etkin bir şekilde uygulanıyor olmasıdır . Bilindiği gibi günümüz de dahi yukarıda özetle ifade etmeye çalıştığım gibi Köy Enstitüleri projesi geri kalmış tüm dünya ülkelerinde ÖRNEK PROJE olarak UNESCO tarafından uygulattırılmaktadır .
    Diğer taraftan , Bu konuların bir uzman kişisi olarak , Dünya Standartlarına göre TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ esaslarına göre Mal ve Hizmet üretme işlemini gerçekleştiren ilk ülke ABD’dir . JAPONYA ve AVRUPA ülkeleri1950/1960’lı yıllardan sonra uygulamaya başlamışlardır . Bu sistemi ilk uygulayan kişi de Amerikalı iş adamı HENRİ FORD olmuştur . FORD marka araba üretimi yapan fabrikaların da uygulamaya koyduğu HİZMET sisteminin inceliklerine baktığımızda Köy Enstitüsü ilkelerinin aynı esaslarının uygulandığını görebiliyoruz . Tesadüfe bakınız ki HENRİ FORD bu sistemi uygulamaya koyduğu tarihte 1940’lı yıllardadır . Aynı tarihlerde de ülkemizde KÖY ENSTİTÜLERİ projesi uygulamaya koyuluyordu . Ne yazık ki başta Amerika olmak üzere , onların yandaşları olan çıkarcı grupların iş birliği ile ülkemiz de Köy Enstitüleri projesinin uygulanmasını engellemişlerdir .
    Belki bir rastlantı ama bu durum gayri ihtiyari insanda şöyle bir şüphe uyandırıyor . Amerika ülkemiz olan TÜRKİYE de uygulanmasını istemediği projeyi bir şekilde alıp götürüp ülkesinde FORD fabrikasında mı uygulamaya koydu ?....Acaba Kalite Güvence Sisteminin temellerini 1940’ lı yıllarda İsmail Hakkı TONGUÇ ve Hasan Ali YÜCELLER beyler mi attılar ?... Zira bizim çıkarcı gruplar hariç ÜNESCO başta olmak üzere tüm dünya projeye sahip çıkılıyor ve sahiplenmeye de devam ediliyorlar . Diğer taraftan AMERİKA , 1945/1946’ lı yıllarda bizim toprak ağaları , Atatürk ve yapılan Devrimler karşıtları ve o zamanlarda yeni kurulan Demokrat Parti mensupları ile birlikte Köy Enstitüleri projesini KOMUNİST projesi diye ülkemizde uygulanmasına şiddetle karşı çıkmıştı . Hatta İkinci Dünya Harbinden galip çıkan RUSYA’ nın Türkiye’ ye bir NOTA vererek ülkemizden Boğazlardan Serbest Geçiş hakkının tanınmasını ve ayrıca KARS ; ARDAHAN ve ARTVİN’ in kendisine verilmesini talep etmişti .TÜRKİYE’ de günümüz de olduğu gibi o zamanlarda da süper bir güç olan Amerika’ dan RUS tehdidine karşı yardım talebinde bulunmuştu . Amerika da TÜRKİYE’ nin yardım talebine olumlu yanıt vermiş , yapacağı yardım karşılığında da KÖY ENSTİTÜLERİ ‘ NİN KAPATILMASINI ŞART KOŞMUŞTU . Gayri ihtiyari olarak Amerika’nın bizim Köy Enstitüleri ile ne ilgisi olabilir ?.. sorusu akla geliyor ?... Özetle ifade etmek gerekirse , ülkemizin ve köylerimizin kalkınmasını istemeyen ve ülkemizde ki yandaşları olan toprak ağaları , din sömürücüleri , ATATÜRK ve yapılan Devrimler karşıtları böyle istemişler ve Amerika da onlara yaranmak için onlarla iş birliği yapmıştı . Zaten , Amerika ülkemizin kalkınmasını ve refaha ulaşmasını hiç bir zaman istememiştir . Zira , KÖY ENSTİTÜLERİ uygulamaları gerçekleşmiş olsaydı köylülerimizin aydınlanması , ekonomik özgürlüğüne kavuşması ve bilinçlenmesi demek oluyordu . Böyle bir durum da Türkiye’nin kalkınması demek oluyordu ki böyle sonucu ne Amerika’ nın , ne toprak ağalarının ve ne de din sömürücülerinin işine gelmiyordu. Başka bir yaklaşımla eğer Köy Enstitüleri kapatılmasaydı bu gün Türkiye Orta Doğunun belki de Dünyanın KALKINMIŞ sayılı ülkelerinde biri konumunda olacaktı ki AMERİKA asla böyle bir Türkiye olsun istemez . Bu nedenlerledir ki Amerika başta olmak üzere TÜM DEVRİM DÜŞMANLARI hepsi el ele vererek KÖY ENSTİTÜLERİ’ nin uygulanmasına son vermişlerdir . Amerika var olduğu tarihten bu yana Türkiye’ yi hep kendisine tabi bir ülke olarak görmek istemiştir . Yani , Türkiye’ nin kalkınmasını ve güçlü bir devlet haline gelmesini özellikle Orta Doğu da güçlü bir ülke olmasını hiç bir zaman istememiştir . KÖY ENSTİTÜLERİ projesinin ülkemizde uygulanmasını da bu nedenlerle istememiştir . Amerika , Türkiye’nin kalkınmasından , kendine tabi olan bir ülke durumundan çıkmasından hep korkmuştur .
    b . Köy Enstitüleri ile İlgili Bir Yorum ve Değerlendirme
    Köy Enstitülerinde yetiştirilen öğretmenler sayesinde ; Ülke genelinde ÜRETİM İÇİNDE EĞİTİM sistemi hayata geçirilmiş , yüzyıllardır uğranılmayan ve kulak arkası edilen köylülere can suyu verilerek üretimde coşmaları sağlanmış , tarlalar DERSLİK haline getirilerek üretim bilgi ve teknikle donatılmış , kitap köylü çocukları ile buluşmuş , köylü çocukları da okula gitmenin , okullu olmanın zevkini tatmış , yurdun dört bir yanında köylerde umut ışıkları filizlenmeye başlamıştı . Ayrıca , bu uyanış hamlesi Köy Enstitüsü kurulan bölgelerle sınırlı kalmamış tüm ülke genelinde duyulmuş ve hissedilmişti . Hatta , ülkemizden milyonlarca kilometre uzağında bir ülke olan AMERİKA bile köylülerin uyanışını duymuş bu uyanıştan onlar bile rahatsız olmuştu . Zira , Amerika da , bizim TUTUCU KESİM gibi Uygulanan Sistemin KOMİNİST Rejimi Sistemi olduğunu düşünüyordu veya bizim tutucu kesim Amerika’ya öyle empoze ediyorlardı .
    Eğitimde ki böyle bir şahlanış asırlardır sürdürülen köhnemiş Eğitim Sistemini de kökünden sarsmaya başlamıştı . Başka bir ifadeyle , asırlardır uyutulan ve ihmal edilen ve sömürülen köylüler uyanmaya başlamıştı . Köylüler kendi kendine yeterli olmaya başlamıştı . Köy Enstitülerinden mezun olarak kendi köylerinde veya komşu köylerde göreve başlayan öğretmenler çok kısa sürede tüm köylünün sevgi ve saygısını kazanmışlar , köylerin de ve civar köylerde her konuda fikir danışılan birer LİDER konumuna gelmişlerdi . Tıpkı bizim köyde NURİ Öğretmende olduğu gibi . Bilindiği gibi 1946 yılında , YUKARI EBER köyüne , yani bizim köyümüze de öğretmen olarak atanan NURİ YILMAZ’ da Isparta GÖNEN KÖY ENSTİTÜSÜ’ nü bitirerek köyümüze gelerek bizlere öğretmenlik yapmış mümtaz kişilerden birisiydi . Bizler ; bu güzide insanların talebeleri olduk , öğrenci öğretmen ilişkilerini yaşadık . Onların yol göstericiliği sayesinde okuma fırsatı bulduk Üniversiteler bitirdik , öğretmen olduk subay veya astsubay olduk , doktor , mühendis olduk ama hayatımız boyunca onların gösterdiği yoldan asla ayrılmadık . Onlar , her yönleriyle örnek insanlardı . Dürüstlük simgesiydiler . Bilindiği gibi ; KÖY ENSTİTÜLERİ ile ilgili lehinde veya aleyhinde ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır . Bana göre ; Onlar , doğruluk ve dürüstlük simgeleriydiler . Köylüye doğru yolu gösteren , köylünün dilinden anlayan , köylü ile kucaklaşabilen , köylüyü hor görmeyen , köylü ile bütünleşebilen , her konuda fikir danışılan birer LİDER ve birer EĞİTİM/ÖĞRETİM KAHRAMANLARIYDI . Hepsi LAİK’ lik ve DEMOKRASİ sevdalısıydı . Doğruluktan ve dürüstlükten asla taviz vermezlerdi . Her konuda mantığımızı , vicdanımızı ve sağduyumuzla hareket etmemizi tavsiye ederlerdi . ‘’EĞER BİR ŞEY , ELLE TUTULAMIYOR , GÖZLE GÖRÖLEMİYOR VE MATEMATİKSEL OLARAK İFADE EDİLEMİYORSA , YANİ ÖLÇÜLEMİYOR , BİÇİLEMİYORSA VE TARTILAMIYORSA , BAŞKA BİR İFADEYLE DOĞRULUĞU İSPAT EDİLEMİYORSA , ONUN BİR FARAZİYE /VARSAYIM OLABİLECEĞİNİ , BU KONULARA KUŞKU İLE BAKMAMIZ VE YAKLAŞMAMIZ GEREKTİĞİNİ VURGULARLARDI . ZİRA , BU KONULARIN İSTİSMARA AÇIK , HERKESİN AHKAM KESEBİLECEĞİ , OKUMASI YAZMASI OLMAYAN ZIR CAHİLLERİN BİLE BU KONULARDA ULU ORTA KONUŞABİLECEĞİ , YORUM YAPABİLECEĞİ UCU AÇIK HASSAS KONULAR OLDUĞUNU VURGULAYARAK’’ bizleri uyarmaya çalışırlardı .

    Elbette ki böyle bir şahlanıştan rahatsız olanlar köylünün uyanmasını istemeyen kesimler de vardı . Ülke genelinde ki toprak ağaları ve yenilikten hoşlanmayan tutucu kesimler ve devrim düşmanları isyan bayrağını çekmişlerdi . Köy Enstitüleri’ne ve oralardan mezun olan Öğretmenlere demediğini bırakmıyorlardı . Öncelikle KOMİNİST damgasını vurmaya çalışmışlardı , kızlı erkekli karma eğitim sistemi yapan bu güzide okullara FUHUŞ YUVALARI diyecek kadar konuyu istismar etmeye başlamışlardı . Bu tip davranışların ele başlığını da ATATÜRK ve arkadaşlarının yaptığı devrimler nedeniyle işini bir gecede kaybeden mollalar , tarikatçılar , tekke ve üfürükçüler , muskacılar ve yandaşları yapıyorlardı . Yapılan devrimleri bir türlü hazmedemiyorlardı . Zira , çalışmadan ve alın teri dökmeden , laf ebeliği yaparak geçindikleri kazanç kapıları kapatılmıştı . Diğer taraftan dini bir sömürü aracı olarak kullanan kişi ve kurumlar , bilgili ve teknoloji ile donatımlı bu güzide Öğretmenlerin yanında kendilerini yetersiz hissetmeye başlamışlardı . Halbuki bu güzide öğretmenlerin onlarla yakından uzaktan hiçbir ilgileri yoktu . Onlar ; yasaların kendilerine verdiği yetkileri kullanarak eğitim ve öğretim konularının yanında köylüyü her konuda bilinçlendirmek , onları daha modern teknik araç gereç ve malzeme kullanarak tarlalarını ekip biçebilmelerini sağlamak onlara yol göstermek onları aydınlatma konularıyla ilgileniyorlardı . Kısacası köylüyü aydınlatmaya ona değer kazandırmaya çalışıyorlardı . Din adamlarının ilgi sahaları ile öğretmenlerin ilgi sahaları çok farklıydı . Başka bir ifadeyle , köylüler bu gencecik Öğretmenlere daha fazla inanmaya ve değer vermeye başlamışlardı . Yukarıda açıklamaya çalıştığım Toprak Ağası KİNYAS KARTAL bey örneğinde olduğu gibi toprak ağalarına karşı o güne kadar hiç sesi soluğu çıkmayan köylüler daha bilinçlenmeye , kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek toprak ağalarına da itaat etmemeye başlamışlardı .
    14 mayıs 1945 tarihinde çıkartılan ‘’Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ‘’ yine aynı kesimler tarafından istismar edilmeye başlanılmıştı . Oluşturulan yoğun baskılar karşısında İsmet İNÖNÜ gibi KURT bir politikacı bile geri adım atmak zorunda kamıştı . Zira , parti içinde de çok büyük huzursuzluklar oluşmuştu . İsmet İNÖNÜ Eğitim ve Öğretim konularında kader birliği yaptığı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL’ i ve İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı TONGUÇ’ u görevlerinden alarak ortalığı sakinleştirmeye çalıştıysa da partinin bölünmesine mani olamamıştı . Dini görüşü ağır basanlar , Adnan MENDERES gibi Toprak Ağası olanlar ve Milli Şefin varlığından rahatsız olan Millet Vekilleri CHP’den ayrılarak ‘’DEMOKRAT PARTİ ‘’ adı altında yeni bir parti kurmuşlardı .
    Diğer taraftan ; İkinci Dünya Harbinden Galip çıkan RUSYA ÇİN ile Komünist Bloku oluşturan bir antlaşma imzalanmıştı . Türkiye’den de Kars , Ardahan ve Artvin’ in Rusya’ya verilmesini ayrıca tarihi arzusu olan ‘’ BOĞAZLARDAN SERBEST GEÇİŞ’’ hakkının tanınmasını ve Boğazlarda Askeri Üs Kurulmasına müsaade edilmesi gibi konuları içeren bir NOTA vermişti . Zor günler geçiren ve zor durumda kalan Türkiye , Rusya’ ya karşı Süper Bir Güç olan AMERİKA’ dan yardım isteğinde bulunmuştu . Amerika Türkiye nin yardım talebine olumlu yanıt vererek , TRUMAN DOKTRİNİ çerçevesin de yardım yapabileceğini ancak , yapacakları yardım karşılığında Türkiye’nin çoğulcu demokrasiye geçiş için Beşer Yıllık Kalkınma Planlarının yapılmasını , köylünün ve köylerin aydınlatılması ve kalkınmasına yönelik başlatılan eğitim ve öğretim faaliyetlerinin durdurulmasını talep etmişti . Yani , bizim muhafazakar ve tutucu takım gibi Amerika da Köylünün uyanmasını , kalkınmasını istemiyordu . Başka bir ifadeyle Köy Enstitüleri’nin kapatılma istemişlerdi .

    Halbuki aynı dönemde yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi Köy Enstitüleri projesi UNESCO nezdinde uluslar arası bir boyut kazanarak ‘’ÖRNEK KALKINMA PROJESİ’’ özelliğine kavuşturulmuştu . Köy Enstitüleri Projesi ile Köylümüzün ve ülkemizin karanlıktan kurtarılarak aydınlanmasına , cehaletin yok edilmesine vesile olacak bu meşale din ağırlıklı muhafazakarların , toprak ağalarının ve Amerika’nın baskıları ile söndürülmeye başlanılmıştı . Nitekim , 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı , bu güzelim okulları önce Köy Öğretmen Okulu statüsüne dönüştürmüşler , daha sonra ki tarihlerde , yani 1954 yılında da tamamen kapatmışlardır . Sonuç olarak diyebilirim ki Köy Enstitüleri güzel ülkemize elle tutulur gözle görülür , uygulandığı taktirde matematiksel olarak değer kazandıran kişiler , düşünceler ve kalkınmış köylüler kazandırmıştır . Üretimin ve kalkınmanın ezbercilikle değil alın teri dökerek ve emek harcayarak yapılabileceğini öğretmişlerdir . KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılmamış olsaydı bugün Türk köylüsü de en azından Avrupa ve Rus köylüleri kadar aydın , üretken yaratıcı ve bilinçli olacaktı . Bizim köylerimiz de Avrupa köyleri gibi birer cennet bahçesi olacaktı , köylerden şehirle göç değil şehirlerden köylere göç olacaktı . KEŞKE KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILASAYDI diyerek , bu konuların yorumunu da siz okurlarımın taktirlerine bırakıyorum .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisye
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisye

    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım : Bu gün sizlerle Okumaya Ara verdiğim eski tabirle TERK-İ TAHSİL yıllarımı ,1950'li yıllarda köyümüzün zorlu yaşam koşullarını , bir bakıma HAYATIMIN DÖNÜM NOKTASI olan ÇÖLDE GÖZÜKMEZ AMCANIN okumama vesile olan girimlerini , Özellikle İlk Okul Öğretmenim olan NURİ YILMAZ' ın bizlerin okuyabilmesi için gösterdiği olağan üstü çabalarını içeren konuları paylaşmaya çalışacağım . Saygı ve Sevgilerimle .
    a . Okumaya Ara Verdiğim Yıllar (Terk'i Tahsil Yıllarım)
    1951-1952 eğitim ve öğretim yılında ilk okulu PEK İYİ derece ile bitirmiştim. Arkadaşlarımın çoğu , özellikle hali vakti yerinde olanlar , ORTA OKULA veya SANAT OKULU , ENDÜSTRİ MESLEK OKULLARI' na kayıt yaptırmışlardı . Çok istememe rağmen ben hiç bir okula kayıt yaptıramamıştım . Sebebi de maddi imkansızlıklar , kısacası fakirlikti . Nuri öğretmenim babamı nerde görse Abdullah dayı bu çocuğu neden Orta Okula göndermiyorsun diye takılırdı . Hangi okula giderse gitsin okuyabileceğimi ve çok başarılı olacağımı söylerdi . Babam da nasıl göndereyim Nuri hoca , halimizi biliyorsun elde avuçta bir şey yok ki . Orta okul en yakın KEÇİBORLU veya DİNAR da vardı . Sanat Okulu ve diğer Meslek Okulları ise yalnızca ISPARTA da vardı . Oralar da ev tutacak ne paramız vardı , ne de annemin bana göz kulak olması için köyden ayrılması mümkün değildi . Zira , dört kardeşim de çok küçüklerdi . Fatma on , Mehmet sekiz , Safiye beş , Halil ise daha iki yaşındaydı . İlaveten babamın da anneme ihtiyacı vardı . Ev de her öğün yemek pişirilecek , bulaşık ve çamaşır yıkanacak , temizlik yapılacak . Babam tarlada çalışmak ve evin geçimi için para kazanmak zorundaydı. Bu nedenlerden dolayı hiçbir okula kaydımı yaptıramadan köy de kalmıştım . Orta okula veya sanat okullarına gidemeyen diğer arkadaşlarım gibi ben de kaderime razı olmak durumundaydım . Bu durumuma en çok elbette ki başta kendim olmak üzere NURİ öğretmenim , ninem , belli etmemeye çalışıyordu ama annem ve babam da içlerinden çok üzülüyorlardı . Derken okullar açılmış ve arkasından da kış bastırmıştı . O yıllarda köyümüzde kış mevsimi baya sert geçiyordu . Neredeyse dam evlerin boyu kadar kar yağıyordu . Hatta dam evlerin üzerindeki karları sokak tarafına küreklerle atardık ve damların üzerinden sokaklara kayarak inerdik . Kaydığımız yerler buz tutsun ve daha iyi kayalım diye akşamları karanlık çökünce karların üzerine kimseler görmeden su bile dökerdik .
    Ninem , okur yazar değildi ama kafası çalışan aydın bir kadındı . Fırsat buldukça dedem MOLLA Musa'nın nasıl okuduğunu , benim de mutlaka okumam gerektiğini öğütlerdi . Ama yapacak fazla bir şey yoktu . Zira , beş kardeşin ikisi ilkokula gidiyordu Safiye de önümüzdeki yıllarda okula başlayacaktı en küçüğümüz Halil ise daha iki yaşındaydı . Kısacası fakirliğin yanında ailemizin içinde bulunduğu aile ortamı ve ekonomik koşullar da hiç de iç açıcı değildi . O kış çok sert geçiyordu , ben bir taraftan kuran kursuna devam ediyor , bir taraftan da kız kardeşlerimle birlikte halı dokumaya başlamıştım . Halı dokumak genellikle kızların işi idi . Ama köyde boş zamanımın çok olması özellikle uzun kış günlerinde kız kardeşlerime yardımcı olmak hoşuma gidiyordu . Hem de fakirlik içinde çırpınan aile bütçemize katkıda bulunmaya çalışıyordum . Zaman su gibi akıp gidiyordu , nitekim kış ortası olmuş , sömestri tatili nedeniyle Orta Okul , Sanat Okulu ve Endüstri Meslek Okullarına giden arkadaşlarım köye gelmişlerdi . Hepsi de takım elbiseli , kravatlı ve zıpkın gibi gençlerdi . O zamanlarda Orta Okula ve Sanat Okuluna giden öğrenciler başlarına şapka giyerlerdi . Orta Okul öğrencilerinin şapkalarının kenarında sarı kurdele , Sanat Okulu öğrencilerinin şapkalarının kenarında ise yeşil kurdeleler olurdu .
    Fotoğrafta görüldüğü gibi arkadaşlarım Ramazan ve Selami Isparta da Endüstri Meslek Lisesi Orta Okul kısmına gidiyorlardı .Takım elbiseli ve şapkalı arkadaşlarımı gördüğümde utancımdan kahrolurdum . Onlara görünmemek için eve saklanır İÇİN İÇİN AĞLARDIM . Çünkü , Nuri öğretmenim , benim de çalışkan bir öğrenci olduğumu hangi okula gidersem gideyim okuyabileceğimi hep söylerdi . Ama fakirliğin gözü kör olsun demekten başka çarem yoktu . O kışı da köy de halı dokuyarak ve kuran kursuna devam ederek geçirmiştim . Hatta kur’ anı baştan aşağı birkaç kez okumuştum , başka bir ifadeyle HATİM etmiştim . Başta hocamız köyün imamı olan FEVZİ amca olmak üzere köyün ileri gelenleri MOLLA YUSUF OĞLU , amcam MUSTAFA ,Ayanların Kara MEHMET dayım , HASAN çavuş ve diğerleri benim için hatim duası düzenlemişlerdi . Zira , bizim ailenin hatim duası yaptıracak parasal gücü bile yoktu . Usulüne uygun olarak hatim duası yapılmıştı Hatim duasından sonra artık köy camisin de ezan okuyabiliyor ve namaz esnasında kamet edebiliyordum . Boş zamanlarımda da kız kardeşlerimle birlikte halı dokumaya devam ediyordum . Hatim duasından sonra bana köy ileri gelenlerinin ve köy eşrafının bana daha fazla değer verdiklerini ve özellikle köyün en zengini olan MOLLA YUSUF Oğlunun benimle daha fazla ilgilendiğini görmüştüm . Her vesileyle çok çalışkan ve zeki bir çocuk olduğumu , sesimin çok güzel olduğunu mutlaka Arapçayı da öğrenmem gerektiğini öğütlüyordu . Köyün ağasının benimle ilgilenmesi benim de hoşuma gidiyordu .
    Bir cuma günü , cuma namazından sonra Molla Yusuf Oğlunun evine öğle yemeğine davet edilmiştim . Yemekte AYDOĞMUŞ Köyünden gelen misafirler de vardı . Önce beni onlarla tanıştırmışlardı . Gelen misafirlerin hepsi de Ay Doğmuş köyünün ileri gelenleriydi , başka bir deyişle Ay Doğmuş Köyünün eşrafından olan hacı hoca takımıydı . Molla Yusuf Oğlu beni misafirlere takdim ederken , öncelikle MOLLA MUSA hocanın torunu olduğumdan başladı, sonra da hepsinin çok iyi tanıdığı bildiği KARAKAŞ dayı Abdullah'ın oğlu olduğumu belirterek sesimin çok güzel olduğunu , zeki bir çocuk olduğumu , okumaya hevesli olduğumu , birkaç kez kuranı hatim indirdiğimi , Arapçayı da öğrenirsem , ileride iyi bir HAFIZ olabileceğimi vurgulamıştı . Tanışma faslından sonra hep beraber öğle yemeği yemeye davet edilmiştik .
    Köyün en zengini olan Molla Yusuf Oğlunun evinde neredeyse her gün kazanlarla yemek pişirilirdi . Bu yemekleri hem kendileri hem de yanında çalışan işçileri ve ırgatları yerlerdi . Ayrıca köye gelen misafirlere de ikram edilirdi . Zira Molla Yusuf Oğlunun misafiri hiç eksik olmazdı . İster resmi sıfatla köyümüze gelen memurlar veya jandarma ekibi olsun , ister köyümüze gelen diğer ziyaretçiler ve tanrı misafirlerini hep o ağırlardı . Hatta köyümüze kap kalaylamaya gelen KALAYCILARI ve ÇERÇİ gibi satıcıları bile köy odasında ağırlar misafir ederdi . Bunları yapmaktan da büyük haz duyduğu söylenirdi . O zamanlarda köyümüz de gelen tanrı misafirlerin kalabileceği KÖY (odası) MİSAFİRHANESİ bile vardı .
    Öğle yemeğinde , bizim ev de olmayan ve hiç alışık olmadığım yemek tabakları ile servis yapılmıştı . Mesela kenarları kertikli küçük bakır tabaklarla servis yapılmış ve herkesin önüne ayrı tabaklarda yemek getirilmişti Tabakların hepsi kalaylı tertemizdi , o tip yemek tabakların da o güne kadar hiç yemek yememiştim veya yemek tabaklarını o güne kadar hiç görmemiştim . Zira bizim ev de tüm yemekler yer sofrasında ortaya konulur herkes ağaç kaşıklarla yemeğini yiyordu . Aslında bizim ailede yapılan uygulama köyümüzde ki tüm ailelerde hatta köyün ortak yemeklerin de bile aynen uygulanıyordu . Demem o ki , Molla Yusufoğlu gibi zenginlerin evinde yemekler daha modern şekilde yeniliyordu . Yemekleri büyük bir iştahla yemiştim . Yemekten sonra benden sofra duası okumamı istemişlerdi . Ben de büyük bir zevkle ve huşu içinde sofra duasını okumuştum . Sofra duasından sonra ev sahibi Molla Yusuf Oğlu AYDOĞMUŞ Köyünden gelen ak sakallı bir kişiye dönerek işte Arapça öğreteceğin öğrencilerden birisi bu diye beni göstermişti . Şaşırıp kalmıştım tabi bir şey diyemedim , diyemezdim de zaten . Çünkü büyüklerin yanında konuşmak söz söylemek ayıp sayılıyordu . Arapça öğretecek hocanın namını daha önce duymuştum , HACI HAFIZ MEHMET Hoca yöremizde Arapça öğreten ve en fazla tanınan bilinen ve ünlü hocalarından birisiydi .
    1952-1953 kışını da kuran kursuna devam ederek ve halı dokuyarak geçirmiştim Hıdrellez den sonrada gene ninemle birlikte Aşağı Emirgazi’ deki yaylaya gitmiştik . Ninem her vesileyle bana okumamı tavsiye ediyordu , eğer okutmazlarsa ve gerekirse , okumak için köyden kaçıp gitmemi salık veriyordu . Bir gün ninem dedem Molla Musa'nın nasıl okuduğunu anlatmıştı . Dedem de okumayı ve yazmayı çok istiyormuş ama köyde ne okul varmış ve ne de okuyacak bir ortam varmış . Olay 1876/1877’ li yıllarda yaşanıyor . Musa dedem daha 16/17 yaşlarında çocuk sayılabilecek yaştaymış . Bakmış babası YUSUF başta olmak üzere kimsenin umurunda değil , en iyi çarenin köyden kaçıp gitmek olduğunu düşünmüş ve bir yolunu bulup köyden kaçıp gitmiş . AYDIN da bir ağanın yanında davar çobanlığı yapmaya başlamış . Ağa çok iyi bir insanmış , ayrıca Musa dedemi de çok seviyormuş , kendi öz evladı gibi onu okuma yazma kurslarına göndermiş , mahalle medreselerinde ki hafız kurslarına göndermiş kısacası dedemi okutmuş ve hoca yapmıştı . Hatta hocalığını o kadar ileri götürmüşler ki dedeme genç yaşına rağmen MOLLA MUSA demeye bile başlamışlardı . O zamanlarda dini bilgisi fazla olan kişilere MOLLA derlermiş . Sonra dedem köye geri dönmüş ninemle evlenmiş 6 tane çocukları olmuş ama dedem gencecik yaşta(ellili yaşlarda) vefat etmişti . Ninem bana , sen de AYDIN gibi zengin yerlere kaç git…elbette seni de okutacak birisi bulunur derdi . Bazen de para çıkınını göstererek , istersem bana para çıkınını verebileceğini , az ama bir süreliğine idare edebileceğini söylerdi . Çıkının içinde kaç para olduğunu , paraların geçerliliği olup olmadığını , ne kendisi ne de başkası hiç kimse bilmezdi . O zamanlarda günü geçmiş veya tedavülden kalkmış paralara KALP para derlerdi . Ama , benim ne köyden kaçacak cesaretim ne de beş kuruş param vardı . Benim için ninemin dedikleri hayalden başka bir şey değildi . Ninem , beni teşvik etmek için Aydın Yöresini ballandırarak anlatırdı . Ninemin anlattıklarına göre , Aydın Yöresinin ''DAĞLARINDAN YAĞ , OVALARINDAN BAL '' akarmış , çok ama çok verimli toprakları varmış . O zamanlar da ninemin ne demek istediğini bile net olarak anlamış değildim . Meğer dağlarından yağ dediği ''ZEYTİN AĞAÇLARINI ve ZEYTİN YAĞINI , ovalarından bal dediği ''İNCİR AĞAÇLARI ve İNCİR MEYVESİNİ'' kastediyormuş .
    Derken , bu karmaşık duygular içinde o yazı da Kara Bıçak Dede ile birlikte kuzu ve buzağı çobanlığı yaparak geçirmiştim . Kara Bıçak Dedenin en güzel özelliği , kuzu veya buzağı otlatırken bana köyümüzle ilgili anılarını bir hikaye/masal anlatır gibi yaşadığı veya bildiği olayları anlatmasıydı . Ben de onun anlattıklarını büyük bir zevkle ve huşu içinde onu dinlerdim . Sonbaharda da köye dönmüştük yani dağdan köye göç etmiştik. Bu arada babam fırsat buldukça kağnı arabası ile Eski Köy ve Boz Yaka bölgesinde ki taş ocağı bölgesinden durmadan taş taşıyordu . Ailemizin büyüdüğünü artık iki odalı bir evin yetmediğini her vesileyle bize anlatıyordu . Babamın anlattıklarına göre Molla Musa dedem ve ninem 1908 yılında oturduğumuz evi yaptırmışlardı . Kendisinin de bu evde doğup büyüdüğünü ama amcam Mustafa ile halalarımın Eski Köy bölgesinde ki evlerinde doğup büyüdüklerini yani evin eskidiğini yenilenmesi gerektiğini her vesile ile dert yanıyordu . Yayladan köye döndüğümüzde iki odalı evimizin yanında ki ahır ve samanlık olarak kullandığımız eski dam tipi ahır ve samanlığın yıkıldığını onların yerine babamın kağnı arabası ile getirdiği taşlardan yapılmış ve birinci katı bitmiş modern yepyeni bir evin birinci katının bittiğini görmüştüm . Üst katını da önümüzdeki baharda yapmaya başlanacağını , kiremit çatılı bir ev yapacağını , bir mutfak üç yatak odası ve bir koridordan oluşan modern bir ev inşa edeceğini babam gururla ifade ediyordu . O zamanlarda köyümüz de kiremit çatılı ev miktarı bir kaç taneyi geçmiyordu . Köyümüz evlerinin çoğunluğu tek katlı dam tipi evlerdi .
    Köye döndüğümüzde annemin hem çok öfkeli hem de çok üzgün olduğunu görmüştüm . Sebebine gelince babam annem başta olmak üzere kimseye bir şey söylemeden en verimli tarlalardan yedi dönümünü KEL KAMİL adındaki bir vatandaşa satarak ev yapım işine girişmiş , tabi annem de tarlaların satılma işine çok kızmış ve çok üzülmüştü . Aslında babamın ev yapabilmek için başka çaresi de yoktu . Bir taraftan beş tane çocuk , iki odalı eve sığmıyorlardı , her yıl daha da büyüyorlar , diğer taraftan da babamın ev yaptıracak hiç bir geliri ve maddi gücü de yoktu . O zamanlarda köyümüzde yaşayan KEL KAMİL amcanın yetişkin iki kızı vardı . Kızlarda birisinin adı da Saliha idi . Saliha mavi gözlü biraz da havalı güzel ve alımlı bir kızdı . Köyümüz de en güzel halıları onlar dokur ve halıcılıktan da en çok parayı onların kazandıkları söylenirdi . Bir de halıcıktan iyi para kazanan HACELLERİN Ahmet Çavuş adında bir komşumuz vardı . Hatırlayabildiğim kadarıyla Ahmet Amcanın da birkaç tane kızı vardı , kızlardan en büyüğüne de Hatice derlerdi . Daha sonra ki yıllarda Ahmet amcalar köyde ki evlerini terk ederek Isparta’ ya yerleşmişlerdi .
    Kel Kamil amcanın halıcılıktan kazandığı paralarla hali vakti yerindeydi . Anlatılanlara göre babam ev yapmaya başlamak için Kel Kamil amcadan borç para istemişti . Alacağı borç para karşılığında da en verimli tarlalarından yedi dönüm tarlayı Kel Kamil amcanın üzerine ipotek ettirmişti . Kel Kamil amca babamdan satın aldığı tarlaların tapularına şerh koydurmuştu . Tapulara koydurttuğu şerhte , İleri bir tarihte babamın parası olduğun da tarlaları o zamanın rayiç değeri üzerinden geri vereceğini belirtmişti . Hatırladığım kadarıyla ve yanılmıyorsam ben subay olduktan sonra ki yıllarda ben de babama parasal destek sağlamış , KEL KAMİL amcadan yedi dönüm tarlayı geriyi almıştık . Yaşanılan bu örnekten anlaşılacağı gibi o zamanlarda ki köylülerin birbirleri ile yardımlaşmaları , iyi dostlukları ve karşılıklı sevgi ve saygıları örnek alınacak düzeydedir . Başka bir ifadeyle Kel Kamil amcanın yaptığı iyiliğini ve özverisini unutmak mümkün mü ?...
    Gelişen ve oluşan bu durumlar karşısında benim okumam mucizelere kalmıştı . Bu kargaşa içinde , 1953/1954 kış aylarını da kuran kursu , Arapça dersi alarak ve halı dokuyarak geçirmiştim . Arapça dersi için köyümüzde 3/4 kişilik bir grupla Ay Doğmuş köyüne haftanın belirli günlerinde topluca yaya olarak gidip geliyorduk . Hatırımda kalan isimler , Şaşkınların Tahsin , Bostanın Süleyman , Halamın oğlu Mustafa ve diğerleri . Aydoğmuş Köyünden Hacı Hafız Mehmet Hoca’dan epeyce faydalanmıştık . O yıl da Orta okul ve Sanat Okulların da okuyan arkadaşlarım tatiller de köye geldiklerinde gene yanlarına gitmiyordum , resmen onlardan kaçıyor kendimden de utanıyordum . Artık , anamın babamın ve kardeşlerimin yanında okuyacağım diye avazım çıktığı kadar bağırıyor ve zaman zaman da zırıl zırıl ağlıyordum . Biliyordum ki o yıl son şansımdı , yoksa okul faslı tamamen bitiyordu. Arada bir Nuri Öğretmenle karşılaşıyordum , o da okumam için fırsatın kaçmakta olduğunu ama bir gün ihtiyaç duyarsam her türlü yardıma hazır olduğunu defalarca söylemişti . Hatta bir keresin de Gönen Köy Öretmen Okulu'nun ve Astsubay Hazırlama Orta Okulu sınavlarına başvurup vurmadığımı sormuştu . Her iki okulun da başvuru tarihlerinin farklı zamanlarda olduğunu başvuruların mutlaka belirtilen tarihlerde yapılması gerektiğini önemle vurgulamıştı. Keçiborlu'ya gittiğinde söz konusu okullar için başvuru tarihlerini öğrenip , her iki okul için de başvuru formlarını alıp bana vereceğini de söylemişti . Bilindiği gibi 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti Hükümeti GÖNEN Köy Enstitülerinin adını önce Köy Öğretmen Okulu olarak değiştirmiş ve daha sonra da 1954 yılında tamamen kapattırmıştı .
    b . Hayatımı Değiştiren Adam ( Çölde Gözükmez Amca)
    1954 yılının MAYIS Ayının ortalarına doğru bir zamandı . NURİ öğretmenin beni aradığını , acilen beni görmek istediğini söylemişlerdi . Hemen koşarak okula gitmiştim . Bana her iki okulun da sınav başvuru tarihlerini öğrendiğini , baş vuru formlarını da alıp geldiğini ancak her iki sınav için de başvuruların bizzat tarafımdan yapılması gerektiğini söyleyerek acele etmemi istemişti . İki okulun da başvuru tarihleri birbirine çok yakındı . Başvuru için gerekli evrakları Nuri öğretmenin de yardımlarıyla hemen hazırlamış babamı da alarak Keçiborlu'nun yolunu tutmuştuk . Önce , Gönen Köy Öğretmen Okulu için , İLÇE MİLLİ EĞİTİM Müdürlüğüne gitmiştik . İlgili ve yetkili memur bizi dinleyip ve evraklarımızı inceledikten sonra , başvurumuzu kabul edemeyeceğini ifade etmişti . Başvuru için İlk okuldan o yıl mezun olmak zorunluluğu olduğunu , başkaca yapılacak bir işimizin olmadığını söyleyerek bizim dışarı çıkmamızı istemişti . Babam İlçe Milli Eğitim Müdürü ile bizzat görüştüyse de sonucu değiştirememişti ve başvurumuzu kabul etmemişlerdi .
    Vakit geçirmeden doğruca İLÇE ASKERLİK ŞUBE BAŞKANLĞI' na gitmiştik Bizi Askerlik Şubesi'nin Baş Katibine yönlendirmişlerdi . Bizleri büyük bir dikkatle dinleyen ve evraklarımızı teker teker inceleyen Baş Katip bize gelen yazıyı göstererek , o yıl mezun olanların başvurularını kabul edeceklerini , başkaca yapılacak bir şeyin olmadığını ifade ederek o da bize kapıyı göstermişti . Babamı çok iyi tanıyan Baş Katip , Karakaş Dayı elimden bir şey gelmiyor , kusura bakmayın gelen emir çok açık ve kesin diyerek gönül almaya çalıştıysa da baba oğul ikimiz de hayal kırıklığına uğramıştık . Üstelik her iki taraf da niçin mezun olduğum yıl gelmediniz diyerek bizi güzelce haşlamışlardı.
    Babamla birlikte İlçe meydanındaki ve Askerlik Şubesine yakın bir yerdeki Meydan Kahvehanesine oturmuş çay içiyorduk . Babam da çok üzülmüş ve sinirlenmişti . Bizler hiç konuşmadan kara kara düşünürken , Ay Doğmuş köyünden lakabı'' ÇÖLDE GÖZÜKMEZ'' olan HASAN amca yanımıza gelmişti ve masamıza oturarak hal hatırımızı sormuştu . Babam da ÇÖLDE GÖZÜKMEZ amcaya olan bitenleri detaylı olarak anlatmıştı . Ay Doğmuş köylüleri babama KARAKAŞ DAYI derlerdi . ÇÖLDE GÖZÜKMEZ AMCA’ da , KARAKAŞ dayı bunda üzülecek ne var diyerek babamı teselli etmeye çalışmış ve bana da on kuruş para vererek yakında ki bakkal dükkanından iki adet zarfla iki de kağıt alıp getirmemi söylemişti . Ben de koşarak zarfları ve kağıtları alıp getirmiştim . Çölde Gözükmez Amca , her iki okula da benim adıma birer DİLEKÇE yazmıştı , gerekli evrakları da dilekçelere ekleyerek zarfların içine koymuş ve ilgili Okul Müdürlüklerine '' İADELİ TAHHÜTLÜ '' olarak postaneden göndermemizi söylemişti . Çölde Gözükmez lakaplı Hasan Amca , bundan sonra kaybedecek bir şeyimizin olmadığını bakarsınız okul idareleri başvurumuzu kabul ederse çok şeyler kazanacağımızı belirterek bizimle vedalaşmıştı .
    Çölde Gözükmez lakabıyla bilinen HASAN amca , bir kaç yıl önce GÖNEN KÖY ÖĞRETMEN OKULUN' dan disiplinsizliğinden dolayı okuldan atıldığı söylenen akıl küpü bir insandı . Boyu çok kısa olduğu için ona ÇÖLDE GÖZÜKMEZ lakabı takmışlardı . Ama herkese yol gösteren , yardımcı olmaya çalışan iyilik sever bir özelliği vardı . Bir de okumuş mürekkep yalamış , bu konularda yolu yordamı iyi bilen bir kişiydi . Çölde Gözükmez amcayı yolcu ettikten sonra babamla birlikte doğruca postanenin yolunu tutmuş ve içinde dilekçeler olan zarfları ilgili Okul Müdürlüklerinin adreslerine ''İADELİ TAAHHÜTLÜ'' olarak göndermiştik . Baba oğul , kısmen de olsa ümitle köyümüze dönmüştük . Yaşadığımız olayları önce NURİ Öğretmene , sonra da ilgi duyan ve köyde yaşayan diğer arkadaşlara anlatmıştık . Çölde Gözükmez Amcayı meğer Nuri Öğretmen de çok iyi tanıyormuş . Yaptığımız işin doğru olduğunu Nuri Öğretmen de onaylamıştı . Bizim başvuru usulümüz , kısa sürede tüm köye yayılmış , benim gibi okula gitme olanağı bulamayan bazı arkadaşlarımla birlikte , orta okul veya sanat okuluna devam edip te maddi bakımdan zorlanan bazı ailelerin çocukları da Gönen Köy Öğretmen Okuluna ve KONYA 'da ki ASTSUBAY HAZIRLAMA ORTA OKULU' na dilekçe ile başvurmuşlardı . Zira , her iki okul da yatılı okul statüsünde olup okumak isteyen bizim gibi fakir köylü çocukları için iyi bir fırsattı . Başka bir deyimle , bizler için okumanın yegane yolu yatılı bir okulda okumaktan geçiyordu . Dilekçelerimiz kabul edilip ve yapılacak sınavlarda da başarılı olduğumuz taktir de hepimizin KÖY HAYATINDAN kurtuluşu olacaktı.
    Günler , haftalar geçtiği halde bizim dilekçelerden hiçbir haber yoktu. Bir gün harman yerinde düven sürüyorduk . Hakkı Amcam (KURT Hakkı’sı) elindeki saman rengindeki Sarı Resmi Mühürlü Zarfı göstererek gözün aydın amcam KONYA' dan beklediğin cevap geldi demişti . Hemen zarfı büyük bir heyecanla açmıştım . Mühürlü zarfın içindeki cevapta , dilekçemin alındığını ve kabul edildiğini Okul Müdürlüğünce belirtilen tarihlerde yapılacak sınavlarda hazır bulunmamı istiyorlardı. Heyecandan ve sevinçten ne yapacağımı şaşırmış bir halde sevinçten , hıçkıra , hıçkıra ağlamaya başlamıştım . Babam annem ve kardeşlerim birbirimize sarılıp bir sevgi yumağı oluşturmuştuk . Babam , al bu zarfı doğruca NURİ Öğretmene götür demişti . Koşarak NURİ Öğretmen'e gitmiştim . Her zaman olduğu gibi NURİ Öğretmen okuldaydı . O da heyecanla zarfı açmış ve gelen yazıyı dikkatle okuduktan sonra bana bakarak , esas sorun şimdi başlıyor MUSA ……demişti .
    c . Nuri Öğretmen Tarafından Köyümüz de Sınavlara Hazırlık Kursunun Açılması
    Nuri Öğretmen , söze başlayarak benim İlk Okulu bitireli tam iki yıl olduğunu , yani öğrendiğin tüm bilgileri nerdeyse unutur duruma geldiğimi , eğer KONYA 'da yapılacak sınava katılacaksam mutlaka iyi bir hazırlık yapman gerektiğini vurgulamıştı . Benim , kendi kendime sınavlara hazırlanmam neredeyse imkansızdı . Bu durumumu öğretmenim de çok iyi biliyordu . Zira , İlk Okulu bitireli tam iki yıl olmuştu . Sınavlara hazırlanabilmem için ne bir kitap , ne de bir dokümanımın olmadığı gibi nasıl bir hazırlık yapmam gerektiği hakkında da en küçük bir bilgim yoktu . Heyecanımı ve şaşkınlığımı gören NURİ öğretmen , eğer babandan izin alabilirsen sınava beraber hazırlanabileceğimizi söylemişti . Nuri öğretmenin bu teklifine çok sevinmiş ve koşarak eve gitmiş ve babama durumu anlatmıştım .
    Nuri Öğretmen , benim gibi Astsubay Hazırlama Orta Okulu’na ve Gönen Köy Öğretmen Okuluna dilekçe ile başvurup da sınava çağrılan tüm öğrenciler için ‘’SINAVLARA HAZIRLIK KURSU '' açacağını köyümüzde ki tüm öğrencilere duyurmuştu . Köylünün iş bakımından en yoğun olduğu zaman olmasına rağmen ilgi duyan tüm öğrencilerin katılımı ile Hazırlık Kursu daha bizler harman yerindeyken başlatılmıştı . Elbette ki babam başta olmak üzere , birçok veli , bu durumdan pek memnun olmamışlardı . Zira Köylünün iş bakımında en yoğun olduğu bir zamandı . Ama zaman yoktu ve kısa süre sonra sınavlara hazırlanmak ve gitmek zorundaydık . İki hafta süren kurs süresince öğretmenimiz , matematik ve Türkçe başta olmak üzere İlk Okul dört ve beşinci sınıfta okutulan derslerin bir özetini yaptıktan sonra bu tür sınavlar da çıkabilecek sorular üzerinde dikkatlerimizi çekmişti . Ayrıca , sınavda uymamız gereken kuralları , hareket tarzlarını , zamanı nasıl kullanmamız gerektiğini detaylı bir şekilde açıklamış ve öğretmişti . İlaveten bizlere ‘’CIZLAVAT’’ marka birer çift lastik ayakkabı aldırtmıştı Her gün ders bittikten sonra koşular yaptırıyor , ŞINAV ve mekik denilen bir takım spor hareketlerini yaptırıyordu . Koşuyu ve öğrettiği spor hareketlerini de usulüne uygun olarak yaptırıyor ve evlerimizde veya boş zamanlarımız da söz konusu hareketleri kendi kendimize tekrar etmemizi sıkı sıkıya tembih ediyordu .
    Konya'da ki Astsubay Hazırlama Orta Okuluna gideceklere '' NİÇİN ASKERİ OKULA GİRMEK İSTEDİĞİMİZİ veya NEDEN ASKER OLMAK İSEDİĞİMİZİ'' veya benzer konuları içeren birer kompozisyon yazdırmıştı ve yazdırdığı bu kompozisyonu hepimizin ezberlemesini ve defalarca yazmamızı sıkı sıkıya tembih etmişti . Kompozisyonda ki işlenen temanın ruhu MİLLİ ANDIMIZ , Vatan ve Millet Sevgisi , Askerliği ve Orduyu övücü nitelikte ki sözler içeriğindeydi . Gönen Köy Öğretmen Okuluna gidecek olanlara da , kendi konularında , benzer kompozisyon yazdırarak ezberlemelerini ve tekrar tekrar yazmalarını ısrarla vurgulamıştı . Yazdırdığı kompozisyonlar da içeriğinin ve işlenen temanın önemli olmasının yanın da , gramer kurallarına uygun olarak kompozisyonların yazılmasının da bir zorunluluk olduğunu vurgulamıştı . Özellikle , satır başlarında ve paragraf başlarında büyük harflerin mutlaka kullanılmasını , noktalama işaretlerinin verdiği örnek kompozisyondaki gibi işaretlenmesini , yazılarımızın da çok düzgün ve okunaklı olmasını da önemle vurgulamıştı . Kurs bittikten sonra da öğrendiğimiz tüm konuları kendi kendimize tekrar etmemizi , özellikle yazdırdığı örnek kompozisyonları defalarca yazmamızı ve ezbere yazacak duruma gelmemizi ısrarla tembih etmişti. En önemlisi Nuri Öğretmenin HAZIRLIK KURSU için bizlerden hiç para talep etmemesi ve bunu severek ve isteyerek sırf bizlerin okuyabilmesi için yapmış olmasıydı .

    d . Konya da Yapılan Sınavlara Katılmam ve Tüm Sınavları Başarı ile Kazanmam

    1954 yılının TEMMUZ ayının sonlarına doğru babam benimle birlikte köyümüzden başvuruları kabul edilen Ali TÜRKMEN ve Mehmet KARAMAN adlarında ki iki arkadaşı da alarak önce at arabasıyla DİNAR ' a , oradan da Kara Trenle KONYA 'ya gitmiştik . Yolculuğumuz hem çok uzun , hem de çok yorucu geçmişti. Zira , hayatımızda ilk defa Trene biniyor ve trenle seyahat ediyorduk . Biraz da sınav heyecanı nedeniyle olsa gerek trende sabaha kadar doğru dürüst uyuyamamıştık . KONYA 'ya vardığımız da , hem İstasyona ve hem de sınavın yapılacağı yere yakın bir han da yer bulabilmiştik ve hemen hana yerleşmiştik . Kaldığımız hanın birinci katında at , eşek ve katır gibi hayvanların bağlandığı ve ahır olarak kullanılan bir bölümünün olduğunu görmüştük . İkinci katında ise dört beş kişilik odalar vardı . Hepimiz dört kişilik bir odaya yerleşmiştik . Bu oda da ve han da sınavlar süresince hep birlikte kalmıştık.

    Yerleşme faslı bittikten sonra doğruca sınavın yapılacağı Astsubay Hazırlama Orta Okulu'nun yolunu tutmuştuk . Görevli personel bizleri güler yüzle karşılamış , listelerden isimlerimizi bulmuş , sınavlara katılmamızla ilgili evraklarımızı düzenlemiş ve bizlere vermişti . Ayrıca ertesi günü sabahleyin yazılı sınavların yapılacağı sınavın yerlerini ve bizlerin nerelerde oturacağımızı tek tek göstermişlerdi . Yazılı sınavlarda başarılı olan adayların spor seçmelerine ve sözlü olarak yapılacak sınavlara (mülakatlara) katılacaklarını da ısrarla vurgulamışlardı . Tüm bu faaliyetlerin birkaç gün sürebileceğini de ifade etmişlerdi .
    Ertesi günü sabahleyin erkenden yazılı sınavların yapılacağı salona gitmiştik . Tabi babam da bizimle birlikte sınav yerine gelmişti . Sınava girecek öğrencileri , teker teker isimleri okunarak çağırmışlar ve salonda ki daha önceden belirlenen yerlerine oturtmuşlardı . Babam gibi çocuklarını sınava getiren diğer velilere de salonun bir kenarına topluca oturmaları için yer göstermişlerdi . Yazılı sınavlar önceden belirlenen saatte başlatılmıştı . Sınavın ilk bir saatinde ,‘’ NEDEN ASKERİ OKULA GİRMEK İSTEDİĞİMİZE '' ilişkin bir kompozisyon yazmamız istenmişti . Hemen , NURİ Öğretmenin bizlere neredeyse ezberlettiği kompozisyonu , gramer kurallarına da uyarak ve en güzel yazımla kompozisyonu yazmıştım. Sınavın ikinci saatinde de Matematik Türkçe ağırlıklı genel kültür konularını içeren , sınav sorularının bulunduğu kağıtlar dağıtılarak sınav başlatılmıştı . Sorulara şöyle bir göz attığımda , Matematik Türkçe dahil tüm sorular sanki Nuri Öğretmenin bizlere öğrettiği konuların neredeyse aynısıydı . Başka bir ifadeyle , sorulan soruların hepsi bizlerin çok iyi bildiği konulardan gelmişti . Ben , iki saatte bitecek soruların tamamını neredeyse bir saatte cevaplayarak bitirmiştim . Cevap kağıtlarının sınav süresinin sonunda toplayacaklarını söyledikleri için cevapları bir kez daha kontrol ettikten sonra sevincimden ne yapacağımı şaşırmış vaziyette oturduğum yerden sevinçle etrafıma bakmaya başlamıştım . Bu arada baban da beni gözetliyormuş . Tüm yarışmacı öğrenciler durmadan cevap yazarken benim salak , salak etrafıma bakarak oturmama babam çok ama çok çok sinirlenmişti . Nitekim , sınav bittikten sonra sevinçle babamın yanına koşarak , sınavımın çok iyi geçtiğini söylemek istediysem de babam ne beni dinliyor ve ne de konuşturuyordu . Sınavda bir saat boyunca tüm öğrenciler hiç durmada harıl harıl cevap yazarken , ben niye salak salak etrafıma bakıyormuşum , onların hepsi aptal da , yalnız tek ben mi zekiymişim gibi laflar söyleyerek , ulu orta konuşuyordu . Sonuç olarak , babam aklına ne geldiyse sıralıyordu , hatta daha da ileri giderek , köyde işlerin en yoğun olduğu bir zamanda işi gücü bırakıp ta..... KONYA’ lara kadar geldiğini , elinde avucunda ne varsa bu sınav için harcadığını , belirterek beni arkadaşlarımın yanında azarlamış ve bana demedik laf bırakmamıştı . En çok ağırıma giden lafı da eğer sınavı kazanamadan köye dönersem , ben el alemin yüzüne nasıl bakacağım!... demesiydi .
    Okul İdaresi , sesli anonsla ve ilan tahtalarına astıkları yazılarda sınav sonuçlarının birkaç gün içinde açıklanacağını ve sınav sonuçlarının listeler halinde ilan edileceğini velilerin ve öğrencilerin Konya'dan ayrılmamalarını istemişlerdi . Bizimle birlikte köyden gelerek sınava katılan arkadaşlarım olan Ali ve Mehmet’in de sınavlarının çok iyi geçtiğini söylemeleri babamı biraz olsun rahatlatmıştı . O geceyi fazla konuşmadan sıkıntılı bir şekilde geçirmiştik .
    Aslında babam çok haklıydı . Zira , köyde harmanı yarıda bırakarak bizimle birlikte KONYA 'ya gelmiş , evin ikinci katının kış bastırmadan önce mutlaka bitirilmesi gerekirken benim için onu da yarım bırakıp Konya 'ya gelmişti . Diğer taraftan kardeşlerimin okul öncesi hazırlıklarının da tamamlanması , yeni kılık kıyafetlerinin alınması , kitap defter kalem ve benzeri okul gereçlerinin de mutlaka zamanında tamamlanması gerekiyordu . Kısacası benim başarısız olmam demek , benim için olduğu kadar ailem için de hem maddi hem de manevi bakımdan büyük bir yıkım anlamına geliyordu .

    Ertesi günü mesai bitiminde sınav sonuçlarının listeler halinde ilan tahtalarına asıldığı haberini almıştık . Hep birlikte neredeyse koşarak okulun yolunu tutmuş ve listeleri incelemeye başladığımızda , bir de ne göreyim birinci listenin en başında benim adım yazıyordu . Babam duyduklarına ve gördüklerine inanamıyordu , bir taraftan da ağlayarak bana sarılıyor beni öpüyor kokluyor ve beni kutluyordu , bir taraftan da şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu . Bizimle birlikte köyümüzden gelen ve sınava katılan diğer iki arkadaşımın da sınavı kazandıklarını diğer listelerden öğrenmiştik . Hepimiz birbirimize sarılarak birbirimizi kutlamış ve hep birlikte ve neşe içinde konakladığımız hanın yolunu tutmuştuk .
    Takip eden günler de spor ve sözlü (mülakat) sınavlara da katılmış ve üçümüz de sınavları kazanarak okula girmeye hak kazanmıştık . Sağlık Raporu’nun alınmasının ise uzun sürebileceğini ve bu konuların Okul Yönetimince Askeri Hastane ile koordine edilerek yürütüleceğini , Sağlık Raporu alamayan öğrencilerin okul idaresince biletleri alınarak memleketlerine gönderileceği belirtilmişti . Bilindiği gibi o tarihlerde resmi makamlarca tren hattında olmak kaydıyla parasız seyahat yapabilmek için SÜLÜS tabir edilen parasız seyahat belgesi veriliyordu . Babam bizleri okula teslim ettikten sonra huzur , mutluluk ve gurur içinde trenle köyümüze gitmek üzere Konya’dan ayrılmıştı .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım bugün sizlerle Eski adı EBER ve yeni adı KAPLANLI olan köyümüzde geçen ÇOCUKLUK yıllarımı ve KÖY İLK OKULUN' da geçen yıllarımı,1940ve1950'li yıllarda fiilen yaşadığımız zorlukları ve anılarımı sizlerle paylaşmaya çalışacağım .

    Bu bölümlerin sizlerle paylaşma maksadım ; bir ilk okul öğretmenin insan hayatına nasıl yön verdiğini, ilk okul eğitim ve öğretiminin insan hayatında ne kadar önemli olduğunu ve öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal olduğunu vurgulamaktır . Ayrıca çocukluk yıllarımda ki o zamanın köy hayatının zor şartlarını ifade etmek , bunları siz hemşerilerim okuyucularımla paylaşmak , siz genç nesillere ve okuyucularıma aktarmak istiyorum
    .
    a . Köyümüzde Geçen Çocukluk Yıllarım

    Ninem ÜMMÜ GÜLSÜN ve annemin anlattıklarına göre , güzel bir ilkbahar günü 01 Nisan 1940 tarihinde köyümüz de dünyaya gelmişim . O zamanlarda köyümüz de ve Isparta yöresin de afyon bitkisini ekerlermiş . Mart Ayının sonların da veya Nisan Ayının başların da yeni çıkan afyon bitkisi fidelerini çapalarlar , daha çok boy atsın diye seyrekleştirme işlemi yaparlarmış . O gün de ninem , annem ve babam birlikte köyün yakınında ki Kızıl Tarlaya afyon bitkisi çapalamaya gitmişler . Öğleye kadar çalışmışlar ama öğle yemeğinden sonra annemin doğum sancıları başlamış , ninem hemen pılıyı pırtıyı toplayıp eve dönelim demiş . Eve gelmişler ve doğum yaptırmayı çok iyi bilen kapı komşumuz Çakırların Ayşe teyzeyi ve yine komşumuz olan Molla Yusuf Oğlunun karısı Dudu teyzeyi de çağırmışlar . Doğum için hazırlıklar yapılmış ve ben dünyaya gelmişim . Ebeliğimi , Ninem ve Ayşe teyze birlikte yapmışlar . Annemin ilk doğumu olduğu için biraz bağrış çağrış olmuş ama sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmişim . Adımı , dedemin adı olan MUSA koymuşlar . Dedemin lakabı MOLLA MUSA imiş . Aynı tarihlerde İkinci Dünya Harbi Avrupa da başlamış . ALMAN Orduları önce komşu ülkelerine saldırmışlar , ardından da Balkanlar'a doğru ilerlemeye başlamışlar . Ülke genelinde seferberlik ilan edilmiş akabinde de babamı İHTİYAT Askerliğini yapmak üzere askere çağırmışlar . Doğumumdan bir kaç ay sonra babam TRAKYA/KIRKLARELİ' n de ki bir süvari birliğinde ihtiyat askeri olarak ikinci defa vatan hizmetine gitmek zorunda kalmış. Ancak , o zamanlarda ki uygulamalara göre , amcam MUSTAFA' yı ihtiyat askerliğine çağırmamışlar . Başka bir deyişle , ailede başka erkek kalmadığı için amcama ihtiyatlık askerliği yaptırmamışlar. İkinci Dünya Harbi nedeniyle esasen hali vakti yerinde olmayan MOLLA MUSALAR zor günler geçirmeye başlamışlar . Dedem Molla Musa çoktan (1917) ölmüş . Genç sayılabilecek bir yaşta eşini kaybederek dul kalan ninem ÜMMÜ Gülsün çocuklarına hem analık hem de babalık ederek hepsini evlendirmiş ve yuvalarını kurmalarını sağlamıştı . Ailede baba ocağında , erkek olarak amcam Mustafa kalmıştı . Amcam da evli ve bir çocuk sahibiymiş . Benim doğumumdan birkaç gün veya hafta sora amcamın da bir oğlu dünyaya gelmiş , onun da adını MUSA koymuşlar . Yani amcam da babası olan Molla Musa dedemin adını koymuş . Babam asker ocağından amcama mektup yazarak benim fotoğrafımı istemiş . Babam ve amcam köydeki birkaç okur yazardan birileriymiş . Amcam Mustafa ve babam okuma yazmayı köyde açılan okuma yazma kurslarında öğrenmişler. Amcam anneme ve nineme en yeni elbiselerimi giydirmelerini istemiş . Babama gönderilecek fotoğrafta yakışıklı ve güzel görünmemi arzu etmiş . Annem ve ninem en yeni elbise olarak üzerime bir entari , belime bir kuşak bağlamışlar ayağıma da el örmesi bir çift çorap giydirmişler , onların da taban kısımları parçalanmış ama annem parçalanan kısımları dikiş iğnesi ile birleştirerek dikmiş , başka bir ifadeyle yamalamış ve amcam Mustafa ile birlikte Dinar'a fotoğraf çektirmeye göndermişler . DİNAR’ a fotoğraf çektirmeye gidiyorum ama ayağımda ne patik ne de ayakkabı olmadığı gibi ayağım giydirdikleri çoraplar da lime lime parçalanmış durumda .(1941 yılında çekilen fotoğrafı yazıma koyamadığım için özür dilerim) ‘’BU FOTOĞRAF BENİM İLK BEBEKLİK RESMİMDİR’’ . Keza bu fotoğraf ilk çektirilen fotoğrafımın olmasının yanında , ailemizin o zaman ki fakirliğimizi anlatan çok çarpıcı bir örnektir . O yıllarda siyah beyaz fotoğraf çeken halk arasında ‘’ŞİPŞAKÇI'' tabir edilen fotoğrafçılar varmış . Benim ilk bebeklik fotoğrafımı da onlara çektirmişler . Fotoğrafta da görüldüğü gibi hiçbir şeyin farkında olmadan Mustafa Amcamın kucağına oturmuş , kara gözlü , tertemiz pırıldayan bakışlarla çok güzel bir poz vermişim , ama fakirliğin had safhada olduğu gerek benim gerekse amcamın giydiği kıyafetlerden çok iyi anlaşılmaktadır . Çekilen bu fotoğraf amcam tarafından babama mektupla gönderilmiş , babam da bu fotoğrafı ben büyüyünceye kadar saklamış , daha sonra da bana vermişti . 1941 yılında çekilen bu fotoğraf harp yıllarındaki çekilen sıkıntıları ve ailemizin fakirliğini çok güzel anlatmaktadır .
    b . Köyümüz İlk Okulunda Geçen İlk Öğretim Yıllarım .
    Bundan sonraki bölümlerde , Köyümüz İlk Okulun da geçen yıllarımın bazı bölümlerini özetleyerek sizlerle paylaşmaya çalışacağım .
    İlk Okul birinci ve ikinci sınıfları EĞİTMEN gözetiminde okumuştuk . Eğitmen Mustafa BAYSAL aynı dershaneyi paylaşan , birinci ve ikinci sınıfları önce boy sırasına göre sıraya sokmuştu , sonra da boyu en küçük olanları ön sıraya oturtmuştu . Her sınıfta bu uygulama yapılmıştı . Benim boyum sınıfın en kısalarından birisiydi. Seferin kızı Şerife ile ben en ön sıraya oturtulmuştuk . Zira , Şerife'nin boyu da benim gibi kısaydı . Diğer öğrenciler de boy sırasına göre önden geriye doğru sıralara oturtulmuşlardı . İlk okul bir ve ikinci sınıfı Şerife ile aynı sırada oturarak okumuştuk , ayrıca sınıfın en çalışkan öğrencileriydik . Şerife çok çalışkan ve çok zeki bir kızdı , aynı zamanda çok da hırslıydı . Onun bu çalışkanlığı ve hırsı beni de etkilemişti . Aslında ben de çok çalışkan ve hırslı bir öğrenciydim , hep en iyi olmaya gayret ederdim . Birinci sınıfta ikimiz birlikte önce okuma yazmayı öğrenmiş sonra da diğer derslerimizi bir yarış içinde birlikte okumuştuk ve hep PEK İYİ karne notlarıyla sınıflarımızı geçmiştik . Birinci ve ikinci sınıflarda aklımda kalan bazı anılarımı şöyle özetleyebilirim .
    İlk okula başladığımızın daha ilk günleriydi . Eğitmen Mustafa BAYSAL birinci sınıflarda kim ilk öne okumayı ve yazmayı öğrenirse(sökerse) onun yakasına kırmızı renkli bir KURDELA takılacağını söylemişti . Biz , Şerife ile birlikte okumayı ve yazmayı öğrenmek için var gücümüzle çalışıyorduk . Aslında tüm birinci sınıflar okuma ve yazmayı öğrenmek için büyük bir yarış havası içinde var güçleriyle çalışıyorlardı . Sonun da KIRMIZI KURDELAYI Şerife ile birlikte almıştık . KURDELALARIMIZI’ da Okul Müdürü Nuri YILMAZ Öğretmen sınıfımıza gelerek bir konuşma yapmış Şerife ve benim göğüslerimize çengelli iğne ile Kırmızı Kurdeleyi tutturmuştu . O kadar sevinmiştim ki KIRMIZI KURDELAYI hiç yakamdan çıkarmıyordum . Aslında hayatımda kazandığım ilk ödülümdü .
    Her sabah , derslere başlamadan önce , okulun önünde sınıflar halinde dizilir toplanır , topluca MİLLİ ANDIMIZI söylerdik . Avazımızın çıktığı kadar bağırarak ve büyük bir huşu ve coşku içinde , tüm içtenliğimizle öğretmenimizin yönetiminde ANDIMIZI Türküm , Doğruyum , Çalışkanım , Yasam ; Küçüklerimi korumak , büyüklerimi saymak.....................Varlığım Türk varlığına armağan olsun diye bitirirdik . Özetle ifade etmek gerekirse ; ANDIMIZ’ la ve TÜRKLÜĞÜMÜZ’ le ÖVÜNÇ ve GURUR duyuyorduk . Andımızın içeriği her konuda hayatımız boyunca rehberimiz olmuştur ve olmaya da devam etmektedir . Seksen yaşına geldim ANDIMIZI halen de ezbere okuyabiliyorum . ANDIMIZLA ve TÜRKLÜMÜZLE GURUR DUYORUZ ve yaşadığımız süre de duymaya da devam edeceğiz . ‘’KEŞKE ANDIMIZ YASAKLANMAYIP TÜM TÜRK ÇOCUKLARINA O RUH , DUYGU ve DÜŞÜNCE AŞILANABİLSEYDİ’’ demekten kendini alamıyor insan . KEŞKE Amerika da , Almanya da Japonya da ve daha bir çok KOZMOPOLİT ülke de olduğu gibi Milli Sınırlarımız içinde yaşayan POLİTİKACILARIMIZ başta olmak üzere tüm vatandaşlarımız ‘’TÜRKLÜĞÜMLE GURUR DUYUYORUM ve NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYEBİLSEYDİ’’
    Sabahları okula giderken birer parça odun götürmek zorundaydık . Zira , kış süresince sobalarda yakıt olarak odun yakılıyordu . Nöbetçi olan ağabeylerimiz veya ablalarımız okul girişinde odun kontrolü yaparlardı . Getirdiğimiz odunları okulun bodrum katında ki odunluğa muntazam olarak koyardık . Okulun temizlik işleri , sıraların tozunun alınması , kış aylarında sobaların yakılması ve ders bittikten sonra söndürülmesi gibi genel hizmetler , öğrenci velileri tarafından sırasıyla yapılırdı . Birden fazla okula giden çocuğu olan aileler , okuldaki çocuk miktarı kadar temizlik işlerine katılırlardı .
    Okulumuz da defter , kalem , silgi , pergel , beyaz kağıt, zarf , karton gibi elişi dersi için malzemelerin satıldığı bir okul kooperatifimiz vardı . Çoğu kez paramız olmadığından alacağımız malzemelerin fiyatına göre evlerimizden yumurta götürür alacağımız malzeme ile takas ederdik . Kooperatifin işletilmesi öğretmenin gözetiminde , görevlendirilen beşin sınıf öğrencileri tarafından yürütülürdü . Özellikle getirilen yumurtaların cılk (bayat veya bozuk)olmamasına özen gösterilirdi . Yumurtaları , içlerine saman yerleştirilmiş küçük sepetlerde itina ile taşırdık . Zira yumurtalar bizim için çok önemliydiler . Kooperatif sorumlusu ağabeylerimiz de yumurtaları kulaklarına yaklaştırarak sallarlar , ışığa tutarak bakarlar ve sağlam olanları bizlerden alarak itina ile daha büyük sepetlere veya küfelere yerleştirirlerdi . Yapılan satışlar , kime ne satıldığı , kaç tane yumurta teslim alındığı mutlaka kooperatif defterine yazılırdı .
    O zamanlarda salı günleri DİNAR ‘ da cuma günleri de KEÇİBORLU’ da pazar kurulurdu . At arabası ile pazara gidecek olan köylüler , mutlaka okula uğrar yumurta dolu sepetleri veya küfeleri Nuri Öğretmenden teslim alır, pazara götürüp ilgili yerlere teslim ederler ve parasını da getirip Nuri Öğretmene teslim ederlerdi . Aslında köyümüz de at arabası olan birkaç kişi vardı . Nuri Öğretmen satılan yumurtaların parasını , mutlaka kooperatif başkanına teslim eder ve kasaya birlikte koyarlar ve teslim tutanağını da birlikte imzalarlardı . Dinar’ da ve Keçiborlu’ da kooperatif yumurtalarını teslim alan ve hemen parasını peşin olarak ödeyen anlaşmalı yerler vardı . Öğretmenimiz , para konusunda çok titizdi . Yapılan işlemleri detaylı bir şekilde belirli aralıklarla bizlere de anlatırdı . Para konusunda çok dürüst olmamız gerektiğini her vesileyle vurgularlardı . Zira bu paraların kooperatifin olduğunu , yani hepimizin katkısıyla oluşturulan kooperatifin malı olduğunu ve bizlerin daha ucuz malzemeler alabilmemiz için , kooperatifin yaşatılması gerektiğini vurgularlardı . Bir bakıma , bizlerin körpecik beyinlerine doğruluğun ve dürüstlüğün , vatan ve millet sevgisinin özellikle para konusunda çok titiz olmamızı , kısacası dürüst , namuslu birer insan olmanın temellerini atıyorlardı . Ayrıca kooperatifleşmenin ve dayanışmanın faydalarını , birlikten güç doğacağını bizzat göstererek örnekleriyle bizlere kanıtlıyor ve öğretiyorlardı .
    Sıra arkadaşım ŞERİFE birinci sınıfın en güzel kızıydı . Saçları ta döşüne kadar uzanır , her zaman temiz tertipli ve düzenli giyinirdi . Çok çalışkan olmasının yanında , alçak gönüllü ve mütevazi bir kızdı . Üçüncü , dördüncü ve beşinci sınıflarda da Şerife ile beraber aynı sıraları paylaşmıştık . Ancak dört ve beşinci sınıflarda Şerife'nin boyu birden uzamıştı ve okulun bayrak taşıyan kızı ( bayraktarı ) olmuştu . Ne yazık ki benim boyum onun kadar uzamamıştı . Bir keresin de anneme , Şerife’nin boyu uzadığı halde benim boyumun neden uzamadığın sorduğum da ‘’OĞLUM , KIZLAR HARIM ARPASI GİBİDİR . BU YAŞLAR DA ONLARIN BOYLARI BİRDEN UZAR , ZAMANLA SENİN BOYUN DA UZAYACAK ‘’ demişti. Ben ve Şerife , ilk okulu bitirinceye kadar ikimiz de sınıflarımızın en çalışkan , en disiplinli ve en popüler talebeleri olmuştuk . Üçüncü sınıftayken dört ve beşinci sınıflarla aynı dershaneyi paylaşıyorduk . Üç sınıfa da tek bir öğretmen baktığı için sırasıyla ders yapılıyordu , başka bir ifadeyle , öğretmen bir sınıfla ders işlerken diğer iki sınıfa da ödevler vererek öğrencilerinin kendi kendilerine çalışmaları sağlanıyordu . Bu uygulamalar okul bitinceye kadar devam ettirilmişti . Zira biz mezun olana kadar okulumuza ve dolayısıyla köyümüze Nuri Öğretmen'den başka öğretmen atanmamıştı .
    Üçüncü sınıfta okurken yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Nuri öğretmen , beşinci sınıfta okuyan bir öğrenciyi sözlü sınav yapmak için öğrenciyi tahtaya kaldırmış ve kara tahtaya yazdığı bir matematik problemini çözmeye çalışıyorlardı , ama beşinci sınıf öğrencisi problemi bir türlü çözemiyordu . Çok basit bir problemdi ama beşinci sınıf öğrencisinin bu basit problemi çözememesine Nuri öğretmen o kadar sinirlenmişti ki ''OĞLUM BU PROBLEMİ ÜÇÜNCÜ SINIFLAR BİLE ÇÖZER ‘’ diyerek öğrenciyi azarlıyordu . Kanıtlamak için de , tahtaya yazılmış olan problemi göstererek üçüncü sınıflardan bu problemi kim çözmek istiyor ?.... diye sormuştu . Sıra arkadaşım Şerife ve ben birlikte el kaldırmıştık . Öğretmen , Musa sen gel oğlum ve problemi çöz demişti . Ben de koşarak gitmiş ve problemi hemen çözmüştüm . Öğretmen bana teşekkür etmiş ve kendisinin oturduğu öğretmen sandalyesini öğrencinin yanına getirmemi söylemişti . Sonra da sandalyenin üstüne çıkmamı ve problemi çözemeyen beşinci sınıf öğrencinin kulak memesini tutmamı ve bir tokat atarak ; ''EŞEK HERİF BU PROBLEM BÖYLE ÇÖZÜLÜR '' dememi istemişti . Ben de öğrenciye hafiften bir tokat atarak öğretmenin söylediği sözleri tekrarlamıştım . Boyum küçük olduğu için beşinci sınıf öğrencisinin boyuna ve kulak memesine ulaşabilmem için beni niye sandalye ye çıkardığını sonradan daha iyi anlamıştım . Aslında , bu olay bana pahalıya mal olmuştu . Beşinci sınıf öğrencisi , ders bittikten sonra beni güzelce dövmüş ve öğretmene şikayet edersem gene döveceğini söyleyerek beni tehdit etmişti . Kısacası ben yediğim dayakla kalmıştım . Bir daha da ne el kaldırmıştım , ne de kendi isteğimle problem çözmeye talip olmuştum .
    Okula müfettiş geldiğinde , Şerife ve ben hep gönüllü olarak tahtaya kalkardık . Müfettişin boyu da benimkisi gibi kısaydı . Sınıfımızın muzip öğrencileri bana takma ad olarak '' MÜFETTİŞ'' lakabını takmışlardı . Boyumun kısalığı yanında çok çalışkanlığım ve kabına sığmaz yaramaz bir öğrenci oluşumun da bu lakabı almamda rolü vardı . Dördüncü ve beşinci sınıflarda da çalışkanlığım ve sınıfın en başarılı öğrencisi olma unvanımı devam ettirmiştim . Hatta Şerife'den bile daha başarılı olmaya başlamıştım . Öyle zamanlar oldu ki Eğitmen Mustafa BAYSAL derse gelemediği zamanlar da veya hastalandığında birinci ve ikinci sınıflara nezaret etmek için öğretmen hep beni görevlendirirdi . Her dönemde karnem pekiyilerle dolu olurdu . Tabi bu durumu kıskananlarda yok değildi , bazen açık açık yüzüme bile söylerlerdi , bazen de kinaye konuşmalar yaparak bana laf atarlardı .
    Okulun açılışı sırasında bizlerle birlikte birinci sınıfa kaydolan ama yaşça bizlerden bir kaç yaş büyük olan kız öğrenciler , özellikle dört ve beşinci sınıflarda (14 , 15 veya 16 yaşlarına gelmişlerdi) hem ders çalışmazlardı hem de hınzırlık yaparlardı . Bir araya toplanır bana gelirler ''HADİ MÜFETTİŞ '' bize bugünkü dersi anlat bakalım diye sataşırlardı . Özellikle bir sınav yapılacaksa ya da okula bir müfettiş gelecekse bu baskıyı daha da artırırlardı . Eğer dersi anlatmazsam ya da isteklerini yerine getirmezsem ya beni çimdik atarak sıkıştırırlardı ya da daha ileri giderek döverlerdi . Öğretmene şikayet edersem şikayet ettiğim için gene döverlerdi . Bazen bu durumlardan bıkar , kızları babama şikayet ederdim Babam oralı bile olmazdı , oğlum sopa yiyeceğine dersi anlatıver derdi . Onlardan biri olan Hacıların ISMAHAN’ dı . Daha beşinci sınıfta okurken BÖCÜLERİN Ali' ye kocaya kaçmıştı . Meğer ISMAHAN’ ın yaşı küçük yazdırılmış , gerçek yaşı on yediymiş . Diğer kızların da ISMAHAN ’dan farkı yoktu , akılları bir karış havadaydı , ders çalışmak hak getire . Ama Şerife gibi normal yaşında okula kayıt yaptıran ve bizimle birlikte okuyan diğer kız öğrenciler de muntazam olarak ders çalışırlardı . Onlar da Şerife gibi okulun en çalışkan öğrencisi olmak için birbirleriyle yarışırlardı . Mesela Halillerin Döne , Benli Mehmet’ in kızı Havva onlardan bazılarıydı . Erkek öğrenciler de düzenli olarak ders çalışırlardı içlerinden Ramazan , Selami , Şükrü , MEVLÜT, Celil’ in Hasan , Mustafa , Amcaoğlu Musa , Bakkal Ali göze batan çalışkan öğrencilerdi .
    Unutamadığım önemli anılarımdan birisi de 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMININ büyük bir coşku ve heyecan içinde kutlanmasıydı . Öğretmenimiz tüm ulusal bayramlarımızın kutlanmasının çok önemli olduğunu , ulusal bayramlarımızın da dini bayramlarımız kadar kutsal olduğunu hatta daha da önemli olduğunu vurgularlardı . Ulusal bayramlarımızın , ülkemizin bütünlüğü , millet olarak dayanışmamızın ve bütünleşmemizin birer simgesi olduğu her vesileyle vurgulardı . Ayrıca , her ulusal bayramın arkasında bu vatan toprakları için seve seve canını feda eden şehitlerimizin , atalarımızın , dedelerimizin ruhlarının olduğunu başka bir ifadeyle milyonlarca şehit kanının olduğunu , bu nedenlerle vatanımız için canını feda eden atalarımızın ruhuna layık olabilmek için ulusal bayramlarımızın mutlaka kutlamanın herkesin görevi ve sorumluluğu olduğunu her vesile ile vurgularlardı . Ben neredeyse her bayramda mutlaka bir şiir okurdum . Bizler birinci ve ikinci sınıflarda okurken okulun bayraktarlığını Hasan Çavuş'un kızı FADİME abla yapardı . Fadime abla sarışın , uzun boylu uzun saçlı , saçları ta… döşüne kadar uzanan , çağla rengi gözleri olan çok güzel bir kızdı . Okulun değil köyümüzün bile en güzel kızıydı . Ona hep hayranlıkla bakardık . Babası Hasan ÇAVUŞ’ un hali vakti iyiydi . Hem çok güzel giyinir hem biraz havalıydı ama ona bu havalılık yakışıyordu . Dördüncü sınıfta Şerife'nin boyu birden uzamış alımlı ve çok güzel bir kız olmuştu . Fadime abla okulu bitirdiği için , okulun bayraktarlığını Fadime abladan Şerife devralmıştı. Bizler okuldan mezun olana dek Şerife hep okulun bayraktarlık görevini yapmıştı .
    Köyümüz de Bayram kutlamaları köyün ortak malı olan mera bölgesinde yapılırdı . Bayramların kutlanacağı yere gitmeden önce okul bahçesinde sınıflar halinde toplanır her sınıf kendi içinde boy sırasına girer , sonra da sınıf sırasına göre öğretmenin verdiği komutlarla marşlar söyleyerek köyün içinde bir tur atarak merada ki bayramın kutlanacağı yere en önde bayraktar arkasında da tüm okul öğrencileri ve öğretmen ve eğitmen uygun adımlarla giderdik. Ezberlediğimiz ESKİŞEHİR marşını , ONUNCU YIL marşını ve bildiğimiz diğer marşları coşku ile ve büyük bir heyecanla söylerdik . Her bayramda köylüler özellikle veliler kutlama alanında toplanırlar bizleri alkışlarlardı . Nuri öğretmen tarafından hazırlanan kutlama programına göre , günün mana ve önemine ilişkin konuşmalar yapılır , şiirler okunur sonra da hep birlikte oyunlar oynanırdı . Ailelerimizin getirdiği yemekleri hep birlikte yerdik sonra da çuval yarışması , ağızda kaşık içinde yumurta taşıması ve benzeri yarışmalar yapılırdı .
    Bu tür oyunlar ve yarışmalar '' HIDIRELLEZ BAYRAMIN'' da yapılırdı . Genellikle 06 MAYIS günü kutlanan Hıdrellez Bayramı resmi bir bayram değildi , ama Yörük geleneğin de çok önemli bir yeri vardı . Beş Mayıs akşamı mutlaka dileklerimizi kağıtlara yazar , kimsenin göremeyeceği yerlere saklar , dileklerimizin kabul edilmesi için dualar eder ama nedense dileklerimizin gerçekleşeceğine inanırdık . Özellikle köyün ileri gelen büyükleri altı (6) Mayıs günü kutlanan Hıdrellez Bayramını çok önemserlerdi . Zira , Hıdrellez, gününü , bolluk ve bereketin başladığı , tüm güzelliklerin oluştuğu ve yazın resmen başladığı gün olarak değerlendirirlerdi .
    Yörük geleneğine göre , yaylalara göç etmeler de Hıdrellez Bayramından sonra başlardı . Başka bir deyişle Hıdrellez , kışın resmen sona erdiği sıcak günlerin başlangıcı olarak kabul edilirdi . Genellikle köyümüzde altı Mayıstan sonra okullar kapanırdı . Hıdrellez Bayramı için ailelerimiz olanakları çerçevesinde baya hazırlıklar yaparlardı . Evler de hazırlanan böreklerin ve çöreklerin yanında köy muhtarının liderliğinde ve Nuri öğretmenin koordinatörlüğünde hayvanlar kesilir koca koca kazanlarda yemekler pişirilirdi. Neredeyse köyün tamamının katılımı ile yemekler yenir akabinde de yarışlar yapılırdı . En zor ve tehlikeli yarış ise köy gençlerini oynadıkları CİRİT oyunuydu . At üzerinde oynanan bu oyun da hem atın iyi yönlendirilmesi , hem de rakibe sopa (cirit yerine ağırlığı olmayan sopalar kullanılırdı) fırlatmak ve isabet ettirmek esastı. Fırlatılan sopadan sakınmak için cirit oyuncuları at üzerinde çeşitli manevralar yapar , at binicilerinin zaman zaman atlardan düşerek yaralandıkları bile olurdu . Kısacası biz küçükler bugünün bitmesini asla istemezdik .
    Köyümüz de bu tür toplu yemekleri , bir de yağmur duası için Tepe Başına gittiğimizde yerdik . Eğer ilkbaharda havalar kurak giderse köylüler genellikle Mayıs ayı başların da topluca yağmur duasına giderlerdi . Yağmur duası için genellikle Tepe Başı tabir edilen yere gidilirdi . Tepe Başı , köyümüz sınırları içinde kalan SÖĞÜT DAĞLARI’ nın en yüksek yerinde çam ardıç, meşe , çalı , diken ardıçlarının arsında kalan genişçe bir açık ve düzlük alandı . Başka bir ifadeyle köyümüz sınırları içinde kalan Söğüt Dağlarının en yüksek yerindeki düzlük alandı Niçin oraya gidildiğini tam olarak bilmezdik , ama nedense her defasında oraya gidilirdi . Bazı muzip amcalara göre ‘’ TEPE BAŞI , ALLAHA EN YAKIN YERMİŞ’’ , onun için oraya gidildiğini söylerlerdi . Halen de bu geleneğin köyümüzde sürdürülmekte olduğunu söyleyebilirim . Aslında yağmur duası gibi sosyal etkinlikler hem köylülerin bir araya gelerek hasret gidermelerine vesile olmakta hem de köylülerin sosyal dayanışmalarına katkı sağlıyordu . Zira , köyün yoğun iş hengamesi içinde köylülerin başka türlü bir araya gelmeleri adeta imkansızdır denilebilir .

    Bir taraftan okula devam ederken diğer taraftan da yaz aylarında ninemle birlikte Yörük geleneği uyarınca , yaylaya göçer kuzu ve buzağıları otlatırdım . Yaylaya gitmemiz veya göç etmemiz Hıdrellez Bayramından sonra yapılırdı . Genellikle bizim aile AŞAĞI EMİRGAZİ' ye ( köylüler İMİRGAZI derlerdi) gitmeyi tercih ederdi Zira , Aşağı Emirgazi bölgesi , hem köyümüze hem de ekilip biçilen tarlalara en yakın yerdi . Bazen de Tepe Başına veya Kılıçça ya Kara Alan bölgelerine gittiğimiz de olurdu .

    Yayla hayatında , komşuluk çok çok önemliydi . Hem çadırların ve hayvanların emniyetlerinin sağlanmasın da , hem de hayvanların otlatılmasın da mutlaka iyi bir iş bölümünün yapılması gerekiyordu . Yörük geleneğin de ve özellikle çadır komşuluğun da karşılıklı saygı , sevginin yanında , güven ve itimada dayalı sağlam bir komşuluk ilişkisi vardı .
    Her ailenin birkaç tane ineği , 15/20 tane koyunu , 8/10 civarında kuzusu ve birkaç tane de buzağısı olurdu . Bu arada keçileri olanlar da vardı , ama onlar genellikle ayrı yerlerde konaklar ayrı çadır grupları oluştururlardı . Keçisi olan aileler genellikle çalısı bol olan çalılık bölgelere göçerlerdi . Mevcut hayvanların her bir grubu ayrı ayrı çobanlar tarafından otlatılmaya götürülmesi gerekiyordu . Örneğin ben ve Kara Bıçak dede kuzuları ve buzağıları otlatmaya götürürdük , diğer komşular da koyunları ve inekleri otlatmaya götürürlerdi . Aslında yaylaya gelenlerin çoğu ya çok yaşlılardı , ya da benim gibi çocuklardı . İşgücü olanlar ve gençler ve genç kızlar genellikle köyde kalırlar ve tarlalarda çalışırlardı . Zira köy hayatında ilk bahar da buğday, arpa burçak , yulaf ve benzeri tarım ürünlerini zamanında ekmek , kavun ,karpuz , mısır , domates , biber , salatalık , patlıcan ve benzeri sebzeleri de hem zamanında dikmek hem de tavında çapalamak gerekiyordu . Mesela ninem çok yaşlı olmasının yanında , güçlükle yürüyebildiği için , kuzu ve buzağı dahil , hiç bir grubun otlatılmasına gidemiyordu . Tüm komşular da ninemin durumunu bildiği için onun hayvanları otlatmaya gitmesine razı olmazlardı . Onun görevi , inekleri ve koyunları sağmak elde ettiği sütten yoğurt ve peynir yapmaktı . Ayrıca fazla yoğurtları da deri tulumların içine atarak biriktirmekti . Deri tulumlarda biriktirilen yoğurtların bozulmaması için yoğurt koyduğu deri tulumlarının içine iri iri kaya tuzları atılırdı , aksi halde derideki yoğurtlar kısa sürede bozulurmuş .
    Ama ben en fazla ninemin iki üç günde bir yaptığı tereyağlı katmerine ve bir de mısır unundan yapılmış bazlama şeklinde ki sıcak mısır ekmeğine bayılırdım . Hele bir de sıcacık mısır ekmeği arasına bol tarafından tereyağı veya kaymak koydun mu tadına doyum olmazdı . Yaylacılıkta her aile kendi yufka ekmeğini kendisi yapardı . Tüm köy hayatında olduğu gibi yayla hayatında da yufka ekmek yapma işlemi gece yarısı başlar sabah namazında bitirilirdi Zira , tüm hayvanlar çok erkenden otlatılmaya götürülürdü . Başka bir deyişle ekmek yapma işi ölü zamana sığdırılırdı .
    Ninemle birlikte yaylada bulunurken , bazen annemi , babamı ve kardeşlerimi özlerdim . Nineme belli etmemeye çalışırdım ama o davranışlarımdan benim anne/babamı ve kardeşlerimi çok özlediğimi anlardı . Bazen de gece uyurken ağlarmışım babamın, annemin ve kardeşlerimin adlarını sayıklarmışım . Böyle durumlarda ninem yoğurdu deri tuluma atmazdı , kocaman bir yoğurt kesemiz vardı . O günkü yoğurdun tamamını akşamdan keselerdi . Keselenen yoğurtlar süzülmeye bırakılırdı , ama kesenin altına büyükçe bir kap koyardı , süzülen yoğurt suları bu kapta toplanırdı . Süzülen yoğurt suları asla atılmazdı , başta yemek pişirme olmak üzere değişik şekillerde değerlendirilirdi .
    Yoğurdun keselendiğini görünce ben heyecandan sabaha kadar uyuyamazdım , annemi, babamı ve kardeşlerimi göreceğim diye heyecanlanırdım . Ninem , beni asla tek başıma köye veya anne ve babamın çalıştığı tarlaya göndermezdi . Mutlaka köye veya çalıştıkları tarla civarına giden birilerinin peşine takar , sıkı sıkı da tembih ederdi , sakın yaramazlık yapma , söz dinle , uslu ol derdi . Aşağı Emirgazi'den köye veya tarlalara yürüyerek bir /bir buçuk saatte gidilebiliyordu .Yolumuz patika bir yoldu , yalnız at , eşek gibi hayvanlarla yaya olarak insanlar gidilip gelebiliyorlardı . Ormanların içinden ve ağaçlarla kaplı patika yollardan geçerek köyümüze veya tarlalara gidebiliyorduk . Özellikle sıcak yaz aylarında yılanlardan korkardık . Büyüklerimiz ballandırarak yılan hikayelerini anlatırlardı . Uçan yılanların bile olduğunu , koca koca patlak gözlü olanların ve çıngırak gibi ses çıkaranların çok zehirli olduğunu söylerlerdi .
    Unutamadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Bir keresinde yayladan babamlara yoğurt götürüyordum . Her zaman olduğu gibi yine bir amcanın peşinden elimdeki kese yoğurdu ile patika yolda taşların arasında seke seke koştururken tıssssssss……… diye bir ses duymuştum . Yol kenarındaki diken ardıcı ağacına sarılmış ve kafasını dışarı doğru uzatmış kocaman bir yılan görmüştüm . Önde giden amcaya yılan var diye bağırarak seslendim , bir yandan da yılandan korkup koşmaya başlamıştım , ayağım taşa takılmış ve kese yoğurdumla ile birlikte yere kapaklanmıştım . Hem dizlerim kanamıştı , hem de yoğurt kesesi yerdeki tozlarla çamurlaşmış , yoğurt yenemeyecek hale gelmişti . Beni götüren amca önce bana kızmıştı sonra beni teselli ederek korkmamam gerektiğini , tüm dünyada ki hayvanların insanlardan korktuklarını eğer biz onlara kötülük yapmazsak , onların da bize zarar vermeyeceklerini anlatmıştı . Sonra da kendisi için hazırlanan ve ailesine götürmekte olduğu kese yoğurdunu bana vererek , kendilerinin evlerinde birkaç günlük yoğurtları olduğunu ama babamların benim götürdüğüm yoğurda daha çok ihtiyaçları olduğunu söyleyerek beni teselli etmeye çalışmıştı . Böylece , ninemden papara yemekten kurtulmuştum .
    Çadır gruplarımız dört veya beş aileyi geçmezdi . Hemen hemen her yıl herkes yayladaki kendi yerlerine göçerdi . Zira , çadır veya alaçık yerlerini aynen kullanmanın yanında koyunlar , inekler , kuzular ve buzağılar için önceki yıllarda hazırlanmış ağıllarını (hayvan barınaklarını ) küçük bir tadilatla kullanılır hale getirilebiliyordu . Ama hiç kimse başkasının yerine ne çadır kurar ne de onların daha önceki yıllarda kullandıkları hayvan ağıllarını ( barınaklarını ) kullanırlardı . Herkes birbirine karşı hem çok saygılı , hem de çok yardımseverlerdi . Tam bir aile ortamı oluştururlardı denilebilir .
    Bizim kıldan yapılmış çadırımız yoktu . Halk arasında ALAÇIK tabir edilen , yazlık çadır gibi kullanılan yayla evimiz vardı . Kıl çadırlar daha zenginlerin başka bir deyişle , daha çok hayvanı olan ailelerin rağbet ettikleri bir konaklama vasıtasıydı .Alaçıkların içinde en fazla iki bölme olurken çadırların büyüklüğüne göre üç ve daha fazla bölmeleri olabiliyordu .
    İlk Okul yıllarımdaki anılarımı bitirmeden önce , önemli olduğuna inandığım bir konuya daha değinmek istiyorum . NURİ Öğretmen , YILLIK DERS PROGRAMI' nın yanında biz köylü çocuklarına , çevre düzenlenmesi , bahçelerin dikime nasıl hazırlanacağını , fidelerin nasıl yetiştirileceğini , nasıl toprağa dikileceğini , dikim de nelere dikkat etmemiz gerekeceğini , dikilen bitki veya fidelerin nasıl sulanacağını ve benzeri konuları uygulamalı olarak yerin de bizzat gösteriyordu . Hatta her bir öğrenciye badem , ceviz , kayısı , kiraz , vişne , elma , erik ve benzeri meyve fidanlarını babalarımıza aldırtır , okulun bahçesinde ki fidanlık bölgesine diktirir ve özellikle yazın kurak mevsimlerde dikilen fidanların kurumamaları için onları sulamamızı bizlere sıkı sıkı tembihte bulunurdu . Nitekim , bizler beş yıl içinde mezun olduğumuzda , başlangıçta köy merasının bir parçası kıraç bir alan olan okul bahçesi kocaman bir fidanlığa dönüşmüş , meyve ağaçları ile donatılmış hatta meyve veren badem , erik , elma armut dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye dönüştürülmüştü denilebilir

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen


    Sevgili Antoloji.Com. Çalışanları ve Yöneticileri
    Sizler tarafından oluşturulan Isparta Keçiborlu Kaplanlı Köyü Nedir?Antoloji.com. Adlı Siteniz sayesin de Almanya’nın Köln kentinde yaşayan oğlum, Van’ ın Başkale ilçesi ile Çorum’ da öğretmenlik yapan yeğenlerimden tutun da Avrupa’nın ve ülkemizin değişik şehirlerinde yaşayan arkadaş, dost hemşerilerim ve okurlarıma kadar, köyümüzle ilgili oluşturduğum Genel Bilgileri ve Köyümüz Tarihçesini çok net hatasız ve anlaşılır bir şekilde paylaşma fırsatı verdiniz. Yayınlama fırsatı verdiğiniz tüm konularda çok olumlu görüş ve yorumlar aldım . Bu güzel hizmetinizden dolayı sizlere en içten TAKTİR saygı ve sevgilerimi sunmak istiyorum. İsterseniz buna bir bakıma ‘’MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ’’ de diyebilirsiniz.
    Eğer sizler de uygun bulur ve tasvip ederseniz hemşerilerime ve okurlarıma faydalı olacağına ve bilgi dağarcıklarına önemli katkılar sağlayacağına inandığım aşağıda özetle açıklayacağım konuları da siteniz de sevgili hemşerilerim ve okurlarımla paylaşmak istiyorum. Bu bölümlerin paylaşılmasında da sizlerin ‘’YAYIN İLKELERİNİZE’’ ve ‘’YÜRÜRLÜKTE OLAN YAYIN MEVZUATINIZA’’ ve ‘’YASALARA’’ uymak kaydıyla ; 1940/1954 yılları arasında köyümüzde geçen çocukluk ve İlk Okul yılları anılarımın köy yaşantılarımı ve yaşadığımız zorlukları , Isparta Gönen Köy Enstitüsü mezunu olan ve benim okumama vesile olan ve benim için İDOL niteliğinde ki çok değerli ve mümtaz kişi olan İlk Okul Öğretmenim Nuri YILMAZ ‘a olan vefa borcumu ödeyebilmek için onun mezun olduğu KÖY ENSTİTÜLERİ ile ilgili olarak hazırladığım bir yazıyı ve yorumu,1960/1993 yıllarını kapsayan MUVAZZAF Askerlik Hizmeti döneminde fiilen yaşadığım Askeri Darbe Ve Muhtıraları , tarafımdan yazılmış YAŞANMIŞ BİR YASAK AŞK HİKAYESİNİ , 1993 yılından itibaren Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsün de ‘’ÇALIŞMA EKONOMİSİ VE ENDÜSTRİ İLİŞKİLER konusun da ki YÜKSEK LİSANS ve AKADEMİK çalışmalarım kapsamında TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ ve ISO 9001 Kalite Yönetim Sistem CE Avrupa ya Uyumluluk Belge çalışmalarımı , başlangıçta Dokuz Eylül Eğitim Vakfı adına daha sonraki yıllarda kendi nam ve hesabıma yaptığım , İzmir bölgesinde yüzden fazla Fabrika , Kurum ve Kuruluşlarda verdiğim Danışmanlık Hizmeti anılarımdan bazılarına , İki binli yıllarda yaşanan BALYOZ , ERGENEKON Davaları ve SADDAM HÜSEYİN’ in devrilmesi olayına , 15 Temmuz 2015 Darbe Girişimi olaylarının bir değerlendirmesini yapmak gibi konuları hemşerilerim ve okurlarımla sitenizde paylaşmak istiyorum . Deneyimli bir Emekli bir Asker ve Akademisyen olarak adı geçen olayları bir de benden okuyun istedim. İlginize şimdiden teşekkür eder selam, saygı ve sevgilerimi sunarım.

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım . Bugün sizlerle. Köyümüzün ve Yöremizin Milli Mücadeleye Katkıları konusunu paylaşmak istiyorum . Saygı ve sevgilerimle .
    a . . Köyümüz de ve Yöremiz de Milli Mücadelede Örgütlenme ve Direniş Hareketleri
    Köyümüzün tarihçesinden de anlaşılacağı gibi , tarih boyunca köyümüz bölgesin de ve yöresin de önemli savaşlar olmamıştır . Ancak , özellikle 1919/1923 yılları arasında cereyan eden Kurtuluş Savaşı sırasında , ATATÜRK ' ün önderliğinde ki Mili Mücadele faaliyetlerine , köyümüz ve yöremiz önemli katkılarda bulunmuştur (10) . Birinci Dünya Harbinden sonra , Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında 18 OCAK 1919 tarihinde imzalanan SEVR ANTLAŞMASI uyarınca , İtalyanların Antalya bölgesini işgale başlaması ve Yunanlıların da 15 Mayıs 1919 da İZMİR ' e ayak basmasıyla birlikte başta ISPARTA Sancağı , Keçiborlu Nahiyesi ve Belediyesi ile Keçiborlu'ya Bağlı Köy Muhtarları tepki göstererek Osmanlı Sadrazamlığına Keçiborlu Belediye Başkanı ALİ Bey tarafından bir telgraf çekilerek Yunan işgali protesto edilmiştir . Çekilen telgrafın metni aynen şu şekildedir . ''EĞER İZMİR'İN İŞGALİ'NDE İTİLAF DEVLETLERİ'NİN OYLARININ KATILDIĞI DOĞRU İSE BU MİLLET BUNU BİLMEK İSTER ..... YOKSA YUNANLILAR ÇOK ÇABUK KIRILIR .....BU MİLLET VE BU MEMLEKET , HİÇ BİR ZAMAN YUNAN MEZALİMİNDE (ZULMÜNDE) KALAMAZ VE KALMAYACAKTIR .'' ifadeleri ile İZMİR 'in işgalini protesto ettiklerini ve lanetlediklerini de bu telgrafla Osmanlı Sadrazamlığına bildirmişlerdir .
    Zira , imzalanan SEVR Antlaşması çok ağır şartları içeriyordu . Osmanlı Toprakları itilaf devletlerine adeta peşkeş çekiliyor ve ülke toprakları karış karış işgal edilmeye başlanıyordu . Başka bir ifadeyle koca Osmanlı imparatorluğu yıkılışını kabul ediyor ve altı yüz yıllık varlığına da son veriyordu . Üstelik Padişah efendi ve yandaşları da İngiliz Donanması Gemilerine sığınarak vatan topraklarından kaçıyorlardı . Vatan toprakları , İngilizler , Fransızlar , İtalyanlar ve Yunanlılar tarafından paylaşıldığı gibi topraklarımız üzerinde yeni bir ''ERMENİ DEVLETİ ''(ERMENİSTAN) kuruluyordu . KÜRTLERE 'de Fırat’ ın doğusunda Özerklik tanınıyordu . Bunun içindir ki , vatanını seven tüm Türkler ve tüm vatandaşlar Büyük Önder ve Lider Atatürk'ün etrafında toplanmışlar , TOPYEKÜN Milli Mücadele Hareketini başlatmışlardır. Bu nedenlerle , Isparta Sancağının liderliğinde köyümüzü de içine alan bölgemiz de , Milli Mücadele ve Teşkilatlanma faaliyetleri başlatılmıştır . Isparta yöresinde , önderliğini Talat Paşa Zade Hafız İbrahim Efendi ve Isparta Müftüsü Hüsnü Efendi yapmışlardır . Öncelikle Isparta Sancağında '' MİLLİ MÜDAFAA-İ VATANİYE HEYETİ (KUVAYI MİLLİYE HEYETİ’’' oluşturmuşlardır . Bu heyetin bazı üyeleri , 22/23 HAZİRAN 1919 tarihinde Keçiborlu'ya gelerek ''KEÇİBORLU NAHİYESİ KUVAYI MİLLİYE '' teşkilatının kurulmasına destek vermişlerdir . Bu arada , söz konusu heyet üyelerinin , Keçiborlu'nun diğer köylerini ziyaret ederlerken, 24/25 Haziran 1919 tarihlerinde YUKARI EBER Köyüne de geldikleri , gönüllü olarak milis kuvvetlere katılacak Mücahitleri belirledikleri ve Ayni (nakit para ) yardım topladıkları yine tarih kayıtlarında yer almaktadır . Gönüllü olarak Milli Mücadeleye katılan MÜCAHİTLER ' in düzenli birliklere katılmaları talep edildiğinde (çağrıldıkça ) milli birliklere katılmışlardır . Bazı kaynaklara göre ise Talat Paşa Zade Hafız İbrahim Efendi Liderliğinde ISPARTA ve Keçiborlu yöresinde oluşturulan Milis Kuvvetlerin , Keçiborlu Kule Önünde yapılan büyük bir merasimle (törenle) ve dualarla , DENİZLİ/SARAYKÖY cephesine sevk edildikleri belirtilmektedir .
    Daha sonraki tarihlerde , tahminen yüz atlı ve iki yüz yayadan oluşan DEMİRALAY Milis Birliği de DENİZLİ/SARAYKÖY cephesine takviye kuvvetleri olarak gönderilmiştir . Oluşturulan bu Milis Kuvvetler , Yunan Birliklerine büyük kayıplar (zayiatlar ) verdirdikleri yine tarih kayıtlarında yer almaktadır . Keza ; DEMİRCİ MEHMET EFE Milis Kuvvetleri de DEMİRALAY birlikleri ile birlikte DENİZLİ/SARAYKÖY cephesinde , Yunan Birliklerine karşı , harbe katıldığı da tarih kayıtlarında belirtilmektedir .
    DEMİRALAY Milis Kuvveti daha sonraki yıllarda Doğan Taburu adı altında yeniden teşkilatlandırılarak Otuz Dokuzuncu Piyade Alayına katılmış ve varlığını alay bünyesinde sürdürmüştür . Milli Mücadelede gösterdiği olağan üstü çalışma ve başarılarından dolayı bizzat ATATÜRK tarafından , Talat Paşa Zade Hafız İbrahim Efendiye DEMİRALAY soyadının verildiği yine tarih kayıtlarında yer almaktadır .
    b . . Ali Fuat CEBESOY' un ISPARTA ve AFYON Cephelerini Değerlendirmesi
    Milli Mücadelenin ilk Garp Cephesi Komutanı olan ALİ FUAT CEBESOY ( bilindiği gibi daha sonraki tarihlerde İSMET İNÖNÜ Garp Cephesi Komutanlığına getirilmiştir ) Isparta ve Afyon Direniş Örgütleri'nin KUVAY-I MİLLİ' ye içinde oynadığı önemli rolü şu şekilde ifade etmektedir . ''Anadolu'nun belirli bir bölümünün elde bulundurabilmenin ilk koşulu başında bulunduğum Yirminci Kolordu'nun sahası içinde ISPARTA-AYYON -ESKİŞEHİR hattını korumaktı . ESKİŞEHİR' de İngilizler vardı . Isparta ve Afyon’u koruyabilirsek İngilizleri Eskişehir'den atmak olanaklıydı . Kolordu cephesi çok geniş ve büyüktü , ayrıca Kolordu'nun Isparta ve Afyon bölgelerini koruyacak yeteri kadar birliği de yoktu . Bu nedenlerle Isparta ve Afyon bölgesinde yeteri kadar Milis Kuvvetin örgütlenmesi HAYATİ ÖNEM taşıyordu . Ancak , Kolordu Komutanı olarak bizlerin , söz konusu bölgelerde ulusal güçleri örgütlememize ve oluşturmamıza ihtiyaç kalmamıştı . Zira , bu iki kentimizde '' BAŞI SARIKLI VE SAVAŞÇI İKİ DİN ADAMI , BAŞA GEÇEREK , DENEYİMLİ VE UZAK GÖRÜŞLÜ BİR KOMUTAN EDASIYLA ULUSAL GÜÇLERİ ÖRGÜTLEMİŞLERDİR . Örgütledikleri bu birliklerle , özellikle , DENİZLİ /SARAYKÖY bölgesinde YUNAN Kuvvetleri'nin İLERLEYİŞİNİ YAVAŞLATMIŞLAR veya DURDURMUŞLAR , Milli Birliklerimize ZAMAN kazandırmışlar , hatta Yunan Birliklerine büyük ölçüde ZAYİAT verdirmişlerdir . Isparta ' dan Talat Paşa Zade Hafız İbrahim Efendi ile Afyon Kara Hisar’ dan Hoca İsmail Şükrü Efendi'ye ne kadar teşekkür etsek azdır '' sözleriyle Direniş Liderlerine övgüler yağdırmıştır . Isparta ve Afyon bölgelerinde Milli Direniş Kuvvetlerini Örgütleyen , bu iki kahraman ve vatanperver insan , gerek Milli Mücadele boyunca , gerekse Cumhuriyet Döneminde hep ATATÜRK 'ün yanında yer almışlar ve kendi illerini temsilen Millet Vekili olarak ta TBMM görev yapmışlardır .
    c . . Milli Mücadeleye Köyümüzden Katılan MÜCAHİTLER
    Oluşturulan Keçiborlu KUVAYI Milliye ekibine '' EBER KÖYÜ MÜCAHİTLERİ '' adı altında katılan kişiler şu şekilde belirtilmektedir
    İmam Oğlu HÜSEYİN 1889 , Hacı Kardeşler Oğlu Mustafa ÇAVUŞ 1892 , Deligöz Oğlu MEHMET1885 , Molla Musa oğlu ALİ 1899 , Keçi Oğlu İSMAİL1871 , Türkmen Oğlu HÜSEYİN 1899 , Yakup Oğlu MUSTAFA1899 , Deli Can Oğlu OSMAN 1899 , .....Ali Oğlu MUSTAFA 1875 , Hacı Ali Oğlu MUSTAFA 1882 , Keçi Oğlu AHMET 1890 , Köse Ahmet Oğlu AHMET 1894 , Jandarma ALİ1893 , Hamdi Oğlu HALİL1894 , Molla Musa Oğlu ALİ AHMET 1901(8)
    Açıklayıcı Not ; Bu arada ; yöremiz de oluşturulan Milli Mücadele Birliklerine Ay Doğmuş Köyünden yirmi kişi , Kozluca Köyünden de on kişi gönüllü Mücahit olarak katıldığını tarih kayıtlarında belirtilmektedir (8 ) . Ay Doğmuş ve Kozluca köylerinden mücahit olarak katılanların kimler olduğunu yani isimlerini merak eden okurlarım ‘’Dr. Nuri KÖSTÜKLÜ’ nün Milli Mücadelede Keçiborlu’’ adlı eserine bakabilirler . Aynı eserde parasal yardımda bulunanların da isimleri bulunmaktadır.
    d . Milli Mücadeleye Parasal Katkı Sağlayan Köylülerimiz
    EBER Köyün ' den Kuvayı Milliye için toplanan para , eşya ve yiyecek yardımında bulunanlar ise aşağıda belirtildiği gibi kayıtlarda yer almıştır (8) .
    Hacı Kardeş Oğlu SÜLEYMAN 300 , Hayta Oğlu AHMET100 , Hacı Kardeş Oğlu AHMET 400 , Nasuh Oğlu VELİ 200 , Hayta Oğlu AHMET100 , Musa Kahya Oğlu ALİ 100 , Molla Musa Oğlu OSMAN 100 , Deli Göz Oğlu MUSTAFA100 , Molla Musa Oğlu MOLLA ALİ 100 , Türkmen Oğlu MEHMET 100 , Hacı Ali Oğlu SÜLEYMAN Zevcesi HATİCE 100 , Hayta Oğlu Hacı İSMAİL ' in zevcesi SALİHA 100 , Hacı Ali Oğlu MEHMET in Zevcesi FATMA 100 , Hayta Oğlu MUSTAFA100 , Habip HOCA 200 , Nasuh Oğlu MEHMET 100 , olmak üzere köyün tamamından 3500 Kuruş para toplanarak Kuvayı Milliye Heyetine makbuz karşılığında teslim edilmiştir . (NOT ; o zamanın bir kuruş parası bu gün yaklaşık bir lira değerindedir )
    Yine aynı kaynakta parasal yardım olarak , AY Doğmuş Köyünden on bin (10.000) kuruş , Kozluca Köyünden de iki bin (2.000) kuruş para toplanarak makbuz karşılığında gelen heyete teslim edildiği belirtilmektedir (8)
    SONUÇ OLARAK ; YUKARI EBER Köyünden ve komşu köylerden gönüllülük esasına dayanan ve Milli Mücadeleye katılan MÜCAHİTLR' e baktığımızda genç ihtiyar demeden , herkesin seve seve vatanın kurtarılmasında görev almaya koştuğunu , tüm köylülerin Milli Mücadele Birliklerine parasal yönden olanakları çerçevesinde yardımcı olmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz . Atalarımızın fedakarlıkları ve kahramanlıkları her türlü taktirin üstündedir . Ne kadar güzel ve gurur duyulacak davranışlar değil mi ?... Onların , üzerinde yaşadığımız topraklar için yaptıklarını unutmak mümkün mü ?... Hepsinden Allah razı olsun ve mekanları cennet olsun .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım ; bu gün köyümüzün Eğitim ve Öğretim faaliyetleri ile 1946 yılında İlk Okul Binası ile Öğretmen Evi Binalarının İMECE USULÜ nasıl yapıldıklarını anlatmaya çalışacağım . Kanaatimce KÖY BAZINDA İmece usulünün nasıl icra edildiği konusunda da bir örnek niteliğindedir . Saygı ve Sevgilerimle
    a Köyümüz de Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri
    (1) . Köyümüz de İlk Okul Binası Yapılmadan Önce ki Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri
    Köyümüz de 1947 yılına kadar ilk okul yokmuş . İlk Okul çağına gelen çocuklar ya Aşağı Eber (Yeşil Çat ) veya Ay Doğmuş Köylerin de ki İlk Okullara yaya olarak gidip geliyorlarmış . Bazen de zaman zaman köyümüz de EĞİTMENLER gözetiminde açılan Okuma Yazma kurslarına katılıyorlarmış . Bu kurslarda başarılı olanlara da ‘’ OKUR YAZAR BELGESİ ‘’ veriliyormuş . Nitekim babam Abdullah KURT ve amcam Mustafa KURT okuma yazmayı köyümüzde açılan bu kurslarda öğrendiklerini ifade etmişlerdi . Ama köyümüz de Okur Yazarlık Belgesi alanlar yok denecek kadar çok azmış . Nitekim , daha sonraki yıllarda devlet Köy İlk Okullarında EĞİTMEN olarak görevlendirmek üzere yapılan sınavlara köyümüzden hiç kimse katılamamış veya belge alamamıştır . Bu arada AŞAĞI EBER ve AYDOĞMUŞ Köylerin de İlk Okulları bitirenler de olmuş , onlar da İlk Okul Diplomalarını almışlardı . Ne var ki ,Yukarı Eber Köyünden , bu tür diploma alanların sayısı da yok denecek kadar azmış . Köyümüz , Aşağı Eber Köyü ve Ay Doğmuş Köyüne yaklaşık 3/4 km. uzaklıkta olup , özellikle Aşağı Eber Köyüne gidip/gelen yolun ormanlık , çalılık bölgelerden geçen patika yollarla köyümüze bağlantıları varmış . Ancak bu patika yollar özellikle kış aylarında çoğu kez , kar ve tipi yüzünden kapanıyormuş veya çok çamur oluyormuş . Ayrıca bu köylere giden yollar ormanların içinden geçtiği için yabani hayvan bakımından da tehlike arz ediyormuş . Bu nedenlerle özellikle kış aylarında köyümüz çocuklarının bu köylerde ki okullara gidip gelmeleri hem zor hem de tehlikeliymiş . Bundan dolayı da okullara devam ederek mezun olmak çok az kişiye nasip olmuş.
    (2) . Köyümüz de İlk Okul ve Öğretmen Evi Binalarının İMECE Usulü olarak Yapılması .
    Devlet 1943’lü yıllarda , yani İSMET İNÖNÜ’ nün CUMHURBAŞKANI , Hasan Ali YÜCEL’ in Milli Eğitim Bakanı ve İsmail Hakkı TONGUÇ’ un da İlk Öğreti Genel Müdürü olduğu dönemde ''KÖYLERDE EĞİTİM VE ÖĞRETİM SEFERBERLİĞİ '' başlatmışlardı . O zamanlarda Köyümüz de Muhtarlık görevini Süleyman ALTINAY amca yürütüyormuş . Köy Muhtarı Süleyman ALTINAY ile Köy İhtiyar Heyeti , çevre köylerde ilk okul olduğu halde bizim köyde ilk okul binasının ve eğitim öğretim faaliyetlerinin olmamasının hem köylüleri derinde üzdüğünü hem de köyler arasında ayrımcılık yapıldığını belirterek KEÇİBORLU NAHİYE Müdürlüğüne defalarca yazılı ve sözlü olarak başvuruda bulunmuşlarsa da bir türlü sonuç alamamışlardı . Bilindiği gibi Keçiborlu 1948 yılında KAZA olmuştur.
    1945 yılına gelindiğinde devlet yetkilileri köylülerin isteklerini de göz önünde bulundurularak , Yukarı Eber Köyünü de PİLOT Köylerin arasına alarak İLK OKUL ve ÖĞRETMEN EVİ binalarının yapılmasına karar vermişlerdi . Ancak yine devlet yetkililerince yapılacak her iki binanın da belirli malzemelerini yani demir , çimento , tuğla , kiremit kullanılacak çivi ve benzeri malzemeleri karşılayacak geriye kalan tüm malzemelerin tedariki ve işçiliğinin İMECE USULÜ köylülerce sağlanacağı köy muhtarlığına yazılı olarak resmen bildirilmişti . Köy İhtiyar Heyeti Köy Muhtarını başkanlığında hemen toplanmış kendi aralarında iş bölümü yapmışlar . Öncelikle yapılacak okulun ve öğretmen evinin yerlerini belirlemişler . En uygun yer olarak , köyün ortak malı olan ve hemen köyün önünde ki mera bölgesini seçmişler . Herkesin ilgi sahasına , yeteneğine ve becerisine göre kimileri bina yapı ustalığına (Deli AHMET ve Deli MEHMET örneğinde olduğu gibi ) , kimileri taş kırma ve taşınmasına , kimileri tomruk kereste hazırlama işlerine , bazıları kireç ocağında çalışmaya , bazıları da kaba işçilikte görevlendirilmişler . Bu arada babam üç arkadaşı ile birlikte AK DAĞ' ın Kuzey Yamacı bölgesinde Dikici Köyüne yakın yani ovaya bakan tarafın da kireç ocağında görevlendirilmişlerdi. Zira , kireç elde etmekte kullanılan bol kalkerli taşlar o bölgede çok bulunuyormuş . Kısacası köyümüzde inşaat seferberliği başlatılmıştı , hiç kimse itiraz etmeden severek ve şevkle , yapılacak okul binası ve öğretmen evinin inşaatında görev almayı kabul etmişlerdi . Çalışma gücü olmayan birçok yaşlı amcalar ile köyün hali vakti yerinde olanlar da parasal yardımda bulunmuşlardı . Örnek olarak köyün en zengini (ağası) olan MOLLA YUSUFOĞLU yapılacak binanın kiremit dahil çatısının yapılmasını üslenmiş , Ayanların Kara Mehmet dayı ile KURT HAKKI , KURT MUSTAFA ve KURT AHMET kardeşler de binaların kapı , pencere gibi doğramalarının yaptırılmasını üslenmişler , bazıları da amcam Mustafa KURT gibi yemek pişirme/ hazırlama ve getir/ götür işlerin de görev almışlardı . Babam ve amcam ile o günleri yaşayan diğer köylüler bu güzel anılarını gözleri dolarak , bazen de ağlayarak gururla anlatırlar ve güzel anılarını bizimle paylaşırlardı . Köy İhtiyar Heyeti , bu hazırlıkları planlandıktan ve tamamlandıktan sonra Köy Muhtarı Süleyman ALTINAY başkanlığında doğruca KEÇİBORLU NAHİYE MÜDÜRLÜĞÜ 'nün yolunu tutmuşlar . Öncelikle köyümüzün PİLOT köy olarak seçilmesindeki memnuniyetlerini dile getirmişler , binaların yapılması ile ilgili yaptıkları hazırlıkları da detaylı bir şekilde Müdür Bey’e anlatmışlar . Müdür Bey de köylülerin yaptıkları hazırlıktan hem çok duygulanmış , hem de çok beğenmiş ve heyecanmış . Başta muhtar Süleyman amca olmak üzere Köy İhtiyar Heyetin’ e teşekkür etmiş , her türlü yardıma hazır olduğunu da ifade etmiştir
    Köy İhtiyar Heyeti de hem yapılacak binaların kontrolü , hem de okul çağındaki çocukların bilgi seviyelerinin tespiti için kendilerine yol gösterecek rehberlik edebilecek bir öğretmene ihtiyaç duyduklarını dile getirmişler . Aslen Ay Doğmuş Köyünden olan NURİ YILMAZ öğretmen , ISPARTA GÖNEN KÖY ENSTİTÜSÜ' nü başarı ile bitirmiş Keçiborlu Nahiye Müdürlüğü emrinde geçici öğretmen olarak görevlendirilmişti . Başka bir deyişle , Nahiye Müdürü emrinde yedek öğretmen olarak bekletiliyormuş . Nahiye Müdürü , ilgili yerlerle gerekli koordinasyonları yaparak , NURİ YILMAZ öğretmenin kısa sürede köyümüzde görevlendirilmesini sağlamıştı . Köylülerimizin anlattıklarına göre ; NURİ Öğretmen 1946 yılının Eylül ayında köyümüzde göreve başlamış , hem binaların yapılmasını koordine ve kontrol etmiş , hem de bir amele gibi köylülerle birlikte çalışmıştı . Diğer taraftan da köylülerle sıkı bir işbirliği içine girmişti . Binaların yapımı sırasında Köy İhtiyar Heyeti'nin hazırladığı iş bölümünü esas alarak kimden nasıl yararlanılacağını detaylı bir şekilde planlamış , yapılacak işlerin önceliklerini belirlemiş , gencecik ve deneyimsiz bir insan olmasına rağmen her konuda tüm köylünün takdirini , sevgisini, en önemlisi saygısını kazanmasını bilmişti . Kısacası Nuri Öğretmen , her konuda köylülere yol gösteren , örnek olan bir LİDER konumuna gelmişti . GÖNEN Köy Enstitüsün den kısa bir süre önce mezun olan bu gencecik insanın , çok bilgili , çok kültürlü , donanımlı ve çok alçak gönüllü olması herkesin hayranlığını , sevgi ve saygısını da pekiştirmişti . Bir yıl gibi kısa sürede yapımı tamamlanan ilk okul ve öğretmen evi binaları 1947/1948 eğitim ve öğretim yılı döneminde hizmete girecek hale getirilmişti .
    Köyümüze ilk defa öğretmen olarak Aydoğmuş köyünden NURİ YILMAZ ve Eğitmen olarak da yine Aydoğmuş Köyünden Mustafa BAYSAL atanmıştı . Köyümüz de ilk kez bir ilk okul açıldığı için özellikle kayıt işlerinde ve sınıfların belirlenmesinde büyük bir sorun ve kargaşa yaşanmıştı . Şöyle ki Aşağı Eber ve Ay Doğmuş Köyleri ilk okullarına devam eden öğrencilerle köyümüzde açılan Okuma Yazma Kursuna katılan çocuklar ve hiç okula gitmemiş olanlar ile normal yaşı gereği okula başlaması gerekenlerin nasıl bir düzen içinde okula ve sınıflara yerleştirileceği büyük bir sorun oluşturmuştu . Ayrıca devlet tarafından da , okul çağına gelmiş ama okula gidememiş olan , tüm köy çocuklarının yaşlarına bakılmaksızın ilk okula kayıt olmaları zorunluluğu getirilmişti .
    Normal olarak okul çağına yeni gelen bizler hariç , geri kalan tüm öğrenciler devletin öngördüğü esaslar ile Öğretmen ve Eğitmenin belirlediği usullere sadık kalınarak çocukların bilgi seviyelerine ve yeteneklerine göre gruplara ayrılmış , bu gruplamalar da , öğretmen ve eğitmen ile birlikte , köyün ileri gelen ve okur yazar olan eşrafının da katılımıyla bir heyetin oluşturulduğu ve bu heyetin hakkaniyet esasına göre hareket ederek sınıfların belirlendiği rivayet edilirdi . Ancak , bazı istisnalar da öngörülmüştü . Şöyle ki sınıflara ayrılan öğrencilerin yıl içinde gösterecekleri başarı /yetenek ve performans durumlarına göre bir üst veya alt sınıfa kaydırılma yetkisi öğretmen ve eğitmene verilmişti . Bu tür bir gruplamaya ve yetkiye , epey itiraz edenler olmuş ama sonunda iş tatlıya bağlanarak zamanında eğitime ve öğretime başlanılmıştı . O yıl okul çağına gelenlerle ile hiç okuma yazma bilmeyen ve yaşları bizlere yakın olan 8/9 yaşındakileri de birinci sınıfa kaydedilmiş, biraz okuma yazma bilenler ikinci sınıfa diğerlerini de bilgi seviyelerine göre üç , dört ve beşinci sınıflara kaydedilmişti.
    Okulumuz , iki dershaneden (derslikten) oluşuyordu , bir ve ikinci sınıflar daha küçük olan dershaneye yerleştirilmişti . Bir ve ikinci sınıflar Eğitmen olan MUSTAFA BAYSAL' a verilmişti , başka bir ifadeyle birinci ve ikinci sınıfların eğitim ve öğretim işleri Eğitmen' e üç , dört ve beşinci sınıfların eğitim ve öğretimleri ise öğretmen aynı zamanda Okul Müdürü olan NURİ YILMAZ' a verilmişti. En fazla öğrenci birinci sınıftaydı ama toplamda on öğrenciyi geçmiyordu . İkinci sınıfta ise daha az öğrenci vardı . Üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıflarda da yaklaşık üçer/dörder öğrenci vardı . Köyde geçen çocukluk yıllarımı ve İlk Okulda geçen yıllarımı ve anılarımı HAYAT HİKAYEM ve ANILARIM bölümünde detaylı olarak açıklanmıştır . Arzu eden ve ilgi duyan hemşerilerim ve okurlarım okuyabilirler .
    Bu arada çocukluk yıllarımda Deli Ahmet ve Deli Mehmet ustalarla yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum . Deli AHMET ve Deli MEHMET lakabı ile ün salan inşaat ustaları gerçekten yapı işlerini çok iyi bilen ustalardı . Ayrıca , aklımda kaldığı kadarıyla ikisi de hem çok zeki hem de çok pratik zekalı insanlardı . Zira , biz çocuklara pratik ama kolay tarafından matematik problemleri sorarlardı . Problemi çözemez isek bizlere kızarlar , sordukları problemin cevabını kendileri söylerlerdi . Aslında sordukları sorular basit tarafından çıkarma bölme ve toplama gibi basit işlemlerinden ibaretti . Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama matematiğe dayalı sordukları sorulardan birisi gökte uçan turna kuşları ile ilgiliydi . Güya Turna Kuşlarının lideri Ana Turna Kuşu , bizim köyün üzerinden gruplar halinde uçarak geçerken aşağıya inşaat işlerinde çalışan Deli Mehmet ve Deli Ahmet ustalara haber salarlarmış . Derlermiş ki biz turna kuşları üç grup haline uçuyoruz . Birinci grupta otuz altı turna kuşuyuz , ikinci grupta ise bizim yarımızdan sekiz(8) fazla , üçüncü grupta ise ikinci grubun yarısından beş (5) fazla turna kuşu olarak uçuyoruz . Toplam üç grupta kaç turna kuşu vardır diye sorarlarmış ?... Bizler de soruyu ezberlediğimiz için hemen seksen diyerek cevaplardık . Diğer zamanlarda da inşaat ustası amcalarla karşılaştığımız da bizlere rakamları değiştirerek benzer matematik soruları sorarlardı . Sorulan soruların cevaplarını doğru olarak bildiğimiz için Ahmet ve Mehmet amcalardan aferin alırdık , bizler sevinirdik onlar da birbirlerine bakarak göz kırpar ve gülüşürlerdi . Ama ikisi de içten çok candan insanlardı , çocukları da çok seven tatlı amcalardı . Hatırlayabildiğim kadarıyla Mehmet ustaya Yörüklerin Mehmet derlerdi , Ahmet Ustanın da soyadı yanılmıyorsam GÜNAY idi . Evi de BOSTAN dayının evinin yanındaydı . Deli lakabını kim koymuş neden koymuşlar bilmiyorum ama her iki usta da işlerini çok iyi bilen ve yapan insanlardı . Köyümüzde ki İlk Okul ve Öğren Evi binalarını yaptıkları gibi bizim çocukluğumuzda köyümüzün tüm inşaat işlerini hep onlar yaparlardı . Hatta bizim evin bile inşaat işlerini 1951/1952 yıllarında onlar yapmışlardı .
    (3) . Turna Kuşu Hikayesi
    Turna Kuşu Hikayesini 1958’li yıllarda , o zamanlar da Akşam Gazetesinde köşe yazarlığı yapan Çetin ALTAN’ ın bir makalesin de okumuştum . Yani , İkinci Dünya Harbinin izlerinin çok taze olduğu ve bizlerin de genç , dinamik , meraklı ve kabına sığmaz bir Askeri Lise Öğrencisi olduğumuz yıllardı . Yatılı okullar da uygulanan kurallar gereği gazete ve mecmua gibi günlük veya haftalık yayınları ancak okul kütüphanesin de okuyabiliyorduk . O yıllarda ülkemizin içinde bulunduğu durum da pek iç açıcı değildi . İktidarda bulunan Demokrat Parti hükümeti ülkeyi doğru dürüst yönetemiyor , ekonominin gidişatı içler acısı , özellikle üniversiteler de öğrenci olaylarının bir türlü önüne geçilemiyor . Bundan dolayı da İstanbul , Ankara gibi bazı büyük kentlerde Sıkı Yönetim ilan edilmiş bir ortam da Çetin ALTAN gibi solcu bir yazarın ülkemizin içinde bulunduğu durumu yazma yerine Turna Kuşu Hikayesinden bahsediyor olması bizlerin dikkatini çekmişti . Bizler de neyin nesidir bu Turna Kuşu Hikayesi merakıyla okumuştuk . Sonradan öğrendik ki Turna Kuşu Hikayesi tüm dünya basının gündeminde olan en güncel haberlerden birisi imiş . Köyümüz inşaat ustalarının Turna Kuşu problemlerini sizlerle paylaşırken ben de derin izler bırakan yaşanmış bu gerçek hikayeyi anlatan Tura Kuşu hikayesini sizlerle paylaşmak istedim .
    Bilindiği gibi Turna Kuşu göçmen kuşlar grubuna giren leyleksi bir görünüşü olan ama dünyanın her yerinde görülebilen bir kuş türüdür . Özellikle JAPONYA gibi bazı Uzak Doğu ülke kültürlerinde kutsal olduğuna inanılan geçmişte ve günümüz de BARIŞIN ve NÜKLEER SİLAHSIZLANMANIN simgesi olarak kabul edilen bir kuştur .
    Turna Kuşu ile ilgili anlatacağım hazin ve acıklı hikaye Japonya’nın HİROŞİMA şehrinde yaşanmıştır . Bilindiği gibi ABD’leri 6 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın Hiroşima şehrine , 9 Ağustos 1945 tarihinde de Nagazaki şehrine Atom bombaları atarak yaklaşık olarak üç yüz bin (300.000) kişiyi katlederek kalleşçe ve insanlık dışı silah kullanarak Japonları yenebilmişti . Başka bir ifadeyle savaş meydanlarında karada , havada ve denizde yenemediği Japonya’ ya acımasızca ve hunharca ATOM silahı kullanarak yenebilmişti .
    Hikayemizin kahramanı henüz iki yaşında SAHARA adında bir Japon kız çocuğudur . Hiroşima’ ya sekiz kilometre uzaklıkta bir Kasaba da ailesi ile birlikte yaşamakta imiş . 6 Ağustos 1945 tarihin de Hiroşima’ ya atılan Atom bombası nedeniyle SAHARA tüm aile fertlerini kaybetmişti . Başka bir ifadeyle atılan ATOM BOMBASI nedeniyle aile fertlerinin hepsi Amerika tarafından öldürülmüştü . Şans eseri ölümden dönen henüz iki yaşındaki küçük kıza komşuları sahip çıkmış ve kendi evlatları ile birlikte on iki (12) yaşına kadar besleyip büyütmüşlerdir . SAHARA gürbüz sağlıklı biraz da yaramaz ele avuca sığmaz bir kız çocuğu olmuştu . Bir gün sokakta arkadaşları ile birlikte oynarken aniden hastalanmış ve komşuları tarafından hastaneye götürülmüştü . Doktorlar küçük kıza kan kanseri(anemi) hastalığı teşhisi koyarak hastaneye yatırmışlar ve hemen tedaviye başlamışlardı . Aslın da Hiroşima’ ya Atom Bombası atıldığından beri radyasyon atıkları nedeniyle bölgede her yıl yüzlerce kişi ve çocuk kanser hastalığına yakalanıyor ve ölüyormuş . Ne yazık ki bunlardan biri de küçük SAHARA olmuştu . SAHARA hastanenin ilk günlerin de verilen ilaçların da etkisiyle kendini kısa sürede toplamış ve hastanede herkesin ilgisini ve sevgisini kazanarak diğer hastalara yardım etmeye başlamıştı . Hastane koridorlarında koşuyor , oynuyor , gülücükler atıyor tüm hastanenin adeta maskotu haline gelmişti . En iyi anlaştığı ve sevdiği hastalardan birisi de yine kanser hastası olan seksen(80) yaşında bir Japon yaşlı kadınmış . Yaşlı kadın da küçük kızı çok sevmişti . Yaşlı kadın hasta yatağında her gün küçük kızın gelmesini , kendisi ile konuşmasını dört gözle bekler hale gelmişti . Ancak yaşlı kadın , hastalığı her gün daha kötüye gitmeye başladığını görünce küçük SAHARA’ yı yanına oturtarak bir masal anlatır gibi , nasihat etmeye başlamıştı . ‘’JAPON DİNİ İNANIŞLARINA GÖRE BİR KİŞİ KAĞITTAN BİN TANE TURNA KUŞU YAPARSA TANRI O KİŞİNİN TÜM İSTEKLERİNİ KABUL EDER , HATTA HASTALIĞINDAN BİLE KURTARIRMIŞ ‘’. BEN YAŞLI OLDUĞUM İÇİN KAĞITTAN BİN TANE TURNA KUŞU YAPAMADIM AMA SEN DAHA ÇOK KÜÇÜKSÜN YAPABİLİRSİN ‘’ diyerek nasihatte bulunmuş ve akabinde de yaşlı kadın gözlerini kapatarak ruhunu teslim etmişti . Yaşlı kadının söylediklerinden ve ölümünden çok etkilenen SAHARA bir ümitle ve şevkle kağıttan Turna Kuşu yapmaya başlamıştı . Hikaye bu ya….SAHARA’ nın bu durumu kısa süre de tüm dünya ülkeleri basın ve yayın organlarında duyulmuştu . Hem Amerika’ yı lanetlemek hem de küçük SAHARA’ yı amansız hastalığından kurtarabilmek için tüm dünya çocukları seferber olmuş herkes kağıttan Turna Kuşu yaparak paketlerle SAHARA’ nın yattığı hastaneye göndermeye başlamışlardı . SAHARA da bir taraftan kağıttan Turna Kuşu yaparken öbür taraftan da hastalığı ağırlaşmaya başlamıştı . Bir akşam 637. nci turna kuşunu (Japon kültürü sanatında bu yapım işine ORGAMİ derlermiş ) yaparken geceleyin ruhunu teslim etmişti . Ertesi günü hemşireler ve hasta bakıcılar hastaneye gönderilen yüzlerce içleri kağıttan yapılmış Turna Kuşu ile dolu kutularla SAHARA’ nın odasına vardıklarında , SAHARA ‘nın gülümseyerek ölmüş vücudu ile karşılaşmışlardı . SAHARA bin tane kağıttan Turna Kuşu yapamamıştı ama hastalığından kurtulacağı ümidiyle huzurlu ve mutlu bir şekilde hakkın rahmetine kavuşmuştu . SAHARA’ nın ölümünden sonra da tüm dünya çocukları kağıttan yapılmış Turna Kuşu ORGAMİ ‘ leri göndermeye devam etmişlerdir . Japon Devleti , SAHARA’ nın kendi yaptığı kağıttan TURNAKUŞU maketlerini ve tüm dünya çocukları tarafında gönderilen milyonlarca TURNA KUŞU maketleri için ATOM BOMBASI atılan yerin yanına muhteşem bir MÜZE binası yaparak sergilemeye başlamıştır . Ayrıca , SAHARA’ nın anısını yaşatmak ve ölümsüzleştirmek için ATOM BOMBASI atılan yeri de muhteşem bir park haline getirilerek SAHARA’ nın ve TURNA KUŞLARI ‘ nın heykelleri ile süslemişlerdir . O tarihten bu yana da , yani 1945 yılından beri TURNA KUŞU ; BARIŞIN ve NÜKLEER SİLAHSIZLANMANIN sembolü /simgesi olarak anılmaktadır .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen

    Sevgili Hemşerilerim ve Okurlarım
    Köyümüzün Tarihçesi kapsamında köyümüzde yaşayan belli başlı aileler , köyümüz adını KAPLANLI olarak değiştirilmesi ve hangi Yörük soyundan geldiğimize ilişkin bir araştırma yazılarımı sizlerle paylaşacağım
    a. Köyümüzde Yaşayan Belli Başlı Sülaleler
    Köyümüzde yaşayan sülalelerle ile ilgili bilgiler köyümüz eşrafından Mehmet Baki ATIŞ arkadaşımızın internet ortamında paylaştığı yazılarından esinlenerek ve istifade edilerek derlenmiştir . Bilindiği gibi adı geçen arkadaşımızın köyümüzle ilgili olarak ‘’Köyümüzün Tarihçesi , Eber Köyünün Doğuşu , Kaplanlı Adının Nereden Geldiği , Buna Bağlı Olarak Kaplanlı Deresi Hikayesi , Köyümüzde Yaşayan Sülaleler , Kaplanlı Köyünden Esintiler adı altında köyümüzle ilgili fotoğraf albümü ve benzeri konularda’’ internet ortamında gerçek bilgi ve belgelere dayandırılmış ve makaleler şeklinde yayınlanmış yazılarına rastlanmaktadır . Özellikle belirtmek istiyorum ki bu bilgiler köyümüzle ilgili olarak yazılmış ve yayınlanmış KAYNAK niteliğinde olan ilk bilgilerdir . En azından gelecekte genç nesillerin köyümüzle ilgili yapacakları kültürel ve sosyal araştırmalarında başlangıç oluşturabilecek nitelikte bilgilerdir . Ayrıca bu bilgiler köyümüze kültürel açıdan katkı sağlamakta ve köyümüzle ilgili bir doküman niteliğindedir . Köyümüze kültürel açıdan katkılarından dolayı bu değerli hemşerimiz Mehmet Baki ATIŞ arkadaşımıza Kaplanlı Köyünden bir vatandaş olarak taktir , teşekkür ve sevgilerimi sunuyorum .
    Mehmet Baki ATIŞ’ ın makalesinde Köyümüz Sülaleleri şu şekilde belirtilmiştir .
    - Deligöz oğlu Sülalesi : Koca Deligöz Dede ve Oğulları
    - Musa Kahyalar Sülalesi : Kel Musa , Kel Ali , Kel Dede , Kel APPAK , Kel Dede , IRAZ Nine , Koca Gülsüm Nine .
    - ÇAKIRGİL Sülalesi : Hurşit dede ve Oğulları
    - Nizamlar Sülalesi : Hasan Çavuşlar , Musa Onbaşılar , Ali Mollalar
    - Yakuplar Sülalesi : Sofular , Deli İsmailler , Molla Yusuflar , Hakkı Çavuşlar
    -Koca Çıraklar Sülalesi : Ger Aliler ,
    -Ayanlar Sülalesi : Hacı Kardeş Oğulları , Ayanlar , Kurtlar , Gök Kızlar , Hacılar , Molla Mustafalar
    -Hayta Yörükleri Sülalesi : Bostanlar , Hacı İsmailler , Deli Göz Ahmetler
    Görüldüğü gibi köyümüzde yaşayan belli başlı sülaleler konusunda yorum ve katkılarda bulunamıyorum . Zira 13 yaşımda ayrıldığım köyüme ancak tatil zamanlarında gelebilme fırsatı bulabildim . Özetle ifade etmek gerekirse belli başlı sülaleleri ve köyümüz genç neslini tanımıyor ve bilmiyorum .
    Ancak benim aklımda kalan başlıca aileler çok genel bir yaklaşımla Yukarı Mahalleden başlayacak olursak ; HÜSAMETTİN Amcalar , GÖKKIZLAR , CELİLLER , SEFER Dayılar , GUBURLAR , BENLİ MEHMETLER , DELİ GÖZLER , HACILAR , KIZIL Hüseyinler , HASAN ÇAVUŞLAR , MOLLA MUSALAR , AYANLAR , MOLLA YUSUFLAR , SARILAR , CIBIRLAR , DELİ İSMAİLLER , CÜCELER , HATIPLAR , BOSTANLAR , HALİLLER , KEÇİ MUSALAR , ÇIRAKLAR , ÇAKIRLAR , ŞAŞKINLAR ve benzeri şeklinde devam ediyordu ki kanımca o zamanlarda yaşayan aile büyüklerine yakıştırılan sıfatlardı bunlar .

    b . Köyümüz Adının KAPLANLI KÖYÜ Olarak Değiştirilmesi ve Kaplanlı Deresi Hikayesi
    Bilindiği gibi köyümüzün ismi YUKARI EBER iken muhtemelen 1968’li yıllarda çıkartılan bir kanunla KAPLANLI olarak değiştirilmiştir . Başka bir ifadeyle bizler dahil 1968 yılından önce doğan tüm köylülerimizin nüfus cüzdanlarında doğum yeri olarak EBER köyü geçmektedir . Köyümüz adının değiştirme nedenleri olarak ulaşabildiğim kaynaklara göre Osmanlı Devletinden beri bazı mezra , köy ve yer isimlerinin Rumca , Ermenice , Süryanice ve Kürtçe kullanılmaya devam edildiğini devlet yetkililerince bu isimlerin Türkçeleştirilmesi hedeflenmiştir . Bu kapsamda ülke genelinde yaklaşık 12.000 civarında mezra , köy ve yer isimlerin de değişiklik yapılmış olup köyümüzün adı da bu kapsamda KAPLANLI olarak değiştirilmiştir . Bilindiği gibi KAPLANLI adı köyümüz sınırları içinde bulunan KAPLANLI Deresinden gelmektedir .
    Kaplanlı deresi ismini nereden aldığı konusunda çocukluk yıllarımda ninem ve köyümüz büyükleri tarafından bir çok efsaneler anlatılırdı . O zamanlarda yani çocukluk yıllarımızda anlatılan efsanelere inanır ve huşu içinde anlatılanları zevkle dinlerdik . Anlatılan efsanelerin hemen hemen hepsi de bir masal niteliğindeydi . Masal kahramanları ise yırtıcı bir hayvan olan KAPLAN ile ona karşı mücadele veren çok güçlü ve ağırlığı yarım tona varan ve çok iri yapılı , sivri boynuzları olan azgın bir BOĞA olurdu . Çocukluk bu ya… hem efsaneye dayalı masalları dinlemekten hoşlanır , hem de yırtıcı ve vahşi bir hayvanın gece rüyalarımıza girmesinden korkardık . Zira , KAPLAN yırtıcı vahşi hayvanının ; çok güçlü ve yırtıcı pençeleri olduğunu , genellikle yabani hayvanları avladığını ve onlarla beslendiğini , insanlara ve evcil hayvanlara zarar vermediğini , avlanma işini genellikle gecenin karanlığında yaptığını ballandırarak anlatırlardı . Zira KAPLAN , geceleri görme yeteneği en yüksek olan yırtıcı hayvanlardan birisiymiş . Rivayetlere göre normal insandan ve yabani hayvanlar olan ayı , kurt, çakal ve domuz gibi hayvanlardan beş/altı kat daha fazla görme yeteneğine sahipmiş . Avını takip eder nerelere gittiğini , nerelerde otlandığını belirler sonra da ona geceleri pusu kurarak yabani hayvanları avlarmış. Pusu yeri olarak pürleri (ardıç ağacı yaprağının köyümüze ki adı) çok sık olan çatallı ardıç ağaçlarının bulunduğu yerleri seçermiş . En fazla domuz ve tilki etini severmiş . Uzun süren kış günlerinde kar veya tipi yüzünden avlanamaz ve aç kalırsa evcil hayvanlara ve insanlara da saldırarak zarar verebiliyormuş . Ama aslında KAPLAN çok güzel görünen ve akıllı insanlara ve çevreye zarar vermeyen uysal bir hayvanmış .
    Çocukluk yıllarımda yani 1940/1950’li yıllarda ninem ÜMMÜ Gülsün ve Kara Bıçak dedenin anlattıklarına göre Kaplanlı Dere efsanesi 1800’lü yıllarda Şahin Kayasının güney doğusu istikametinde uzanan dere bölgesinde yaşanmış bir olaymış . O zamanlarda köy halkının çoğunluğu konar /göçer yaşam tarzını Dere Ağılı , Eber Alanı , Kara Alan , Küçük ve Büyük Emirgazi bölgelerinde devam ettiriyorlarmış . Bu arada köyümüzden bazı aileler de ESKİ KÖY bölgesini kışlık olarak kullanıyorlarmış . Zira Eski Köy bölgesi kış aylarında çok sert olarak esen kuzey rüzgarlarına yani poyraz rüzgarına karşı korunaklı bir bölgeymiş . Hatta bazı Yörük aileleri Eski Köyün güneyin de ve doğusunda kalan ve o zamanlarda Aydoğmuş köylülerine ait olan tarlaları bir sağmal inek (yavrusu olan ve süt veren hayvan) karşılığında , yani bir buzağılı inek , birkaç kuzulu koyun , birkaç oğlağı olan keçi karşılığın da YÖRELERİNDE ki Aydoğmuş köylülerine ait tarlalarla takas yaparak tarlaları satın aldıkları rivayet ediliyormuş . Bazı Yörük aileleri Eski köy bölgesi civarında ki arazilerine ilaveten boz yaka , kara tepe mezra bölgeleri ile Dere Ağılı, Kalkan Alanı , Kara Alan gibi yaylalarda ki tarla konumunda ki yerleri veya ekilip biçilmeye elverişli arazileri ekip biçmeye başlamışlardır . Ama böyle yaşamaya başlayan ailelerin sayısı yok denecek kadar azmış . Başka bir ifadeyle köy halkımızın çoğunluğu hayvancılıkla geçimini sağlamaya devam ediyormuş . Tarla bağ ve bahçe işleri pek revaçta değilmiş . Ancak tam tarihi bilinmemekte birlikte muhtemelen 1780/1790’lı yıllardan itibaren konar göçer hayatı yaşayan köyümüz sakinleri Eski Köy bölgesinde sabit yerleşime geçmeye başlamışlardır . Osmanlı Devleti tarafından çıkartılan Zorunlu İskan Kanunu uyarınca köylülerimize , tamamına yakını AYDOĞMUŞ Köylülerine ait olan tarla , arazi ve otlakıye yerleri tahsis edilmeye başlanmıştır . Zira , AYDOĞMUŞ köylüleri ile olan her türlü ihtilaflar bu tarihlerden sonra başlamaktadır . Keza Osmanlı Devletinin gelirine esas olan Tahrir Defteri kayıtlarında yani Aşar (öşür) , Ağnam (hayvan vergisi) ve Otlakıye parası gelir kayıtları da bu tarihlerden itibaren köyümüz adına rastlanmamaktadır . Başka bir ifadeyle 1780/1790’lı yıllardan önceki kayıtlarda köyüz ismi devletin resmi kayıtlarında geçmemektedir .
    Eski Köy bölgesine yerleşen ailelerden ve Yörük aşiretinden gelen Çoban HASAN’ lar lakabı ile anılan soylu bir Yörük aile varmış . Çoban Hasan askerliğini çavuş olarak yaptığı için köylülerimiz ona Hasan ÇAVUŞ’ ta derlermiş . Çoban HASAN , baya iri yapılı , yakışıklı , çevik , atik , tuttuğunu koparan alçak gönüllülük gibi bazı özellikleri de varmış . Bu ailenin koyun ve keçileri yokmuş , yalnızca sığırları varmış . Geçimlerini de sığırcılıkla sağlıyorlarmış . O zamanlarda ve halk arasında bu aileye SIĞIRCILAR da deniliyormuş . Daha sonra ki yıllarda ve günümüzde Çoban Hasan sülalesine Musa Kahyalar denilmeye başlanmıştır . Elde edebildiğim kaynaklara göre Kel Musa , Kel Ali , IRAZ Nine bu sülale mensuplarındanmış . Rivayete göre Çoban Hasan’ın yirmiye yakın ineği , danası , düvesi , tosunu varmış . Köyümüz Yörük aşiretin de en çok süt veren inekleri , en iri danaları , düveleri ve tosunları hep onlar yetiştirirmiş. Zira çoban Hasan sığırlarını en iyi otlaklarda otlatırmış . Hatta ALA TOSUN lakabı ile anılan dillere destan çok iri yapılı , yaklaşık yarım ton ağırlığında , kafası ile tos vurduğunda yabani hayvanları devirerek yaralanmasına sebep olan bir tosunu varmış . Çok iri ve güçlü yapısının yanında ele avuca sığmayan çevik ve atik Ala TOSUN , sahibi olan Çoban Hasan’ a karşı uysal ona itaatkar bir özelliği de varmış . Sığır sürüsünün liderliğini de hep Ala Tosun yaparmış . Ala Tosunun sığır sürüsünün içinde en iyi geçindiği ve dost olduğu bir diğer grup ise sürünün KARABAŞ lakabı ile anılan çoban köpekleriymiş . Zira karabaşlara taze yabani hayvan etini o sağlıyormuş . Gece veya gündüz , çoban köpekleri bir tehlike sezdiğinde ve havlamaya başladığında hemen Ala Tosun o tarafa dikkat kesilir ve tüm dikkatini sesin geldiği tarafa çevirir iri gözleri ile etrafı kolaçan edermiş . Eğer tehlikeyi görür veya hissederse , var gücüyle ona doğru koşar , ona saldırır , kafası ve sivri boynuzları ile vurduğu toslarla tehlikeyi bertaraf edermiş . Nitekim bu saldırılar sonucunda ayı , kurt , domuz ve çakal gibi bir çok yabani hayvanı öldürdüğü veya yaraladığı rivayet ediliyormuş . Öldürdüğü yaban hayvanları da karabaşlara yiyecek oluyormuş . Onun için karabaşların en iyi dostu Ala Tosunmuş .
    Çoban Hasanlar çadırlarını yaz aylarında Dere Ağıl yöresinde ki Kalkan Alanı bölgesinde kurarmış . Sığırlarını da Dere Ağılı , Ün Kısığı , Eber Alanı ,Kara Alan ve Aksu Deresi otlaklarında ve çayırlarında otlatırmış . Zira yaz aylarında en güzel çayırlar ve otlaklar oralarda olurmuş . Hatta bu çayırların bir kısmını Çoban Hasan TIRPAN aracı ile biçerek öbekler halinde yığar , kestiği çayır otları kuruduktan sonra da otları merkeplerine ve atlarına yükler köyde ki samanlığına taşırmış . Getirdiği kuru otları kış günlerinde sığırlarına verirmiş . Çoban Hasan sonbahar da havalar soğumaya başladığında sığır sürüsü ile birlikte Eski Köy bölgesine döner kış aylarını ise Eski köy bölgesinde ki dam evlerinde ve ahırlarında geçirirmiş .
    Olayın meydana geldiği tarih tam olarak bilinmemekle birlikte tahminen 1800’lü yılların başlarında yaşandığı rivayet ve tahmin ediliyormuş . O yıl havalar erkenden soğumaya başlamış ve akabinde de kış erkenden bastırmış ve tüm yayla bölgeleri ile birlikte Eski Köy bölgesi ve yöremiz de karlar altında kalmıştı . Çoban Hasan sığır sürüsü ile birlikte Kalkan Alanı , Dere Ağıl ve Şahin Kayası güneyini takiben Eski Köy bölgesine inen patika yolu takip ederek sığır sürüsü ile birlikte köye dönüşe başlamıştı . Ama daha Dere Ağılı bölesinde iken hava bozularak kar yeniden lapa lapa yağmaya başlamıştı . Şahin Kayası güneyi bölgesine geldiğinde kuzeyden esen poyraz rüzgarı şiddetini artırarak kar yağışı tipiye dönüşmüş ve nerede ise göz gözü görmez hale gelmişti . O tarihlerde Şahin Kayası güneyi bölgesi çam , ardıç , diken ardıcı , iri çalı ve meşe ağaçları ile kaplı ormanlık bölgelermiş . Ormanlarla kaplı bölgenin içinden geçerken sürüye kılavuzluk yapan karabaş çoban köpekleri bütün gücüyle havlamaya başlamışlar. Hem çoban Hasan hem de sürü lideri Ala Tosun tüm dikkatlerini köpeklerin sesinin geldiği yöne doğrun çevirmişler ise de yoğun olarak yağan kar ve tipi yüzünden tehlike bölgesine ve köpeklerin can havliyle saldırdığı bölgeye bir türlü gidemiyorlarmış veya ulaşamıyorlarmış . Çoban Hasan hem karabaş köpeklerine ve hem de sığır sürüsüne moral vermek ve tehlike saçan yaban hayvanını korkutmak için çiftesi ile havaya birkaç kez kuru sıkı ile ateş etmişti . Bir süre sonra köpeklerin sesi soluğu kesilmişti ama köpekler sığır sürüsünün yanına dönmemişlerdi . Belli ki karabaş köpeklerinin başları yaban hayvanı ile dertte veya yaban hayvanı onları öldürmüştü . Bu sırada Ala Tosun sürünün önünde pür dikkat etrafı kolaçan ediyormuş . Bir ara Ala Tosun Köpekleri pençeleri ile parçalamış kanlı ayakları ve keskin pençeleri ile parçalayan ve sığır sürüsüne doğru yaklaşan vahşi havanla göz göze gelmişti . Ala Tosun iri cüssesi ve tüm gücüyle havaya fırlayarak ve sivri boynuzlarıyla vahşi hayvana sivri boynuzları ile tos vurmuştu . Neye uğradığını şaşıran vahşi hayvan da aynı çeviklikle öldürücü pençesini Ala Tosunun hörgücüne geçirmişti . Ala Tosun hemen toparlanarak ve tüm gücünü toplayarak çevik bir hamle ile yabani vahşi hayvanın hörgücünde ki pençesinden kurtulmuştu . Neye uğradığını şaşıran vahşi hayvan daha toparlanma fırsatı bulamadan Ala Tosun tarafından ikinci kez öldürücü boynuz darbesini yiyerek ağır yaralanmıştı . Çoban Hasanın anlattığına göre Ala Tosun ikinci öldürücü darbesini vururken yabani vahşi hayvanı boynuzları ile havaya kaldırarak birkaç metre öteye fırlatmıştı bile… . Bu arada Ala Tosun da hörgücün aldığı pençe darbesi ile yaralanmış kanlar içinde kalmıştı ama sürünün başında dimdik ayakta kalmıştı . Vahşi hayvan neye uğradığını şaşırarak güney tarafında kalan dere yatağı istikametinde yaralı bir halde etrafa kanlar saçarak var gücüyle kaçmaya başlamış ve gözden kaybolmuştu .
    Çoban Hasan bu badireyi atlattıktan sonra sığır sürüsü ve yaralı Ala Tosunu ile birlikte sağ salim akşama doğru Eski Köy bölgesinde ki dam evine varmıştı . Hayvanlarının barındığı ahırında elinde ki gaz lambasının sönük ışığın altında ve olanakları çerçevesinde Ala Tosununun yaralarını temizlemiş ve sarıp sarmalayarak tosununu tedavi etmeye çalışmıştı . Ancak Ala Tosunun hörgücüne saplanmış yabani vahşi hayvanın kopmuş pençe tırnaklarının hala Ala Tosunun hörgücünde saplanmış olarak durduğunu da görmüştü . Çoban Hasan olan biteni ve yaşadığı kabus dolu anlarını tüm köy halkına KÖY KAHVEHANESİN de tüm detayları ile anlatmıştı . Köy halkı da bu kadar güçlü bir vahşi hayvanın ne olabileceği merakı ile silahlarını da alarak ertesi günü sabahleyin erkenden olayın meydana geldiği Şahin Kayası güneyi bölgesine varmışlardı . Gece boyunca devam eden kar yağışı ve tipi yüzünden kaybolan , ancak yer yer görülebilen kan izlerini takip ederek dere yatağının ta…. İçin de yaralı vahşi hayvanı bulmuşlardı . Yaralı hayvan ölmemişti ama Ala Tosundan yediği öldürücü boynuz darbelerinden dolayı ağır yaralı olarak can çekişiyormuş . Köylülerin yaptığı detaylı incelemede vahşi hayvanın öldürücü darbeyi sağlayan pençelerinin hayvanı ayağından kopmuş olduğunu görmüşlerdi . Köylülerin sıktığı kurşunlarla can çekişen ağır yaralı yabani vahşi havan öldürülmüştü . Köylüler Yaptıkları incelemelerden sonra yabani vahşi hayvanın bir KAPLAN olduğuna karar vermişlerdi . O tarihten bu yana da yani 1800’ lü yıllardan beri Şahin Kayası güney doğusundan köy merası istikametinde uzanan derenin adı da KAPLANLI DERESİ olarak anılmaya başlanmıştır. Kaplanlı deresi hikayesi de bu şekilde son buluyordu .
    c . Köyümüzün Hangi Yörük Soyundan Geldiğine İlişkin bir Araştırma
    Mensubu olabileceğimiz veya mensubu olduğumuz tahmin edilen Yörüklerin geçmişten günümüze tarihçelerine özetle göz atma gereği duyulmuştur . Zira , soyundan geldiğimiz iddia edilen Yörükler kimdir ? neyin nesidir ? kısaca değinmekte fayda görülmüştür . Bu bilgileri sizlerle paylaştıktan sonra hangi Yörük soyundan geldiğimize ilişkin araştırmalarımı sizlerle paylaşacağım .
    Yörük ve Türkmen Tanımları
    Yörük , yürüyen , göç eden insan anlamına gelmektedir . Aynı zamanda doğada yaşayan ÖZGÜR RUHLU İNSAN anlamına da gelmektedir . Bazı kaynaklara göre ise Yörük Türkmen demektir , farklı bir Türk topluluğu değildir , Yani Yörük ve Türkmenler ÖZ BE ÖZ TÜRK' tür . Başka bir ifadeyle Yörük’ ün yerleşik düzene geçmişine Türkmen denilmektedir . Türkmen kelimesinin anlamı da Türk insanı/adamı demektir . Yörük , büyük ölçüde on yedinci yüzyıla kadar konar/göçer hayatı yaşamış Türk topluluklarına verilen genel bir isimdir . Kırgız , Çerkez , Tatar , Sarı Keçili , Kara Keçili , Kınalı , ............Gagavuz diye bir ayırım yapılmaz. Hepsi Türk soyundan ve Türk ırkından gelmektedir .
    Yörüklerin Kökenleri ve Kolları
    Yörüklerin kökenleri ta...... Orta Asya'ya ya kadar uzanmaktadır (11) . Diğer TÜRK Boyların da olduğu gibi , mensubu olduğumuz tahmin edilen Sarı veya Kara Keçili Yörükleri de Orta Asya’dan göç ederek bin ikiyüzlü (1200) yıllarda ANADOLU 'ya geldikleri , bir kısmının , Doğu Anadolu’ya Erzurum , Bitlis ,Van yöresine , bir kısım unsurlarını Suriye’nin Halep ve Şam bölgesine , Ertuğrul Gazi bir kısım unsurlarının da bunlar Kara Keçili Yörükleri olup Orta Anadolu 'ya Eskişehir , Kütahya , Bilecik , Söğüt yöresine yerleşmişlerdir . Sarı Keçili Yörüklerinin ise ana unsurlarıyla Konya , Karaman , Mersin , Alanya , Antalya yöresine bir kısım unsurlarının da Afyon , Dinar , Isparta , Keçiborlu , Burdur yörelerinde dağınık bir şekilde KONAR / GÖÇER hayatı yaşadıkları değişik tarih kaynaklarında belirtilmektedir (12) .
    Yine tarihi kaynaklara göre Sarı Keçili Yörük Aşiretinin bir uzantısı olduğu tahmin edilen Kınalı Aşiretinim (13) bölgemizden geçerek BURDUR yöresine gittiği veya Antalya yöresinden BURDUR bölgesine geldiği öngörülmektedir . Kınalı Aşiretinin yaklaşık iki yüz (200) çadırdan oluşan oldukça kalabalık bir Yörük (Türkmen ) aşireti olduğu tarih kitaplarında yer almaktadır . Kınalı Aşireti BURDUR yöresine vardığında , Aşiret Reisine ''GAİPTEN BİR SES , BURADA DUR … BURASI CENNETİN BİR PARÇASIDIR '' der . Aşiret Reisi de gaipten gelen bu sese kulak vererek , burada durur ve 200 çadırlı aşiretini bölgeye yerleştirerek , TEKE yöresinde yaşayan Yörüklerin temel taşını oluştururlar . BURDUR sözcüğünün de ''BURADA DUR'' kelimesinden türetildiği de rivayet edilmektedir . Bu görüşün bir RİVAYET olduğunu unutmamak gerekir . O zamanlar da BURDUR GÖLÜ yöresi , bataklık olmasının yanında , çok mümbit / verimli topraklardanmış . Ancak Kınalı Aşireti’nin de uzun süre Sivri Sineklerle mücadele ettiği ve salgın şeklinde ki Sıtma Hastalığından dolayı önemli ölçü insan kaybına uğradığı da tarih kayıtlarında yer almaktadır .
    Diğer taraftan 1828 yılında DİNAR 'a gelen İngiliz MİSYONER Rahip ARONDELL' in yayınladığı kitabında , DİNAR' ın tarihi hakkında çok detaylı bilgiler vermektedir . Bu bilgilerin bir çoğu da DİNAR' ın tarihçesinde de yer almaktadır . Ayrıca , adı geçen Rahip , DİNAR halkının nerede ise tamamının Yörük veya Türkmenlerden oluştuğunu da belirtmektedir . Keza , DİNAR yöresin de yaşayan YÖRÜK türkülerine ve Yörük kızlarının türküleri söylerken / oynarken giydikleri yöresel kıyafetlere baktığımızda , halen bu bölgede yoğun bir şekilde Türkmenlerin /Yörüklerin yaşadığını söyleyebiliriz .
    1980 yılında , TRT tarafında siyah beyaz olarak çekilen videolarda ; ‘’HATÇEM ÇIKMIŞ GÜL DALINA ‘’ türküleri ve oynanan oyunları da yöremiz bölgesine aittir . YÖRÜK KIZLARININ yöresel kıyafetler içinde insanı büyüleyen ve hayran bırakacak güzellikte Yörük oyunlarını büyük bir coşku ve disiplin içinde oynadıklarını görebiliyoruz (13 ) . Adı geçen Yörük havalarına ve oyunlarına GOOGLE’ dan DİNAR yöresine ait Yörük Oyunları sitesinden veya FACEBOOK’ tan Musa KURT’ un zaman tünelinden ulaşabilirsiniz . Göçebe hayatında , at binen , kılıç kuşanan , yiğitleri ile cenge tutuşan Yörük kızlarının yerleşik düzende başka bir yeteneklerini ve becerilerini gurur duyulacak özelliklerini sergilediklerini görebiliyoruz .
    Bilindiği gibi , DİNAR yöresine ait ‘’SÖĞÜDÜN YAPRAĞI DAL ARASINDA , GÜZELİ SEVERLER BAĞ ARASINDA , ÜÇ BEŞ GÜZEL BİR ARAYA GELMİŞLER , BENİM SEVDİCEĞİM YOK ARASINDA ‘’şeklinde devam eden türkü de DİKİCİ köyünden NURETTİN adında ve Yörük kökenli bir arkadaşımıza aittir . Keza , yaptığım araştırmalar da , Isparta , Burdur , Keçiborlu ve Dinar şehirlerin de ve kırsal bölgelerin de yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunun(%80)'den fazlasının , Yörük veya Türkmenler den oluştuğunu söyleyebiliriz
    (3) . Yörüklerin Özellikleri
    Yeri gelmişken , biraz da YÖRÜKLERİN özelliklerinden bahsetmek istiyorum (14) . Sarı veya Kara Keçili Yörükleri , yiğitlikleri , dürüstlükleri ve güvenirlikleri özellikle Osmanlı Devleti içinde oynadıkları roller itibarıyla tarih sayfalarında birer gurur kaynağı olarak anılmaktadır . Köyümüzün de içinde yer aldığı Sarı veya Kara Keçili Yörüklerinin Güney Kolu uzantılarının nerelerde yaşadığı , neler yaptığı ve halen ikamet ettiği bölgeye ne zaman nasıl geldiği hakkında kesin bilgilere ulaşılamamıştır . Ancak , Oğuz Türklerinin KAYI boyundan olan ERTUĞRUL Gazinin Kara Keçili Yörüklerinin SOFTALİ boyundan olduğu , tarih kitaplarında belirtilmektedir . Ertuğrul Gazi ; Aşireti ile birlikte Doğu Ana Dolu 'ya geldiğinde , Anadolu Selçuklu Devleti tahtında ALEATTİN KEYKUBAT varmış . Anadolu'nun büyük bölümü de SELÇUKLU Devletinin hakimiyetindeymiş . Bilindiği gibi o tarihlerde ‘’BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ’’ sınırları ta…ÇİN ve HİNDİSTAN sınırlarına kadar uzanmaktadır . Kısacası Anadolu Selçuklu Devleti en güçlü zamanını yaşıyormuş . 1230 yıllarında , SELÇUKLU DEVLETİ ile HARZEMŞAH Devleti arasında yapılan ve ERZİNCAN dolaylarında cereyan eden YASSI ÇİMEN bölgesinde ki muharebe de , ERTUĞRUL GAZİ Aşireti , Selçuklu Devleti'nin yanında yer alarak savaşa katılmış ve HARZEMŞAH Devletini büyük bir yenilgiye uğratmışlardır (15) . Bu muharebenin kazanılmasında ki katkılarından dolayı Selçuklu Hükümdarı tarafından Ertuğrul Gazi Aşiretine , kışlık ve yazlık olarak , ESKİŞEHİR , BİLECİK VE SÖĞÜT bölgeleri verilmiş ve ERTUĞRUL GAZİYİ’ de aynı bölgede Bizans Kuvvelerine karşı UÇ BEYİ olarak görevlendirmiştir . Ertuğrul Gazi , SÖĞÜT yöresine vardığında , daha önceden bu bölgelere gelen ve akrabalarım dediği Kara Keçili Yörükleri ile sıkı bir işbirliğine girmiş ve UÇ BEYLİĞİNİ ' de Kara Keçili Yörük yiğitleri ile güçlendirmiştir . Hatta , bazı kaynaklara göre , ERTUĞRUL GAZİ evlilik çağına gelen yiğitlerini , Kara Keçili Yörük kızlarıyla evlendirirmiş . Zira , Kara Keçili Yörük kızları , güzel olmalarının yanında , çok dürüst , sağlam karakterli , becerikli , yiğitleri gibi ata binen , kılıç kuşanan gerektiğinde yiğitleriyle birlikte cenge giden ve cenk tutuşan , üstün vasıflar olduğu çok iyi biliniyormuş . Ertuğrul Gazi , oluşturduğu bu güzel ortamda , zaman zaman komşu olduğu ve Tekfurlar tarafından korunan , BİZANS topraklarına akınlar düzenleyerek gücünü test ettiği de tarih kitaplarında yer almaktadır .
    Ertuğrul Gazinin ölümünden sonra oğlu OSMAN GAZİ Uç Beyliğine getirilmiştir . Tarihte kurulmuş en büyük Türk Devleti olan OSMANLI DEVLETİ , 1299 yılında OSMAN GAZİ tarafından BİLECİK / SÖĞÜT bölgesinde kurulmuştur . Kısa sürede süratle genişleyerek büyüyen OSMANLI DEVLETİ koca bir İMPARATORLUK haline gelmiştir
    . Asıl konumuz olan Yörüklerin kahramanlıklarını ve özelliklerini Osmanlı padişahlarından örnek vererek araştırmamı noktalamak istiyorum . Osmanlı Padişahlarından İkinci ABDÜLHAMİT , kendisinden önceki iki padişahın da haksız yere tahttan indirildiğini düşündüğü için güvenliğine son derece önem veriyormuş . Bu nedenlerle YILDIZ SARAYIN 'da doğrudan kendisine bağlı SARAY MUHAFIZ BÖLÜĞÜ 'nü kurmuştur. Daha sonraki yıllarda bu Bölük Muhafız Alayına dönüştürülmüştür . Abdülhamit Saray Muhafız birliğin de görev yapacak askerlerini SÖĞÜT yöresine yerleşen ÖZ HEMŞERİLERİM dediği Kara Keçili Yörük yiğitlerinden seçermiş . Abdülhamit'in yıllarca Başkatipliğini yapan TAHSİN PAŞA anılarında (16) Kara Keçili Yörük yiğitleri için ‘’Damarlarında TÜRK neslinin TEMİZ ve MÜBAREK kanı dolaşan Kara Keçili Yiğitlerinin , hiçbir ferdi , hiç bir şekil ve surette ne şahsen ve ne de birilerinin aracılığı ile fitne fesatlık etmemiş ve fenalığa alet olmamışlardır . Muhafız Bölüğünde ki veya Alayındaki ki görevlerine adeta bir KAYA GİBİ tertemiz gelmişler bir KAYA GİBİ , tertemiz gitmişlerdir . Padişahımıza ve vatanımıza bağlılıkları her türlü takdirin üstündedir . Allah hepsinden razı olsun , yolları açık , tuttukları altın olsun '' diyerek Kara Keçili Yörük Yiğitlerine övgüler yağdırmıştır . Anadolu da yaşayan diğer Yörük yiğitleri de bulundukları ve yaşadıkları yörelerin de benzer kahramanlıklar göstermişlerdir .
    Keza , İstiklal Harbi döneminde , Yörük Efelerinin özellikle BATI ANADOLU' da ki Yunan işgaline karşı büyük direniş gösterdikleri de bilinmektedir . Bazen Nizami Ordu Birlikleriyle cephelerde muharebelere katılmışlar , bazen de cephe gerisinde kalarak GERİLLA Muharebeleri vererek YUNAN Ordusunun büyük ölçüde yıpratılmasını , zayiat vermesini sağlamışlardır . Özellikle , Anadolu içlerine doğru ilerlemeye çalışan Yunan Birlikleri'nin lojistik Destek (araç , gereç , mühimmat , erzak , levazım , akaryakıt vb. ) hizmetlerinin , önemli ölçüde aksatılmalarını sağlamışlardır . Demirci Mehmet Efe , Yörük Ali Efe , Kamalı Efe ve Yanık Efe bunlardan bazılarıdır .
    Özetle ifade etmek gerekirse Köyümüzün de mensubu olduğu Sarı veya Kara Keçili Yörükleri Öz Be Öz TÜRKTÜR ve kahramanca yaşamışlardır . Osmanlı Devleti başta olmak üzere bir çok Türk devletinin kuruluşlarında rol almışlar , her zaman ve her devirde sağlam güvenilir , devletine ve milletine gönülden bağlı bir topluluk olarak tarih sayfalarında yer almışlardır . TÜRKLÜĞÜMÜZLE ve YÖRÜKLÜĞÜMÜZLE her zaman gurur ve onur duyduk . Dünya var oldukça da onur ve gurur duymaya devam edeceğiz . NE MUTLU TÜRKÜM diyerek bu konudaki araştırmalarıma son veriyorum .
    c . Köyümüzün Hangi Yörük Soyundan Geldiğine İlişkin Bir Araştırma
    Kitabımın önceki bölümlerinde de değinmeye çalıştığım gibi soyundan geldiğimiz Yörükler konusunda bir değerlendirme ve yorum yapmak istiyorum . Bilindiği gibi , köyümüz Yörük soyundan gelmektedir . Yaşam tarzımız , adet ve ananelerimiz ve kültürümüz de bunu doğrulamaktadır . Ancak , hangi Yörük soyundan geldiğimiz konusunda bu güne kadar tam bir fikir birliği sağlanamamıştır . Sarı Keçili Yörük’ ü olduğumuzu söyleyenler olduğu gibi , Kara Keçili Yörük’ ü olduğumuzu söyleyenler de vardır . Nitekim benim çocukluk ve gençlik yıllarında , yani 1950/1960 ‘ lı yıllarda görüşlerini alabildiğim yaşlıların çoğunluğu ninem ÜMMÜ GÜLSÜN’ ün (1868/1955) yaş arkadaşlarıydı . KARABIÇAK (1868) dede , İmamların HÜSEYİN(1878) dede , Deli Göz Oğlu MEHMET(1885) dede , Hasan Çavuş ve Molla YUSUF OĞLU bunlardan bazıları olup , o zamanlarda , hepsi de yetmişli/seksenli yaşlardaydılar . Daha sonraki yıllarda , yani benim gençlik , olgunluk ve yaşlılık dönemlerinde de değişen bir şey olmamıştı veya aynı teraneler devam ettirilmişti . Yani köylülerimizin bazıları Sarı Keçili , bazıları da Kara Keçili Yörük soyundan geldiğimiz tartışmasını sürdürüp gidiyorlardı . Ama elle tutulur , gözle görülür somut deliller yoktu . Özetle ifade etmek gerekirse , söylenenlerin hemen hemen hepsi veya çoğunluğu gerçek bilgi ve belgelere dayanmayan , kulaktan dolma duyumlar , bilgiler veya rivayetler şeklinde olduğu ifade edilebilirdi .
    T Bu konuda tarihi kaynaklara dayanarak yaptığım araştırmalarda genel olarak Orta Asya’dan ANADOLU’ ya gelen YÖRÜKLER’ den Sarı Keçili Yörüklerinin Güney TOROSLAR bölgesine , yani KONYA , BEYŞEHİR , KARAMAN, MERSİN , SİLİFKE , ALANYA ve ANTALYA yörelerine yerleştikleri tarih kayıtlarında yer almaktadır . Ayrıca , halen bu bölgelerde SARI KEÇİLİ YÖRÜKLERİ bazı unsurları ile göçebe hayatını sürdürdükleri de bilinmektedir . Bu arada , bazı kaynaklar da Sarı Keçili Yörük Aşiretinin bir kısım unsurlarının Sandıklı , Dinar , Dazkırı ve Başmakçı yöresine doğru giderek bu şehirlerde ve kırsal alanlarında yerleştiklerine de tarih kayıtların da rastlanmaktadır .
    Diğer taraftan , Ertuğrul Gazi liderliğinde ANADOLU’ ya gelen Kara Keçili Yörükleri ana unsurlarıyla ESKİŞEHİR , BİLECİK ve SÖĞÜT bölgelerine yerleşmişlerdir . Yine tarihi kaynaklara göre Kara Keçili Yörüklerinin SÜLEYMAN ŞAH yönetimindeki bazı unsurları SURİYE ‘nin HALEP ve ŞAM bölgelerinde yaşamışlarını sürdürmüşlerdir . Bilindiği gibi SÜLEYMAN ŞAH’ ın Türbesi halen Suriye toprakları içinde bulunmaktadır . Ertuğrul Gazi yönetiminde ki Yörüklerin çoğunluğu ANADOLU topraklarının büyük bir bölümünü elinde bulunduran ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’ nin , Bizans Tekfurlarına karşı UÇ BEYLİĞİ görevini yürütüyorlardı . Başka bir ifadeyle BİZANS saldırılarına karşı ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ sınır güvenliğini/emniyetini sağlıyorlardı . Daha sonra ki yıllarda ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ yıkıldıktan sonra Anadolu da bir çok BEYLİKLER kurulmuş olup bu arada 1299 yılında da OSMANLI Devleti kurulmuş , daha sonraki yıllarda da bu devlet büyük bir İmparatorluk haline gelmiştir . Bu arada Kara Keçili Yörüklerinin Güney kolunu oluşturan bazı unsurlarının da AFYON , Sandıklı , Dinar ve Başmakçı yörelerine yerleştikleri de yine tarih kayıtlarında görebiliyoruz . Nitekim , halen Sandıklı ve Hocalar İlçelerine bağlı kırsal kesimlerde Koca Yayla Köyünde ve Tuğla Yaylası bölgelerinde göçebe hayatını sürdüren Kara Keçili Yörükleri bulunmaktadır . Keza Dinar yöresinde de özellikle ÇÖL OVASI bölgesinde bazı köylerde Kara Keçili Yörük mensuplarının yaşadığı tarih kayıtlarında yer almaktadır . Daha önce de açıklaya çalıştığım gibi , mensubu olduğumuz tahmin edilen Yörüklerin Sarı Keçili veya Kara Keçili Yörükleri 1700 ‘ lü yıllarda , AFYON , BOLVADİN . ÇAY yöresinde yaşadıklarını ve genel hatlarıyla ÇAY , ŞUHUT güneyi , SANDIKLI Dağları güneyi ve KARAKUŞ Dağları kuzeyi arasında ki vadi bölgesini kullanarak DİNAR bölgesine geldiklerini izah etmeye çalışmıştım. Bu cümleden hareket ederek daha önce yayınlanan ‘’ KAPLANLI KÖYÜ VE ANILARIM’’ adlı kitabımda da köyümüzün de Kara Keçili Yörükler’ in den olabileceğini söylemek daha mantıklı ve akla uygun gelmektedir ifadesine yer vermiştim . Hatta bir önceki kitabım da Kara Keçili Yörükleri hakkında da bir araştırma yaparak elde edebildiğim bilgileri de siz hemşerim ve okurlarımla paylaşmaya çalışmıştım . Ancak bu konulara ilişkin çelişkili bilgilerin çokluğu ve net bilgilerin olmaması karineyle sonuca gitmemizi zorlamaktadır . Nitekim daha sonra ki tarihlerde yaptığım araştırmalarda ulaşabildiğim kaynaklara göre bu konularda ki belirsizliğe kısmen ışık tutacak nitelikte bulgu ve belgelere ulaşılmıştır .
    Araştırmacı Yazar Doktor Muharrem BAYRAK ‘’Kara Keçili Yörük Aşiretinin Tarihi ve Kültürü’’ adlı eserin de Afyon bölgesine gelen Yörüklerin şu şekilde iskan edildikleri görüşüne yer vermiştir . Kara Keçili Yörükleri Güney Kolu Aşiretinin bazı unsurlarının Afyon Merkez , Sincanlı , Bayat , İhsaniye şehir merkezlerine ve köylerinde iskan edildiklerini , Sarı Keçili Yörüklerinin bir kısım unsurlarının ise ; Bolvadin , Çay , Sandıklı , Evciler , Dinar , Dazkırı , Başmakçı şehir merkezlerinde ve köylerinde iskan edildiklerini ifade etmiştir . Keza , Emekli Öğretmen ve Araştırmacı Yazar Doktor Mehmet TEKİN’ de ‘’AYFOĞMUŞ TARİHİ’’ adlı eserinde de aynı doğrultuda görüş ortaya koyduğuna tanık oldum . Köyümüzden bilim insanı olarak yetişen ve kendisi ve varlığı ile gurur duyduğumuz Profesör Doktor Mehmet Zeki YILDIRIM hocamızın ‘’ KAPLANLI KÖYÜ İSMİNİ NEREDEN ADLI ‘’ adlı makalesinde ve yine köyümüz eşrafından Mehmet Baki ATIŞ hemşerimizin de ‘’KIL ÇADIRDAN BU GÜNE EBER (KAPLANLI) adlı yayınlanan makalesinde de köyümüzün Sarı Keçili Yörük Aşiretinden olduğu görüşüne yer vermişlerdir . Ayrıca , Yörük Tarihi Araştırmacı Yazarlarından Ahmet ERGUN ve Mehmet Akif TERZİ ‘’OSMANLI NÜFUS DEFTERİNDE 1843 ISPARTA ‘’adlı eserlerin de köyümüz ile ilgili Sarı Keçili Yörüklerinden ‘’EBER YÖRÜKANİ AŞİRETİNDEN EBER CEMAATİ ‘’ ifadelerine yer vermiş olduklarını görüyoruz. Ayrıca , aynı eserde Sarı Keçili Yörüklerinden olan EBER Cemaatinin 1831 yılından 30/40 yıl önce yani 1780 /1790’lı yıllarda ESKİ KÖY bölgesinde yaşamaya başladıkları , tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları , vergilerini muntazam ödedikleri ifadelerine yer vermişlerdir . Adı geçen eserde köyümüzün bulunduğu yer Aydoğmuş Köyüne birkaç saatlik mesafede bulunan MEZRAA (Eski Köy Bölgesi) olarak ifade edilmiştir . Görüşlerine ve eserlerine değer verdiğim en önemlisi kaynak gösterilerek verdikleri bilgilerine inandığım Araştırmacı Yazarlar olan BAYRAK , TEKİN , ERGUN , TERZİ , YILDIRIM ve ATIŞ’ ın görüşlerine aynen katıldığımı belirtir ve köyümüzün SARI KEÇİLİ YÖRÜKLERİN’ den olduğu görüşünü ben de katılıyorum . Sonuç olarak ta Köyümüzün SARI KEÇİLİ YÖRÜLERİ’ inden olduğunu söylemek en mantıklı yoldur .
    Görüldüğü gibi kaynak yetersizliğinden ve kargaşasından dolayı köyümüzün hangi Yörük soyundan geldiği konusunda tereddütlerim kısmen giderilmiş olsa da hala devam etmekte olduğunu söyleyebilirim . İnanıyorum ki bizlerden sonra gelecek genç nesiller bizim çalışmalarımızı baz kabul ederek , daha kapsamlı araştırmalar yaparlar bizlerin ve bizlerden önce yaşayanların muallakta bıraktıkları bu konulara açıklık getirir ve netlik kazandırırlar . Buna tüm kalbimle inanmak istiyorum . Bana göre pek te önemli olmaya , hangi Yörük soyundan gediğine ilişkin araştırmalarıma ve yazılarıma büyük vatan şairi ve yazar ZİYA GÖKALP 'in şu dizeleri ile son vermek istiyorum ‘’SORMA BANA OYMAĞIMI BOYUMU , BEŞ BİN YILDIR MİLLET OLARAK YAŞARIM . BANA OĞUZ , OSMANLI DEME , BEN TÜRKÜM . BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR '' Kara Keçili olmuşuz , Sarı Keçili olmuşuz hiç fark etmez .'’HEPİMİZ ; ÖZ BE ÖZ TÜRKÜZ '' ve ‘’TÜRKLÜĞÜMÜZLE DE HER ZAMAN GURUR DUYDUK VE DÜNYA VAR OLDUĞU SÜRECE DE GURUR DUYMAYA DA DEVAM EDECEĞİZ’’. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE diyerek araştırmalarımı noktalamak istiyorum .

  • Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen
    Musa KURT Emekli Asker ve Akademisyen