Kültür Sanat Edebiyat Şiir

vezir sizce ne demek, vezir size neyi çağrıştırıyor?

vezir terimi Bilhan Erden tarafından 03.02.2005 tarihinde eklendi

  • Metin Bedir
    Metin Bedir05.03.2013 - 00:24

    vezir hakkında herkes azçok bi bilgiye sahip olabilir. ama esas önemli olan haset veziri bilip algılamak gerekli.çünkü türkün bekası tehlikede.türklük için çalışıyor gözüküp türklüğün altını oyan haset vezirlerden allah ülkemizi korusun.

  • Metin Bedir
    Metin Bedir05.03.2013 - 00:19

    yahudiler arasında zalim isa düşmanı ve hıristiyan öldüren bi hükümdar vardı. Peygamberlik zamanı ve nöbeti isa’nındı. Musa devri geçmişti. Öyle
    olmakla beraber o, Musa’nın; Musa da o’nun ruhu mesâbesindeydi. O şaşı
    hükümdar Allah yolunda iki demsâz ve hemdem olan Musa ve isa’yı birbirinden
    ayrı gördü. Yahudi hükümdar çıfıtlık kini ile o kadar şaşı oldu ki, aman Yâ Rabbî
    sana sığındık! Ben Musa dininin hâmî ve yardımcısıyım diye yüz binlerce mazlum
    mümîni öldürdü. Yahudi hükümdarın sapık ve hileci bir veziri vardı ki hile ile
    suyun üstüne düğüm vururdu. Bu vezir dedi ki, Hıristiyanlar canlarını kurtarmak
    için dinlerini hükümdardan gizlerler. Onları öldürme ki, öldürmenin faydası
    yoktur. Din, misk ve öd ağacı değildir ki kokusu olsunda ondan anlaşılsın.
    Hükümdar vezire sordu ki o halde ne tedbir alalım? Bu hilenin, bu yalanın –Yani
    iseviliğin- yayılmasına mâni olmanın çaresi nedir? Tâ ki dünyada Nasrâniliğini
    ilan eden, yahut gizli din kullanan bir Hıristiyan kalmasın. Vezir dedi ki: Şahım,
    kulağımı ve elimi kestir ve acı bir hüküm ile burnumu ve dudağımı yardır. Ondan
    sonra beni darağacının altına getir. O sırada bir şefaatçi çıksın ve senden affımı
    istesin. Bu işi tellal çağrılan ve kalabalık olan dört yol ağzı bir meydanda yaptır.
    Ondan sonra beni yanından uzaklaştır ve uzak bir şehre sür ki, Hıristiyanlar
    arasında şer ve fitne çıkarayım. Gizli olarak diyeyim ki: Ben sırren Hıristiyan’ım.
    Ey sırların âlimi olan Rabbim sen bilirsin. Şah benim imânıma vâkıf oldu.
    Yahudilik taassubu dolayısıyla canıma kastetti. Dinimi gizlemek, şahın dinini
    izhâr etmek istiyordum. Şah esrarımdan koku aldı. Sözlerim onun nezdinde
    töhmetli tutuldu. Şah bana dedi ki: Senin sözün, içinde iğne bulunan ekmek
    gibidir. Senin kalbinden benim kalbime pencere vardır. Ben o kalp penceresinden
    senin halini gördüm. Halini görüp anladığım dedikoduna kulak asmam. Eğer isa
    dini yardımcım olmasaydı şah beni çıfıtçasına parçalatacaktı. isa için canımı
    feda eder, başımı veririm. Hatta bundan dolayı kendimi yüz bin kere minnettar
    sayarım. isa’dan canımı esirgemem, lakin onun dinine dair iyiden iyiye
    malumatım vardır. O pak dinin birtakım cahiller arasında kalıp ziyana uğrayacağına hayıflanıyorum. nnarını belimize bağlamışız. Ey insanlar; zaman isa devridir. O’nun dinine ait
    esrarı candan gönülden dinleyiniz.
    Vezir bu hileyi sayıp dökünce, hükümdarın kalbindeki endişeyi tamamıyla izâle
    etti. Hükümdar vezirin dediği siyaseti onun hakkında yaptırdı. Ahali ise vezirin
    cürümü ve cezası karşısında hayran kaldı. Hükümdar veziri, Hıristiyanların
    bulunduğu memlekete sürdü. O da gittiği yerlerde onları davete başladı. Yavaş
    yavaş mezhebine girmek suretiyle yüz binlerce Hıristiyan vezirin başına toplandı.
    Vezir o cemaate Đ ncil’in, zünnarın, namazın esrarını gizlice anlatıyordu. Vezir
    zâhirde din hükümlerinin vâizi idi. Lâkin batında ve hakîkatte kuşbazların ıslığı
    ve tuzağı gibiydi. Bundan dolayı ashaptan bazıları, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ’den
    insanı azdıran nefsin hilesine dair malumat isterlerdi... Hıristiyanlar tamamıyla o
    vezire tabi oldular. Zaten avam insanların taklit kuvveti nedir ki? Vezirin
    muhabbetini kalplerine ektiler. Kendisini Đ sa’nın vekili farz ettiler. O vezir
    hakikatte tek gözlü ve melun bir deccal idi. Ey ni’me’l-mûîn olan Allah; imdâda
    yetiş! ... O alçak vezirin aslı ve mayası haset idi. Onun kulağını ve burnunu batıl
    yere ve bedava olarak verdi... Vezir gibi halkı sapıtmayı kendine sermaye yapma
    ve herkesi namazdan, niyazdan ve ibadetten alıkoyma.
    O kafir vezir ki din nasihatçisi kılığına girmiş, hile ile bâdem helvasına sarımsak
    karıştırmıştı. Kuvve-i zaikası olanlar –yani ağzının manevi tadı yerinde
    bulunanlar- vezirin sözlerindeki lezzet arasında bir de acılık duyuyorlardı. Vezir
    nükteli sözler söylüyordu. Lakin o sözler, içine zehir karıştırılmış şeker şerbeti
    gibi idi. Vezirin zahiri kelamı: Hak yolunda gayretli ol diyordu. Zımnen ve fiilen
    ise rûha atâlet ve miskinlik tavsiye ediyordu... Veziri dinleyenlerden her kim
    anlayışlı ve zevk sahibi değilse, vezirin sözleri onun boynuna halka gibi
    geçiyordu. Hükümdardan ayrı olarak vezir altı sene müddetle isevi’lerin penâhı
    ve muktedâsı oldu. Halk –yani Hıristiyanlar- dini de, kalbi de ona teslim ettiler,
    onun emrine ve hükmüne karşı can fedâ edecek dereceye geldiler. Vezir ile
    hükümdar arasında gizli muhabere oluyordu. Vezirin vaatlerinden hükümdarın
    kalbi rahatlaşıyordu. Hükümdar ona: Ey benim makbulüm, zamanı geldi.
    Kalbimdeki endişeyi çabucak gider, diye bir mektup yazdı. Vezir ise “Şahım isa
    dinine fitne düşürmek işiyle meşgulüm”, diye cevap gönderdi.
    isa kavminin rabt u zabt hususunda on iki hakimi vardı. Her fırka, ayrı bir beyin
    tabii idi ve tamahkarlık sevkiyle onun kulu ve kölesi olmuştu. Bu on iki bey ile
    onların kavmi, o nişanı kötü vezirin itaatine girmiş ve bendesi olmuştu. Hıristiyan
    beyleriyle tâbîlerin hepsi de vezirin sözlerine kanmışlar, ahvâl ve harekâtına
    bağlılık göstermişlerdi. Vezir öleceksin demiş olaydı, o beylerden her biri, her an
    ve saat huzurunda can verirdi. Vezir o beylerden her birinin namına bir tomar
    tanzim etti ki tomarların hepsi de meslek ve mezhep itibarıyla bambaşka idi. O
    tomarlardan her birinin hükümleri başka türlü ve biri, başından sonuna diğerine
    aykırı idi. Tomarın birinde, riyâzet ve açlık yolunu, tövbenin ve günahlardan
    dönüşün rüknü kılmış. Tomarın birinde demişti ki: Riyâzetin faydası yoktur. Bu
    yolda cömertlikten başka kurtulacak cihet bulunmaz. Tomarın birinde de demiştiki; senin açlığın da cömertliğin de mağbuduna karşı şirk koşman olur. Gamda
    olsun, rahatta olsun, tevekkül ve teslimden başka amellerin hepsi hile ve tuzaktan
    ibarettir. Tomarın birinde demişti ki: Vacip olan hizmettir. Yoksa tevekkül
    düşüncesi bâis-i töhmettir. Tâ ki o emir ve nehiylerle kendi aczimizi ve Hakk’ın
    kemâl-i kudretini görüp anlayalım. Tomarın birinde demişti ki: Kendi aczini
    görme, aklını başına al. Kendinde acz görmek, Allah’ın nimetine küfran göstermektir. Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır. Kendindeki kudreti Allah’ın
    bir nimeti bil. Tomarın birinde demişti ki: Bu ikisinden –yani kendinde acz ve
    kudret görmekten- geç. Nazara sığan, görülebilen her ne varsa tevhid yolunda
    manevi put sayılır. Tomarın birinde demişti ki: Bu mumu söndürme. Çünkü nazar
    ve istidlâl bu meclisin mumu gibidir. Nazar ve istidlâlden geçersen, vuslat
    gecesinin yarısında mumu söndürmüş, karanlıkta kalmış olursun. Tomarın
    birinde demişti ki: Korkma, nazar ve istidlâl mumunu söndür. Yani müessiri
    bulmak için esere bakmaktan vazgeç ki ona mukabil yüzlerce nur görmüş olasın...
    Tomarın birinde demişti ki: Allah sana ne vermişse, onu icâd ederken sana şirin
    kılmıştır. Tomarın birinde demişti ki: Kendi isteğini bırak. Çünkü senin tabiatınca
    makbûl olan, kötü ve merdûd bir harekettir. Tomarın birinde demişti ki: Allah’ın
    müyesser kıldığı şeyler –yani icrasını kolaylaştırdığı hareketler- kalbin hayâtı ve
    rûhun gıdasıdır... Tomarın birinde demişti ki: Kendine bir üstat bul. Haseb ve
    neseb dolayısıyla âkıbet-i umûra vâkıf olamazsın. Tomarın birinde demişti ki:
    Üstadı tanıdığın için üstat sensin. Tomarın birinde demişti ki: Bunların hepsi
    birdir. Đ ki gören şaşı bir zavallıdır. Tomarın birinde demişti ki: Yüz nasıl bir
    olur? Böyle düşünen delidir. Her biri diğerine zıt bir sözdür. Nasıl olabilir ki biri
    zehir, öbürü şekerdir?
    Đ sa dininin düşmanı olan o Yahudi vezir bu tarzda ve nevide on iki tomar yazdı...
    O Yahudi vezir hükümdarı gibi cahil ve gâfil idi. Bunun için kadim ve kabulü
    zaruri olan bir emr-i ilâhî ile pençeleşmeye kalkıştı. Öyle bir Kâdir-i mutlak
    uğraşmak istedi ki, bunun gibi yüzlerce âlemi bir dem içinde, yahut bir kün
    emriyle yokluktan vücûda getirir... O vezir de, onun gibi yüz, hatta yüz bin vezirin
    de hîlesini Allah, bir kıvılcımla mahveder. Cenab-ı Hak, o Yahudi vezir ve
    emsâlinin düşündükleri hileleri, mazlumlar hakkında hikmet hâline getirir. Yine
    zehirli su gibi olan tezvirlerini mağdurları için şerbet derecesine çıkarır... O
    vezir, kendiliğinden başka bir hile yaptı. Vaazı bıraktı, halvete oturdu. Kırk elli
    gün kadar halvette oturup müritlerini ayrılık ateşine yaktı. Halk o vezirin hâl u
    kâli ve zevk u iştiyâkından deli divâne oldu. Müritler ağlayıp vezirin dışarı
    çıkması için yalvarıyorlardı. O ise halvet hanesinde riyâzat yüzünden iki kat
    olmuştu. Müritler diyorlardı ki: Sensiz bizim için hidayet nuru yoktur. Yedici
    bulunmazsa körün hali nasıl olur? ikram ve ihsan etmiş olmak için ve Allah
    aşkına artık bundan fazla bizi kendinden ayırma. Biz çocuk gibiyiz ki sen de
    dadımız mesâbesindesin. Terbiye ve irşâd gölgeni başımızdan eksik etme. Vezir
    dedi ki: Rûhum dostlarımdan uzak değildir. Lakin dışarıya çıkmam için müsaade
    yoktur. Hıristiyan vezirleri şefaat için, diğerleri de nefislerini kötülemek üzere
    vezirin yanına geldiler. Dediler ki: Ey kerim olan vezir, biz sensiz, gönlümüzden, dinimizden yetim kalmış olduk. Bizim için bu ne bedbahtlıktır. Sen halvetten
    çıkmamak için bahane buluyorsun. Bizim ise yüreğimiz yandığı için yüreğimizi
    çekiyoruz. Biz senin güzel sözlerine alışmış, süt gibi olan hikmetlerini bol bol
    içmiştik. Allah aşkına olsun bize bu cefayı etme, lutfeyle de halvetten çıkmak için
    bugünü yarına bırakma. Bu aşıklar sana gönül vermişlerdir. Sen olmayınca
    delâlete düşeceklerdir. Hepsi de senin firakında karada kalmış balık gibi
    çırpınıyorlar. Derenin bendini aç da suyu salıver. Ey şu asırda misli bulunmayan,
    Allah aşkına olsun, halkın feryâdına koş ve imdâda yetiş. Vezir dedi ki: Ey
    dedikoduya angarye olarak tutulmuş gevezeler, ey vaaz, söz, dil ve kulak
    arayanlar. Adi bir hissin mevzii bulunan kulağınıza pamuk tıkayınız, bilakis
    gözünüzdeki his bağını çözüp atınız. Guş-ı sırrın, yâni bâtın kulağının pamuğu bu
    zahirdeki kulaktır. Bu kulak tıkalı bulunmadıkça manevi kulak sağır demektir.
    Hissiz, kulaksız ve fikirsiz olun ki irciğ hitabını işitesiniz... Müritlerin hepsi
    dediler ki: Ey sıvışmak için fırsat arayan hakîm, bu hileyi, bu cefayı bize yapma.
    Yük taşıyacak hayvana kudretine göre yük vur. Zayıf insanlara da tâkâtleri
    miktarı iş buyur...Vezir müritlere dedi ki: Delil ve hüccetlerinizi kısa kesiniz.
    Verdiğim nasihatlere kalbinizde ve ruhunuzda yol veriniz. Ben bu halvethaneden
    dışarı çıkamam. Çünkü kalp ahvâli ile meşgûlüm. Müritlerin hepsi dediler ki: Ey
    vezir, sana söylediğimiz sözler, itiraz ve inkar kabilinden değildir. Bizim
    temennilerimiz, yabancıların sözüne benzemez...
    O vezir halvethane dilinden seslendi ki: Ey müritler, malumunuz olsun. Đ sa bana
    bütün dost ve akrabadan münferit ol diye haber gönderdi. Yüzünü duvara çevir ve
    yalnız otur. Hatta kendi varlığından halvet ve inziva et. Bundan sonra konuşma
    yoktur. Artık benim sözle işim gücüm kalmamıştır. Dostlar, Allahaısmarladık. Ben
    ölmüşüm ve dördüncü kat feleğe intikal etmişim. Bu intikalim felek-i nârî altında
    meşakkat çekmemek ve odun gibi yanıp mahvolmamak içindir. Artık dördüncü kat
    semada isâ’nın yanında oturacağım. Sonra Hıristiyan beylerini çağırdı. Tenhaca
    her biriyle görüşüp konuştu. Her birine dedi ki: isa dininde Hakk’ın vekili ve
    benim halefim sensin Öbür beyler senin tebğan olacaktır. isa hepsini senin
    tabilerin kılmıştır. Serkeşlik edecek beyi yakala, ya öldür, yahut esir et. Lakin ben
    sağ oldukça şu vasiyeti kimseye söyleme. Ben ölmedikçe de riyâset ve niyâbet
    talebine kalkışma. işte bu tomarı ve dîn-i Đ sa hükümlerini ümmete karşı birer
    birer ve fesâhatle oku. Beylerden her birine ayrı ayrı olarak Hak dininde senden
    başka vekil yoktur dedi. Her birini birer birer tazîz ve takdîs etti, ona söylediğini
    aynen buna da söyledi. Her birine birer tomar verdi ki murâd ve mazmûnları
    birbirine zıt idi. Eliften ye’ye kadar olan harflerin şekli nasıl muhtelif ise, o
    tomarların metni de öylece birbirine aykırı idi. Bu tomarın hükmü, diğerinin zıddı
    idi. Nitekim bu tezadı evvelce beyân etmiştik. Ondan sonra kırk gün kapısını
    kapadı, kendisini öldürüp varlığından kurtuldu.
    Halk vezirin öldüğünü haber alınca mezarının başı mahşere döndü. Halk, saçını
    sakalını yolarak ve elbisesini yırtarak onun matemine o kadar toplandı ki,
    Arap’tan, Türk’ten, Rum’dan ve Kürt’ten mürekkep o kalabalığın sayısını ancak
    Allah biliyordu. Onun mezarının toprağını başlarına saçtılar. Onun derdinikendileri için derman saydılar. O kimseler, vezirin kabri başında bir ay oturup
    matem ettiler ve gözlerinden kanlı yaşlar akıttılar. Bir ay sonra halk dedi ki: Ey
    büyükler, beylerden vezirin yerine geçecek kimdir? Ki o vezirin makamında imam
    ve muktedâ tanıyalım; ve elimizi, eteğimizi onun eline teslim edelim... O muktedanın yani vezirin ölümünden sonra kalktılar ve yerine vekil istediler. O
    beylerden biri ilerledi. O vefakar kavmin yanına gitti. Dedi ki, işte o zatın vekili,
    hatta Đ sa’nın bu zamanda nâibi bendim. Đ şte bu tomar benim vesikamdır ki ondan
    sonra niyâbet ve riyâset benim hakkımdır. Diğer bir bey de pusudan çıktı ve
    ortaya atıldı; o da hilâfet davâsında idi. O da koltuğunun altında bir tomar
    gösterdi. Bunun üzerine ikisinde de çıfıt gazabı peyda oldu. Diğer beyler de birer
    birer ve birbirinin arkasından keskin kılıçlar çekerek geldiler. Her birinin elinde
    kılıç ve tomar vardı. Neticede azgın filler gibi birbirlerine girdiler. Yüz binlerce
    Hıristiyan maktul düştü. Kesilmiş başlardan tepeler peydâ oldu. Sağdan, soldan
    kan selleri aktı, havaya dağlar gibi tozlar kalktı. Vezirin ektiği fitne tohumları, o
    ölülerin başlarına afet olmuştu. Cevizler kırıldı. Đ çi olanların ölümden sonra
    temiz ruhu kaldı...”3

  • Metin Bedir
    Metin Bedir04.03.2013 - 23:54

    satranç oyunda santaranç tahtasının en teklikeli en güçlü taşı.kale ve filin hareket kabiliyeti tek bi taşta yani vezirde toplanmıştır.vezirini kayebetmiş bi şah yüzde doksan oyunuda kaybeder.

  • Metin Bedir
    Metin Bedir04.03.2013 - 23:50

    hanedanlıklarda padişahtan sonra gelen ikinci en güçlü adam.

  • Mehmetcan Uslu
    Mehmetcan Uslu03.12.2007 - 16:21

    osmanlı devletinde askerlerden büyük rütbeli kimse veya padişatan izin alarak yapılan işin başındaki kişi veya asker.

  • Yasın Muco
    Yasın Muco19.02.2005 - 09:37

    Vezir santrancın en onemli ikinci taşı...Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiş... Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmış...

  • Meliksah
    Meliksah03.02.2005 - 20:36

    Bir çeşit padişahın yalakası