Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık... Güneş, hayale müsaade etmeyecek tarzda her şeyi vazıh ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik...
Ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde durup soluyan kertenkeleleri, denizin kirli suları altında cam kırıklarını, paslı tenekeleri, eski pabuç naaşlarını seyretmenin ne kadar çabuk ruha kesel verdiğini tecrübe etmeyen var mı? Güneşli kırlarda geçen bir gezinti gününden sonra, akşamüstü eve mahzun ve nevmid dönmemenin mümkün olmadığını tecrübelerimle bilirim... Güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır... Onun ışığında eğlenmenin ve mesut olmanın hiç imkanı var mı?
Nihayet akşam oldu... Karanlık bastı... Karşı karşıya oturmuş, iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk... Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk... Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu... Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti... Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği mübhem ve natamam bir alem içindeydik... Artık her şeyi serahatle görmek ıztırabından kurtulmuştuk... Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu... Etrafımızda, gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücut bulmuştu... Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ayışığı içinde birer murassa hayal olmuşlardı... Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin kumları üzerinde ziyadar bir mayi sallanıp şarkı söylüyordu... Dünyanın güzelliğinden korkmağa başlamıştık... Zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu...
Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!
'...Haim Nahum kimdir? Bu yahudi hahambaşının Lozan görüşmelerinde Türk heyetinin yanında işi ne? Niçin Türk istiklali uğruna, o dönemde Amerikalara kadar gidip lobi faaliyetlerinde bulunuyor? Madem Türkiye'yi bu kadar seviyordu, Lozan'dan sonra niçin apar topar vazifesini tamamlamış bir elçi edasıyla Türkiye'yi terk ediyor? İstiklalimiz neyin, hangi manevi kıymetin bedelidir? Bu bedelin feda edilmesinde Haim Nahum'un rolü nedir? '
Kalbimi bezlederim mihnet-ü zevkle dilesen Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen Sevginin meltemidir şimdi ruhumda esen Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen...
'...ağzımı açar açmaz olayları ya da insanları çarpıtan, yoksa kendimi boşa konuşuyormuş gibi duyan ben onun yalın konuşmasını sevmiştim... Söylevci değildim ama, laf ebeliği illetim vardı... Benim için sözlerin başlı başlarına bir olay olması gerekirdi, başka hiçbir olayın tutsağı olamazdı...'
AY
Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık... Güneş, hayale müsaade etmeyecek tarzda her şeyi vazıh ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik...
Ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde durup soluyan kertenkeleleri, denizin kirli suları altında cam kırıklarını, paslı tenekeleri, eski pabuç naaşlarını seyretmenin ne kadar çabuk ruha kesel verdiğini tecrübe etmeyen var mı? Güneşli kırlarda geçen bir gezinti gününden sonra, akşamüstü eve mahzun ve nevmid dönmemenin mümkün olmadığını tecrübelerimle bilirim... Güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır... Onun ışığında eğlenmenin ve mesut olmanın hiç imkanı var mı?
Nihayet akşam oldu... Karanlık bastı... Karşı karşıya oturmuş, iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk... Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk... Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu... Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti... Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği mübhem ve natamam bir alem içindeydik... Artık her şeyi serahatle görmek ıztırabından kurtulmuştuk... Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu... Etrafımızda, gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücut bulmuştu... Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ayışığı içinde birer murassa hayal olmuşlardı... Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin kumları üzerinde ziyadar bir mayi sallanıp şarkı söylüyordu... Dünyanın güzelliğinden korkmağa başlamıştık... Zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu...
Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!
İkdam, 5 Eylül 1928
Oralara buralara gidiyala
Kimseye haber vemiyala
Gizli gizli seviyala
...
'...Haim Nahum kimdir? Bu yahudi hahambaşının Lozan görüşmelerinde Türk heyetinin yanında işi ne? Niçin Türk istiklali uğruna, o dönemde Amerikalara kadar gidip lobi faaliyetlerinde bulunuyor? Madem Türkiye'yi bu kadar seviyordu, Lozan'dan sonra niçin apar topar vazifesini tamamlamış bir elçi edasıyla Türkiye'yi terk ediyor? İstiklalimiz neyin, hangi manevi kıymetin bedelidir? Bu bedelin feda edilmesinde Haim Nahum'un rolü nedir? '
Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz
İçimde uyanan eski bir arzu
Dedi ki yıllardır aradığım bu
Şimdi soruyorum büküp boynumu
Daha önceleri neredeydiniz...
Gelirsin bir gün diye bekledim sana kandım
Kavuşmak ümidiyle beyhude oyalandım
Hasretin ateşini bağrıma basıp yandım
Yalanmış hep sözlerin ah ne yazık
Ben aldandım
Ben inandım
...
'...aşkı beni reddetsin diye ona,önceden karar verdiğim gibi görünmeyi başarabilecek miyim? '
'Limelight' (1952)
Charles Chaplin
Evlerinin önü kuyu
Kuyudan alırlar suyu
Kalk kaçıverelim a dayımın oğlu
Evlerinin önü marul
Sular akar harıl harıl
Var git oğlan dengine sarıl...
Kalbimi bezlederim mihnet-ü zevkle dilesen
Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen
Sevginin meltemidir şimdi ruhumda esen
Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen...
'...ağzımı açar açmaz olayları ya da insanları çarpıtan, yoksa kendimi boşa konuşuyormuş gibi duyan ben onun yalın konuşmasını sevmiştim... Söylevci değildim ama, laf ebeliği illetim vardı... Benim için sözlerin başlı başlarına bir olay olması gerekirdi, başka hiçbir olayın tutsağı olamazdı...'