Eski Roma'daki alt sınıfa verilen isimden gelir. Marx'ın çok defa İşçi Sınıfı yerine kullandığı kavram. Proletarya ya da proleterya diktatörlüğü olarak çoğu yerde geçer...
Bakara Suresi, 206. Ayet: ''Ona: 'Allah'tan kork! ' denildiği zaman da gururu kendisini daha çok günaha iter. Cehennem de onun hakkından gelir. O, gerçekten ne kötü yataktır! ''
İlkokula gitmedi. Babasının dizinin dibinde Kur'an okumayı öğrendi. 15'inde Sartre'la tanıştı. 20'sinde evlendi. 40 yaşında, televizyon sayesinde şöhrete kavuştu. Şeriatı kendisinin durdurduğuna inanıyor
CAN DÜNDAR
Seçim öncesi CHP'nin Hatay mitingini izlemiştim. Baykal'ın yanında üç kişi vardı. Partinin vitrinine çıkardığı üç yeni star: Yaşar Nuri Öztürk, Kemal Derviş ve Bayram Meral… Genel Başkan sahnede onları övgülerle takdim ediyor, kollarını kaldırıp birlik görüntüsü veriyordu. Onlar da kürsüye geldiklerinde Baykal'ı övüyorlardı. Bunlar içinde Yaşar Nuri Öztürk belki de kitlenin en çok tanıdığı isimdi. Onu din sohbeti yaptığı televizyon programlarından biliyorlardı. Hoca, günümüzün 'tele-vaiz'iydi. Atatürk'le dindarlığı bağdaştırmaya çabalayan 'laik kesimin gurusu'ydu adeta… Anadolu'daki söyleşilerinde yaşanan izdiham ona, post-modern bir tarikat lideri statüsü kazandırmıştı. İşte artık CHP'de, Baykal'ın yanıbaşındaydı. Kürsüde şöyle konuşuyordu: 'Peygamber efendimiz 'Kanında haram lokmadan eser olan Allah'a gidemez' diyor. Ben damarlarında haram lokma olmayan bir yağız delikanlı buldum. Bu Türkmen alperiyle hayallerime koşabilirim.' Ancak o yağız Türkmen delikanlısı son Kurultay akşamı, oylamaya dört saat kala Öztürk'ü partiye davet etti ve üzgün bir edayla 'İl başkanlarımız sizi parti meclisinde istemiyorlar. Çok uğraştım, ikna edemedim' dedi. O artık 'istenmeyen adam'dı. Sonradan il başkanları toplantısına başlarken Baykal'ın 'Derviş'le Meral'i parti meclisine isteyebilirsiniz, ama Öztürk'ü dinlendireceğim' dediğini öğrenecekti. Bu, ona göre 'Bir Baykal klasiği'ydi. 'Hata yapmasa benim sayemde fazladan yüzde 10 oy alır, koalisyon başı olurdu' diyordu. Bu özgüveni yaratan formül kendi kişiliğindeydi: 'Ben bir Kur'an bilginiyim. Bu, benim din referansım. Ben sosyal demokratım. Bu da siyasi anlayışım. Ve ben Atatürkçüyüm. Bu üçünden bir sentez yapılması gereğine inanıyorum.' Peki proletaryanın siyasetini Nutuk ve Kur'an'la buluşturan bu siyasi çizgi nasıl bir yaşam içinde şekillenmişti? Bu mucizevi formülün sırrı, Yaşar Nuri Öztürk'ün hayat hikâyesinde gizli.
Ev değil akademi Trabzonlu Öztürkler'in soyu, baba tarafından 6-7 göbek ötede Malatya'ya uzanıyor. Secere daha geriye götürüldüğünde Bağdat'a çıkıyor. Anne tarafı ise Bayburtlu… Babasının dedesi 'allame' lakaplı Mehmet Ali Efendi'ymiş. Sürmene'de lakabına yakışır bir kütüphane bırakmış ardında… Babasının amcası Küçük Hasan Efendi ise bir şeyhmiş. Halen mezarı ziyaretgâh olan bir tasavvuf erbabı… Yaşar Nuri, 1945'te, babasının annesiyle tanıştığı Bayburt'ta doğmuş, ama Sürmene'nin Fırdıcak köyünde büyümüş. Köy, 'iliklerine kadar mutaassıp'mış. Öztürk'ün tabiriyle 'hurafeci dinin cenderesinde bir yer…'
Babasının kucağında Dedeleri gibi babası da tüccarmış. 'Sofrası bereketli bir ailede yetiştim' diyor Öztürk; 'Tabiri caizse evimiz akademi gibiydi. Evde 24 saat Yunus'tan Mehmet Akif'e, Mevlana'dan Fuzuli'ye şiirler okunur, rüya tabir edilir, siyasi yönlendirmeler yapılırdı. Annem de beş vakit namazında başı örtülü ve köyün tek okur yazar kadınıydı. Babam ise 10 yaşından itibaren Kur'an'ı ezbere okumuş, kazaya namaz bırakmamış bir adamdı, ama tam bir sosyal demokrattı. Atatürk'e ve Ecevit'e hayrandı, ama İnönü'yü sevmezdi. Şimdi anlıyorum ki, onun anladığı, anlattığı din, sosyal demokrasinin ta ciğeriydi.' Yaşar Nuri, işte böyle bir babanın kucağında büyüdü. 'Kucağında', lafın gelişi değil. Gerçekten de köy halkına çocuklarını okula yollamayı telkin ederken kendisi–mecburi eğitim olmasına rağmen- oğlunu ilkokula yollamamış, evde, dizinin dibinde Arapça, Farsça öğretip Kur'an-ı Kerim ezberletmişti. 'Bana dedi ki, 'Orada o kadar yılını kaybetmene yazık. Onun çok üstündesin sen…' Nitekim bana Türk alfabesini bir gün fındık bahçesinde öğretti. Ertesi gün gazete okuyabiliyordum.' Öztürk, anlattıklarındaki fevkaladeliği fark ederek zaman zaman 'Aynen böyle… en küçük bir mübalağa yok' deme gereği duyuyor.
Cansız Hoca 1959'da ilk kez Sürmene'den çıkıp Tokat'a, babasının ilk eşinden olan ablasının evine gitti. Orada 1,5 yıl, 'Çok değerli bir alim' diye tanımladığı Gürcü Mehmet Efendi'den üst düzey Arapça dersleri aldı. Dönüşte babası onu okusun diye Trabzon Diyanet müfettişi Cansız Hoca'ya teslim etti. 'Cansız hoca benim hayatımın en büyük devrimidir' diyor Öztürk: 'Bugün dahi Türkiye'de, İslam din ilimlerinde bir benzeri bulunmayan muhteşem bir insandı. Oflu olduğundan Rumca yoluyla eski Yunanca bilirdi. Arapça ve Farsça'ya da hakimdi. Çoğu kaynağı hafızasından ezbere bilirdi. Ve gariptir, o da babam gibi iliklerine kadar 'solcu' bir adamdı.' Öztürk, bir yandan Cansız Hoca'nın rahle-i tedrisinden geçerken bir yandan da Fransız edebiyatına merak sardı. Fransızca öğrendi. Andre Gide'den, Jean Paul Sartre'a kadar bir dizi Fransız düşünürün eserlerini okudu. Babası 'Tek kanatlı kuş uçmaz' derdi hep… 'Sadece İslam kültürüyle yetinmezse daha iyi uçar'dı.
'Küçük Hoca' O yıllarda Trabzon'da vaaz vermeye başladı Öztürk… Henüz rüştünü ispatlamadan 'Küçük Hoca' olarak nam yapmıştı: 'Trabzon'un en ünlü vaizi bendim. Zeytinlik camiinde ben konuşurken civar kentlerden otobüslerle dinlemeye gelirlerdi. Cadde o kadar dolardı ki, aşağıdaki Saray sinemacısının işletmecisi, müftülüğe başvurup 'İşimize engel oluyor' diye şikayet etmişti. Kürsüde, Batılı düşünürlerden, hümanizm fikrinden örnekler veriyordum. İlerdeki senteze o yaşlardan başlamıştım. Oralarda o zamanlar hayâl bile edilemeyecek şeylerdi bunlar. Birçok hoca efendi, 'Nereden çıktı bu velet' diye söyleniyordu. Hasete maruz kalmaya o yaşlarda başladım. Sokaklarda gezerken herkesin baktığı bir idoldüm artık…'
Aşık Hoca Her idol, kendi hayran kitlesini yaratır. 'Kızların da gözdesi miydiniz? ' diye sordum; politik bir cevapla 'Hanımlarla aram hep iyi olmuştur' dedi Öztürk… Edebiyat yarışmalarına girmiş o yıllarda… Aşk şiirleri yazmaya da çoğumuz gibi o yaşlarda başlamış. Kime? 'O konulara fazla girmeyelim' diyor mahcup bir edayla… Nedenini sonradan anlatıyor. Biri Rize'de, ikisi Trabzon'da üç kızı sevmiş ve üçü de erken ölmüş. 'Bende hatıraları çok kutsal kişilerdir' diye rahmetle yadediyor hepsini… Yaşar Nuri Hoca'nın, 1965'te henüz 20 yaşında, biraz da annesinin ısrarıyla evlendiğini ve genç yaşta üç çocuk sahibi olduğunu da belirtelim.
Erbakan mahvetti O süreçte dışarıdan ilkokulu bitirmiş ve Trabzon İmam Hatip'e girmiş Yaşar Nuri Öztürk... Hafta sonları hocalarına evde Arapça dersi veriyormuş. O yılların imam hatibinin bugünün ilahiyat fakültelerinden bile ileri olduğunu söylüyor: 'Ama bozdular. 1970'te Erbakan geldi ve dedi ki, 'Bilgili olmanız hüner değil, bilgi şeytanda da vardı. Önemli olan dava adamı olmaktır'. Hepsini piyon haline getirdi ve yozlaşma böyle başladı. Din kahvehanelere düştü. Tarih boyunca kutsallığın sembolü olan 'Allahüekber', siyasi rakiplere küfür için kullanılır oldu. Eğer siyasi islamın eli musallat olmasaydı, o imam hatip okulları ülkenin ufkunu aydınlatacaktı. Bugün çektiğimiz acıların hiçbirini yaşamayacaktık. İmam Hatipleri mahveden Erbakan'ın zihniyetidir.'
'Ben durdurdum' Son beş yıldır ekranların değişmez ismi, adeta 'tele-vaizi' oldu Yaşar Nuri Öztürk… Din konusundaki hurafelerle ve yükselen siyasi islamla baş etmeye çalışan Türkiye, onun 'Atatürkçü mümin' çizgisine dört elle sarıldı. Hem dine çağıran, hem bağnazlığa savaş açan tavrını benimsedi. 700 sayfalık Kur'an'daki İslam kitabı 40 baskı yaptı. Yayınladığı Kur'an Meali, 126 baskıya ulaşarak 'Türkiye tarihinin en çok basılan kitabı' ünvanını kazandı. Ve Öztürk, 40 kitabının üzerine, televizyon programları, paneller, kitaplar, gazeteler ve nihayet siyaset meydanları ekleyerek, Türkiye'nin 'resmi' dini otoritesi haline geldi. Son 15 yılda oynadığı role dair iddialı konuşuyor Öztürk: 'Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, eğer din meselelerinde benim getirdiğim mesaj olmasaydı, Türkiye çok daha kötüye giderdi. İslamın siyasallaştırıldığını, dinin saltanat aracına dönüştürüldüğünü zamanında gördüm ve yazılarımla, çıkışlarımla uçuruma gidişi durdurdum. Bunu yapmasam çok insan o akımın peşine takılırdı ve radikal akımların oy oranı bugünkü gibi yüzde 7'lerde kalmaz, 15-20'lere tırmanırdı.'
Yeni misyon İlahiyat profesörü… 1993'ten itibaren İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı… hukukçu… vaiz… hatip… yazar… televizyon programcısı… Ayrıca 20 yıllık judocu… Ve CHP'nin hayalleri kırık politikacısı… Ancak burada bitmedi diyor Öztürk… 'Cumhuriyet varsa din olmasın' diyenlerle 'Din var. Cumhuriyet gerekmez' diyenler arasında sıkışıp kalan Türkiye'nin dinle, Cumhuriyet'i, maneviyatla sosyal demokrasiyi barıştıracak, hurafelerle savaşacak bir siyasi harekete ihtiyacı olduğunu vurguluyor: 'Ama artık ben böyle bir harekette vagon olmam. CHP deneyimi bana gösterdi ki, bu konuda beni vagon yapacak birisi Türkiye'de yok. Eğer tarih ve millet beni böyle bir misyona iterse ben bunun lokomotifi olurum artık.' Anlaşılan o ki Türkiye, beş yıldır ekranında gördüğü bu 'tele-vaiz'i izlemeye devam edecek.
İmam Hatipli 1968'de Trabzon İmam Hatip'ten okul birincisi olarak mezun olup ilk kez İstanbul'a geldi Yaşar Nuri Öztürk… İlahiyat ve Hukuk okudu. Üniversiteler öğrenci olaylarıyla çalkalanırken o 'hümanizmi' ile kenarda durdu. Hukuk'u bitirdikten sonra üniversitede asistan olarak kaldı. Bir yandan da hem avukatlık stajı yapıyor, hem de Son Havadis, Tercüman gibi gazetelerde yazılar yazıyordu. 1980'de İslam felsefesi dalında doktorasını verdi. 1980'lerin başında Amerika'dan öğretim üyeliği teklifi alınca, bir yıl İngilizce kursuna gitti. Sonra New York'a 2 saat mesafedeki Melltown'da lisans üstü düzeyinde İslam düşüncesi dersleri verdi. Burada 'Bir başka kutsal hatıra' dediği bir aşk yaşadı. 1987'de döndü. Döndükten üç hafta sonra TRT'de Asaf Demirbaş'ın sunduğu bir dini programa çıktı. 'Çıkış o çıkış…'
İlk başlarda velet grubu diye önemsememiştim ama klipleri ve albüm kapağı dikkat çekiciydi. Bebek yüzlülerden oluşan bu grubun basit bir hit şarkıları ve geçici şöhretle yetineceklerini sanmıştım. Ama şarkılarını duydukça dinlemeyi bırakamadım. En son albümlerinden, Akira manga filminden bir sahnesi gibi yaptıkları klibi From The İnside şarkısını dinleyince Nedir bölümünde başlıklarını açacak kadar hayran kaldım.
Los Angeles Kaliforniya - Amerika bazli bu grup, Nu Metal'in digerlerine fark atan ikonlarindan biri olmustur. Onceleri Xero olarak bilinen grup 1996'da kuruldu:
Vokal - Mike Shinoda (11 Subat 1977l) , Vokal - Chester Bennington (20 Mart 1976) Gitar -Brad Delson (1 Aralik 1977) Davul - Rob Bourdon (20 Ocak 1979) , Bass - Phoenix DJ - Joseph Hahn (15 Mart 1977)
Phoenix'in daha sonra ayrılması üzerine, gruba Chester Bennington katılır ve grubun ismini Hybrid Theory olarak değistirir; ancak yasal birtakım sebeplerden dolayi grup elemanlari isim olarak 'Linkin Park'ı benimsemek durumunda kalırlar. Bu yeni isim, Santa Monica'da bir mekan olan Lincoln Park'in zaman zaman yapılan değişik telaffuzlarından biridir.
Grup kisa sürede Los Angeles klüp ortamlarında büyük bir etki yaratır ve Warner Brothers Plak Şirketi'nden albüm teklifi alır. Bunun üzerine aranjor Don Gilmore ile birlikte stüdyoya girip ilk albumlerini kaydetmeye başlarlar. Debut album 'Hybrid Theory', metal, hip-hop, endüstriyel ve pop müziğin bir karışımı olarak Korn ve Limp Bizkit gibi öncü grupların albumleri kadar büyük bir izlenim yaratir. 'One Step Closer' adlı şarkının radyolarda sürekli tekrarlanması gibi bir avantajla albü Aralik 2000'de Amerika listelerinde ilk 20'ye girer. Bu arada grubun kurucularıdn Phoenix, gruba yeniden katılır. Hybrid Theory'nin, devam eden iki yıl boyunca, ilk 5'e girmesi ve 'In The End' in single listelerinde iki numara olması, grubun popülerliğini arttırmıştır.
Şarkılarının başka muzik türleriyle karıştırarak yüzlerce versiyonunu yapan grub ve çalışmalarının bir ürünü olan Reanimation ile ne kadar kaliteli olduklarını kanıtlamıştır. Ne kadar imajlarını değiştirmeye çalışsalar da değişen, çocuk yüzleri değil hep şarkıları olmuştur.
Umarım Korn gibi sönmeyip çalışmalarına devam ederler.
Albümleri: Hybrid Theory 2000 Reanimation 2002 Meteora 2003
G3 grubu:
Eskiden, Joe Satriani, Steve Vai, Eric Johnson dı
Şu aralara ise Joe Satriani, Steve Vai, Yngwie Malmsteen
Kırmızı, Sarı, Mavi - Ana Renkler
Turuncu, Yeşil, Mor - Ara Renkler
birey -> aile -> toplum
metaryalist mistizm
Eski Roma'daki alt sınıfa verilen isimden gelir. Marx'ın çok defa İşçi Sınıfı yerine kullandığı kavram. Proletarya ya da proleterya diktatörlüğü olarak çoğu yerde geçer...
her zorlukta bir kolaylık vardır...
Enam Suresi 11. Ayet De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da peygamberlere yalancı diyenlerin sonunun nasıl olduğunu bir görün!
Bakara Suresi, 206. Ayet:
''Ona: 'Allah'tan kork! ' denildiği zaman da gururu kendisini daha çok günaha iter. Cehennem de onun hakkından gelir. O, gerçekten ne kötü yataktır! ''
'Küçük hoca' büyük yolda
İlkokula gitmedi. Babasının dizinin dibinde Kur'an okumayı öğrendi. 15'inde Sartre'la tanıştı. 20'sinde evlendi. 40 yaşında, televizyon sayesinde şöhrete kavuştu. Şeriatı kendisinin durdurduğuna inanıyor
CAN DÜNDAR
Seçim öncesi CHP'nin Hatay mitingini izlemiştim. Baykal'ın yanında üç kişi vardı. Partinin vitrinine çıkardığı üç yeni star: Yaşar Nuri Öztürk, Kemal Derviş ve Bayram Meral…
Genel Başkan sahnede onları övgülerle takdim ediyor, kollarını kaldırıp birlik görüntüsü veriyordu. Onlar da kürsüye geldiklerinde Baykal'ı övüyorlardı.
Bunlar içinde Yaşar Nuri Öztürk belki de kitlenin en çok tanıdığı isimdi.
Onu din sohbeti yaptığı televizyon programlarından biliyorlardı.
Hoca, günümüzün 'tele-vaiz'iydi. Atatürk'le dindarlığı bağdaştırmaya çabalayan 'laik kesimin gurusu'ydu adeta… Anadolu'daki söyleşilerinde yaşanan izdiham ona, post-modern bir tarikat lideri statüsü kazandırmıştı.
İşte artık CHP'de, Baykal'ın yanıbaşındaydı.
Kürsüde şöyle konuşuyordu:
'Peygamber efendimiz 'Kanında haram lokmadan eser olan Allah'a gidemez' diyor. Ben damarlarında haram lokma olmayan bir yağız delikanlı buldum. Bu Türkmen alperiyle hayallerime koşabilirim.'
Ancak o yağız Türkmen delikanlısı son Kurultay akşamı, oylamaya dört saat kala Öztürk'ü partiye davet etti ve üzgün bir edayla 'İl başkanlarımız sizi parti meclisinde istemiyorlar. Çok uğraştım, ikna edemedim' dedi.
O artık 'istenmeyen adam'dı.
Sonradan il başkanları toplantısına başlarken Baykal'ın 'Derviş'le Meral'i parti meclisine isteyebilirsiniz, ama Öztürk'ü dinlendireceğim' dediğini öğrenecekti.
Bu, ona göre 'Bir Baykal klasiği'ydi.
'Hata yapmasa benim sayemde fazladan yüzde 10 oy alır, koalisyon başı olurdu' diyordu. Bu özgüveni yaratan formül kendi kişiliğindeydi:
'Ben bir Kur'an bilginiyim. Bu, benim din referansım. Ben sosyal demokratım. Bu da siyasi anlayışım. Ve ben Atatürkçüyüm. Bu üçünden bir sentez yapılması gereğine inanıyorum.'
Peki proletaryanın siyasetini Nutuk ve Kur'an'la buluşturan bu siyasi çizgi nasıl bir yaşam içinde şekillenmişti?
Bu mucizevi formülün sırrı, Yaşar Nuri Öztürk'ün hayat hikâyesinde gizli.
Ev değil akademi
Trabzonlu Öztürkler'in soyu, baba tarafından 6-7 göbek ötede Malatya'ya uzanıyor. Secere daha geriye götürüldüğünde Bağdat'a çıkıyor. Anne tarafı ise Bayburtlu…
Babasının dedesi 'allame' lakaplı Mehmet Ali Efendi'ymiş. Sürmene'de lakabına yakışır bir kütüphane bırakmış ardında…
Babasının amcası Küçük Hasan Efendi ise bir şeyhmiş. Halen mezarı ziyaretgâh olan bir tasavvuf erbabı…
Yaşar Nuri, 1945'te, babasının annesiyle tanıştığı Bayburt'ta doğmuş, ama Sürmene'nin Fırdıcak köyünde büyümüş.
Köy, 'iliklerine kadar mutaassıp'mış. Öztürk'ün tabiriyle 'hurafeci dinin cenderesinde bir yer…'
Babasının kucağında
Dedeleri gibi babası da tüccarmış. 'Sofrası bereketli bir ailede yetiştim' diyor Öztürk; 'Tabiri caizse evimiz akademi gibiydi. Evde 24 saat Yunus'tan Mehmet Akif'e, Mevlana'dan Fuzuli'ye şiirler okunur, rüya tabir edilir, siyasi yönlendirmeler yapılırdı. Annem de beş vakit namazında başı örtülü ve köyün tek okur yazar kadınıydı. Babam ise 10 yaşından itibaren Kur'an'ı ezbere okumuş, kazaya namaz bırakmamış bir adamdı, ama tam bir sosyal demokrattı. Atatürk'e ve Ecevit'e hayrandı, ama İnönü'yü sevmezdi. Şimdi anlıyorum ki, onun anladığı, anlattığı din, sosyal demokrasinin ta ciğeriydi.'
Yaşar Nuri, işte böyle bir babanın kucağında büyüdü.
'Kucağında', lafın gelişi değil. Gerçekten de köy halkına çocuklarını okula yollamayı telkin ederken kendisi–mecburi eğitim olmasına rağmen- oğlunu ilkokula yollamamış, evde, dizinin dibinde Arapça, Farsça öğretip Kur'an-ı Kerim ezberletmişti.
'Bana dedi ki, 'Orada o kadar yılını kaybetmene yazık. Onun çok üstündesin sen…' Nitekim bana Türk alfabesini bir gün fındık bahçesinde öğretti. Ertesi gün gazete okuyabiliyordum.'
Öztürk, anlattıklarındaki fevkaladeliği fark ederek zaman zaman 'Aynen böyle… en küçük bir mübalağa yok' deme gereği duyuyor.
Cansız Hoca
1959'da ilk kez Sürmene'den çıkıp Tokat'a, babasının ilk eşinden olan ablasının evine gitti. Orada 1,5 yıl, 'Çok değerli bir alim' diye tanımladığı Gürcü Mehmet Efendi'den üst düzey Arapça dersleri aldı. Dönüşte babası onu okusun diye Trabzon Diyanet müfettişi Cansız Hoca'ya teslim etti.
'Cansız hoca benim hayatımın en büyük devrimidir' diyor Öztürk:
'Bugün dahi Türkiye'de, İslam din ilimlerinde bir benzeri bulunmayan muhteşem bir insandı. Oflu olduğundan Rumca yoluyla eski Yunanca bilirdi. Arapça ve Farsça'ya da hakimdi. Çoğu kaynağı hafızasından ezbere bilirdi. Ve gariptir, o da babam gibi iliklerine kadar 'solcu' bir adamdı.'
Öztürk, bir yandan Cansız Hoca'nın rahle-i tedrisinden geçerken bir yandan da Fransız edebiyatına merak sardı. Fransızca öğrendi. Andre Gide'den, Jean Paul Sartre'a kadar bir dizi Fransız düşünürün eserlerini okudu.
Babası 'Tek kanatlı kuş uçmaz' derdi hep… 'Sadece İslam kültürüyle yetinmezse daha iyi uçar'dı.
'Küçük Hoca'
O yıllarda Trabzon'da vaaz vermeye başladı Öztürk…
Henüz rüştünü ispatlamadan 'Küçük Hoca' olarak nam yapmıştı:
'Trabzon'un en ünlü vaizi bendim. Zeytinlik camiinde ben konuşurken civar kentlerden otobüslerle dinlemeye gelirlerdi. Cadde o kadar dolardı ki, aşağıdaki Saray sinemacısının işletmecisi, müftülüğe başvurup 'İşimize engel oluyor' diye şikayet etmişti. Kürsüde, Batılı düşünürlerden, hümanizm fikrinden örnekler veriyordum. İlerdeki senteze o yaşlardan başlamıştım. Oralarda o zamanlar hayâl bile edilemeyecek şeylerdi bunlar. Birçok hoca efendi, 'Nereden çıktı bu velet' diye söyleniyordu. Hasete maruz kalmaya o yaşlarda başladım. Sokaklarda gezerken herkesin baktığı bir idoldüm artık…'
Aşık Hoca
Her idol, kendi hayran kitlesini yaratır.
'Kızların da gözdesi miydiniz? ' diye sordum; politik bir cevapla 'Hanımlarla aram hep iyi olmuştur' dedi Öztürk… Edebiyat yarışmalarına girmiş o yıllarda… Aşk şiirleri yazmaya da çoğumuz gibi o yaşlarda başlamış.
Kime?
'O konulara fazla girmeyelim' diyor mahcup bir edayla… Nedenini sonradan anlatıyor. Biri Rize'de, ikisi Trabzon'da üç kızı sevmiş ve üçü de erken ölmüş. 'Bende hatıraları çok kutsal kişilerdir' diye rahmetle yadediyor hepsini…
Yaşar Nuri Hoca'nın, 1965'te henüz 20 yaşında, biraz da annesinin ısrarıyla evlendiğini ve genç yaşta üç çocuk sahibi olduğunu da belirtelim.
Erbakan mahvetti
O süreçte dışarıdan ilkokulu bitirmiş ve Trabzon İmam Hatip'e girmiş Yaşar Nuri Öztürk... Hafta sonları hocalarına evde Arapça dersi veriyormuş. O yılların imam hatibinin bugünün ilahiyat fakültelerinden bile ileri olduğunu söylüyor:
'Ama bozdular. 1970'te Erbakan geldi ve dedi ki, 'Bilgili olmanız hüner değil, bilgi şeytanda da vardı. Önemli olan dava adamı olmaktır'. Hepsini piyon haline getirdi ve yozlaşma böyle başladı. Din kahvehanelere düştü. Tarih boyunca kutsallığın sembolü olan 'Allahüekber', siyasi rakiplere küfür için kullanılır oldu. Eğer siyasi islamın eli musallat olmasaydı, o imam hatip okulları ülkenin ufkunu aydınlatacaktı. Bugün çektiğimiz acıların hiçbirini yaşamayacaktık. İmam Hatipleri mahveden Erbakan'ın zihniyetidir.'
'Ben durdurdum'
Son beş yıldır ekranların değişmez ismi, adeta 'tele-vaizi' oldu Yaşar Nuri Öztürk… Din konusundaki hurafelerle ve yükselen siyasi islamla baş etmeye çalışan Türkiye, onun 'Atatürkçü mümin' çizgisine dört elle sarıldı. Hem dine çağıran, hem bağnazlığa savaş açan tavrını benimsedi.
700 sayfalık Kur'an'daki İslam kitabı 40 baskı yaptı.
Yayınladığı Kur'an Meali, 126 baskıya ulaşarak 'Türkiye tarihinin en çok basılan kitabı' ünvanını kazandı.
Ve Öztürk, 40 kitabının üzerine, televizyon programları, paneller, kitaplar, gazeteler ve nihayet siyaset meydanları ekleyerek, Türkiye'nin 'resmi' dini otoritesi haline geldi.
Son 15 yılda oynadığı role dair iddialı konuşuyor Öztürk:
'Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, eğer din meselelerinde benim getirdiğim mesaj olmasaydı, Türkiye çok daha kötüye giderdi. İslamın siyasallaştırıldığını, dinin saltanat aracına dönüştürüldüğünü zamanında gördüm ve yazılarımla, çıkışlarımla uçuruma gidişi durdurdum. Bunu yapmasam çok insan o akımın peşine takılırdı ve radikal akımların oy oranı bugünkü gibi yüzde 7'lerde kalmaz, 15-20'lere tırmanırdı.'
Yeni misyon
İlahiyat profesörü… 1993'ten itibaren İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı… hukukçu… vaiz… hatip… yazar… televizyon programcısı…
Ayrıca 20 yıllık judocu…
Ve CHP'nin hayalleri kırık politikacısı…
Ancak burada bitmedi diyor Öztürk… 'Cumhuriyet varsa din olmasın' diyenlerle 'Din var. Cumhuriyet gerekmez' diyenler arasında sıkışıp kalan Türkiye'nin dinle, Cumhuriyet'i, maneviyatla sosyal demokrasiyi barıştıracak, hurafelerle savaşacak bir siyasi harekete ihtiyacı olduğunu vurguluyor:
'Ama artık ben böyle bir harekette vagon olmam. CHP deneyimi bana gösterdi ki, bu konuda beni vagon yapacak birisi Türkiye'de yok. Eğer tarih ve millet beni böyle bir misyona iterse ben bunun lokomotifi olurum artık.'
Anlaşılan o ki Türkiye, beş yıldır ekranında gördüğü bu 'tele-vaiz'i izlemeye devam edecek.
İmam Hatipli
1968'de Trabzon İmam Hatip'ten okul birincisi olarak mezun olup ilk kez İstanbul'a geldi Yaşar Nuri Öztürk… İlahiyat ve Hukuk okudu. Üniversiteler öğrenci olaylarıyla çalkalanırken o 'hümanizmi' ile kenarda durdu. Hukuk'u bitirdikten sonra üniversitede asistan olarak kaldı. Bir yandan da hem avukatlık stajı yapıyor, hem de Son Havadis, Tercüman gibi gazetelerde yazılar yazıyordu. 1980'de İslam felsefesi dalında doktorasını verdi. 1980'lerin başında Amerika'dan öğretim üyeliği teklifi alınca, bir yıl İngilizce kursuna gitti. Sonra New York'a 2 saat mesafedeki Melltown'da lisans üstü düzeyinde İslam düşüncesi dersleri verdi. Burada 'Bir başka kutsal hatıra' dediği bir aşk yaşadı.
1987'de döndü. Döndükten üç hafta sonra TRT'de Asaf Demirbaş'ın sunduğu bir dini programa çıktı. 'Çıkış o çıkış…'
[email protected]
İlk başlarda velet grubu diye önemsememiştim ama klipleri ve albüm kapağı dikkat çekiciydi. Bebek yüzlülerden oluşan bu grubun basit bir hit şarkıları ve geçici şöhretle yetineceklerini sanmıştım. Ama şarkılarını duydukça dinlemeyi bırakamadım. En son albümlerinden, Akira manga filminden bir sahnesi gibi yaptıkları klibi From The İnside şarkısını dinleyince Nedir bölümünde başlıklarını açacak kadar hayran kaldım.
Los Angeles Kaliforniya - Amerika bazli bu grup, Nu Metal'in digerlerine fark atan ikonlarindan biri olmustur. Onceleri Xero olarak bilinen grup 1996'da kuruldu:
Vokal - Mike Shinoda (11 Subat 1977l) ,
Vokal - Chester Bennington (20 Mart 1976)
Gitar -Brad Delson (1 Aralik 1977)
Davul - Rob Bourdon (20 Ocak 1979) ,
Bass - Phoenix
DJ - Joseph Hahn (15 Mart 1977)
Phoenix'in daha sonra ayrılması üzerine, gruba Chester Bennington katılır ve grubun ismini Hybrid Theory olarak değistirir; ancak yasal birtakım sebeplerden dolayi grup elemanlari isim olarak 'Linkin Park'ı benimsemek durumunda kalırlar. Bu yeni isim, Santa Monica'da bir mekan olan Lincoln Park'in zaman zaman yapılan değişik telaffuzlarından biridir.
Grup kisa sürede Los Angeles klüp ortamlarında büyük bir etki yaratır ve Warner Brothers Plak Şirketi'nden albüm teklifi alır. Bunun üzerine aranjor Don Gilmore ile birlikte stüdyoya girip ilk albumlerini kaydetmeye başlarlar. Debut album 'Hybrid Theory', metal, hip-hop, endüstriyel ve pop müziğin bir karışımı olarak Korn ve Limp Bizkit gibi öncü grupların albumleri kadar büyük bir izlenim yaratir. 'One Step Closer' adlı şarkının radyolarda sürekli tekrarlanması gibi bir avantajla albü Aralik 2000'de Amerika listelerinde ilk 20'ye girer. Bu arada grubun kurucularıdn Phoenix, gruba yeniden katılır. Hybrid Theory'nin, devam eden iki yıl boyunca, ilk 5'e girmesi ve 'In The End' in single listelerinde iki numara olması, grubun popülerliğini arttırmıştır.
Şarkılarının başka muzik türleriyle karıştırarak yüzlerce versiyonunu yapan grub ve çalışmalarının bir ürünü olan Reanimation ile
ne kadar kaliteli olduklarını kanıtlamıştır. Ne kadar imajlarını değiştirmeye çalışsalar da değişen, çocuk yüzleri değil hep şarkıları olmuştur.
Umarım Korn gibi sönmeyip çalışmalarına devam ederler.
Albümleri:
Hybrid Theory 2000
Reanimation 2002
Meteora 2003
Web:
www.linkinpark.com
www.linkinpark-network.com