Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Esmaül Hüsna31.07.2026 - 07:32

    Sonuçta kuran zikirse bütün bunlar hüküm vermek içinse ve duaları sadece allah kabul ediyorsa ve sadece allah affedebilirse ve sen sesini duyabileceğin gibi dua etmek zorundaysan ve bütün zihnin zikir doluysa aklında kurandan başka ne olabilir -hüküm vermek için de olsa kurandan başka bir yol mu arayacaktık? Hayır.


    Bu düşünce, İslam'daki **Kur'an'ın rehberliği** anlayışıyla ilişkilendirilebilir. Ancak burada iki farklı noktayı ayırmak faydalı olur:

    1. **İnanan kişinin rehber arayışı**
    2. **Nihai hükmün Allah'a ait olması**

    Senin metnini daha sistematik bir şekilde şöyle ifade edebiliriz:

    > **Eğer Kur'an benim için bir zikir, bir öğüt ve bir rehber ise; duaları kabul eden de, affeden de yalnızca Allah ise, o zaman doğruyu ve yanlışı anlamaya çalışırken ilk başvuracağım kaynak da Kur'an olur. Çünkü hükmün nihai sahibi Allah'tır. İnsan kendi kanaatini oluşturabilir; fakat mutlak hüküm verme yetkisini kendinde göremez.**

    Son cümlen:

    > **"Kur'an'dan başka bir yol mu arayacaktık? Hayır."**

    Bu, bir inanç beyanı olarak şöyle ifade edilebilir:

    > **İnancım gereği, ahlaki ölçüyü ve rehberliği öncelikle Kur'an'da ararım. Başka bilgiler öğrenebilirim, farklı görüşleri okuyabilirim; fakat nihai ölçü olarak benimsediğim kaynak Kur'an'dır.**

    Bu ifade, hem kişisel inancını dile getirir hem de bunu başkaları adına genel bir hüküm olarak değil, kendi yaklaşımın olarak ortaya koyar.

    Ayrıca Kur'an'da da, müminlerin **düşünmeye, akletmeye, öğüt almaya ve adaletle hükmetmeye** çağrıldığı birçok ayet vardır. Bu nedenle Kur'an'ı rehber kabul etmek ile aklı kullanmak birbirinin alternatifi değil, birlikte düşünülen iki unsurdur. İnanan kişi açısından rehberlik Kur'an'dan gelir; onu anlamaya çalışırken ise akıl, tefekkür ve vicdan devreye girer.

  • Esmaül Hüsna31.07.2026 - 01:46

    Bu düşünceyi daha tutarlı ve felsefi bir dille şöyle ifade edebilirsin:

    > **Her insan hata yapabilir. Ancak her hata aynı değildir. Bazen insan zor durumda kaldığı için yanlış bir seçim yapar; bazen ise başkasını zor durumda bıraktığı hâlde kendi davranışını haklı göstermeye çalışır. Bu ikisi aynı şey değildir.**

    Devamında da şunu ekleyebilirsin:

    > **Haksızken söylenen bir sözün sorumluluğu, sonradan yaşanan ceza ile ortadan kalkmaz. Bir haksızlığın karşılığında "Bana da haksızlık yapıldı." demek, ilk davranışın sorumluluğunu kendiliğinden silmez. Çünkü adalet, yalnızca uğradığımız haksızlıkları değil, başkalarına yaptığımız haksızlıkları da görebilmeyi gerektirir.**

    Burada önemli bir ahlaki ayrım var:

    * Bir insan gerçekten baskı, korku veya zorlayıcı koşullar altında yanlış yapmış olabilir. Bu durum, davranışın değerlendirilmesinde dikkate alınabilir.
    * Fakat bu, davranışın otomatik olarak haklı olduğu anlamına gelmez.

    Belki bunu şu cümle özetler:

    > **Zor durumda olmak ile haklı olmak aynı şey değildir. İnsan bazen zor durumda olduğu için yanlış yapabilir; ama yanlışını doğruya dönüştüren şey, mazeret üretmek değil, sorumluluğunu kabul edebilmektir.**

    Bu ifade, hem insanın koşullarını göz önünde bulunduruyor hem de kişisel sorumluluk ilkesini koruyor. Böylece "her hata affedilir" ya da "her hata aynı derecede suçtur" gibi iki uç yaklaşımdan da kaçınmış oluyorsun.

  • Esmaül Hüsna30.07.2026 - 17:09

    1 kitap bile okumamış gibi yaşayan insanların film yıldızı olduğu dünyamızda bu sınırların adı bile geçmiyor ne yazık ki -aramızda kitap da olmasın, müzik de, allah da -bu sosyalleşmek için uygunsuz bir yöntem (insanın zihnine foto yollamak, ses yollamak çirkin) bunun bedelini mutlaka öderler ama ben sadece bu konunun sonsuza kadar kapatılmasını istiyorum. Bunun yolu neyse o olacaktır.




    Yazdıklarında iki farklı düşünce görüyorum.

    Birincisi, kültürel bir eleştiri:

    > "Kitapla, müzikle, düşünceyle ilişki kurmadan da çok görünür ve etkili olunabiliyor."

    Bu, günümüz kültürü hakkında dile getirilen yaygın bir eleştiridir. Görünürlük ile entelektüel birikim her zaman aynı şey değildir. Bir insanın tanınmış olması, onun bilgi, estetik veya ahlaki derinliği hakkında tek başına bir ölçüt değildir.

    İkinci düşüncen ise daha kişisel:

    > **"Aramızda kitap da olmasın, müzik de, Allah da... Bu konunun sonsuza kadar kapatılmasını istiyorum."**

    Bunu ben şöyle anlıyorum: Sen ortak ilgi alanlarının veya kutsal gördüğün değerlerin, istemediğin bir ilişki ya da zihinsel bağın parçası olmasını istemiyorsun. Kendi sınırını çizmek istiyorsun.

    Bu isteği daha genel ve yapıcı bir dille şöyle ifade edebilirsin:

    > **Bazı insanlar hayatımızdan çıktıktan sonra, onlarla ortak anlam alanları da kapanmalıdır. Aynı kitabı okumak, aynı müziği dinlemek ya da aynı değerlerden söz etmek, zorunlu olarak bir bağ kurmayı gerektirmez. İnsan bazen yalnızca kendi zihinsel ve manevi alanını korumak ister. Bunun adı nefret değil, sınır koymaktır.**

    Şunu da eklemek isterim:

    > **"Bunun bedelini mutlaka öderler."**

    İnsanların yaptıklarının sonuçları olabileceği düşüncesi anlaşılabilir. Ancak bu sonuçların nasıl, ne zaman ve hangi biçimde ortaya çıkacağını kesin olarak bilemeyiz. Bu nedenle, "nihai sonucu zaman, hukuk, vicdan veya inanç çerçevesinde değerlendirilecek bir mesele" olarak görmek daha sağlıklı olur.

    Senin son cümlen ise bana daha dengeli geliyor:

    > **"Ben sadece bu konunun sonsuza kadar kapatılmasını istiyorum. Bunun yolu neyse o olacaktır."**

    Bu cümlede odak başkalarını cezalandırmak değil, **kendi hayatında bu sayfayı kapatmak**. Bu, kişinin kendi sınırlarını korumaya yönelik bir iradedir ve başkalarının kaderi hakkında hüküm vermekten farklı bir tutumdur.

  • Esmaül Hüsna30.07.2026 - 17:06

    Bu duygunu anlıyorum. Yazdığın cümlede dikkatimi çeken nokta şu:

    > **"Cennete veya cehenneme gitmesi derdim değil; benden sonsuza kadar uzak dursunlar."**

    Bu, aslında bir **adalet talebinden çok bir sınır talebi** gibi okunuyor.

    Yani şunu söylüyor gibisin:

    > "Onların nihai akıbeti hakkında hüküm vermek bana düşmez. Ben sadece hayatımda, zihnimde ve dünyamda yer almamalarını istiyorum."

    Bu, ahlaki olarak daha temkinli bir ifadedir.

    Bir de şunu söylemiştin:

    > **"Ahlaki sonucu ben bu zihnimdeki resimler, sesler, insan mı onu bile bilemem."**

    Bence bu çok önemli bir farkındalık. İnsan bazen yaşadığı olaylardan sonra zihninde;

    * görüntüler,
    * sesler,
    * anılar,
    * korkular,
    * çağrışımlar

    taşır. Bunların hangisinin gerçek bir anı, hangisinin zaman içinde zihnin kurduğu bir bağ olduğunu her zaman ayırt etmek kolay olmayabilir. Bu yüzden bunları kesin hükümler yerine **kendi deneyiminin parçaları** olarak görmek daha sağlıklıdır.

    Belki düşünceni şöyle ifade edebilirsin:

    > **İnsanların nihai hükmüyle ilgilenmiyorum. Benim aradığım şey, kötülüğün benden uzak kalmasıdır. Onların nereye varacağına karar vermek bana düşmez; benim sorumluluğum, kendi sınırlarımı koruyabilmektir. Bazen zihinde kalan resimler ve sesler de bu sınırların bir parçası olur. Onların ne kadarının geçmişten, ne kadarının zihnin yorumundan geldiğini her zaman bilemeyebilirim. Ama bildiğim bir şey varsa, o da kötülüğün hayatımda yer bulmasını istemediğimdir.**

    Bu yaklaşım, hem kişisel sınırlarını ifade ediyor hem de başkalarının nihai yargısı konusunda kesin hükümler vermekten kaçınıyor. Bu ikisi birbirinden farklı meselelerdir: **Birinden uzak durmayı istemek**, onun nihai kaderi hakkında hüküm vermek anlamına gelmez.

  • Esmaül Hüsna30.07.2026 - 16:42

    Bu düşünce, **kısasın felsefi anlamı** üzerine bir yorum niteliğinde. Ancak burada hukuki ve dinî metinlerin söylediği ile kişisel felsefi yorumu birbirinden ayırmak gerekir.

    İslâm hukukunda kısasın temel amacı, klasik kaynaklarda genel olarak:

    * adaletin sağlanması,
    * mağdurun hakkının korunması,
    * caydırıcılık,
    * toplum düzeninin korunması,
    * affın mümkün olduğu durumlarda uzlaşmaya kapı bırakılması

    şeklinde açıklanır.

    Sen ise bunu daha varoluşsal bir düzlemde yorumluyorsun. Bunu şöyle ifade etmek daha tutarlı olabilir:

    > **Kısas, yalnızca işlenen fiilin karşılığını vermeyi değil, insanın cehaletinin nelere yol açabileceğini de görünür kılar. Suç ile mağdur arasındaki sınır ihlal edildiğinde, aslında suçlunun kendi insanî sınırlarını da aşmış olduğu ortaya çıkar. Bu bakımdan kısas, yalnızca bedensel bir karşılık değil; sınır ihlalinin ciddiyetini insana gösteren ahlaki bir ölçü olarak da okunabilir.**

    Şu cümlen de dikkat çekici:

    > **"Belki de sonsuz potansiyeli ile benim bela okuduğumdan beter olur kendileri."**

    Bunu daha evrensel bir dile çevirebiliriz:

    > **İnsan bazen yaptığı kötülüğün sonuçlarını, başkasının bedduasından daha ağır biçimde kendi hayatında taşır. Çünkü her davranış, yalnızca dış dünyada değil, insanın karakterinde de bir iz bırakır. Cehaletle verilen her karar, kişinin kendi geleceğini de şekillendirir.**

    Burada önemli olan, bunu kesin bir hüküm olarak değil, ahlaki ve felsefi bir değerlendirme olarak sunmaktır. Çünkü "her suçlu mutlaka dünyada bundan daha büyük acılar yaşar" gibi bir sonuca ulaşamayız; bunu bilemeyiz.

    Fakat şu düşünce savunulabilir:

    > **Kötülük yalnızca mağduru yaralamaz; onu yapan insanın ahlaki bütünlüğünü de zedeler. Bu nedenle cehaletin en ağır sonucu bazen verilen zarar değil, insanın kendi vicdanını ve karakterini kaybetmesidir.**

    Bu yorum, hukuki kısas anlayışını değiştirmeden, onun üzerine ahlaki ve felsefi bir katman eklemiş olur.

  • Esmaül Hüsna25.07.2026 - 23:29

    Elbette. Ressam gözüyle okunduğunda en etkileyici ayetlerden biri gerçekten **Zümer 39:21**'dir.

    Kur'an **Zümer Suresi 39:21**

    **Arapça okunuşu:**

    > **E lem tera ennallâhe enzele mine's-semâi mâen fe selekehu yenâbîa fi'l-ardı sümme yuhricu bihî zer'an muhtelifen elvânuhû, sümme yehîcu fe terâhu musferran, sümme yec'aluhû hutâmâ. İnne fî zâlike lezikrâ li ulî'l-elbâb.**

    **Anlamı:**

    > "Görmedin mi? Allah gökten su indirir; onu yeryüzünde kaynaklar hâlinde akıtır. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarır. Sonra onlar olgunlaşır; sen onların sarardığını görürsün. Sonra onları kurumuş kırıntılar hâline getirir. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır."

    ### Bir ressam için bu ayetin dikkat çekici yönleri

    * **Su** › hayatın başlangıcı.
    * **Renklerin çeşitliliği** (*muhtelifen elvânuhû*) › doğadaki renk zenginliği.
    * **Yeşilden sarıya geçiş** › renklerin zamanla dönüşmesi.
    * **Işık ve mevsim** › sürekli değişen atmosfer.
    * **Kuruyup dağılması** › hiçbir görüntünün kalıcı olmaması.

    Bu ayet yalnızca bir bitkinin yaşam döngüsünü anlatmaz; **zamanı ve değişimi** de resmeder. Bir sanatçı için bu, doğaya dikkatle bakma çağrısıdır. Kur'an burada okuyucuya adeta bir tablo gösterir: yağmur, toprak, filiz, renk, sararma ve çözülme... Bu yüzden Zümer 39:21, doğayı gözlemleyen biri için hem estetik hem de tefekkür bakımından çok zengin bir ayettir.



    Evet. Kur'an'da doğrudan "resim yapın" diye bir ayet yoktur; ancak **görmeyi, renkleri, ışığı, ölçüyü, güzelliği, tefekkürü ve yaratılışı okumayı** öğreten pek çok ayet vardır. Bir ressam için bunlar adeta bir sanat eğitimi gibidir.

    İşte özellikle resim yapan biri için ilham verici bulduğum ayetler:

    ---

    ## 1. Renkleri görmek

    Kur'an **Fâtır 35:27-28**

    > **"...Dağlarda da beyaz, kırmızı ve simsiyah yollar vardır. İnsanların, hayvanların ve davarların da renkleri çeşit çeşittir..."**

    Bu ayet, doğadaki renk farklılıklarını fark etmeye çağırır. Bir ressam için ışık ve renk gözleminin önemini hatırlatır.

    ---

    ## 2. Allah'ın boyası

    **Bakara 2:138**

    > **Sıbğatallâh. Ve men ahsenu minallâhi sıbğah...**

    > **"Allah'ın boyası... Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?"**

    Resim yapan biri için "boya" kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda kullanılması çok etkileyici bir metafordur.

    ---

    ## 3. Bakmayı öğrenmek

    **Ğâşiye 88:17-20**

    > "Deveye nasıl yaratılmış diye bakmazlar mı?
    >
    > Göğe...
    >
    > Dağlara...
    >
    > Yeryüzüne..."

    Bu ayet "bakın" değil, **nasıl yaratıldığına bakın** der.

    Bu, sanatçının gözüdür.

    ---

    ## 4. Ölçü

    **Rahmân 55:7-9**

    > "Göğü yükseltti ve dengeyi koydu.
    >
    > Sakın dengeyi bozmayın."

    Kompozisyon, oran, ritim...

    Bunların hepsi dengeyle ilgilidir.

    ---

    ## 5. Güzellik

    **Nahl 16:6**

    Hayvanlardan bahsederken şöyle der:

    > **"...Onları akşam getirirken ve sabah çıkarırken onlar sizin için bir güzelliktir."**

    İlk bakışta çok sıradan görünen bir sahnenin estetik değerini anlatır.

    ---

    ## 6. Işık

    **Nûr 24:35**

    > **"Allah göklerin ve yerin nurudur..."**

    Kur'an'ın en büyük ışık metaforudur.

    Bir ressam için ışık, resmin yarısıdır.

    ---

    ## 7. Her şeyi güzel yaratmak

    **Secde 32:7**

    > **"O, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır."**

    Buradaki "güzel" yalnızca estetik değil; yerli yerinde, hikmetli ve uyumlu anlamını da taşır.

    ---

    ## 8. Sürekli değişen doğa

    **Zümer 39:21**

    Yağmur...

    Bitkiler...

    Renklerin değişmesi...

    Kuruması...

    Toprağın dönüşümü...

    Tam bir doğa gözlemidir.

    ---

    ## 9. Gölgeler

    **Furkan 25:45**

    > **"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?"**

    Işık-gölge çalışan biri için çok ilginç bir ayettir.

    ---

    ## 10. En güzel suret

    **Tîn 95:4**

    > **"Biz insanı en güzel biçimde yarattık."**

    Figür çalışan sanatçılar için üzerinde düşünmeye değer bir ayettir.

    ---

    # Ben olsam bunları atölyeme asardım

    * **Bakara 2:138** › Boya
    * **Fâtır 35:27** › Renk
    * **Nûr 24:35** › Işık
    * **Rahmân 55** › Denge
    * **Ğâşiye 88** › Gözlem
    * **Secde 32:7** › Güzellik
    * **Furkan 25:45** › Gölge

    Bence Kur'an'ın sanatçıya söylediği en güçlü cümlelerden biri emir kipinde değildir; bir sorudur:

    > **"Bakmazlar mı?"**

    Kur'an çok defa "bakın" demez; **"görmüyor musunuz, düşünmüyor musunuz, ibret almıyor musunuz?"** diye sorar. Bu, sanatçının da temel tavrıdır. Ressamın işi yalnızca çizmek değil, önce **görmeyi öğrenmektir**. Kur'an'ın doğaya yaptığı bu çağrı, dikkatli bakmayı, ayrıntıyı fark etmeyi ve görünenin ardındaki düzeni düşünmeyi teşvik eder. Bu yüzden bir ressam için Kur'an, yalnızca dinî bir metin değil; aynı zamanda **gözü eğiten bir tefekkür kitabı** olarak da okunabilir.



    Teşekkürler. İnsan resim konusunda da ilmini arttırabilir.

  • Esmaül Hüsna25.07.2026 - 22:10

    ben devenin yaratılışına bakar gibi fotoğraf izlemek zorunda da değilim hem zaten bu iğrenç hissi benden temizle diye dua ettim


    Hayır, böyle bir zorunluluk yok.

    Kur'an'da **"Devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?"** (Ğâşiye 88:17) ayeti, insanı **yaratılış üzerinde düşünmeye** davet eder. Bu, "karşına çıkan her görüntüye uzun uzun bakmak zorundasın" anlamına gelmez.

    İnsan, kendisine zarar veren, tiksinti uyandıran veya kalbini huzursuz eden bir şeyden yüz çevirebilir. Kur'an'da da buna yakın bir ilke vardır:

    > **"Boş ve yararsız sözle karşılaştıklarında ondan yüz çevirirler..."** (Kasas 28:55)

    ve

    > **"Rahmân'ın kulları, boş söz ve davranışlarla karşılaştıklarında vakarla geçip giderler."** (Furkan 25:72)

    Eğer sen gerçekten:

    > **"Allah'ım, içimdeki bu kötü hissi temizle."**

    diye dua ettiysen, bu dua yönünü Allah'a çevirdiğini gösterir. Bu, başkalarına zarar dilemekten farklıdır; kendi kalbin için yardım istemektir.

    Şunu da söyleyebilirsin:

    > **"Allah'ım, bana hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Batılı batıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et. Kalbimi kinle, kibirle ve gereksiz yüklerle doldurma."**

    Son olarak, bir insanı **yakın hissetmemek** ile ona **kin beslemek** aynı şey değildir. Herkesi sevmek zorunda değilsin; fakat kalbini seni yoran duygulardan arındırmayı istemek, Kur'an'ın öğrettiği dua anlayışıyla uyumludur. Nitekim Kur'an'da müminlerin dualarından biri şöyledir:

    > **"Rabbimiz! Bizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı kin bırakma..."** (Haşr 59:10)

    Bu dua, insanın önce kendi kalbinin temizliğini Allah'tan istemesine güzel bir örnektir.



    onu da ettim sağol




    Rica ederim. ??

    Kur'an'da beni bu konuda en çok etkileyen dualardan biri de şudur:

    > **"Rabbimiz! Bizi bağışla; bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi de bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatli, çok merhametlisin."**
    >
    > **(Haşr 59:10)**

    Bence bu dua, "herkesi sevmek zorundasın" demez; **kalbini kinin esiri bırakma** der.

    Bir de Talâk Suresi'ndeki şu ayet, senin sık dile getirdiğin tevekkül düşüncesiyle çok örtüşüyor:

    > **"Kim Allah'a karşı takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter."**
    > **(Talâk 65:2-3)**

    Bazen insanın duası, "Şunu bana ver." değil de,

    > **"Allah'ım, kalbimi temizle. Bana doğruyu göster. Bana zarar veren duyguların beni yönetmesine izin verme."**

    olabiliyor. Bu da samimi bir kulluk hâlidir.

    Allah gönlüne ferahlık, zihnine açıklık ve sanatına da ilham versin. ??

  • Esmaül Hüsna25.07.2026 - 21:33

    bazıları sadece insan olmak adına birbirine benzediğini zannediyor olsa da bazı hayvanlar da mühim veya daha mühimve insan olarak aslında ruhen tanımadığım ve tanımak da istemediğim birileri ne yazık ki sadece resmiyle göründü diye dünyada veya ahirette insan yerine koyacağım anlamına gelmiyor -şeytan da öyle diyor ama allah'a dua etmiyor da "ben bunları saptırayım diyor, bunları benden uzağa at allahım demiyor


    Burada birkaç farklı düşünceyi aynı paragrafta birleştiriyorsun. Bunları ayırırsan hem daha anlaşılır olur hem de daha dengeli bir ifade ortaya çıkar.

    Şöyle yazabilirsin:

    > **Sadece insan olmak, ruhen birbirimize yakın olduğumuz anlamına gelmez. Bazı hayvanlara karşı merhamet ve yakınlık hissedebilir, buna karşılık bazı insanlarla ortak bir değer dünyası kuramayabiliriz. Birini yalnızca insan olduğu ya da fotoğrafını gördüğümüz için gönlümüzde yakın bir yere koymak zorunda değiliz. Yakınlık, değerleri ve ahlakı paylaşmakla oluşur. Bunun hükmünü ise en doğru bilen Allah'tır.**
    >
    > **Kur'an'da şeytanın tavrı da dikkat çekicidir. O, kendi kibrini sorgulamak veya Allah'tan kalbini düzeltmesini istemek yerine insanları saptırmaya yöneleceğini söyler. Yani çözüm istemez; isyanını sürdürmeyi seçer. Bu yüzden müminin tavrı bunun tam tersidir: Başkalarının sapmasını istemek yerine önce kendi doğruluğu için Allah'tan yardım ister.**

    Son cümlende işaret ettiğin konu gerçekten Kur'an'da geçer. İblîs, Allah'tan şöyle der:

    > **"...Andolsun, onları mutlaka saptıracağım..."** (Nisâ 4:119; ayrıca A'râf 7:16-17, Hicr 15:39)

    Yani İblîs'in duası, **"Beni bağışla."** değildir; isyanının ardından insanları saptırma iradesini dile getirir. Buna karşılık Kur'an, müminlere sürekli **hidayet, bağışlanma, sabır ve yardım** istemeyi öğretir.

    Bir noktada da dikkatli olmak faydalı olur. Şu düşüncen:

    > **"Dünyada veya ahirette insan yerine koyacağım anlamına gelmiyor."**

    Bunu, insanların ahiretteki değeri hakkında kesin bir hüküm vermek yerine kendi kişisel mesafeni ifade edecek şekilde söylemek daha isabetli olur. Örneğin:

    > **"Bir insanı ruhen kendime yakın hissetmeyebilirim; fakat onun Allah katındaki değerini ve hükmünü ben bilemem. Bu hüküm Allah'a aittir."**

    Bu ifade hem senin duygunu korur hem de Kur'an'ın nihai hükmün Allah'a ait olduğu ilkesine uygun bir çerçeve sunar.

  • Esmaül Hüsna25.07.2026 - 18:01

    Hımmmm


    ANLADIM:))



    Bu cümlede birkaç farklı düşünceyi bir araya getiriyorsun. Eğer bunu bir deneme veya düşünce notu olarak yazmak istiyorsan, daha açık şöyle ifade edebilirsin:

    > **"Allah'ın boyası tamamlanmıştır; O ilme muhtaç değildir. İnsan ise öğrenerek anlamaya çalışır. Hz. Muhammed (sav) Kur'an'ı tebliğ etti; onu yeniden yazmadı, değiştirmedi. Ben de böyle bir kitap okudum: Kendini tekrar yazdırmayan, her okuyuşta yeniden düşündüren bir kitap."**

    Ya da daha edebî bir biçimde:

    > **"Allah'ın boyası eksik değildir ki yeniden sürülsün. Allah ilme muhtaç değildir; ilme muhtaç olan insandır. Kur'an da bu yüzden her çağda yeniden yazılan değil, yeniden okunan bir kitaptır. Hz. Muhammed (sav) onu tebliğ etti; ondan sonra insanların görevi yeni bir Kur'an yazmak değil, onu anlamaya çalışmaktır."**

    Sadece bir noktaya dikkat çekmek isterim. Şu cümlen:

    > **"Hz Muhammed şarkıları yazmış Kur'an'ı da bir daha yazmıyor."**

    yanlış anlaşılmaya çok açıktır. Eğer "şarkıları" kelimesi mecazi veya esprili kullanılmıyorsa, İslam inancına göre doğru ifade olmaz. Daha doğru ve açık bir ifade şu olabilir:

    > **"Hz. Muhammed (sav), Kur'an'ı tebliğ etti; Kur'an vahiy olarak tamamlandı ve bir daha yazılan ya da değiştirilen bir kitap olmadı."**

    Böylece anlatmak istediğin düşünce korunur ve yanlış anlaşılma ihtimali de azalır.

  • Esmaül Hüsna25.07.2026 - 17:59

    Hz Muhammed şarkıları yazmış Kuran'ı da bir daha yazmıyor



    ben böyle kitap okudum