XXI siz yesribte ege, hirada gece, kisrada ecelsiniz, oku/da hecesiniz siz, beni kelime yapan, tutsak yapan beni; beni siz…, yudum yudum suyumsunuz, iç ferahlatan berrak; harika bir insan oluyorum hatırımda siz varsanız, ve bahtıma iki yanı ağaçlı yollar düşüyor hep, ah;
peygamberlerin hatemince, yetim tebessümleri yerleştirdiğimde yüzüme, ne zaman yürek boşluğumun duvarına, bir çivi çakılmak istense, o duvar tutmuyor çiviyi,
belki, sadece noksan bir resimdim ümmete reva görülmüş şu kırık çerçevede..., ki kardeşim dediğiniz benden size, ancak hicâb olur sadece,
nolaydı olaydınız kıyamadığım…, sizde olmak ve hissedebilmek için sizi, koparıp deste deste takvimleri de, nice rivayetler mi okumalı, nice mevlûd kandili pastaları mı kesmeli bilmem ki, bu ahir zaman ertesinde,
yeni dileklere; yedi kat semanın, mütemadî senalı melekleri, ayrı/ayrı amin diyebileydi keşke; çarpışan beşerî çıkarların, kükürt kokularına bakmadan…,
ki başka bir baharda; toplayıp satır aralarından, hayalet bir şehri uyandırmadan ve, zihin kıvrımlarımı süslemeden, veballi ayaklarımın parmak uçlarına basarak utangaç tebessümlerle, sessizce şiirler yazarım ben size…,
nebevî nefesinizin siy/ah hırkası, sarsın ne olur; şaşkın yüzümü, sonsuzlukta açılan iftar sofranızda…,
yağmur duaları kifayetsizken, bir mücrimin muhabbet gözyaşlarıyla, gözlerimi nazarınıza temaslayıp, cemalinize teslim edebilmektir ruhumu niyazım..., ah;
lokması kursağında kalmış bir mavi güvercin, kanat çırpmaya çalışıyordu ki, çapalı bir rüzgâr sardı her yanını, artık kanatlarını alabildiğine açmış ve süzülüyordu maviliklerde, gözle görülemeyecek kadar yukarılarda; ki payına irtifanın yüksek olanı düşmüştü, o bilmem kaç fitin halvetinde…,
sana düşen aşıklar sevgili güvercin, ve fakat tekrar tekrar vakîdir ki, ne ezalar ne cefalar çekti, ne acılara katlandı; keder elinde, tabiatında var bu senin farklı olamazsın, ki can yakmaya elbette taksirlisin, ama gel gör ki, yanmadan bilinmezsin sen, kızıl kor ateşinde…;
uykuyla uyanıklık arasında gördüm seni bir zuhurat gibi her seferinde aşk, ağır göz kapaklarımda, yokluğun kafes, yokluğun kahır, yokluğun; tenha…, ve kanatlanamadım hiç katına, uykuyla uyanıklık arasındaydım,
koskoca tekrarsız ömürler geçiyor, kayıp nesiller jelatini açılmadan göçen nesillere ekleniyor, ah senin yüzün kuzeydoğuya, benim yüzümse güneybatıya dönük…, daha ne vakte dek bekleşelim, yeniden bir zaman dilimi daha verilir mi bize diye, umutlanan gözbebeklerimiz ve tükenen yüreklerimizle be hey dost…,
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir, aç bir martı kadar utangaç, müstağni ve delişmen, güleç yüzlü, gül yüzlü ve, efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat; başına buyruk o heybetli erciyesin, doruğundan gelen kar suları kadar, coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve, bir dergâh asudeliğindeki vadi kuytularında şırıldayıp duran, buz gibi ve içimi doyumsuz, kendiyle halvette akan, bir ince nakışlı keder deresi…, ve sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını, ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı, bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde; bütün bildiklerini unutan ve, aşkı kendinde kayboluş bilen kalbiyle, bu yanık anız tarlası yüreğe ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle, çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet olan, can/an;
her hevesi boğazında düğüm düğüm, ser verilip sır verilmemiş, tedaviye cevap vermeyeceği belli bir maraza düçârlığın burukluğu ve, hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği, yalnızca; her rastladığı insanın gözlerindeki derinliğe bakabilecek, o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri, ve böylesine içine düşülmüş dermansız haliyle, hayatındaki hayatların verdiği mukavemetle nefeslerini sürdürebilen, dünyalar garibi ve içine kapanık, ve fakat yedi kat semaya açık, dildâr ve dostunun mihmânı özge bir hayat sırtında, sendeleyip duran ve yıkılmamak için, umut bağlayıp tutunduğu avuntuların, bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte, ıssız ve kör karanlıkta kalmışlığına yanmaktan da malûl, pusulası kayıp…, perişan göz pınarları kurumuş, gücenik ve suskun bir can/a,
XXI
siz yesribte ege, hirada gece, kisrada ecelsiniz,
oku/da hecesiniz siz, beni kelime yapan,
tutsak yapan beni; beni siz…,
yudum yudum suyumsunuz, iç ferahlatan berrak;
harika bir insan oluyorum hatırımda siz varsanız,
ve bahtıma iki yanı ağaçlı yollar düşüyor hep,
ah;
peygamberlerin hatemince,
yetim tebessümleri yerleştirdiğimde yüzüme,
ne zaman yürek boşluğumun duvarına,
bir çivi çakılmak istense,
o duvar tutmuyor çiviyi,
belki,
sadece noksan bir resimdim
ümmete reva görülmüş şu kırık çerçevede...,
ki kardeşim dediğiniz benden size,
ancak hicâb olur sadece,
nolaydı olaydınız kıyamadığım…,
sizde olmak ve hissedebilmek için sizi,
koparıp deste deste takvimleri de,
nice rivayetler mi okumalı,
nice mevlûd kandili pastaları mı kesmeli
bilmem ki,
bu ahir zaman ertesinde,
yeni dileklere;
yedi kat semanın,
mütemadî senalı melekleri,
ayrı/ayrı amin diyebileydi keşke;
çarpışan beşerî çıkarların,
kükürt kokularına bakmadan…,
ki başka bir baharda;
toplayıp satır aralarından,
hayalet bir şehri uyandırmadan ve,
zihin kıvrımlarımı süslemeden,
veballi ayaklarımın parmak uçlarına basarak
utangaç tebessümlerle,
sessizce şiirler yazarım ben size…,
nebevî nefesinizin siy/ah hırkası,
sarsın ne olur; şaşkın yüzümü,
sonsuzlukta açılan iftar sofranızda…,
yağmur duaları kifayetsizken,
bir mücrimin muhabbet gözyaşlarıyla,
gözlerimi nazarınıza temaslayıp,
cemalinize teslim edebilmektir
ruhumu niyazım...,
ah;
lokması kursağında kalmış bir mavi güvercin,
kanat çırpmaya çalışıyordu ki,
çapalı bir rüzgâr sardı her yanını,
artık kanatlarını alabildiğine açmış
ve süzülüyordu maviliklerde,
gözle görülemeyecek kadar yukarılarda;
ki payına irtifanın yüksek olanı düşmüştü,
o bilmem kaç fitin halvetinde…,
sana düşen aşıklar sevgili güvercin,
ve fakat tekrar tekrar vakîdir ki,
ne ezalar ne cefalar çekti,
ne acılara katlandı; keder elinde,
tabiatında var bu senin farklı olamazsın,
ki can yakmaya elbette taksirlisin,
ama gel gör ki,
yanmadan bilinmezsin sen,
kızıl kor ateşinde…;
uykuyla uyanıklık arasında gördüm seni
bir zuhurat gibi her seferinde aşk,
ağır göz kapaklarımda, yokluğun kafes,
yokluğun kahır, yokluğun; tenha…,
ve kanatlanamadım hiç katına,
uykuyla uyanıklık arasındaydım,
koskoca tekrarsız ömürler geçiyor,
kayıp nesiller jelatini açılmadan
göçen nesillere ekleniyor,
ah senin yüzün kuzeydoğuya,
benim yüzümse güneybatıya dönük…,
daha ne vakte dek bekleşelim, yeniden
bir zaman dilimi daha verilir mi bize diye,
umutlanan gözbebeklerimiz
ve tükenen yüreklerimizle be hey dost…,
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir,
aç bir martı kadar utangaç, müstağni ve delişmen,
güleç yüzlü, gül yüzlü ve,
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat;
başına buyruk o heybetli erciyesin,
doruğundan gelen kar suları kadar,
coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve,
bir dergâh asudeliğindeki
vadi kuytularında şırıldayıp duran,
buz gibi ve içimi doyumsuz,
kendiyle halvette akan,
bir ince nakışlı keder deresi…,
ve sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını,
ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı,
bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde;
bütün bildiklerini unutan ve,
aşkı kendinde kayboluş bilen kalbiyle,
bu yanık anız tarlası yüreğe
ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle,
çisil çisil ve ansızın yağan
bir rahmet olan,
can/an;
her hevesi boğazında düğüm düğüm,
ser verilip sır verilmemiş,
tedaviye cevap vermeyeceği belli
bir maraza düçârlığın burukluğu ve,
hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği,
yalnızca;
her rastladığı insanın gözlerindeki
derinliğe bakabilecek,
o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri,
ve böylesine içine düşülmüş
dermansız haliyle,
hayatındaki hayatların verdiği
mukavemetle nefeslerini sürdürebilen,
dünyalar garibi ve içine kapanık,
ve fakat yedi kat semaya açık,
dildâr ve dostunun mihmânı
özge bir hayat sırtında,
sendeleyip duran ve yıkılmamak için,
umut bağlayıp tutunduğu avuntuların,
bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte,
ıssız ve kör karanlıkta kalmışlığına
yanmaktan da malûl,
pusulası kayıp…,
perişan göz pınarları kurumuş,
gücenik ve suskun bir
can/a,
hüdâ katından yollanan ilahî bir tesellidir,
ah;