Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Ömürlü Aksoy
Ömürlü Aksoy

MUTSUZKEN GÜLMENİN ANLAMSIZLIĞINI DEĞİL, MUTLU OLMAYI ÖĞREN.

  • noktalama işâretleri12.07.2014 - 17:40

    NOKTALAMA İŞARETLERİ

    Noktalama işaretlerini gerek yok bilmemize?
    Bir soru işareti (?) düşünce içimize,
    Nedir bu (!) deyip şaşakalırız ikimizde,
    Boğazımızda düğümlenir tüm kelimeler,
    Konuşur ünlemler! ! !
    Noktalar...
    Virgüller,,,
    Ayrılık türküsünü söylerler...
    Unutma ki;
    Nokta (.) koyamazsan bir kere,
    Çevirirsen onu virgüle (,)
    Hem bir çok soru kalır,
    Hem de bir çok soru işareti (?) geriye...
    *
    Aradan on yıllar geçtiğinde,
    Karşılaşırsak herhangi bir yerde,
    Tek bir nokta (.) da kalmış olsam gönlünde,
    Binlerce anı gözyaşına karışır, donar kalır gözlerinde,
    Boğazında düğümlenir tüm kelimeler,
    Yıllar önceki gibi aramıza girer,
    Ünlemler! ! !
    Noktalar...
    Virgüller,,,
    Unutma ki;
    'Nokta (.) koyduysan bir kere,
    Çevirmeyeceksin onu virgüle (,)
    Ne tek bir soru kalmalı,
    Ne de tek bir soru işareti (?) geriye...'


    Ömürlü Aksoy - Didim/Aydın

  • göz03.07.2014 - 19:35

    Aslında kızdığım zaman susar benim dilim,
    sustuğum zaman da çok şeyler söyler gözlerim...
    Ömürlü Aksoy

  • susmak03.07.2014 - 19:31

    Aslında kızdığım zaman susar benim dilim,
    sustuğum zaman da çok şeyler söyler gözlerim...
    Ömürlü Aksoy

  • harman22.06.2014 - 00:14

    HARMAN ZAMANI

    Köyümle ilgili çok sayıda hatıram var. Bu hatıralarımdan biri de harman zamanı yaşadıklarımla ilgilidir. Şöyle ki eskiden Haziran ayının
    3. haftasından itibaren herkes, tırpan, tırmık, dirgen, anadut, yaba, orak adını verdiğimiz tarım aletlerini tamire başlardı. Çünkü hasat için
    hazırlık yapmak gerekirdi. Tırpanın kesici ağzı bir örsün üzerinde çekiç ile vura vura inceltilirerek keskinleştirilirdi, buna 'tırpan dişeme' denirdi.
    Tırmıkların dişlerinde eksiklik varsa yenisi yapılırdı. Ağaç ve tahta malzemeden yapılmış olan anadut ve yabaların kırık olan yerleri,
    ıslatılarak yumuşatılmış hayvan derileri ile sarılıp, üzerine küçük çiviler çakılmak süretiyle tamir edilirdi. Aletleri hazırladıktan sonra
    ekinlerin olgunlaşıp, olgunlaşmadığını kontrol etmek için şafak vakti kalkıp, gün doğmadan tarlaya varılırdı. Köye uzak olan tarlalara at
    arabası ile gidilirdi. Arpalar daha önce olgunlaştığı için önce arpa biçilirdi. Biçilen ekin saplarından oluşan deste, 'tırpan' yardımıyla bir
    adım geri çekilir, tırpan ile desteye bastırılıp bırakılırdı. Böylece biçicinin sol tarafında aynı hizada oluşan desteler, 'orak' denilen yarım daire
    şeklindeki ağaç saplı el aleti ile toplanıp, ekinlerin başakları iç kısımlara getirilmek suretiyle belirli aralıklarda yığınlar yapılarak kurumaya
    bırakılırdı. Bu arada desteler alınırken yere dökülen saplar, 'tırmık' yardımıyla toplanır, yığınların ortasına konurdu.
    Yığınlar kuruduktan sonra, at arabasının teknesi indirilir, arabanın üzerine bir metre dışarı taşan uzun kanatlı 'sal' yapılırdı. Daha sonra
    sallarla tarlaya gidildi. Önceden hazırlanmış olan yığınlar 'anadut' yardımı ile alınır, başaklı tarafları iç tarafa gelecek şekilde sala
    yüklenmeye başlanırdı. Salın üzerine desteci biner, anadutçu destecinin istediği yere desteyi verir. Desteci desteyi alır ve salın üzerine
    elindeki orak ile istif ederdi. Salın üzerine yüklenen destelerin boyu anadut ile yetişilemeyecek kadar yüksekliğe geldiği zaman, yükleme
    biter ve sıra yüklenen desteleri bağlamaya gelirdi. Salın, sağ ön ve sol ön tarafında bağlı bulunan iki urgan, salın üzerinden arka tarafa
    doğru atılır ve arabanın alt kısmındaki halkaya geçirilir, destelerin düşmemesi için sıkıca çekilip bağlanırdı. Daha sonra köyde bulunan
    harman yerine doğru yola çıkılırdı.
    Harman yerine gelince, sapların döküleceği yer temizlenir, varsa yabani otlar kesilir, taşlar toplanırdı. Araba, hazırlanan yere yanaştırılır
    ve sapları sıkıştırmak için kullanılan urgan gevşetilerek sal boşaltılırdı. Bu iş, tarlalardaki ürünlerin tamamı harman yerine getirilinceye kadar
    devam ederdi. Arpa, buğday ve yulaf birbirlerine yakın fakat ayrı ayrı yerlere dökülürdü. Harman yerine dökülen saplar bir 'dirgen' yardımı ile
    40-50 cm yüksekliğinde yere yayılırdı. Daha sonra yayılan saplar, biraz kırılsın ve çöksün diye hayvanlar (at veya öküzler) boş olarak bu
    sapların üzerinden epeyce gezdirildikten sonra hayvanlara takılan boş düvenle ve ardından insanların düvenin üzerine binmesiyle 'düven
    sürme' faslı başlardı. Artık o yakıcı sıcağın altında tam bir buçuk, iki gün dön Allah dön. Bir buçuk, iki gün sonra saplar incelince hayvanlar
    dinlendirilir, yere yayılan saplar aktarılır, sapların ince yeri alta, alttaki iri yeri üste çıkarılırdı. O sıcakta düven sürme işi yeniden
    başlardı. (Düven: Harmanda ekinlerin sapı ve tanelerini ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, alt yüzünde keskin
    çakmak taşları dikine çakılı bulunan, kızak biçiminde araçtır.) Harmanın üzeri tekrar inceldikten sonra harman son olarak bir daha aktarılır
    ancak bu kez dirgenle adeta bir elek gibi eleyerek irileri üste çıkarılır, bir kez daha düvenle sürülürdü. Saplar iyice incelip saman haline
    geldikten sonra, bu kez saman ile karışık halde bulunan ürün, yaba, dirgen, tırmık ve süpürge yardımı ile toplanırdı, buna 'tınas' denirdi.
    Poyraz Rüzgârı estiğinde tınasın güney tarafına 'urgan' gerilerek tınasın üzerine çıkılır ve 'yaba' denilen beş dişli ağaç aletle tınas
    savrumu başlardı. Saman havaya savrularak, ürün, samandan ayrıştırılırdı. Yaba ile savurma işi ustalık isterdi. Rüzgâr zayıf ise biraz daha
    yüksek, kuvvetli ise alçak savrulurdu ki kuvvetli rüzgâr olursa zahireler de samanın içine gidebilirdi. Ayrıca yaba tam boşaltılacağı an
    rüzgârın estiği tarafa döndürülerek havaya bırakılırdı. Savurma işlemi bittikten sonra; arpalar gözer ile elenirdi. Elemenin amacı, rüzgârın
    uçuramadığı hayvanların da yemediği sadece ekmek yakacağı olarak kullanılan, adına 'kesmik' denilen iri saman tanecikleri ayırmaktı.
    Eleme işlemi bitince ürün çinik (bir çinik 8 kg, 4 çinik bir kile, bir kile 32 kg'dır) ile ölçülerek çuvallara doldurulur ve evlerin zahire
    ambarlarına taşınırdı. Harmanda çalışma yaklaşık olarak bir ay sürerdi. Harman zamanı çoğu zaman harman yerinde yatılırdı.
    Arpa ve buğdaylar zahire ambarına taşındıktan sonra sıra saman çekmeye gelirdi. Önce harman savururken rüzgârın geniş bir alana
    dağıttığı samanlar bir yere toplanırdı. Daha sonra saman çekmek için salın üzerine büyük kilimlerden bir gergi gerilirdi. Saman, 'Çeten' adı
    verilen bu gerinin içerisine bir kişi tarafından çiğnenerek doldurulur ve samanlığa götürülürdü. Samanlar 'saman deliği' denilen
    deliğin önüne dökülür ve büyük yaba ile saman deliğinden samanlığa atılırdı. Birkaç çeten dolusu saman attıktan sonra samanlık dolar ve
    içeriye saman atılamaz hale gelirdi. İşte o zaman ağız, burun tülbent ile sarılıp, o delikten içeri girilirdi. Oradaki saman ileriye doğru yosulurdu.
    Buna da 'saman yosma' denirdi. Bu iş çok zordu, insan saman tozundan içeride neredeyse nefes alamayacak duruma gelirdi, hele bir de
    yosulan saman arpa samanı ise, işte o zaman Allah yardımcın olsun, her tarafın cayır cayır yanardı. Saman çekme işi bir kaç gün sürer
    ve ortalama bir ay içerisinde harmandan kalkılırdı.
    Harmandan kalktıktan sonra, harman yeri, çocuklar ve gençler tarafından futbol sahasına dönüştürülürdü. Harman zamanını bilen
    30-35 yaşın üzerindeki kişilerin bu yazıyı okuduktan sonra o günleri -arayacaklarını değil- tebessüm ederek anacaklarını düşünüyorum.
    Neden inkar edeyim, ben de o günleri anıyorum. O günleri andıkça, gözlerimin içine doluyor anılarım, karma karışık oluyor duygularım.

    Ömürlü Aksoy- Em Tarih Öğretmeni

  • babalar günü15.06.2014 - 22:13

    BABALAR GÜNÜ
    Türkiye'de ise ilk kez 1990 yılında kutlanmaya başlanmış olup, bugün Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkede her yıl Haziran ayının
    3. pazar günü kutlanmaktadır.
    Babalar Günü, baba olan her erkeğin hayatındaki en önemli ve en anlamlı günlerden biridir. Bugün, babamıza verdiğimiz değeri, onun
    hayatımızdaki yerini ve anlamını en iyi şekilde ifade edebiliriz.
    Gün yaklaştıkça, tüm dünyada hem o günün heyecanı, hem de hediye alma telaşı başlar. Çünkü Babalar Günü, babamızı mutlu
    etmek için güzel bir fırsat günüdür. Bu fırsatı kaçırmamak için, en içten dileklerimizi iletecek güzel sözler, SMS'ler, e-kart posta
    resimleri aranır, evlerde pastalı, börekli hazırlıklar yapılır ve babalara özel anlamlı, hoş süprizler düşünülür.
    Siz de babanızı mutlu edebileceğiniz ve ona verebileceğiniz en özel hediye ile günü anlamlandırabilirsiniz. Bu amaçla hem kendi
    zevkinize, hem de babanızın yaşına ve ilgi alanına en uygun hediyeyi seçmeye çalışmalısınız. Verebileceğiniz hediyenin maddi değeri ne
    olursa olsun sizin babanıza olan sevginizi taçlandıracak özel bir hediye olmalıdır. Burada amaç hediye değil, babanıza olan
    sevginizi en anlamlı biçimde göstermektir. Bu sevginizi, cep telefonu marifetiyle aşağıdaki güzel sözlerden birini babanıza mesaj olarak
    yazıp göndererek de gösterebilirsiniz.
    'Mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, dün olduğu gibi, bugün de, yarın da hep yüreğim kadar yakınımda olacaksın.
    Senin gibi bir babaya sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu her zaman bileceğim.
    Seni seviyorum iyi ki varsın, bir günümde değil, her günümdesin.
    Sevgini, ne şiir yeter anlatmaya, ne yürek yeter sığdırmaya.
    Varlığın hep yüreğimi ısıttı, bana mutluluk ve güven verdi.
    Derdimi, neşemi, hüznümü, mutluluğumu paylaştığım en iyi arkadaşım.
    Sen güçlü bir çınar gibisin. Arkamı ne zaman sana yaslasam sanırım ki dünyayı bile fethedebilirim' gibi...
    Aslında onlara verebileceğiniz en güzel hediye, en güzel mesaj, onların istediği birer evlat olabilmektir.
    Unutmayın ki, eski sevgili, eski arkadaş, eski araba, eski ev olur ama 'eski anne' 'eski baba', 'eski evlat' olmaz.
    Bu vesile ile babaların ve baba adaylarının 'Babalar Günü' kutlu olsun.

    Ömürlü Aksoy-Emekli Tarih Öğretmeni

  • karne13.06.2014 - 13:07

    KARNENİN ÖNEMİ

    Çocuklara mutluluk ve heyecan veren önemli olaylardan biri de elbette onların karne almalarıdır. Çünkü çocuklar için karne,
    korkunun, baskının, stresin sona ermesi, özgürlüğün ve tatilin başlaması anlamına gelir.
    Karnesini alan çocuklardan bazıları sevinçle evlerine koşar, sevincini ve mutluluğunu ailesiyle paylaşır. Bazıları da korku, üzüntü,
    kaygı dolu ve mutsuz bir ruh haliyle karneyi anne babalarına nasıl göstereceklerini düşünürler. Hatta karnesini yırtan, karnesindeki
    notları değiştiren veya çeşitli bahanelerle karnesini ailesine göstermeyen, ailesini üzen öğrencilerin de olduğunu biliyoruz.
    Başarılı bir karneyle eve gelen çocuklar ödüllendirilmeli fakat ödül abartmamalıdır. Verilecek hediyelerin, maddi değeri yüksek
    hediyeler yerine, yaşına uygun, okul başarısına ve bireysel gelişimine katkı sağlayacak hediyelerden seçilmesine dikkat edilmelidir.
    Başarısız bir karneyle eve gelen çocuklar ve anne babaları için de karne günü tatsızlığa dönüşebilir. Evden kaçan çocuklar ile
    öfkesini kontrol edemeyerek hakaret eden, aşağılayan veya şiddete yönelen anne baba örneklerine ise ne yazık ki çok sık rastlamaktayız.
    Çocuğunuz başarısız bir karne ile eve geldiğinde aşırı bir tepki göstermeyin, öfkenizi mutlaka kontrol edin, bağırıp çağırmayın,
    hakaret etmeyin, tehdit etmeyin, ceza vermeyin, dayak atmayı aklınızdan dahi geçirmeyin, 'tembelsin, sorumsuzsun, sen adam olmazsın'
    gibi sözlerden kaçının. Diğer çocuklarla asla kıyaslamayın.
    Karnedeki sonuçtan sadece öğrencinin değil, onun yaşam ağındaki herkesin sorumlu olduğunu kabul edip, başarısız notların
    nedenlerini okul, aile ve çocuk üçgeninde aramaya çalışın. 'Karnedeki notlar beni çok üzdü' gibi sözlerle 'Ben Dili' kullanmaya
    özen gösterin. Ona küsmeyin. Onu bir yetişkin gibi karşınıza alıp konuşun, belki de sorunun kaynağının kendinizde olduğunu anlayacaksınız.
    Notlarla ilgili çocuğunuzun da fikirlerini alın ve çözüm yolu üretmesine olanak verin. Çocuğunuzu dinledikten sonra kendi düşüncelerinizi
    de uygun bir dille kendisiyle paylaşın. Daha sonra öz eleştiri yapın. Bozuk plak gibi “ders çalış” demek dışında neler yaptık? Ayda bir kere
    okuluna gittik mi? Dershanesini takip ettik mi? Kaç öğretmeniyle tanıştık? Kaç öğretmeniyle telefonda görüştük? Kaç arkadaşını tanıyoruz?
    Onun başarısı için ne yaptık? gibi benzer sorulara nasıl cevap verebiliyoruz diye düşünün.
    Çocuğun kişiliğine yönelik incitici, aşağılayıcı, utandırıcı, kıyaslayıcı, küçük düşürücü ve suçlayıcı bir davranıştan kaçının.
    Burada anne babanın tutum ve davranışları çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki her öğrenci için, karnesindeki notlardan daha çok anne-baba
    ve arkadaş çevresinin neler söyleyeceği daha önemlidir.
    Çocuğu eleştirirken yapıcı olmaya özen gösterin, başarısızlığını yüzüne vurmak yerine yeni eğitim öğretim yılında notlarını düzelteceğine
    inandığınızı açıklayın. Çocuğunuza, hayatta kendisinden daha değerli bir şey olmadığını açık açık söyleyin.
    Alınan karnenin, çocuğa ait olmasının yanı sıra, hem ailenin hem de eğitim sisteminin de karnesi olduğunu, başarı ya da başarısızlıkta
    çok önemli rol oynadığınızı unutmayın. Ailenin eğitim hakkındaki düşünce ve yaklaşımları, öğretmene karşı geliştirdiği tutumlar olumlu ise
    çocuğun bu konulara bakış açısı da olumlu olacaktır. Aile; eğitim, okul ve öğretmen hakkında olumsuz düşünce, görüş ve değer yargılarına
    sahipse çocuk da olumsuz düşünecek ve başarısız olacaktır.
    Çocuğunuzun başarılı olması için, onunla birlikte yeterince zaman geçirin. Çocuğunuzla günde yarım saat bile olsa birlikte kitap
    okumak, tatlı bir dille sohbet etmek, sorunlarıyla ve dersleriyle ilgilenmek her açıdan iyi sonuçlar verir.
    O halde, anne-babalar; çocuklarına nasihatten ziyade kitap okuma konusunda iyi bir model olmalı. Ona ders çalışma sorumluluğunu
    vermeli, ona aile içinde rahatça ders çalışabilmesi için sağlıklı bir aile ortam hazırlamalı, sınavlardan başarısız not aldığında onu eleştirip,
    yargılamadan, birlikte konuşup, konuyu çözmeye çalışmalıdır. Çünkü çocukla iletişim ne kadar iyi ise çözüm de o derece kolay olur.
    Ceza olarak tatilde istediklerini yapmasına izin vermemek, bilgisayarı yasaklamak ya da yoğun biçimde ders çalıştırmak veya ders
    aldırmak gibi önlemler de bu sorunu çözmez. Bunun yerine Tatil için ortak kararlar alarak beraber geçireceğiniz zamanı arttırın.
    Çocuğunuzla birlikte eksikleri gidermeye yönelik bir plan program hazırlayın. Hazırlanan plan program çerçevesinde her gün bir saat kitap
    okumak, test çözmek ya da genel bir konu tekrar yaparak çalışmak daha faydalı olur.
    O halde, anne babalar çocuklarına daha çok zaman ayırır, destek verir, ders çalışma konusunda onları heveslendirir ve gerektiğinde
    yardım ederse başarısızlık mutlaka başarıya dönecektir.

    Ömürlü AKSOY-Em. Öğretmen

  • istanbul31.05.2014 - 12:36

    29 MAYIS İSTANBUL'UN FETHİ
    İstanbul, hem Asya ile Avrupa kıtalarını birbirlne bağlayan bir köprü durumunda hem de Karadeniz'i Marmara'ya dolayısıyla sıcak
    denizlere bağlayan önemli bir su yolu üzerinde kurulmuştur. Tarihi İpek Yolu ve Karadeniz Ticaret Yolu'na hakim konumdaydı.
    İstanbul, bu konumuyla günümüzde olduğu gibi o zamanlarda da oldukça önemli bir şehir olarak stratejik öneme sahipti.
    İstanbul, stratejik konumu, bölgenin en büyük ticaret ve kültür merkezi olması, ortodoks kilisesinin burda bulunması gibi
    nedenlerle 1453 yılına kadar farklı zamanlarda, farklı millet tarafından defalarca kuşatıldı. Yoğun kuşatmalar üzerine Bizans imparatoru
    Silivri'den başlayarak Karadeniz'e kadar uzanan surları yaptırdı. Buna karşın saldırılar devam etti.
    Osmanlı Devleti'nin hızla gelişip Anadolu ve Balkanlardaki toprakları fethetmesiyle Bizans, Osmanlı toprakları arasında kaldı.
    Bizans'ın; Avrupa Hristiyan devletlerini, Anadolu Beyliklerini ve şehzadeleri Osmanlı aleyhine kışkıtması, önemli bir ticeret merkezi
    durumunda olması ve boğazlardan geçen ticaret yollarını kontrol altına alma düşüncesi, Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklarını
    güven altına almak ve toprak bütünlüğünü sağlamak istemesi, Peygamber Efendimizin (SAV) ' İstanbul, mutlaka fetholunacaktır.
    Bunu gerçekleştirecek ordunun komutanı ne mutlu komutan, askeri ne mutlu askerdir.' sözü ile kutlamış olması fethin önemli nedenleri
    arasında yer alır.
    İstanbul'un fethi elbette çok zordu. Çünkü Bizans, savunmaya elverişli bir coğrafi konumda bulunuyordu. Çok sağlam surlarla çevriliydi
    ve surları yıkabilecek bir teknoloji geliştirilememişti. Karada ve suda yanabilen Rum ateşi denilen bir silahla şehir iyi savunuluyordu.
    Haliç, kuşatma sırasında zincir ve eski gemilerle kapatılıyordu. Bizans her tehlikede Avrupa'dan yardım alabiliyordu.
    II. Mehmet, İstanbul'un fethi için birçok hazırlık yaptı. İlk önce Karamanoğulları üzerine bir sefer düzenleyerek bu beyliği
    etkisiz hale getirdi. Daha sonra Karadeniz'den deniz yoluyla Bizans'a gelebilecek yardımı önlemek amacıyla daha önce Yıldırım Beyazıt'ın
    yaptırdığı Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli Hisarı'nı yaptırdı. Rumeli Hisarı'nın yapılması sırasında, hisarın yapılmasına engel olmak için
    Bizans İmparatoru'nun gönderdiği elçiye Fatih; ' Benim gücümün eriştiği yere senin imparatorunun hayal ufukları eremez' cevabını verdi.
    Bu sırada Bizans'ın durumu hiç de iç açıcı değildi. Halk, ahlakî ve ekonomik çöküntüden bıkmış, İmparator Konstatin'in zulmünden
    yılmıştı. O kadar ki, halk 'Hristiyan külahı görmektense, Müslüman sarığı görmek daha iyidir.' diyecek duruma gelmişti. Çünkü o dönemde
    Osmanlı 'Adil ve adaletli bir dünya düzeni' kurmayı başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmıştı.
    II. Mehmet, Balkanlar üzerinden Bizans'a gelebilecek yardımı önlemek için de yedek kuvvetler oluşturdu ve Akıncıları Mora Despotları
    üzerine gönderdi. Donanmayı güçlendirdi ve 400 parçalık bir donanma hazırladı. Padişah, mühendislik dehasıyla, ‘şahi’ adı verilen İstanbul
    surlarını yıkabilecek güçte büyük toplar döktürdü. Aşırma gülleler atan havan topları ve surlara tırmanabilmek için tekerlekli kuleler yaptırdı.
    II. Mehmet, 5 Nisan 1453 günü ordusuyla birlikte Bizans surları önüne geldi, hazırlıklarını tamamladıktan sonra Bizans İmparatoru'na
    elçi göndererek şehrin teslim edilmesini istedi. Ret cevabı üzerine şehir kuşatıldı. Osmanlı ordusu kenti karadan ve denizden kuşatma
    altına aldı. Kuşatma, 53 gün sürdü. 53 gün boyunca surlar dövüldü. Geçit vermez surlar delik deşik oluyordu. Bütün tedbirlere rağmen
    İstanbul düşmüyordu. Padişah ise, ' Ya ben İstanbul'u alırım, ya da İstanbul beni ' diyordu. Ölümü göze alacak kadar kararlı olan bir insanın
    elinden hiçbir şey kurtulamazdı. Öyle de oldu. Sonunda Ulubatlı Hasan adlı bir yeniçeri otuz arkadaşıyla kaleye tırmandı. Ok yağmuruna
    maruz kalmasına rağmen, azim ve kararlığından hiç bir şey kaybetmeden, bayrağı burçlara diktikten sonra şehitlik mertebesine ulaştı.
    Fatih, sancağı burçlarda görünce sevinerek atından atladı ellerini açarak; 'Aciz, fakir kulun Mehmet'e bu günleri gösterdiğin için sana
    şükürler olsun Rabbim! ' dedi.
    İstanbul fethedildiği gün takvimler 29 Mayıs 1453'ü gösteriyordu.
    Fatih, İstanbul'a girerken, yer yer Bizans halkı, öndeki 'Akşemsettin'i padişah zannetti, Akşemsettin 'hükümdar arkada'
    işaretini yapınca, Fatih'teki edep, terbiye ve inceliğe bakın ki, şöyle karşılık vermiştir:
    '- Evet, hükümdar benim, lakin o da benim Hocam'dır! '
    Fetihten sonra Sultan II. Mehmed, 'Fatih' unvanını almış; 'Fatih Sultan Mehmed' olarak anılır olmuştur.
    İstanbul'un fethi Türk ve dünya tarihi bakımından önemli sonuçlar doğurmuştur.
    Türk tarihi açısından: Osmanlı Devleti'nin Yükselme Dönemi'nin başlangıcı oldu. İstanbul, Osmanlı Devleti'ne başkent yapıldı.
    Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü sağlandı. Türklerin Avrupa'ya güvenle yerleşmeleri sağlandı. Osmanlı Devleti'nin siyasi gücü ve
    otoritesi arttı. Merkezi bir yönetim oluşturuldu. Fatih'in fermanıyla diğer dinler koruma altına alındı. İstanbul'daki Ortodokslara, Avrupalıların
    200 yıl sonra erişebilecekleri Din ve Vicdan Hürriyeti tanındı. Böylece Osmanlı'nın dini hoşgörüsü tüm dünyaya tanıtılmış oldu.
    Dünya tarihi açısından: Hıristiyan dünyasının gözbebeği olarak bin yıldır yaşayan Bizans İmparatorluğu yıkıldı.
    Şehirleri çeviren surlar ve kaleler ne kadar güçlü olursa olsun bunların top gülleleriyle yıkılabileceği anlaşıldı. Topun icadı, Avrupa'daki
    Derebeyliğin yıkılmasını sağladı ve Avrupa'da güçlü krallıkların kurulmasına zemin hazırladı. İstanbul'daki bilginlerin İtalya'ya gidip, orda
    yaptıkları çalışmalar sonucu Rönesans ve Reform hareketlerine zemin hazırlanmış oldu. İpek Yolu'nun Osmanlıların eline geçmesiyle
    Avrupalıların Uzak Doğu'ya gitmek için yeni yollar aramaya başlamalarıyla Coğrafi Keşifler başladı. İstanbul'un fethi, Orta çağın sonu,
    Yeni çağın başlangıcı olarak kabul edildi.
    Tarihin altın sayfalarında yer alan önemli olaylardan birisi hiç şüphesiz İstanbul'un fethidir. Türk ve dünya tarihini etkileyen bu
    önemli fethi, her yıl 29 Mayıs'ta aynı çoşku ve sevinçle kutluyoruz.
    Biz büyük bir ülkeyiz, büyük bir milletiz. Yüz yıllardır tüm dünyaya adaletle hükmetmiş, hiçbir etnik çatışma yaşanmadan Kürdü,
    Çerkezi, Lazı, Türkmeni, Alevi'si, Sünnisi'yle top yekün Türk Milleti olarak tarihe yön vermiş bir milletiz. Fethi kutlarken geçmişimizi
    unutmadan ileriye doğru bakmalıyız. Biz, eften püften şeylerle zamanımızı harcarken, Batı'nın Mars'ı fethetmeye hazırlandığını unutmamalıyız.
    Ömürlü AKSOY-Em. Öğretmen

  • öğretmen olmak24.11.2013 - 10:38

    KALBİMDEKİ ÖĞRETMEN

    Benim öğretmenimin yüreği, sevgi dolu olmalı.
    Sevgi çağlayanı olup coşmalı,
    Sevgisi okyanusları doldurup, taşmalı,
    Sel olup tüm dünyaya ulaşmalı...

    Benim öğretmenimin elleri,
    Sıcacık olmalı, tıpkı yüreği gibi.
    Ben üşürken, ağlarken ve yalnızken,
    O sıcacık elleriyle kucaklamalı,
    Sevgi dolu yüreğiyle ısıtmalı...

    Benim öğretmenim,
    Dürüst, dimdik, başı gökte,
    Kendinden emin ve gözleri ileride olmalı,
    İnsanlığın en büyük kaptanı olarak
    Gemisine yön vermeli.
    İster doğuya, ister batıya,
    İsterse de güneye kuzeye…
    Hangi yöne giderse gitsin,
    Ama en doğru rotada
    Benim öğretmenim olmalı...

    Benim öğretmenim,
    Kaf Dağı’nda altın kafeslere kurulmuş
    Zümrüd-ü Anka kuşu değil, Martı olmalı,
    Kanatlarında dostluğu, barışı, kardeşliği,
    Hoşgörüyü dört bir yana yaymalı...

    Benim öğretmenim,
    Cırcır böceği gibi olmamalı,
    Karıncalar gibi yılmadan, bıkmadan
    Hevesle çalışmalı...

    Benim öğretmenim,
    Beni hayata hazırlayan,
    Çekinerek attığım adımlarda arkamdan hep destek olan,
    Bana güvenimi kazandıran,
    Bakış açımı genişleten ve aydınlatan,
    Demokrasinin nimetlerini,
    Birlikte yaşamanın güzelliklerini anlatan biri olmalı...

    Benim öğretmenim,
    Yapılan hatalara kızmamalı,
    Hata yapmaktan da korkmamalı.
    Yapılan hatayı güler yüzle karşılayacak kadar büyük,
    Onu düzeltecek kadar asil olmalı...

    Benim öğretmenimin derslerinde zaman kavramı olmamalı,
    Zaman durmalı,
    Öğrenciler saatlerine bakmak yerine,
    Öğretmenin gözlerinin içine bakmalı.
    Benim öğretmenim,
    Örnek bir insan olmalı öğrencilerine.
    'Keşke ben de öğretmenim gibi olabilsem' dedirten bir öğretmen olmalı...

    Benim öğretmenim,
    Her yeni bir günde,
    Yeni bir şeyler öğreten olmalı,
    Tekdüzelikten sıyrılmış, çağdaş, pozitif düşünce yüklü,
    Kendine güvenen ve güven veren,
    Gül veren elde, gül kokusu kaldığını bilen bir öğretmen olmalı...

    Benim öğretmenim,
    Hep bir adım önde olmalı,
    Ben bulutsam; o yağmur,
    Ben denizsem; o dalga,
    Ben tohumsam; o meyve olmalı...

    Benim öğretmenim,
    Başöğretmen Atatürk’üm gibi,
    Hedefi çağdaş uygarlık yolu olmalı,
    Bizi başarıdan başarıya koşturmalı,
    Başarıdan başarıya koştukça,
    Avuçlar patlayacakmışçasına
    Tüm dünyaya bizi ayakta alkışlatmalı...

    Benim öğretmenim kalbimin bir köşesinde durmalı,
    Buz kesen duygularımı yumuşatmalı,
    Her güzel şeyde kendini hatırlatmalı,
    Unutamayacağım biri olmalı...

    Öğretmenim!
    Yıldızlarla dolsun avuçların,
    Öğretmenim!
    Kalbin gibi güzel olsun çocukların! …

    Ömürlü Aksoy
    Kayseri–24 Kasım 1998

  • öğretmenler günü24.11.2013 - 10:35

    ' Cahillik çölüne hayat vermeye,
    İlim pınarında çağlayan sensin,
    Geçmişten yarına köprüler kurup,
    Bugünü dünüme bağlayan sensin.'

    Atatürk'ün, Millet Mektepleri Baş öğretmenliğini kabul buyurdukları 24 Kasım bilindiği gibi 1981 yılından
    beri yurt çapında öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır. Bütün öğretmenlerimizin günü kutlu olsun.
    Sevgili Öğretmenim,
    Coğrafyayı vatan yapan sen.
    Ulusların kaderini ayakta tutan sen.
    Bayrağa renk kazandıran sen.
    Örnek davranışlarınla yol gösteren sen.
    Yerine göre bir serdar, yerine göre mecul bir kahramansın sen...
    Öğretmenim,
    Nasıl arı peteklerine bal taşır, mimar taşa şekil verirse; sen de körpe beyinlere bilgi ve kültür taşır,
    ruha şekil verirsin...
    Öğretmenim,
    Sen, en üst düzeyde ihtisasını yapmaş, iyi bir dostluk, kardeşlik ve insanlık enjekte eden ve kişiliğe
    şekil veren, manevi olarak estetik yapan bir doktorsun...
    Öğretmenim,
    Sen, sınıfa girerken tüm dertlerini kapının dışına bırakan ve sınıfta rolünü çok iyi oynayan,
    zil çalınca da kapının dışına bıraktığı sıkıntılarını geri alan çok iyi bir tiyatro sanatçısısın..
    Ben de öğretmenim,
    Öyle fırtına koparki gönlümüzde 'öğretmenim' diyen her seste coşarız. Öyle genişki iyimserlik ölçümüz,
    vefasızlığın adını zamansızlık koyarız. Mutsuz olan mutsuzluğu yaşarız. Kaderimiz bu bizim,
    mutluluğu paylaşırız. Kısacası, omuzlarımızda milletimizin derdini, kalbimizde sevgisini, başımızda şerefini taşırız.
    Her doğruda, güzelde, iyide Atatürk'ü buluruz. Her sınıfa girende bir Atatürk oluruz.
    Selam sana, saygı sana öğretmenim,
    Senin mazin onurlu, senin mazin derin.
    Bu derinlikte koca bir tarih yatıyor.
    Söyler misin bana?
    Gelmiş geçmiş büyük insanlar senin sıralarından geçmediler mi?
    Senden ders görmedi mi komutanlar, neferler?
    Söyle kimin eseri bütün zaferler...
    Selam sana, sevgi sana öğretmenim. Uzat ellerini uzat öpeyim...

    ' Yüce sevgin gönlümüze yazılır,
    Ölmez adın zihnimize kazılır,
    Bazan olur, dirliğimiz bozulur,
    Dirliği, düzeni sağlayan sensin... '
    Saygılarımla...

    Ömürlü Aksoy - Emekli Tarih Öğretmeni

  • Ulusal Egemenlik09.04.2010 - 11:02

    23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI (örnek bir konuşma)

    Bugün 23 Nisan
    Yurdun her köşesinde
    Al bayrağın gölgesinde
    Buluşun çocuklar...

    Bugün, ulusal egemenliğimizin sembolü olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'nin kuruluşunun 87. yıl dönümüdür.
    Bugün, kutsal topraklarımızı işgal eden düşmanları yurdumuzdan atmak için ant içtiğimiz bir gündür.
    Bugün, yok edilmeye çalışılan asil bir ulusun, tek yürek, tek bilek, tek vücut haline geldiği bir gündür.
    Bugün, Büyük önder Mustafa Kemal Paşa'nın çevresinde, çelik bir halka, tunç bir kale olduğumuz bir gündür.
    Bugün, kendini Türk hisseden herkesin göğüslerinin kıvançla dolduğu bir gündür.
    Bugün, köhne bir binada, yepyeni bir ruh ve imanla, yepyeni bir devletin temellerinin atıldığı bir gündür.
    Bugün, milli egemenliğimizin Türk çocuklarına BAYRAM olarak armağan edildiği bir gündür.
    Bugün 23 Nisan, dünya çocuklarına armağan edilen İLK ve TEK BAYRAM günüdür.
    ... Ve bu bayramın anlamına varabilmek, bu bayramı damarlarımızda hissedebilmek için 87 yıl öncesine; 23 nisan 1920 yıllarına gidelim.Yurdumuzu düşmanlar her yandan işgal ediyor, Türk Ulusunun özgürlüğü göz göre göre elden gidiyor,tehlike gittikçe büyüyor ve yakınlaşıyordu. Elde ne para, ne cephane, ne de asker vardı. Politik yollardan giderek, düşmandan merhamet dilenmekle, bu büyük ulus ve bu kutsal vatan kurtarılamazdı. ' Padişahım çok yaşa! ' diyerek padişahın da ömrü uzatılamazdı.
    Yıllarca Osmanlıdan yardım dileyen, Osmanlı'nın karşısında el pençe divan duran, hatta Osmanlı'ya kurtarıcı gözüyle bakan düşmanlarımız, bunları unutmuşlardı. Daha da ileri giderek, Osmanlı'ya 'Hasta Adam' damgasını
    vurmuşlardı. Türkleri öz vatanlarından yok edeceklerini sanıyorlardı. Yıllar önce kesin kararlarını vermişler, hazırlıklarını da ona göre yapmışlardı. Bu nedenle masa başında paylaştıkları kutsal Anadolumuzun büyük bir bölümünü işgal etmişlerdi.
    Türk Ulusu ve onun gerçek temsilcileri işte bu durum karşısında, 'var olma veya yok olma' mücadelesine atılmışlardır. Bu mücadelede bir meclis kurarak, ne yapılacağını konuşmak, yeni bir hükümet kurmak, dağınık bulunan milli kuvvetleri bir arada toplamak, bir yandan ayaklanmaları, diğer yandan da vatana yer yer saldırmış olan düşmanları durdurmak gerekiyordu. İşte bu düşüncelerle 19 mayıs 1919 da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'da gerekli çalışmaları yaptıktan sonra karargahı Ankara'da kurdu. İstanbul'un işgale uğraması üzerine İstanbul'dan Anadolu'ya kaçan vatan sever millet vekillerini de etrafında toplayarak, 23 Nisan 1920 de TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'ni açtı.
    Görüldüğü gibi 23 nisan 1920 tarihi, milli iradenin en açık bir şekilde belirdiği, Türk Ulusu'nun kendini yönetme yetkisini eline aldığı, TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nin temellerinin atıldığı bir gündür.
    Büyük Önder Atatürk, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'nin açıldığı bu günü 'Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak ÇOCUKLARA armağan etmiştir.
    Ne mutlu, bu günümüzü bize armağan edenlere...
    Ne mutlu, bu bayramı coşkuyla kutlayanlara...
    ***
    Bugün 23 Nisan
    Kumral, esmer, sarışın
    Birlikte yaşamaya
    Alışın çocuklar
    ***
    Bugün 23 Nisan
    El ele verin
    Mutlu bir dünya kurun
    Barışın çocuklar

    Sevgi ve saygılarımla...

    Ömürlü AKSOY - Kayseri