kanarız ki biz birbirine yeryüzü ve gökyüzü, akarız ki birbirine…, ve kanarsın; sen, bende bakan okyanus gözlerime, ve bir hekim tebessümüne ben de…;
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir, aç bir martı kadar utangaç, müstağni ve delişmen, güleç yüzlü, gül yüzlü ve, efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat; başına buyruk o heybetli erciyesin, doruğundan gelen kar suları kadar, coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve, bir dergâh asudeliğindeki vadi kuytularında şırıldayıp duran, buz gibi ve içimi doyumsuz, kendiyle halvette akan, bir ince nakışlı keder deresi…, ve sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını, ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı, bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde; bütün bildiklerini unutan ve, aşkı kendinde kayboluş bilen kalbiyle, bu yanık anız tarlası yüreğe ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle, çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet olan, can/an;
bir dağ ardındaki cevizin, en erişilmez dalına, as uykunu kalplerin tabîbi, tatlı bir rüya dolsun gözkapaklarına…,
ey aşk; soylu sevdalara yakışmaz yalandan kefen giymeler, varsın ipil ipil yağsın üstümüze firak, nasısa gezinirsin sen bu sakar taşranın, gül bahçelerinde sağnak sağnak, ah;
ve bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu; sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında, uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim, elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi; çelik çomaktan bıkkınken, ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin, talihsizliğine içerlemiş, ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da, yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda dar boğaza saplanmışken, yine, yap/boz/yap memleket haritasında yerini bulamadığım uşak kayıpken, bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile, gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık, tekrar, tekrar ve tekrardan…,
ve belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum, tuzlu kocaman gözlerimle ve, atlı karınca döndükçe, hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
ve belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum, yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında; zaman, pastasını bir kez daha keserken…,
derken gök; matem giysisini geçirip üstüne, tülden siyah örtüsüyle, sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden, ve üfledi mumu…,
ah dünya, nasıl bir rüya bu… her gün gördüğümüz, yeniden yaşamak dediğin... anadan üryan bir yalan gibi serildi aramıza nicedir yeryüzü örtüsü...
salıncağını duaları arasında çoktan unutmuş, boşluktaki çocukluğuna bön bön kavuşamayan, bir üvey üveyik gibi, en mahrem yerleri açıkta kalmış bir maymun gibi, avcumuzdan geçen yaşam çizgisinin, üstüne savruldu alın yazısı harflerinin külü, duydun mu, yönsüzüz... kendi ömürlerimizin sahte medyumuyuz,
ah dostum, kaldır yüzündeki küflü tebessümü... ki ben gözümü açtığım her sabah cam küreme bir yaşam ekleyerek eksiliyorum, ey hayat senden...
derken, bir varmış bir yokmuş…, konuşmaya başladığında söyleyebildiği ilk kelime üç harfli ve tek heceli, kendi adıymış…, biri kırmızı biri de mavi pabuçları varmış, dur durak nedir bilmeden, büyüklerin aklının bile alamayacağı kadar kocaman dünyasında ayak basmadık yer bırakmayan, okyanus gözlü bir çocuk yaşarmış, afacan ve toprak kokulu, adı; aşk…,
ve üstadım, alsancak gar camii imamı turcanı bilirsin, şimdi kavruluyormuş od/d/a aşktan, ki oysa aşkın nâr/ı cehennem olduğu, insanlık tarihi kadar eski bir yalandır,
evrenin görüp göreceği en büyük ve tek aşk-ı hakikî olan, yaradanla son elçisinin aşkı, /k/s/avruk değildir…, başa taç, yürek bezeyen ve gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır, aşkımtırak ve dünya metası, gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter, tek tük aşklar da vardır ki, varı yoğu baştan ayağa hasret, ve ışıltılı ilham, ve efsunlarla gelen muhabbettir…, bütün berheva olacakların üzerinden aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz ve asrî aşk…,
bu arada; hay/hak karagözüm deyip, esma/ül hüsnadan iki güzel ismi anarak seslendiğinde hacivat arkadaşına, güya karagöz de nasıl arifane her sözü çağrışımla anlıyorsa, işte öyleyiz biz de, kendimizden gurbete düştüğümüzdeki, her ayrılıkta ve aşk; söyle hayata, bir gölge oyunundan fazlası değilsin…,
ki azizim; sen benim boş zamanlarımdın dediğin ve ben de mesai saatlerimdin dediğim günden beri yarım yamalak, kör topal bir yaşam kayıp gidiyor avuçlarımızdan, el yordamıyla geçiyor günlerimiz anlasana,
derken, bir varmış bir yokmuş…, konuşmaya başladığında söyleyebildiği ilk kelime üç harfli ve tek heceli, kendi adıymış…, biri kırmızı biri de mavi pabuçları varmış, dur durak nedir bilmeden, büyüklerin aklının bile alamayacağı kadar kocaman dünyasında ayak basmadık yer bırakmayan, okyanus gözlü bir çocuk yaşarmış, afacan ve toprak kokulu, adı; aşk…,
ve üstadım, alsancak gar camii imamı turcanı bilirsin, şimdi kavruluyormuş od/d/a aşktan, ki oysa aşkın nâr/ı cehennem olduğu, insanlık tarihi kadar eski bir yalandır,
evrenin görüp göreceği en büyük ve tek aşk-ı hakikî olan, yaradanla son elçisinin aşkı, /k/s/avruk değildir…, başa taç, yürek bezeyen ve gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır, aşkımtırak ve dünya metası, gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter, tek tük aşklar da vardır ki, varı yoğu baştan ayağa hasret, ve ışıltılı ilham, ve efsunlarla gelen muhabbettir…, bütün berheva olacakların üzerinden aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz ve asrî aşk…,
bu arada; hay/hak karagözüm deyip, esma/ül hüsnadan iki güzel ismi anarak seslendiğinde hacivat arkadaşına, güya karagöz de nasıl arifane her sözü çağrışımla anlıyorsa, işte öyleyiz biz de, kendimizden gurbete düştüğümüzdeki, her ayrılıkta ve aşk; söyle hayata, bir gölge oyunundan fazlası değilsin…,
ki azizim; sen benim boş zamanlarımdın dediğin ve ben de mesai saatlerimdin dediğim günden beri yarım yamalak, kör topal bir yaşam kayıp gidiyor avuçlarımızdan, el yordamıyla geçiyor günlerimiz anlasana,
ah dünya, nasıl bir rüya bu… her gün gördüğümüz, yeniden yaşamak dediğin... anadan üryan bir yalan gibi serildi aramıza nicedir yeryüzü örtüsü...
salıncağını duaları arasında çoktan unutmuş, boşluktaki çocukluğuna bön bön kavuşamayan, bir üvey üveyik gibi, en mahrem yerleri açıkta kalmış bir maymun gibi, avcumuzdan geçen yaşam çizgisinin, üstüne savruldu alın yazısı harflerinin külü, duydun mu, yönsüzüz... kendi ömürlerimizin sahte medyumuyuz,
ah dostum, kaldır yüzündeki küflü tebessümü... ki ben gözümü açtığım her sabah cam küreme bir yaşam ekleyerek eksiliyorum, ey hayat senden...
çöpe atan dost olsun tek, ona yazılmış çileli dizeleri, ki çilem; çilemizdi bilirsin,
kürtaj artığı bir bebeğin, cami avlusuna bırakılması anında, anasına son bakışıyla başlayan çilesi gibiydi, çilemiz…,
gecelerce bilinci kovan çaresiz acılar gibi, yatağa düşüren bir dermansız dert gibi, pençesine düşülen ortaçağ vebası gibi, bir mevsim boyu çekilen sekerât gibi, çilemiz,
kaç kez; kaynar sular indi tepemizden, vedalarda kaç kez…, son vedamızla kavruldu yıldızlar gökte, ki süreyya yıldızı da kaybolunca gözden, kulağımıza fısıldanan oldu, /artık yine kendinlesin/
madem gittiğin yere çağırmıyorsun beni, ötelerdeki menziline madem, yüzüm gelmiyorsa gözlerinin önüne daha, anmaz oldunsa adımı ve, ve bakaranın iki yüz elli beşinci ayetini, okuyup üflemiyorsan artık içine, iç sesinle; içinden geçen cankurtaranın sesini de duymuyorsun demektir,
çağrılı olsam da gelemem yanına kendiliğimden, ki bak kanıyorum, kan kaybediyorum ben, gittiğin yere yeniden gelemez misin ki sen,
ki acaba dost açmış mıdır umuduyla baktığım, elektronik mektup zarfları, dilsiz ve lisansız durmayın öyle gücenik, inanıyorum ki; hasretle yüreğim her sızladıkça, bir göğüs kafesi gibi açılacaksınız, bugün yarın sımsıcak…, değil mi ki, yalnızca sonsuza susuzdur bu, lebkuchen aşk…, ah;
çöpe atan dost olsun tek, ona yazılmış çileli dizeleri, ki çilem; çilemizdi bilirsin,
kürtaj artığı bir bebeğin, cami avlusuna bırakılması anında, anasına son bakışıyla başlayan çilesi gibiydi, çilemiz…,
gecelerce bilinci kovan çaresiz acılar gibi, yatağa düşüren bir dermansız dert gibi, pençesine düşülen ortaçağ vebası gibi, bir mevsim boyu çekilen sekerât gibi, çilemiz,
kaç kez; kaynar sular indi tepemizden, vedalarda kaç kez…, son vedamızla kavruldu yıldızlar gökte, ki süreyya yıldızı da kaybolunca gözden, kulağımıza fısıldanan oldu, /artık yine kendinlesin/
madem gittiğin yere çağırmıyorsun beni, ötelerdeki menziline madem, yüzüm gelmiyorsa gözlerinin önüne daha, anmaz oldunsa adımı ve, ve bakaranın iki yüz elli beşinci ayetini, okuyup üflemiyorsan artık içine, iç sesinle; içinden geçen cankurtaranın sesini de duymuyorsun demektir,
çağrılı olsam da gelemem yanına kendiliğimden, ki bak kanıyorum, kan kaybediyorum ben, gittiğin yere yeniden gelemez misin ki sen,
ki acaba dost açmış mıdır umuduyla baktığım, elektronik mektup zarfları, dilsiz ve lisansız durmayın öyle gücenik, inanıyorum ki; hasretle yüreğim her sızladıkça, bir göğüs kafesi gibi açılacaksınız, bugün yarın sımsıcak…, değil mi ki, yalnızca sonsuza susuzdur bu, lebkuchen aşk…, ah;
derken, bir varmış bir yokmuş…, konuşmaya başladığında söyleyebildiği ilk kelime üç harfli ve tek heceli, kendi adıymış…, biri kırmızı biri de mavi pabuçları varmış, dur durak nedir bilmeden, büyüklerin aklının bile alamayacağı kadar kocaman dünyasında ayak basmadık yer bırakmayan, okyanus gözlü bir çocuk yaşarmış, afacan ve toprak kokulu, adı; aşk…,
ve üstadım, alsancak gar camii imamı turcanı bilirsin, şimdi kavruluyormuş od/d/a aşktan, ki oysa aşkın nâr/ı cehennem olduğu, insanlık tarihi kadar eski bir yalandır,
evrenin görüp göreceği en büyük ve tek aşk-ı hakikî olan, yaradanla son elçisinin aşkı, /k/s/avruk değildir…, başa taç, yürek bezeyen ve gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır, aşkımtırak ve dünya metası, gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter, tek tük aşklar da vardır ki, varı yoğu baştan ayağa hasret, ve ışıltılı ilham, ve efsunlarla gelen muhabbettir…, bütün berheva olacakların üzerinden aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz ve asrî aşk…,
kanarız ki biz birbirine yeryüzü ve gökyüzü,
akarız ki birbirine…,
ve kanarsın;
sen, bende bakan okyanus gözlerime,
ve bir hekim tebessümüne
ben de…;
boyu dahi orta yollu, bal lisanlı, serzâkir,
aç bir martı kadar utangaç, müstağni ve delişmen,
güleç yüzlü, gül yüzlü ve,
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat;
başına buyruk o heybetli erciyesin,
doruğundan gelen kar suları kadar,
coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve,
bir dergâh asudeliğindeki
vadi kuytularında şırıldayıp duran,
buz gibi ve içimi doyumsuz,
kendiyle halvette akan,
bir ince nakışlı keder deresi…,
ve sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını,
ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı,
bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde;
bütün bildiklerini unutan ve,
aşkı kendinde kayboluş bilen kalbiyle,
bu yanık anız tarlası yüreğe
ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle,
çisil çisil ve ansızın yağan
bir rahmet olan,
can/an;
bir dağ ardındaki cevizin,
en erişilmez dalına,
as uykunu kalplerin tabîbi,
tatlı bir rüya dolsun gözkapaklarına…,
ey aşk;
soylu sevdalara yakışmaz
yalandan kefen giymeler,
varsın ipil ipil yağsın üstümüze firak,
nasısa gezinirsin sen bu sakar taşranın,
gül bahçelerinde sağnak sağnak,
ah;
ve bir çocuk masumluğundaki bakışlarımdan geçiyordu;
sak/lan/baç çiçekleri körebesinin köşe kapmacasında,
uzun eşeğin üstünden ırmakta taş sektirişim,
elektronik beyin adı verilen bir kasabalı kuzu gibi;
çelik çomaktan bıkkınken,
ve micozun kırdığı biricik mavi bilyenin,
talihsizliğine içerlemiş,
ve dahası kanatlılar bilmecesindeki bıçak da,
yağmur erteleri oynan kader çizgisi oyununda
dar boğaza saplanmışken,
yine,
yap/boz/yap memleket haritasında
yerini bulamadığım uşak kayıpken,
bir insan anatomisindeki iç organların yeri bile,
gözü kapalı bulunabiliyordu hayatta sanki artık,
tekrar, tekrar ve tekrardan…,
ve belki de panayırda kaybolmuş bir çocuktum,
tuzlu kocaman gözlerimle ve,
atlı karınca döndükçe,
hareleri oyuncak çemberiydi ne malum,
ve belki mutlu çocuk yüzleri biriktiriyordum,
yüzümü yasladığım parlak bir yıldızın yanağında;
zaman, pastasını bir kez daha keserken…,
derken gök;
matem giysisini geçirip üstüne,
tülden siyah örtüsüyle,
sildi tuzlarını çocuğun gözlerinden,
ve üfledi mumu…,
ah dünya, nasıl bir rüya bu…
her gün gördüğümüz,
yeniden yaşamak dediğin...
anadan üryan bir yalan gibi serildi aramıza
nicedir yeryüzü örtüsü...
salıncağını duaları arasında çoktan unutmuş,
boşluktaki çocukluğuna bön bön kavuşamayan,
bir üvey üveyik gibi,
en mahrem yerleri açıkta kalmış bir maymun gibi,
avcumuzdan geçen yaşam çizgisinin,
üstüne savruldu alın yazısı harflerinin külü,
duydun mu, yönsüzüz...
kendi ömürlerimizin sahte medyumuyuz,
ah dostum,
kaldır yüzündeki küflü tebessümü...
ki ben gözümü açtığım her sabah
cam küreme bir yaşam ekleyerek
eksiliyorum, ey hayat senden...
derken, bir varmış bir yokmuş…,
konuşmaya başladığında söyleyebildiği
ilk kelime üç harfli ve tek heceli,
kendi adıymış…,
biri kırmızı biri de mavi pabuçları varmış,
dur durak nedir bilmeden,
büyüklerin aklının bile alamayacağı kadar
kocaman dünyasında
ayak basmadık yer bırakmayan,
okyanus gözlü bir çocuk yaşarmış,
afacan ve toprak kokulu,
adı; aşk…,
ve üstadım,
alsancak gar camii imamı turcanı bilirsin,
şimdi kavruluyormuş od/d/a aşktan,
ki oysa aşkın nâr/ı cehennem olduğu,
insanlık tarihi kadar eski bir yalandır,
evrenin görüp göreceği en büyük
ve tek aşk-ı hakikî olan,
yaradanla son elçisinin aşkı,
/k/s/avruk değildir…,
başa taç, yürek bezeyen ve
gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır,
aşkımtırak ve dünya metası,
gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter,
tek tük aşklar da vardır ki,
varı yoğu baştan ayağa hasret,
ve ışıltılı ilham,
ve efsunlarla gelen muhabbettir…,
bütün berheva olacakların üzerinden
aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar
bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz
ve asrî aşk…,
bu arada; hay/hak karagözüm deyip,
esma/ül hüsnadan iki güzel ismi anarak
seslendiğinde hacivat arkadaşına,
güya karagöz de nasıl arifane
her sözü çağrışımla anlıyorsa,
işte öyleyiz biz de,
kendimizden gurbete düştüğümüzdeki,
her ayrılıkta ve
aşk; söyle hayata,
bir gölge oyunundan fazlası değilsin…,
ki azizim;
sen benim boş zamanlarımdın dediğin
ve ben de mesai saatlerimdin dediğim
günden beri yarım yamalak, kör topal
bir yaşam kayıp gidiyor avuçlarımızdan,
el yordamıyla geçiyor günlerimiz anlasana,
derken, bir varmış bir yokmuş…,
konuşmaya başladığında söyleyebildiği
ilk kelime üç harfli ve tek heceli,
kendi adıymış…,
biri kırmızı biri de mavi pabuçları varmış,
dur durak nedir bilmeden,
büyüklerin aklının bile alamayacağı kadar
kocaman dünyasında
ayak basmadık yer bırakmayan,
okyanus gözlü bir çocuk yaşarmış,
afacan ve toprak kokulu,
adı; aşk…,
ve üstadım,
alsancak gar camii imamı turcanı bilirsin,
şimdi kavruluyormuş od/d/a aşktan,
ki oysa aşkın nâr/ı cehennem olduğu,
insanlık tarihi kadar eski bir yalandır,
evrenin görüp göreceği en büyük
ve tek aşk-ı hakikî olan,
yaradanla son elçisinin aşkı,
/k/s/avruk değildir…,
başa taç, yürek bezeyen ve
gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır,
aşkımtırak ve dünya metası,
gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter,
tek tük aşklar da vardır ki,
varı yoğu baştan ayağa hasret,
ve ışıltılı ilham,
ve efsunlarla gelen muhabbettir…,
bütün berheva olacakların üzerinden
aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar
bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz
ve asrî aşk…,
bu arada; hay/hak karagözüm deyip,
esma/ül hüsnadan iki güzel ismi anarak
seslendiğinde hacivat arkadaşına,
güya karagöz de nasıl arifane
her sözü çağrışımla anlıyorsa,
işte öyleyiz biz de,
kendimizden gurbete düştüğümüzdeki,
her ayrılıkta ve
aşk; söyle hayata,
bir gölge oyunundan fazlası değilsin…,
ki azizim;
sen benim boş zamanlarımdın dediğin
ve ben de mesai saatlerimdin dediğim
günden beri yarım yamalak, kör topal
bir yaşam kayıp gidiyor avuçlarımızdan,
el yordamıyla geçiyor günlerimiz anlasana,
ah dünya, nasıl bir rüya bu…
her gün gördüğümüz,
yeniden yaşamak dediğin...
anadan üryan bir yalan gibi serildi aramıza
nicedir yeryüzü örtüsü...
salıncağını duaları arasında çoktan unutmuş,
boşluktaki çocukluğuna bön bön kavuşamayan,
bir üvey üveyik gibi,
en mahrem yerleri açıkta kalmış bir maymun gibi,
avcumuzdan geçen yaşam çizgisinin,
üstüne savruldu alın yazısı harflerinin külü,
duydun mu, yönsüzüz...
kendi ömürlerimizin sahte medyumuyuz,
ah dostum,
kaldır yüzündeki küflü tebessümü...
ki ben gözümü açtığım her sabah
cam küreme bir yaşam ekleyerek
eksiliyorum, ey hayat senden...
Lebkuchen
çöpe atan dost olsun tek,
ona yazılmış çileli dizeleri,
ki çilem; çilemizdi bilirsin,
kürtaj artığı bir bebeğin,
cami avlusuna bırakılması anında,
anasına son bakışıyla başlayan çilesi gibiydi,
çilemiz…,
gecelerce bilinci kovan çaresiz acılar gibi,
yatağa düşüren bir dermansız dert gibi,
pençesine düşülen ortaçağ vebası gibi,
bir mevsim boyu çekilen sekerât gibi,
çilemiz,
kaç kez;
kaynar sular indi tepemizden,
vedalarda kaç kez…,
son vedamızla kavruldu yıldızlar gökte,
ki süreyya yıldızı da kaybolunca gözden,
kulağımıza fısıldanan oldu,
/artık yine kendinlesin/
madem gittiğin yere çağırmıyorsun beni,
ötelerdeki menziline madem,
yüzüm gelmiyorsa gözlerinin önüne daha,
anmaz oldunsa adımı ve,
ve bakaranın iki yüz elli beşinci ayetini,
okuyup üflemiyorsan artık içine, iç sesinle;
içinden geçen cankurtaranın sesini de
duymuyorsun demektir,
çağrılı olsam da gelemem yanına kendiliğimden,
ki bak kanıyorum, kan kaybediyorum ben,
gittiğin yere yeniden gelemez misin ki sen,
ki acaba dost açmış mıdır umuduyla baktığım,
elektronik mektup zarfları,
dilsiz ve lisansız durmayın öyle gücenik,
inanıyorum ki;
hasretle yüreğim her sızladıkça,
bir göğüs kafesi gibi açılacaksınız,
bugün yarın sımsıcak…,
değil mi ki,
yalnızca sonsuza susuzdur bu,
lebkuchen aşk…,
ah;
Lebkuchen
çöpe atan dost olsun tek,
ona yazılmış çileli dizeleri,
ki çilem; çilemizdi bilirsin,
kürtaj artığı bir bebeğin,
cami avlusuna bırakılması anında,
anasına son bakışıyla başlayan çilesi gibiydi,
çilemiz…,
gecelerce bilinci kovan çaresiz acılar gibi,
yatağa düşüren bir dermansız dert gibi,
pençesine düşülen ortaçağ vebası gibi,
bir mevsim boyu çekilen sekerât gibi,
çilemiz,
kaç kez;
kaynar sular indi tepemizden,
vedalarda kaç kez…,
son vedamızla kavruldu yıldızlar gökte,
ki süreyya yıldızı da kaybolunca gözden,
kulağımıza fısıldanan oldu,
/artık yine kendinlesin/
madem gittiğin yere çağırmıyorsun beni,
ötelerdeki menziline madem,
yüzüm gelmiyorsa gözlerinin önüne daha,
anmaz oldunsa adımı ve,
ve bakaranın iki yüz elli beşinci ayetini,
okuyup üflemiyorsan artık içine, iç sesinle;
içinden geçen cankurtaranın sesini de
duymuyorsun demektir,
çağrılı olsam da gelemem yanına kendiliğimden,
ki bak kanıyorum, kan kaybediyorum ben,
gittiğin yere yeniden gelemez misin ki sen,
ki acaba dost açmış mıdır umuduyla baktığım,
elektronik mektup zarfları,
dilsiz ve lisansız durmayın öyle gücenik,
inanıyorum ki;
hasretle yüreğim her sızladıkça,
bir göğüs kafesi gibi açılacaksınız,
bugün yarın sımsıcak…,
değil mi ki,
yalnızca sonsuza susuzdur bu,
lebkuchen aşk…,
ah;
derken, bir varmış bir yokmuş…,
konuşmaya başladığında söyleyebildiği
ilk kelime üç harfli ve tek heceli,
kendi adıymış…,
biri kırmızı biri de mavi pabuçları varmış,
dur durak nedir bilmeden,
büyüklerin aklının bile alamayacağı kadar
kocaman dünyasında
ayak basmadık yer bırakmayan,
okyanus gözlü bir çocuk yaşarmış,
afacan ve toprak kokulu,
adı; aşk…,
ve üstadım,
alsancak gar camii imamı turcanı bilirsin,
şimdi kavruluyormuş od/d/a aşktan,
ki oysa aşkın nâr/ı cehennem olduğu,
insanlık tarihi kadar eski bir yalandır,
evrenin görüp göreceği en büyük
ve tek aşk-ı hakikî olan,
yaradanla son elçisinin aşkı,
/k/s/avruk değildir…,
başa taç, yürek bezeyen ve
gönle sultandır; aşk,
kimi duygular vardır,
aşkımtırak ve dünya metası,
gelir, geçer, yaşanır, tükenir ve biter,
tek tük aşklar da vardır ki,
varı yoğu baştan ayağa hasret,
ve ışıltılı ilham,
ve efsunlarla gelen muhabbettir…,
bütün berheva olacakların üzerinden
aşkın olan ve ebediyete kavuşacak aşklar
bunlardır; selam olsun sana ey ölümsüz
ve asrî aşk…,