Yüreğimi koydum ortaya; dürüstçe, hesapsızca...
Ne bir beklentim vardı hayattan ne de arkadan vuracak bir kurnazlığım.
Göğsümde taşıdığım şu yangınla, herkes kendi konforlu yolunda zahmetsizce yürürken, ben bütün dik yokuşları tek başıma tırmanmayı seçtim.
Sadece tertemiz duygularla yola çıkmıştım.
Şimdi ise payıma düşen; kocaman bir hayal kırıklığı ve ömürlük bir sessizlik oldu.
Sezai Karakoç'un dizeleri burada yankı bulur,
Ergani'nin her sokağında bir başka aşk uyur.
Ve her kelimesi, bir öyküye dönüşür derinden,
Toprağında büyür, her şiir, her masal, yeniden.
Bir şairin sözleri, bir köyde yankı bulur hep,
Ulu Camii’nin çinili minaresi yükselir göğe doğru,
Siirt’in o kadim, o buram buram tarih kokan bağrında.
Büryan kokan o eski dar caddelerde yürüdüm tek başıma,
Beni teslim ettin ulan, o zalim yalnızlığın kollarında!
Botan Vadisi’nin sarp ve derin kayalıklarına baktım,
Ey yerin göğün tek sahibi olan
Topraktan yaratıp bize hayat bahşeden
Merhametli, bağışlayan ve af eden
Yüce Allah’ım senin adınla ve izninle
Ey Allah’ın Elçisi ve Son Peygamberi
Bak kardeşim, tarihi Sinop Cezaevi’nin o soğuk, o dilsiz taş duvarlarına dayadım sırtımı...
"Dışarıda deli dalgalar gelir duvarları döver" dedikleri o rutubetli avludayım şimdi;
Beni mahkûm ettin sen herif, bu devasız, bu zifiri zindanın tam ortasında!
İnceburun’un deniz feneri çakar durur simsiyah karanlığa doğru çaresizce,
Memleketin en kuzey ucunda, bu buz kesen poyrazda dondum kaldım ben bu gece...
Cudi Dağı’nın karlı ve mağrur zirvesinde durur Hz. Nuh’un gemisi,
Şırnak’ın sarp dağlarında çınlar yankılanan rüzgarın o asil sesi.
Hz. Nuh Türbesi’nde huzur bulur dergahtan geçen yorgun ruhlar,
Dicle Nehri’nin coşkulu suları yıkar bu toprağın tarihi efkarını.
Cizre’nin dar küçelerinde adımlarken Mem û Zîn’in o ölümsüz sevdası sarar insanı,
Bu şehir ki; tufandan sonra insanlığa yeniden kucak açan ilk bereket kapısıdır!
Güneş Cudi’nin başından yavaşça çekilirken herif,
Bir akşamüstü süzülür Gabar’ın o mağrur gölgesinden.
Dicle’nin kolları toprağı bir ana gibi kucaklar bu kentte,
Sokaklarında çocukların çınlayan masum kahkahası,
Ocaklarda tüten o konuksever, o bereketli çay kokusu…
Şırnak dediğin, taşın bağrında insanlık büyüten kadim bir yurttur;
Çifte Minareli Medrese’nin taş nakışlarına çöktü akşam,
Sivas’ın o dondurucu ayazı vurur insanın yüzüne bıçak gibi.
Kongre Binası’nın gölgesinde yürüdüm tek başıma bu gece,
Beni bıraktın ulan, bu kimsesiz bozkırın tam ortasında!
Sivas Kalesi’nden seyrettim kentin dumanlı ışıklarını,
Sizin sevmeniz hep teneke; içi boş, gürültüsü çok,
Korkak yüreğinizde gerçek bir yangının izi yok.
Bir rüzgar esse savrulur, bir yağmurda paslanırsınız,
Siz ancak kıyıda bekleyen sığ suların esirisiniz.
Boyası dökülmüş yalanlar, dilden dökülen ucuz sözler;
Bu dünya aslında hepimize yetecek kadar geniş bir kucaktı ama insanın o gözü dönmüş, o dipsiz ve karanlık hırsı dünyadan daha büyük bir mezar kazdı; o hırs büyüdükçe vicdanlar nefes alamayacak kadar daraldı ve o kokuşmuş kalplerden merhamet, sanki bir lanetmiş gibi sökülüp karanlığa atıldı. Karanlığa atılan o can çekişen merhameti kimse tutup elinden kaldırmadı, aksine herkes kendi kanlı menfaatine bir saniye daha erken varmak için üzerine çiğneye çiğneye geçti; üzerine basıldıkça kalpler nasır tutmayı bıraktı, vicdanlar tamamen sustu ve ruhlar kaskatı birer enkaza dönüşerek sevginin dilini hepten toprağa gömdü.
Zalimlik bir kere o kanlı tahta oturup mührünü basınca, birinin sahte şatafatı binlerce masumun çığlığı ve yıkımı üzerine bir utanç abidesi gibi yükseldi; o mazlum gözyaşları toprağa aktıkça yeryüzünden onur çekildi, paylaşmanın o mukaddes tadı yerini irin dolu bir nefrete bıraktı. Tadı bozulan bu hayatın içinde insan insana artık sadece bir kurban, sadece basılıp geçilecek bir ceset gibi bakmaya cüret etti; bu arsızlık öyle bir raddeye geldi ki, sen ilk defa ruhunun orta yerinden ikiye bölündüğünü ve bu alçak yükü artık bir saniye bile taşımayacağını anladın.
Sen hala insanlık onurunu korumanın, bir canı incitmemenin davasını güderken, onlar insanlıktan çıkmanın ve yok etmenin o iğrenç yarışında birbirinin gırtlağına çöktüler; bu leş yarışın sonunda kimse bir şey kazanmadı ama insanlık adına kutsal olan ne varsa hepsi tek tek çiğnenip tükürüldü. En başta o mukaddes güvenimiz, o çocuksu safiyetimiz ve helale sığınan kanaatimiz birer kağıt gibi yakılıp külleri bu kokuşmuş havaya savruldu; o safiyet gidince meydan sadece kalleşlere, hırsızlara ve hırsın o zifiri, o boğucu karanlığına kaldı.
O karanlık şimdi bir kefen gibi hepimizin üzerine çökmüşken, sen son bir nefretle "neden bu kadar alçaldılar" diye haykırıyorsun; haykırıyorsun çünkü senin kalbin hala bir sızıyı hissedecek kadar canlıyken, karşındakiler bir yetimin son lokmasına göz dikecek kadar aşağılık bir çukura mahkum olmuş durumdalar. Yorulmakta değil, bu kokuşmuş düzene sırtını dönmekte haklısın; çünkü dünya artık yaşayanların yurdu değil, kendi saadetini başkasının cehennemi üzerine kuran, ruhu çürümüş leşlerin hüküm sürdüğü koca bir mezbahadır ve bu mezbahada insan kalmaya çalışmak, artık en büyük ızdıraptır.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!