Sen yoksan;
Şu koca şehir, üstüme yıkılmış bir enkazdır,
Sokaklar dilsiz, caddeler kör; her köşe başı bir itirazdır.
Lambalar sönük birer süs gibi sarkıyor karanlığın boynuna,
Kimse bakmaz şu bağrımdaki sönmeyen köz yığınına.
Ben sustukça içimde fırtınalar kopar, sessizliğim isyanımdır,
Kırılgan bir kalp gibi titreşir duvarlar,
Her taş bir hikâye, her izin ardında yaralar.
Özlemler birikerek akar damarlarımda,
Sessizlik çığlık olur, titrer dudaklarımda.
Gecenin karanlığında söylenmemiş türküler,
Bakışların; yorgun bir yolcunun sığınacağı son liman değil,
Doğrudan doğruya gökyüzünün kendisidir...
Adın dudaklarıma değdiğinde,
Eski bir plak cızırtısında hayat bulan o en yanık türkü başlar.
Öyle sıradan, öyle her rafa konan isimlerden değil bu;
Bir yanı kış kıyamet, bir yanı uçsuz bucaksız bir memleket,
Bir kıvılcım düştü önce, ruhun o sessiz ve ıssız kıyısına,
Karanlık bir perde gibi yırtıldı, gün doğdu ömrün ilk sayfasına.
Bu öyle bir yangın ki; ne genzi yakan dumanı var, ne savrulan külü,
Sanki her alev bir yaprak açıyor, gönül bahçesinde bin bir renk gülü.
İçimdeki bu har, bir yok oluş değil; yeniden var olmanın sancısı,
Yüreğimi koydum ortaya; dürüstçe, hesapsızca...
Ne bir beklentim vardı hayattan ne de arkadan vuracak bir kurnazlığım.
Göğsümde taşıdığım şu yangınla, herkes kendi konforlu yolunda zahmetsizce yürürken, ben bütün dik yokuşları tek başıma tırmanmayı seçtim.
Sadece tertemiz duygularla yola çıkmıştım.
Şimdi ise payıma düşen; kocaman bir hayal kırıklığı ve ömürlük bir sessizlik oldu.
Sezai Karakoç'un dizeleri burada yankı bulur,
Ergani'nin her sokağında bir başka aşk uyur.
Ve her kelimesi, bir öyküye dönüşür derinden,
Toprağında büyür, her şiir, her masal, yeniden.
Bir şairin sözleri, bir köyde yankı bulur hep,
Ulu Camii’nin çinili minaresi yükselir göğe doğru,
Siirt’in o kadim, o buram buram tarih kokan bağrında.
Büryan kokan o eski dar caddelerde yürüdüm tek başıma,
Beni teslim ettin ulan, o zalim yalnızlığın kollarında!
Botan Vadisi’nin sarp ve derin kayalıklarına baktım,
Ey yerin göğün tek sahibi olan
Topraktan yaratıp bize hayat bahşeden
Merhametli, bağışlayan ve af eden
Yüce Allah’ım senin adınla ve izninle
Ey Allah’ın Elçisi ve Son Peygamberi
Bak kardeşim, tarihi Sinop Cezaevi’nin o soğuk, o dilsiz taş duvarlarına dayadım sırtımı...
"Dışarıda deli dalgalar gelir duvarları döver" dedikleri o rutubetli avludayım şimdi;
Beni mahkûm ettin sen herif, bu devasız, bu zifiri zindanın tam ortasında!
İnceburun’un deniz feneri çakar durur simsiyah karanlığa doğru çaresizce,
Memleketin en kuzey ucunda, bu buz kesen poyrazda dondum kaldım ben bu gece...
Cudi Dağı’nın karlı ve mağrur zirvesinde durur Hz. Nuh’un gemisi,
Şırnak’ın sarp dağlarında çınlar yankılanan rüzgarın o asil sesi.
Hz. Nuh Türbesi’nde huzur bulur dergahtan geçen yorgun ruhlar,
Dicle Nehri’nin coşkulu suları yıkar bu toprağın tarihi efkarını.
Cizre’nin dar küçelerinde adımlarken Mem û Zîn’in o ölümsüz sevdası sarar insanı,
Bu şehir ki; tufandan sonra insanlığa yeniden kucak açan ilk bereket kapısıdır!




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!