Beni bırakıp gittin, ardında bıraktın bir enkaz.
Hiç dönüp bakmadın, sormadın bu can nasıl sızlar?
Nasıl bir acıdır bu, bilmezsin, bilemezsin,
Kor bir alev ki yüreğimde, durmadan közlenir.
Ben sensiz nasıl yaşadım, nasıl nefes aldım sanırsın?
Sen yoksan;
Şu koca şehir, üstüme yıkılmış bir enkazdır artık.
Sokaklar dilsiz, caddeler kör,
Lambalar sönük birer intihar süsüdür köşe başlarında.
Kimse bilmez içimdeki bu faili meçhul yangını,
Kimse duymaz sessizliğimin feryadını;
Kırılgan bir kalp gibi titreşir duvarlar,
Her taş bir hikâye, her izin ardında yaralar.
Özlemler birikerek akar damarlarımda,
Sessizlik çığlık olur, titrer dudaklarımda.
Gecenin karanlığında söylenmemiş türküler,
Sezai Karakoç'un dizeleri burada yankı bulur,
Ergani'nin her sokağında bir başka aşk uyur.
Ve her kelimesi, bir öyküye dönüşür derinden,
Toprağında büyür, her şiir, her masal, yeniden.
Bir şairin sözleri, bir köyde yankı bulur hep,
Ey yerin göğün tek sahibi olan
Topraktan yaratıp bize hayat bahşeden
Merhametli, bağışlayan ve af eden
Yüce Allah’ım senin adınla ve izninle
Ey Allah’ın Elçisi ve Son Peygamberi
Bu dünya aslında hepimize yetecek kadar geniş bir kucaktı ama insanın o gözü dönmüş, o dipsiz ve karanlık hırsı dünyadan daha büyük bir mezar kazdı; o hırs büyüdükçe vicdanlar nefes alamayacak kadar daraldı ve o kokuşmuş kalplerden merhamet, sanki bir lanetmiş gibi sökülüp karanlığa atıldı. Karanlığa atılan o can çekişen merhameti kimse tutup elinden kaldırmadı, aksine herkes kendi kanlı menfaatine bir saniye daha erken varmak için üzerine çiğneye çiğneye geçti; üzerine basıldıkça kalpler nasır tutmayı bıraktı, vicdanlar tamamen sustu ve ruhlar kaskatı birer enkaza dönüşerek sevginin dilini hepten toprağa gömdü.
Zalimlik bir kere o kanlı tahta oturup mührünü basınca, birinin sahte şatafatı binlerce masumun çığlığı ve yıkımı üzerine bir utanç abidesi gibi yükseldi; o mazlum gözyaşları toprağa aktıkça yeryüzünden onur çekildi, paylaşmanın o mukaddes tadı yerini irin dolu bir nefrete bıraktı. Tadı bozulan bu hayatın içinde insan insana artık sadece bir kurban, sadece basılıp geçilecek bir ceset gibi bakmaya cüret etti; bu arsızlık öyle bir raddeye geldi ki, sen ilk defa ruhunun orta yerinden ikiye bölündüğünü ve bu alçak yükü artık bir saniye bile taşımayacağını anladın.
Sen hala insanlık onurunu korumanın, bir canı incitmemenin davasını güderken, onlar insanlıktan çıkmanın ve yok etmenin o iğrenç yarışında birbirinin gırtlağına çöktüler; bu leş yarışın sonunda kimse bir şey kazanmadı ama insanlık adına kutsal olan ne varsa hepsi tek tek çiğnenip tükürüldü. En başta o mukaddes güvenimiz, o çocuksu safiyetimiz ve helale sığınan kanaatimiz birer kağıt gibi yakılıp külleri bu kokuşmuş havaya savruldu; o safiyet gidince meydan sadece kalleşlere, hırsızlara ve hırsın o zifiri, o boğucu karanlığına kaldı.
O karanlık şimdi bir kefen gibi hepimizin üzerine çökmüşken, sen son bir nefretle "neden bu kadar alçaldılar" diye haykırıyorsun; haykırıyorsun çünkü senin kalbin hala bir sızıyı hissedecek kadar canlıyken, karşındakiler bir yetimin son lokmasına göz dikecek kadar aşağılık bir çukura mahkum olmuş durumdalar. Yorulmakta değil, bu kokuşmuş düzene sırtını dönmekte haklısın; çünkü dünya artık yaşayanların yurdu değil, kendi saadetini başkasının cehennemi üzerine kuran, ruhu çürümüş leşlerin hüküm sürdüğü koca bir mezbahadır ve bu mezbahada insan kalmaya çalışmak, artık en büyük ızdıraptır.
Bir karanlık yolun sonundayım ben,
Tükenmiş umutlar, kırılmış hayallerim.
Yaşamak ağır gelir bu bedene, her nefes,
Ruhum isyan eder, bu çileye, kesintisiz bir ses.
Gözlerim kapanır, dünya karardıkça,
Bir yaprak gibi düştüm dalımdan usulca,
Koparıldım sevdiklerimden bir anda, hoşça.
Kara toprak örtüldü üzerime yavaşça,
Veda ettim bu fani aleme, ruhumca.
Gözlerim kapandı, sustu dilim son kez,
Suçluyum ben Hakim Bey, evet suçluyum baştan sona,
Nefsim değil, yüreğim gitti, bağlandı bir insana.
Çok sevdim ben, inan ki, canımdan öte sevdim,
Şimdi aşkın mahkemesinde, sanık sandalyesinde ben.
Çok ağladım ben Hakim Bey, sel oldu gözyaşlarım,
Şimdi Diyarbakır’ın dar sokaklarında, bir akşamüstü...
Sırtımı yaslamışım o dertli surlara,
Hevsel’den esen rüzgar bile hesap soruyor sanki.
Zalimlik sadece uzakta değil dostum,
Zalimlik; bazen bir mahallenin susturulmuş çığlığıdır,
Bazen de ekmek kokusuna karışan barut kokusu!




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!