Yüksek dağlar, sessizliğin en güzel sesi,
Her zirveye tırmanış, ruhun nefesi.
İçimize yolculuk, bitmeyen serüven,
Dağların gölgesinde, her an yeşeren.
Heybetli duruşları, zamana meydan okur,
Seslerin çekildiği, sokakların tenhalaştığı o çetin saatlerdeyim yine,
Cebimde son iki dal tütün, aklımda senden kalan binbir sızı...
Anıların insanı amansızca boğduğu bir Hatay akşamına teslimim şimdi,
Gözlerimi dikmişim ufka; sanki baksan göreceksin, uzansan tutacaksın elimi.
Ama yok... Karşıki dağların tepesinde kar var, içimde kıyametler kopar;
Pamukkale’nin beyaz travertenlerine çöker akşamın hüznü,
Denizli’nin bağlarında rüzgar söyler o eski sevdaları.
Hierapolis’in antik taşlarında saklıdır asırların sırrı,
"Denizli’nin horozları" ötüşür gün doğarken şafak vaktinde.
Laodikeia’nın kalıntıları şahittir çekilen ah çilelere,
Bu şehir ki emeğin, dokumanın ve sabrın başkentidir!
Yokluğunda derman bildiklerim ben,
Derde itti, duman etti beni inceden.
Sarıldıkça, çırpındıkça helak etti beni,
Yüreğimi, ciğerimi derman bildiklerim yok etti seni.
Öyle bir derde düştüm ki dermanı yoktur,
Zaman, bazı insanlara neşesinden, baharından bolca pay verir;
benim gibi bazılarına ise ömrün en keskin, en acımasız rüzgarlarını reva görür.
Ömrüm boyunca bir kez olsun yürekten "hoş geldin" sesi duymadım.
Kalabalıklar içinde, dünyadaki en büyük kimsesizliği yaşadım.
Sevdim ama hep sevilmeyen, hep acı görmüş, dert keder içinde yoğrulmuş o kişi oldum.
Sevdim ama bir kez olsun seçilmedim; aşkın, sevginin ne olduğunu hep uzaktan izledim,
Ey doktor, ey hekim, söyleyin bana bir çare,
Dikiş tutmayan bu yarayı dikebilir misiniz acele?
Bu sevda yarası ki, derine işlemiş, kan revan,
Ne neşter kâr eder buna, ne de derman bulunan.
Aşk acısı dedikleri, bir kor misali yakar,
Dicle ve Fırat'ın kesiştiği topraklarda, iki genç yürek, Dilan ve Baran, birbirlerine tutkuyla bağlanmıştı. Zorlu yaşam koşulları, ailelerin çatışmaları, aşklarını bir yangın gibi körüklemişti.
Dilan, narin bir çiçek gibiydi; Baran ise dağların asi rüzgarıydı. Söyledikleri şarkılar, aşklarının en büyük tanığıydı. Baran'ın askerlik vakti geldiğinde, ayrılık acısı yüreklerine bir hançer gibi saplandı.
Dilan, sevdiği adamı dualarla, gözyaşlarıyla uğurladı. Baran, her gece yıldızlara bakıp Dilan'ı düşlüyordu.
Ancak kaderin acımasız oyunu, Dilan'ın hayatını alt üst etti. Ailesinin baskısı, toplumun acımasız yargıları onu bir çıkmaza sürüklemişti. Baran askerden döndüğünde, Dilan'ın başkasıyla evlendiğini duydu ve Baran'ın yüreğine kor bir ateş düştü, feryadı yükselmeye başladı:
Tam altı kış, tam on iki bayram geçti bu enkazın üzerinden;
ben bu şehirde her sabah kendi kimsesizliğime, kendi buz kesmiş odama değil, her gün biraz daha derinleşen bir mezara uyanıyorum.
Kimse bana özgürlükten, hür olmaktan bahsetmesin artık;
bu nasıl bir hürriyet ki insanın canı, kanı, ciğerinin köşesi bir sokak ötedeyken kendisi mahşer kadar uzakta, bir başına kalır?
Bizimki bir küskünlük değil, bizimki bütün kolonları üzerime çökmüş, sevdiklerimin sesinin o sessizlik yığınlarının altında boğulduğu, diri diri gömüldüğüm o bitmeyen deprem gibi.
O gün koptu kıyamet; hepsi o sessiz enkazın altında kaldı da bir tek ben sağ çıktım;
Sabahın beşinde, taze tatlı var diyen çocuk seslerini özledim,
Ev tüpü satan seyyar satıcıların mahalle mahalle dolaşmalarını.
Dağ kapı, Ofis, Huzurevleri diye bağıran simsarların yankısını,
Fırından yeni çıkmış, mis gibi kokan ekmekleri özledim.
Komşuların hiç kapanmayan, hep açık duran kapılarını,
Surların siyah bazalt taşlarına kazınmış bin yıllık çile,
Dicle’nin kıyısında Kırklar Dağı’na vurur ayın şavkı.
Ulu Cami’nin avlusunda yankılanır ezanla karışık o eski ağıtlar,
"Mardin Kapı şen olur" türküsü çalınır uzak gramofonlarda.
Hasan Paşa Hanı’nda demlenen bir bardak koyu çay gibidir hüzün,
Diyarbakır’ın küçelerinden geçerken göğsüme oturur bu sevdalık!




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!