Neden bu kadar amansız, bu kadar zalimsin hayat?
Sustukça hep ezildim, kimseye hayır diyemedim.
İyiliğimin bedelini hep yalnızlıkla ödedim ben,
Değer verdikçe değersizleştiğimden yoruldum.
En kırılgan yerimden vurdular, hiç acımadan,
Bir bahar sabahıydı, hani o Bitlis’in beş minaresinin göğe yükseldiği yer var ya...
Tam o minarenin yanından geçerken ilk kez seni görmüştüm.
Zaman durmuştu sanki, dünya bütün gürültüsünü bizim için susturmuştu.
Gözlerin değdiği an gözlerime, kalbim yerinden sökülmüştü;
Kalbime geri dönüşü olmayan bir mühür vurulmuştu o sabah.
Ulan neresinden başlasam, nasıl anlatsam bu yangını bilmem ki…
Hani insan canından can kopacağını hissettiğinde bir sızı çöker ya göğsüne,
İşte öyle bir akşamüstüydü, gözlerin gözlerime son defa değdiğinde.
Biz o koca, o acımasız şehrin en izbe köşesinde birbirimize sarılmıştık.
Yoksulduk, ceplerimizde umut kırıntılarından başka beş kuruşumuz yoktu,
Sabahın ilk ışıkları camlara vuruyor,
Hafif bir telaşla sessizlik sona eriyor.
Beyaz önlükler giyiliyor, mesai şimdi başlıyor,
Umutla karışık bir kaygı her bir kalbi sarıyor.
Koridorlarda yorgun ayak sesleri yankılanıyor,
Şeyh Edebali’nin türbesine çöktü sisli bir gece,
Mermer taşlar dilsizce izler Sakarya’nın akışını.
Bilecik’in dik yokuşlarında adımlarım bilmece,
Sen darmadağın ettin benim gençliğimin baharını.
Osmanlı’nın doğduğu bu kutlu topraklarda,
Zaman dedikleri o zalim tüccar,
Baharını, neşesini milletin avuçlarına bolca dağıtırken,
Bana hep en keskin, en infazcı rüzgarlarını reva gördü.
Anamdan doğdum doğalı,
Şu fani alemde bir kez olsun yürekten bir "hoş geldin" duymadı kulaklarım.
Milyonluk şehirlerin, o tıkış tıkış kalabalıkların ortasında
Bu kentin bütün ışıklarını kendi ellerimle söndürürdüm.
Kaldırım taşlarına adını değil, öfkemı kazırdım;
Her sokak başında bir anımı kurşuna dizerdim.
Ben ki; dağ rüzgârlarını ciğerime çekmiş adamım,
Senin yokluğunu bir kadeh gibi masada bırakmazdım,
Vururdum kendimi en ıssız yollara,
Gece yarısını çoktan geçti saatler...
Şehir uykuda, sokaklar sessiz,
Ama benim içimdeki o ince sızı bir an olsun uyumuyor ana.
Hani insan büyür de her şeye alışır derler ya, yalanmış;
İnsan anasının yokluğuna hiç alışamıyormuş.
Gece yarısı Çapakçur Deresi kudurmuş gibi vuruyordu kayalara.
Bingöl’ün sarp dağlarına zift gibi bir pus çökmüştü, göz gözü görmüyordu.
Efkârdan ciğerimi söküp atasım vardı da, sırf senin adın kirlenmesin diye sustum.
Beni bu dağ başında, bu kurt kapanında bir başıma bıraktın ya...
Ulan adamlığın bu kadarına da pes, yazıklar olsun uykularımı çalan o sahte gülüşüne!
Hele yaklaş yamacıma evlat, yaklaş da ciğerimin dumanını yakından gör.
Sen bakma buralarda sustuğuma;
kulaklarıma zincirlerinden boşanmış bir feryat gibi o kadim çığlık gelir her gece:
"Bîngol şewitî, mij û dûman e... Megrî, megrî dayê megrî..."
(Bingöl yanıyor, sis duman oluyor... Ağlama, ağlama anne ağlama...)




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!