Zaman, sırtını duvara dayamış mülteci bir çocuk gibi; ne ileri gidiyor ne geri.
Sen kapıdan çıkıp gittiğinden beri, takvim yaprakları masanın üstünde sararıp kaldı, bir milim bile kımıldamadı akreple yelkovan.
Ben sanmıştım ki, yokluğun ilk günler bir fırtına gibi eser, sonra diner.
İnsan her şeye alışır, zamanla bu yara da kabuk bağlar sanmıştım.
Yanılmışım.
Zaman geçmiyormuş meğer; zaman, senin gittiğin o dar eşikte pusuya yatmış, beni her saniye kalbimden vuruyormuş.
Sultanhanı’nın kurşun gibi ağır gecesinde durduk,
Cebimizde kaçak tütün, yüreğimizde intihar gibi bir hırs.
Ihlara’nın dip kayalıklarına savurduk küfürlerimizi,
Biz bu aşka racon kestik kardeş, bizde geri vites yoktu bir hırs.
Melendiz Çayı köpürürken gece yarısı ayazında,
Hangi kapıya omuz vursak, ardında koca bir sessizlik duvarı,
Hangi sokağa sapsak, karşımızda o bildik veda rüzgarı!
Bakma öyle pencerelerin karanlığa gömüldüğüne,
Bu şehir çoktan unuttu dürüst bir yüreğin sesini.
Biz ki göğsümüzü siper etmişiz en keskin ayazlara,
Yıl olmuş 2025, dünya kaynayan kazan,
Öfke nizam olmuş, kinle dolmuş her bir an.
Her köşede yankılanan bir acı feryat,
"Vur!" diyorlar, "Kır!" diyorlar, kalmamış bir iç rahat.
Gözler kararmış, suskun kalmış vicdan sesi,
"Öl!" diyorlar, "Kes!" diyorlar, korkunç bir oyunun hevesi.
Bak... Bu şehir her gece binlerce ışığa boğuluyor da, benim karanlığımı aydınlatmaya tek bir kibrit çöpü yetmiyor. O al yazma bir bez parçası değil artık; boğazıma dolanmış sessiz bir urgan...
Hangi rüzgâr çarptıysa seni uzağa, benim mevsimlerimi de söküp götürdü peşinden. Öyle bakma yüzüme; geçmiyor hiçbir şey, sadece alışıyorsun bu boşlukla nefes almaya..."
Yolların bittiği yerde başladı bu dilsiz gürültü,
Zaman pas tuttu içimde, sanki bütün saatler intihar etti o gün.
Harşena Kalesi’nin gölgesi düşer Yeşilırmak’a,
Sular bulanık akar, benim şu dertli içim gibi.
Yalıboyu Evleri’nin ahşap pencerelerinden baktım,
Gece çöktü Amasya’ya, sarmaladı beni bir kefen gibi.
Ferhat Dağları delmiş de Şirin’ine varmış derler,
Hele bakın, ha bu garip halime,
Amed’den gayrı yerler dar gelir bana.
Hevsel’in bağları, Dicle’nin suları,
Nerdesiniz, yakıyor ciğerimi?
Surlar’ın burçları, ulu camisi,
Eski bir plak dönüyor sanki gönül masamda,
Hayalin bir gölge gibi, her köşe başımda.
Bu akşam hüzün çöktü, bulutlar gözlerimde,
Adın bir dua gibi, mühürlendi dilimde.
Anılar bir fırtına, savurur küllerimi,
Ulucanlar’ın soğuk betona sinmişti gençliğimiz,
Ankara Kalesi’nden baksak bütün şehir bir zindan.
Saman Pazarı’nda çay içerik, ceketimizin yakası kalkık,
Biz bu kentin en gaddar, en belalı sevdalılarıydık o zaman.
Dikmen’in yokuşunu tırmanırdık fırtınaya karşı,
Bugün yine o bildiğin, o ağır sabahlarla uyandım anne,
Gökyüzü biraz daha gri, sokaklar biraz daha ıssız...
Cebimde biriken onca cümle, avucumda sönmüş bir sigara ateşiyle,
Yine senin o sessiz kapına geldim,
Hani şu üzerine taşlar dikilen, mermer soğuğuyla örülen o son adrese...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!