Yıllar geçmişti gurbet ellerde. Memleket hasreti, anne özlemiyle yoğrulmuştu yüreği. Her gece, annesinin sıcak gülüşünü hayal eder, kavuşacakları günü iple çekerdi. "Az kaldı anne," diye fısıldardı yıldızlara, "az kaldı, geliyorum."
Günler, haftalar, aylar geçti. Sonunda, o beklenen gün geldi. Annesine kavuşacaktı. Yılların hasreti dinecekti. Otobüsün camından memleketini seyrederken, gözleri doluyordu. "Anne," diye mırıldandı, "geliyorum anne."
Otobüs, memleketinin girişinde durdu. Emin, koşar adımlarla evine doğru koştu. Kapıyı çaldı, annesinin sesini duymayı bekledi. Ama kapıyı açan olmadı.
Benim dünyam öyle süslü sofralara, yalan gülüşlere alışık değildi.
Bir yanım kavgaydı benim, bir yanım hep yalnızlık...
Hayatı bir oyun sanırdım, sırası gelince bitip gidecek bir masal.
Ama sen... Sen bir girdin ki hayatıma,
Sanki kırk yıllık dost gibi, sanki doğduğumdan beri yanımdasın.
Ben öyle kolay kolay "mutluyum" demezdim kimseye,
Ey Nebi, ey Resul, sensin gönlümün sultanı,
Aşkınla yandı kalbim, ey şefkat ummanı.
Senin nurunla aydınlandı, bu karanlık dünya,
Sensiz geçen her an, sanki bir zindan bana.
Senin sünnetinle yaşar, senin yolunda yürürüm,
Bu gece kendime kızıp dururum,
Aynada o kırık yüzü yumruklarım.
Ne diye verdim ben bu yüreği?
Ne diye serdim yollarına kendimi?
Sahi, neden sevdim seni bu kadar?
Bile bile yanmak mıydı aşkın bedeli?
Müsaadenizle Hakim Bey…
Bugün karşınıza bir suçlu olarak değil, kendi enkazının altından seslenen yaralı bir ruhun vasiyeti olarak çıkıyorum. Kayıtlara "faili meçhul" geçmesin bu dava; failim de belli, maktulüm de... Siz bugün bir hırsızı değil; celladının gözlerindeki cennete aldanıp, o yağlı ilmiği boynuna kendi elleriyle dolayan bir sevda kurbanını yargılayacaksınız.
Suçluyum Hakim Bey! Öyle bir cürüm ki benimkisi, ne anayasa maddelerine sığar ne de hukuk kitaplarına... Benim suçum; fani bir nefesi, Allah’ın lütfettiği gökyüzünden daha kutsal sayıp, kaderimi bir kulun avuçlarına korkusuzca bırakmaktı.
Bana aşk nedir dediler? Aşkı anlat dediler
Aşk, bir rüzgar gibi eser yürekte ansızın,
Bazen fırtına koparır, yıkar tüm benliğimi.
Aşk, bir mucizeymiş, dönüştüren her anı,
Bir bakış, bir söz, bambaşka yapar her halimi.
Bir baba ağlarsa, yıkılır dağlar,
Gök kubbe çöker, yerle bir olur bağlar.
O ki, çınar ağacı, dimdik duran kaya,
Gözünden yaş aktı mı, kopar kıyamet haya.
Neden ağlar baba, neden düşer gözyaşı?
Alnındaki çizgilerde birikmiş kırgınlıklar,
Ellerin, nasır tutmuş bir coğrafya gibi sert...
Sen sustun mu, sanırsın dünya durur,
Konuştun mu, sesinde bin yıllık bir gurbet.
Hayatı bir tütün tabakası gibi cebinde taşıdın,
Kimi zaman boşaldı, kimi zaman acıyla doldu;
Bana "Aşk nedir?" diye sorduklarında,
artık gözlerimin içi parlayarak cevap veriyorum.
Çünkü aşk benim için karanlıktan çıkışın,
her sabah yeniden doğan o umudun diğer adıymış.
Eskiden aşkı ulaşılmaz bir zirve sanırdım,
oysa şimdi anlıyorum ki
Diyorlar ki bana, aklını yitirdi,
Diyorlar ki bana, deliliğin pençesiydi.
Diyorlar ki bana, kafayı sıyırdı, gitti gitti,
Diyorlar ki bana, ruhu firar etti, kayboldu bitti
Söylenip duruyorlar, boş sözlerle,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!