Bir ömür taşıdı sırtında, yükü hep kederdi
Kimseler bilmedi içindeki fırtınayı, adı Veysel’di...
Gözleri hep gülerdi ama içi bir mahşer yeri
Dostluğa adanmış, dürüstlükten hiç dönmedi geri.
Yufka yürekli bir devdi, incitmezdi bir karıncayı
Nemrut Dağı’nın rüzgârı vurur zifiri gecede yüzüme,
O devasa kralların taş heykelleri şahittir ahıma.
Adıyaman’ın o dertli, o bereketsiz akşamlarında,
Sen herif, kıydın benim şu garip, şu masum gençliğime.
Cendere Köprüsü’nün altından akar Fırat’ın gözyaşı,
Kime ulaşacağını, hangi rüzgarın kollarına düşeceğini bilmediğim sevgiliye, yokluğunda yok olan varlığıma...
Bugün yine bir nefes aldım, ama ciğerlerime dolan sadece acı oldu. Hani derler ya, "İnsan hayatta kaç defa ölür?" Ben seni kaybettiğim günden beri, her şafakta yeniden ölüyorum. Ruhum bedenimden çoktan ayrıldı sanki, geriye sadece tarifsiz bir sızıyla atan bir kalp, o da artık bir enkaz. Bir defa toprağa giren ölür, oysa ben bu aşkın azabıyla kaç kez öldüm, kaç kez dirildim sensizliğin kahredici karanlığında, sayısını unuttum. Her diriliş, ruhuma yeni bir işkenceydi, çünkü biliyordum; sen yoktun, olmayacaktın.
Aşk dediğin buymuş demek... İnsanı deli divane eden, aklını başından alan, sonra da kimsesiz bir enkaz bırakan bir felaketmiş. Ben şimdi o felaketin tam ortasındayım. Elimden tutan yok, gidecek bir yönüm yok, sığınacak bir limanım yok. Şimdi tüm yollar labirent oldu, kayboluşa açıldı. Hangi dağlara vurayım başımı, hangi taşlara haykırayım bu derdi bilemiyorum. Her yanım buz kesmiş, içim ise kor.
Afyon Kalesi’nin kayalıklarına baktım dün akşamüstü,
Göğe uzanan o heybetli taşlar gibi sertti kaderim.
Haşhaş kokan bu dar sokakların tam ortasında,
Sadece senin yokluğun, sadece senin kederin.
Gazlı Göl’ün sularına karıştı gözümün yaşı,
AĞLADIĞIM DUYULMASIN
Dışarıda mevsim kışa dönmüş, kimin umurunda?
Benim içimde her gün ihtilal, her gece yangın var.
Hani derler ya "aldırma gönül" diye, o işler öyle kolay değil,
Gönül aldırmıyor değil, gönül artık yerinde durmuyor usta!
Ekmek parası dedik, rızık dedik, boyun büküp yürüdük bu yollarda,
Her şafakta biraz daha eksildik, biraz daha tükendik bu hayatta.
Oysa bir bilsen, bu göğüs kafesinde kaç kez öldü bu adam,
Kimse sormadı adımı, kimse bilmedi çektiğim bu çileli yalan.
Veysel Sarı derler adına, dert yüklemişler sırtına,
Kim anlar bu garibin halinden, kim çıkar karşısına?
O kara haber sineme ulaştı gün, yıkıldım birden
Bir volkan patladı içimde, yaktı yüreğimi derinden
Yok artık baban dediler, göç eyledi bu diyarda,
Yetişemedim babam cenazene, kahroldum o anda.
O son nefesinde yanında olamadım babam
Yağmurlu bir gündü...
Bardaktan boşanırcasına değil, sanki gökyüzü sessizce ağlıyormuş gibi yağıyordu.
Cama vuran her damlada, eski bir tanıdığın selamı vardı.
Ben yine o eski parkamın içinde, ellerim ceplerimde,
Sana söyleyemediğim binlerce kelimeyi yutkunuyordum.
Sokaklar ıslak, kaldırımlar küskün, kediler sırılsıklam...
Bilemezsin daye, hangi rüzgar attı beni bu bilinmezliğe,
Hangi sarsıntı yıktı tutunduğum bütün dalları...
Sana en son sarıldığım o günden beri,
Zaman sanki tersine aktı, ömrüm tersine döndü.
Şimdi öyle bir yerdeyim ki,
Ne bıraktığın o çocuğum ben, ne de buralara ait bir yabancı.
Sırtımı yasladım o kardaş bildiklerime...
Nasıl da yanıldım, düştüm bir ah ile...
Kaldım ortada bir başıma, çaresizce...
Yüreğimi yaktılar, bu zalim insanlar...
Ey felek, neydi bu başıma gelen kara yazım?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!