Başımı yastığa koyduğum her an,
İlk önce gözlerin gelir aklıma.
Seninle kurduğum o hayaller, o düşler,
Verdiğin sözlerin yankılanır ruhumda.
İçime saplanan ince bir sızı, tarifsiz bir özlem,
Yüce Türk'ün adı yankılanır gökte,
Demirden dağlar deler, yoktur hiç lekke.
Korku salar cihana, titretir arşı,
Yürüdüğü yollar, kutlu bir çarşı!
Asırların destanı, kanla yazılmış,
Gözlerin bir deniz, dalga dalga umut,
Kalbin bir bahçe, açan binbir çiçek.
Adın bir melodi, ruhuma işleyen,
Sen benim dünyam, en güzel hece.
Her gülüşün bir güneş, aydınlatan içimi,
Sessiz bir çığlık yankılanır içimde,
Hiçbiriniz beni anlamadınız," dercesine.
Yorgun ruhum, dar gelen bu evrende,
Uzak diyarlara kanat çırpmak istercesine.
Gözlerimde biriken yaşlar şahit,
Ey bu dünyada beni bir başıma bırakanlar, ey gözyaşlarıma kör, feryadıma sağır olanlar; vasiyetimdir: size, öldüğümde kimse gelmesin mezarıma. Ne bir fatiha okunsun ne de bir damla gözyaşı dökülsün toprağıma. Zira ben bu hayatta, her nefeste yalnızlığı tattım, her adımda terk edilişi yaşadım. Siz bana hayattayken bir mezar kazdınız sessizce, şimdi o çukurda bir başıma yatmak isterim, huzur içinde...
Hep ağladım ben; sessizce, kimsesizce. Gözyaşlarım çağlayan oldu, içimde boğuldum. Kimseler görmedi, kimseler duymadı bu feryadı; ne bir el uzandı ne de bir can yandı bu acıdan. Bu yalan dünyada bir mum gibi eridim, tükendim. Terk edildim her defasında, kalbimin kapıları yüzüme kapandı. En sevdiklerimden bile vefa bulamadım, yaram hep kanadı, kabuk bağlamadı bir kez bile. Her yeni sabah, içimde yeni bir yara açtı, her akşam, yalnızlığın koynunda uyudum ben. Şimdi rahat edin, zira ben gidiyorum, yükünüzden kurtuldunuz benden! Bir nefes kadar yakınken bile uzak duranlar; şimdi bir ömür boyu vicdanınızda sızı bırakacağım, emin olun!
Hiç kimsem kalmadı sanki, ruhum bedenimde bir gölge gibiydi. Adımımı attığım her yerde bir boşluk karşıladı beni. Oysa çok sevdim, çok bağlandım; canımı bile verdim, kıymetimi bilmeden. Ama ne çare ki, sevgime karşılık hep hüsran buldum, hep kırıldım, hep yenildim bu acımasız kadere! Yalnızlık bir yorgan oldu üstüme, soğuk gecelerde titreyen ruhumu sardı. Şimdi sonsuz bir uykuya dalıyorum; belki orada bulurum bir teselli, belki orada kavuşurum hiç tatmadığım huzura... Ruhumun son fısıltıları bunlar; sizden son isteğim, son çığlığım!
Gecenin en kör vaktinde, yine dört duvarın ortasındayım.
Rutubet kokan bir yalnızlık sindi üzerime,
Dışarıda yağmur yağıyor, biliyorum;
Benimse içime kar yağıyor, üşüyorum dostum...
Zalimlik sadece bir isim değilmiş meğer;
Bazen bir demir kapı sesiymiş,
Uzak şehirde, bensizliğe alıştın mı sahi?
Ya da unuttun mu beni, o derin bakışları?
Sabah kahvaltısında, sevdiğimiz menemene ekmek banarken,
Yüzün gülebiliyor mu, yoksa hüzün mü çöker anılara?
Kahveni yudumlarken, sevdiğimiz çikolatanın tadı var mı?
Yağmurlu bir gündü...
Gökyüzü, kentin bütün günahlarını örtmek istercesine boşalıyordu sokaklara.
Ben bir saçak altına sığınmıştım, hani şu eski mahallenin yorgun köşesine.
Sen ise aklımın en kuytu, en dokunulmaz köşesindeydin.
Elimde tütünü kaçak bir cigara,
İçimde, dinmek bilmeyen o eski fırtınanın uğultusu...
Yıl kaç oldu bilmem, boş odamda takvimler,
Ne bir ses, ne bir nefes, ne iz kaldı ardımda.
Umutlar birer gölge, düşler birer hayalet,
İçime çökmüş karanlık, bu ne büyük felaket!
Ana baba yok artık, kollarım boşlukta gezer,
Bilemezler yalnız yaşamayanlar; akşam eve dönüp o kapıyı açtığımda yüzüme çarpan buz gibi esintinin aslında dışarıdaki kıştan değil, duvarlara sinmiş o küf kokulu, geniz yakan kimsesizliğimden geldiğini. Anahtarı kilide soktuğum an çıkan o metalik çatırtı, apartman boşluğunda bir silah sesi gibi patladı ve kapıyı arkamdan kapattığım an dünya ile aramdaki o son ince bağ da bir bıçak darbesiyle kopuverdi. Artık içerideyim; kendi nefesimin devasa bir gürültüye dönüştüğü o daracık hücrede, sessizliğin sağır edici uğultusuyla bir başımayım. Salondaki o boş sandalye bana dik dik bakmaya başladı, üzerindeki her toz tanesi mahkumiyetime şahitlik eden birer infazcıya dönüştü; eşyalar artık benim için birer nesne değil, dilsizliğime ortak olan ve her hareketimi sessizce yargılayan birer canlı varlıktı artık. Deliliğin o ince ve şeffaf sınırında yürürken, sesim odanın köşelerine çarpıp bana dilsiz bir yankı olarak geri döndüğünde, aslında kendi sesime bile ne kadar yabancılaştığımı iliklerime kadar hissettim.
Yatağa girdiğimde ise o asıl büyük hesaplaşma, o vahşi boğuşma başladı; karanlık çöktüğü an zihnim beni yavaşça içine çeken karanlık bir girdaba dönüştü. Kulaklarım dışarıdaki bir tıkırtıyı avlamak yerine, artık ruhumun içindeki o eski ve paslı pişmanlıkların çığlıklarını dinlemeye başladı. Geçmişim, kırık dökük anılarım ve kendi ellerimle ittiğim insanlar, yatağın başucuna dizilmiş birer hayalet gibi beni izlemeye koyuldu. Yorganın ağırlığı üzerime çöken bir mezar taşına dönüştü, uykunun o şifalı kolları beni reddetti; çünkü o karanlık girdabın içinde savrulurken attığım her adımda "neden?" diye bağıran bir pişmanlığın pençesine takıldım. Yalnız kalışımın, o kalabalık yollardan geçip bu tek kişilik ıssızlığa düşüşümün sancısı, kaburgalarımın altında sönmeyen bir kor gibi yanmaya devam etti. Kalbimin atışı göğüs kafesimi zorlarken hissettiğim o kavurucu dehşet, aslında bir yabancıdan duyduğum korku değildi; o seslerin sadece kendi zihnimin yarattığı birer mahkeme salonu olmasından, kendi hayatımın celladına dönüşmüş olmamdan korkuyordum. Sırf o odada bir hareket, yaşadığıma dair kanlı canlı bir kanıt olsun diye çıldırmış gibi aynalara koştum; kendi yansımama bakıp kelimeleri birer iletişim aracı olarak değil, zihnimin duvarlarına fırlattığım çaresiz çığlıklar gibi kustum. Kendi sesimi duymak, henüz tamamen o girdabın dibinde kaybolmadığımın en acıklı kanıtıydı ama o ses odanın kuytu köşelerinde sönüp giderken geriye kalan yine o dilsiz, o kör boşluk oldu.
Sonra sabah oldu; ama bu sabah perdelerin arasından süzülen o yorgun ışık umudu değil, çıplak ve sarsıcı bir isyanı getirdi önüme. Gözlerimi açtığımda tavanın o değişmeyen soğuk beyazlığına bakıp tüm gücümle haykırmak istedim fakat boğazım düğümlendi, sesim bir türlü çıkmadı; sanki gece boyunca o koyu sessizlik ve bitmek bilmeyen vicdan azabı gırtlağıma çökmüş, ses tellerimi birer birer koparıp atmıştı. Dışarıda dünya büyük bir gürültüyle, kahkahalarla ve telaşla akıp giderken benim kapımın ardı hala o milattan kalma dilsizliğin ve bitmek bilmeyen o iç savaşın mutlak hükmü altındaydı. Sabah uyandığımda ilk cümlemi kuracak, sesimi bir başka sese çarpıp yankısını alacak kimsemin olmaması ruhuma vurulan en ağır mühürdü. Bu korku gece yarısı hayali pişmanlıkların dehşetiyle beslendi ve bir sabah o huzurun aslında hiç gelmeyeceği, benim de kendi yarattığım o dipsiz girdapta bir gölge gibi gün ışığında eriyip gideceğim gerçeğiyle yüzüme bir tokat gibi çarptı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!