Âhîr gönlümün mâbedinde ismini mühür gibi sakladığım yârim…
Sensizliğin her ânı, bir kıyametin habercisi gibi içimde yankılanır.
Ağlasam, gözyaşlarım içime akmakla kalır.
Haykırsam, âlem şaşkına döner de yine derdimi kimselere anlatamam.
Ahirete kazın benim mezarımı,
Ölsem de ödeşmek istemiyorum.
Hesabı kitabı umurumda değil,
Yüzünü görmek dahi istemiyorum.
Yaşarken cehenneme kul etti beni,
Bir sabah, gözlerimin en karanlık yanına serpildin...
Kırık saatler susarken,
Zamandan korkarak kenara çekildi.
Gönlümün dar sokaklarında yankılanan ayak sesin,
Koca bir ömrün ardından gelen bir kehanet gibiydi...
Ve ben artık unutmaya ant içmişken,
Ey kalbimin yaslandığı ikametgâh...
Varlığıyla güneşi gölgelendiren,
Yokluğuyla kamer’i hapseden sevgili...
Adın, bu alemde lâl olmuş ademi çıkarır sükûttan...
Hangi acıya sebep boğazını sıktıysa kirli eller taş üstünde taş bırakmayacaktır tüm iyiler.
Azabın yeri beden değil zihindir.
Beden çekerken azabı zihin gerçek sınava gebedir.
Hey ahali!
Tüm bakışlarını tek tek şifreleyen yârim.
Ben yüreğine sürgüne geldim.
"Kimseye hayrım yok " derken,
Şerrimi hayra yormaya geldim.
Lâl olsan çözüldüğün,
Sevgili...
Niyetim seni anlatmak değil...
Zaten seni anlatacak kelime bulmakta zorlanırım.
Çünkü bütün kelimelerim hep senden sonra geliyor.
Sen gittiğinde, dilimde geciken cümleler
Küller der ki...
Yokluğun eli sis gibi sarar boynunu,
Zaman paslı zincirle döver ruhunu.
Sessizlik bir ok gibi böler koynunu,
Kara bir denizde, yankısız kaldı rüzgarın sesi,
Ağır yüküyle, buğulandı aynanın yorgun yüzü,
Ve göğün terk ettiği umuda fısıldadı,
Bir mor menekşenin, toprakla buluşan kökü...
Ben senin olduğun yöne bakmadan önce,
ışığın nereye gideceğini bilmediği bir evrende yaşıyordum.
Sen gelmeden önce aşk:
Yalnızca karanlıkta unuttuğum bir sese benziyordu;
varlığıyla yokluğu arasında bir fark olmayan,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!