Galata Köprüsü’nde durmuşum,
Sırtımda koca bir şehrin yorgun, dilsiz uğultusu.
Karşımda Süleymaniye,
Yüzümde geçmişten esen o eski, tanıdık rüzgâr...
Ve içimde,
Şehir yavaşça çekiliyor kabuğuna,
Sokak lambaları,
Yalnızlığın sarı noktaları gibi serpilmiş asfalta.
Adımlarımda biriken yankı,
Ey gece,
Sessizliğinle geliyorsun yine,
Şehrin ışıklarını yutarak,
Gökleri siyah bir örtüyle örterek.
Kaç yıl kaybolup gitmişse gitsin geride,
Dönüp bakma dünlere, zamanı şimdi yakala.
Bir ömür feda edilmiş olsa da kederde,
Hayatının geri kalanını kurtar, sarıl hayata.
Yazarım...
Kelimelerim bulut olur,
Dağıtırım içimdeki bu isi.
Ama kimse görmez,
Ne bir servi ağacı var başında,
Ne de soğuk bir mermer taşı…
Kimseler bilmez yerini,
Adımlamaz hiçbir yabancı bu dar sokakları.
Duyulur feryadın dur hele gardaş,
Sanma ki bu devran hep böyle kalır.
Gönlünü geniş tut, sabreyle dinleş,
Yürekte yangınlar elbet durulur.
Dinmeyen, yakıcı bir acı vardır;
göğsümüzün karanlık odasında
daha boğuk, daha amansız çarpar.
Belki bir gün, her şeyden çok,
Sonsuz bir gökyüzü gibi severim seni.
Gözlerinde asılı kalır zaman,
Ve ben, o aşık bakışında kaybolurum.
Dağları yırtıyor içimdeki bu deli, bu devasa tufan!
Gök gürlüyor mutluluktan, şimşekler çakıyor kanımda.
Güneşi emiyorum gökyüzünden, sığmıyor göğsüme bu can,
Kâinat tutuşmuş dönüyor sanki, tam şu an yanımda!




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!