Zeytin dalları kan ağlıyor bin yıldır bu kadim topraklarda,
Fırat ve Dicle, ağıtlar taşıyor denize, çocukların gözyaşından.
Barut kokusu sindi sokağa, şehre, ekmeğe ve kutsal kitaplara,
Yorulmadı toprak ölüleri sarmaktan, ama insan bıktı bu savaştan!
Belki de yetersiz kalır kelimeler,
"Seviyorum" derken eksik bir şeyler.
Bilmem hangi terazi tartar bu iki hissi,
Ama fısıltıyla büyür kalbimin sesleri.
Bir beyaz ekran uzanıyor önümde,
Sınırları çizilmemiş bir düşünce atlası.
Kelimeler, zihnimin dehlizlerinde ürkek,
Bir araya gelmeyi bekleyen dağınık harfler topluluğu.
Dışı umman görünür, içi katre-i matem,
Kendini bilmeyen, ne bilsin Nizâm-ı Âlem?
Nefsin sarayını yıkıp da girmeden gönle,
Ne toprak maya tutar, ne râm olur bu âdem.
Uyanıkken hayallerimin en sıcak yerindesin,
Uyuduğumda rüyalarımı ateş gibi sarıyorsun.
Ayak seslerin kulağımda yanık yanık çınlıyor,
Kalp atışların göğsümde deli gibi atıyor.
Sessizliğinle geliyorsun yine,
Şehrin ışıklarını yutarak,
Gökleri siyah bir örtüyle örterek.
Bir daha doğsam
yine seni arardım.
Gözlerimi açar açmaz
senin gölgeni arardım gökyüzünde.
"Ateş düştüğü yeri yakarmış" duy inanma,
Büyük küçük yangınlar bir kıvılcımla çıkar.
Olduğu yerde yanar, etrafı sarmaz sanma,
Düştüğü yerde kalmaz sıçrar dünyayı yakar.
İçimde, hayatı bir masal gibi yaşayan o romantik adam var.
Ben her sabah, dünyaya yeniden aşık uyanırım.
Bir şarkının tınısında saklıdır adımlarım,
Gözlerimi kapatır, o şefkatli ritmin kollarına bırakırım kendimi.
Rüyalarımız vardı tozlu sokaklarda,
Yalınayak, karnımız yarı aç ama yüreğimiz tok.
Kem gözlere inat ebemkuşağı gibi,
Rengarenk çocukluğumuz vardı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!