İsim: Karl Marx Doğum tarihi: 5 Mayıs 1818, Trier, Almanya Ölüm tarihi: 14 Mart 1883, Almanya, Londra, İngiltere Okul/gelenek: Marksizm kurucusu İlgilendikleri: Politika, iktisat bilimi, sınıf mücadelesi Etkilendikleri: Kant, Hegel, Feuerbach, Stirner, Smith, Ricardo, Rousseau, Goethe, Fourier Etkiledikleri: Luxemburg, Lenin, Stalin, Trotsky, GramsciMao, Guevara, Sartre, Debord, Frankfurt okulu, Negri Karl Heinrich Marx (okunuşu: Karl Haynrih Marks) (5 Mayıs 1818 Trier - 14 Mart 1883 Londra) ,5 Mayıs 1818 günü Almanya’nın Rhine Eyaleti’nin Trier kasabasında doğdu. Orta öğrenimini Trier’de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans’ın derslerini izledi. 1841 yılında “Demokritos’un ve Epikuros’un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları” adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleştirisini yaptı.
Bir yandan sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeşlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach’ın etkisinde kalıp 1842 yılında, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.
Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843 yılında çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalenle evlendi. Aynı yıl Rheinische Zeitung gazetesi kapatıldıktan sonra Paris’e yerleşti. Fransız-Alman Yıllıkları’nı yayımladı (1844) . Derginin ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal mücadele konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Friedrich Engelsle dostluk kuran Marx, okurken tuttuğu notlardan oluşan 1844 El Yazmaları’nda, ana temasını yabancılaşmanın oluşturduğu insancıl (humanist) bir felsefe geliştirdi.
Friedrich Engelsle ilk ortak metninde Kutsal Aile’de (1845) tarih felsefesini materyalist (maddeci) bakış açısıyla eleştirdi. 1845 yılında Vorwarts gazetesi yazı kurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksel’e yerleşti. Friedrich Engels’in de birkaç ay sonra Brüksel’e gitmesiyle Friedrich Engelsle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle ilişkilerini sıklaştırdı. Brüksel Alman İşçileri Derneği’ni kurdu ve Friedrich Engelsle birlikte komünist bir yazışma ağı oluşturdu. Komünistler Birliği’nin isteği üzerine Komünist Manifesto’yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmişteki felsefi bilinçleriyle hesaplaşma ve tarihsel materyalizmi (maddeciliği) geliştirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmişten kopuşları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.
1848 İhtilali patlak verince, Belçika’dan sınır dışı edilen Marx, Köln’e yerleşerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya başladı. Neue Rheinische Zeitung gazetesin Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı.
Önce Almanya’dan, hemen sonra da yeniden Fransa’dan sınırdışı edilince, 1849 yılında -ömrünün sonuna kadar kalacağı- Londra’ya yerleşti. Karl Marx, yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital’i hazırlamaya başladı. 1851-1861 yılları arasında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliğini yaptı.
1864 yılında Uluslararası İşçiler Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Birinci Enternasyonal’in açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital’in birinci cildini Almanya’da yayımlattı (1867) . Kızını görmek için gittiği Paris’te Paris Komünü’ne tanık oldu. İngiltere’ye dönünce Fransa’da İç Savaş (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini değerlendirdi. Kapital’in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluşturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring’e karşı kalem tartışmasında Friedrich Engels’i destekledi. Anti-Dühring’in (1878) bir bölümünün yazımında Friedrich Engels’le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaşlatmak zorunda kalan Karl Marx 14 Mart 1883 günü Londra’da öldü.
HAYATI:1871 yılının (bazı kaynaklara göre 1870) 5 Mart'ında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Polonya'da doğmuştur. Daha genç yaşlarında sosyalizmle tanıştı ve dönemin solcu gruplarında yer aldı. Sadece 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü yüzünden İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldı. 1889'da Zürih Üniversitesi'ne girdi. Burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi gördü, hayatında büyük etki bırakacak isimlerle tanıştı. 1890 yılında Bismarck'ın sosyal demokrasiyi yasaklayan kanunu lağvedilip, sosyalistntoya girdi. Parlamentoya giriş dönemin sosyal demokratlarının devrimci uçtan uzaklaşmasına ve parlamentoda daha etkin olabilmek için çalışmasına neden oldu. Bu Rosa Luxemburg'un da dahil olduğu devrimci görüş bağlılarını rahatsız etmekteydi. Bu sırada Zürih'te öğrenim görmeye devam eden Rosa 1898 yılında doktorasını tamamladı. Özgür bir Polonya için çalışmalarına devam etse de, onun kafasındaki tabloda Almanya, Avusturya ve Rusya'da devrim gerçekleştiği taktir de Polonya özgür olabilirdi. Bu tablo milliyetçi bir çizgi çizen Polonyalı sosyalist grupların ve Polonya Sosyalist Partisi'nin ondan daha da uzaklaşmasını sağladı. Daha sonra bu görüşleri Rus sosyalist çevrelerle de ilişkisinin bozulmasını sağlayacaktı. 1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin'e taşındı, Alman vatandaşlığı kazandı. SPD'nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi oldu. 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg'un fikirleri tüm Avrupa'da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmakta, yazdığı makaleler ilgi görmekteydi. Özellikle Eduard Bernstein'in düşüncelerine getirdiği eleştiriler ile öne çıkıyordu. Alman militarizminin yükselen değer olması Luxemburg'u ziyadesiyle rahatsız ediyordu, bu konuda partiyle de ters düşmüştü. 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri yüzünden üç kez hapse girdi. Bu hapis cezalarının hiçbiri onu yıldırmadı faaliyetlere devam etti. SPD'nin eğitim merkezlerinde Ekonomi ve Marksizm öğretmeye başladı. Rosa Luxemburg Savaşın başlamasıyla esen milliyetçi rüzgar SPD'nin de milliyetçi bir davranışa girmesine neden oldu, bu Luxemburg'un fikirlerine karşıydı ve partiyle olan tüm ilişkisini kesti. 5 Ağustos 1914'de Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurdu. 1 Ocak 1916'da bu grubun adı Spartaküs Birliği (Spartakistler - Almanca Spartakusbund) oldu. Grubun devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916'da Luxemburg hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme aldı. Özellikle Rus devrimi üzerine yazdıkları ve Bolşeviklere getirdiği eleştiriler çarpıcıdır. 1918 Kasım'ında Luxemburg hapisten çıktı. Faaliyetlerine devam eti ve Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti'sini kurdu. 15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck, Freikorps tarafından tutuklandılar, Pieck kaçmayı başarırken Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybettiler. Aynı gün, Luxemburg ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştü. Not: O yıllarda bolseviklerde yapılan proleter devrimi,yine o yıllarda Alman sosyalizminin yapı taslarından olan Luxemburg'un bir proleter devrime zemin hazırlayamamış olması komünizm'in dünyadaki dönüm noktası olmuştur.Bu hamlenin gerçekleştirelememesi SSCB'nin uzun ömürlü olmasını engellemiştir
Eserleri Gesammelte Werke ('Toplu Çalışmaları') , 5 cilt, Berlin 1970-1975. Gesammelte Briefe ('Toplu Mektupları') , 6 cilt, Berlin 1982-1997. Politische Schriften ('Politik Yazıları') , 3 cilt, Frankfurt am Main 19
KAPİTALİZMİN SÜREKLİLİĞİNİ SAĞLAYAN NEDİR? * Özgür Üniversiteden alınmıştır.
Michael A. Lebowitz**
Çok basit bir soruya değinmek istiyorum: Kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir? Veya, Marksistlerin çok daha teknik dillerini kullanırsak, Kapitalizm bir sistem olarak kendini nasıl yeniden üretir?
Elbette öncelikle aydınlığa kavuşturmamız gereken nokta, kapitalizm derken neyi kastettiğimdir. İnsanlar bu terimi kullandıklarında bir çok değişik şeyi kastediyorlar. [İnsanların Kapitalizm deyince] akıllarına bir piyasa ekonomisi veya ücretli işçilerin konumlandığı bir ekonomi geliyor-ya da bu, sadece şirketlerin baskın konumda olduğu bir ekonomi de olabilir. Doğal olarak bu durumda da, insanların anti-kapitalizm derken kastettikleri de birbirinden oldukça farklı olacaktır- piyasa karşıtlığı, ücretli emek karşıtlığı veya basitçe büyük şirket karşıtlığını kastediyor olabilirler.
Benim [kapitalizm] tanımımsa Marxın geliştirdiği bir tanım: Kapitalizm; [içerisinde] insanların üretim araçlarından koparılması ve ekonominin organizasyonunun üretim araçlarına sahip olanlar tarafından yapılması sonucunda, insanların, varlıklarını sürdürebilmek için, bir ticari işlem konusu haline gelmelerinin zorunlu olduğu bir ilişkidir-insanlar emek güçlerini üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulunduranlara satmak zorundadırlar. Fakat kapitalizmin karakteristik özelliği basitçe halk yığınlarının ücretli-işçi olmak zorunda kalmaları değildir. Aslolan emek gücünü satın alanların sadece ve sadece bir şey ile ilgilenmekte olmalarıdır- kar(daha çok kar): bu da şu anlama geliyor, emek gücünü satın alanlar kapitalistlerdir ve amaçları [sadece ve sadece] sermayelerini büyütmektir.
İşçilerin emek güçlerini satın almaları sonucunda kapitalistler, üretim sürecinde işçileri yönetme hakkını ve [işçilerin] ürettiklerinin tümüne sahip olma-el koyma- hakkını elde ederler. Ve bu, örneğin; işçilerin, üretim sürecinde kendi kendilerini yönettikleri ve kendi ürettikleri üzerinde mülkiyet hakkına sahip oldukları kolektif ve işbirliğine dayalı yapılanmalardan oldukça farklı bir üretim ilişkileri bütünüdür. Kapitalist ilişkiler çerçevesinde; kapitalist, üretim sürecinde işçileri sömürme hakkını satın almıştır. Bu bağlamda kapitalist; işçilere, yaklaşık olarak, alışılagelmiş ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri kadarını öder fakat [bu süreçte] işçileri; kendisine olan maliyetlerinden daha fazlasını üretmeye zorlama hakkını satın almıştır. Sonuç olarak, işçi kapitalist için artı-değer, fazla para ve kar üretir-işçi kapitalistler için [daha] fazla sermaye üretir. İşçilerin sömürülmesi sonucunda elde edilen bu sermaye, daha fazla üretim araçları biçiminde biriktirilir. Sermayeye baktığınızda gördüğünüz şey, geçmişteki sömürünün sonuçlarından başka bir şey değildir.
Marxın işçilere ulaştırmak istediği mesajın özü de buydu. Sermaye nedir? O [sermaye] sömürünün sonucudur. O, işçilerin aleyhine dönen [kendi] ürünleridir ve bu ürün makine ve teçhizat biçimindedir-gerçekten de insan etkinliğinin[kafa ve kol emeğinin] bütün ürünleri...
Fakat nasıl [işçilerin] aleyhine dönüyor? Bu sistemin nasıl varlığını sürdürdüğü, nasıl kendini yeniden ürettiği üzerinde konuşmadan önce, bu sorunun sorulmasının bile, neden bu kadar önemli olduğunu anlamamız gerekiyor. Kapitalistleri sermayelerini genişletmeye[artırmaya] iten şeyin ne olduğunu ve işçi sömürüsünün artırılmasını özendiren şeyin ne olduğunu bir düşünelim. [Kapitalistler] bunu nasıl yapıyorlar? Bunun bir yolu, örneğin, işgününün uzatılması veya işin[işgününün] yoğunlaştırılması biçiminde, işçilerin kapitalistler için çok daha fazla çalışmasını sağlamaktır. Bir diğeriyse işçi ücretlerinin düşürülmesidir. Ve bir diğeri de işçilerin toplumsal verimlilikteki ve bilgi birikimindeki gelişmelerden faydalanabilmesinin önünü kesmektir. Sermaye, kesinlikle, işgününü uzatmak ve yoğunlaştırmak için yollar aramaktadır-elbette bu durumda sermaye, insanların dinlenebilmek ve kendilerini geliştirebilmek için zamana ihtiyaçları olmaları bağlamında insanoğlunun [bu] ihtiyaçlarıyla tamamen çatışma halindedir. Sermaye ayrıca, kesinlikle ve kesinlikle, işçi ücretlerini mevcut seviyesinde tutmak ve/veya bu seviyeyi daha da aşağıya çekmek için de yollar aramaktadır- ve bu da elbette, işçilerin varolabilmek için gereksinimlerini karşılayabilmelerinin önünü kesmek ve de toplumsal emeğin meyvelerine ortak olmalarını reddetmek manasına gelmektedir. Sermaye bunu nasıl başarıyor? Sermaye bunu tümüyle işçileri birbirlerinden farklılaştırarak ve birbirlerine düşman ederek yapıyor...
Sermaye mantığının, insan ihtiyaçları konusunda yapacak herhangi bir şeyi yoktur. İşçileri bölmek için ırkçılığın ve patriyarşinin kullanılması, işçi sendikalarını baskı altına almak ve/veya feshetmek için devletin kullanılması, fabrikaların kapatılarak üretimin; insanların daha yoksul olduğu, sendikaların yasaklandığı ve çevre koruma düzenlemelerinin bulunmadığı bölgelere kaydırılmasıyla insanların hayatlarının mahvedilmesi biçiminde kendini gösteren pratikler kesinlikle kaza eseri değildir fakat, [bunlar] insanların sermayenin aracı haline geldikleri bir toplumsal yapının ürünüdür. Kapitalizmin karakteri hakkında daha bir çok şey söyleyebiliriz fakat bu noktanın artık anlaşılmış olduğunu düşünüyorum.
Böylece esas konumuza dönebiliriz-bu durum nasıl devam ediyor? Kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir? Böyle bir sistem nasıl yeniden üretilebiliyor? Birkaç cevap önermeme izin verin...
Birincisi, işçilerin sömürülmesi apaçık değildir. Bu durum, işçinin emek gücünü-çalışma kabiliyetini-sattığı ve kapitalistin, onun emeğinin bütün nimetlerini elde ettiği biçiminde tezahür etmez. Bu durumda sözleşmede; sen günün şu bölümünde kendin için(kendi ihtiyaçlarını karşılamak için) çalışıyorsun, ve bu bölümünde de kapitalist için çalışıyorsun ve onun sermayesini büyütüyorsun biçiminde herhangi bir madde yoktur! Aksine, işçi zamanının belirli bir kısmını (bir iş günü) kapitaliste satıyormuş ve de bunun parasal karşılığını alıyormuş gibi görünür. Böylece, açıktır ki işçi ne isterse ona sahip olabilir- eğer geliri düşükse bu işçinin satacak çok değerli bir şeyi olmadığı- (kapitalistle karşılaştırıldığında) topluma pek faydası olan bir şeyi olmadığı- manasına gelir ve gerçekten de herhangi bir şeyi olduğunda işçi mutlu olmalıdır. Ve bu bakış açısından, kısacası herhangi bir sömürü yoktur. Marx bu noktada oldukça haklıydı-belirli bir zaman dilimi için verilen ücret biçiminde ifade edilen, çok bilinen ücret tanımı, sömürünün tüm izlerini gizlemektedir- her emek ödenmiş emek biçiminde tezahür eder. Marx, sömürünün görünüşte farkına varılamamasının ayrıca, işçi ve kapitalist tarafından temsil edilen adalet nosyonunun ve kapitalist üretim tarzının bütün mistifikasyonlarının da (173) * altını çizmekte olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda; herhangi bir sömürünün bulunmadığını düşünme eğilimindeki kişinin sadece kapitalist olmadığını, işçinin de böyle bir eğilime sahip olduğuna dikkat ediniz. Eğer durum bu şekilde anlaşılırsa da, işçiler mücadele ettiklerinde sömürüye karşı değil, adaletsiz ücretlere ve çalışma koşullarına karşı mücadele ederler-böylece işçiler daha iyi ücretler için ve daha kısa işgünü için mücadele ederler; hakkaniyet olarak gördükleri şey için yani: hakkaniyetli bir ücret için hakkaniyetli bir çalışma. Kısacası işçiler kendilerini sisteme karşı değil de onun bazı adaletsiz sonuçlarına karşı görürler ve bunlara karşı mücadele ederler.
İkincisi (ve birinciyle oldukça ilişkili olansa) eğer üretim sürecinde herhangi bir şekilde işçilerin sömürüldüğü görülmüyorsa bu durumda sermaye de sömürünün bir sonucu olarak görülemeyecektir- ve sermaye işçilerin kendi ürünleri biçiminde tanımlanamayacaktır. Öyleyse,bütün bu zenginlik nereden geliyor? Makinelerin,bilimin ve verimliliği arttıran her şeyin kaynağı nedir? Bütün bunlar kapitalistin katkısı olmalı! Kapitaliste, çalışma kabiliyetini (ve tabii ki tüm ürettiklerinin mülkiyet hakkını da) satmalarıyla, işçilerin toplumsal verimliliği, zorunlu olarak, sermayenin toplumsal verimliliği biçimine bürünür. Marx bu konuyu şöyle yorumluyor: Hünerin, bilginin ve toplumsal aklın tüm üretici güçlerinin birikimi böylece emeğe tümüyle karşıt bir biçimde sermaye tarafından soğurulur ve bundan dolayı sermayenin bir niteliği biçiminde görünür. (156) Burada tanımlamaya çalıştığım şey tam da sermayenin mistifikasyonu dediğimiz şeydir. Sistem geliştikçe üretim, sermaye biçimini alan geçmiş emeğin sonuçları bağlamında daha da fazla sabit sermayeye bel bağlayacaktır-bu artan sermaye (ve kapitalist) işçiler için daha da gerekli görülecektir. Kısacası işçilerin kendilerini sermayeye bağımlı olarak görmeleri de kaza eseri olan bir olay değildir. Marx bu bağlamda çok önemli olan şu yorumu yapıyor:
Kapitalist üretimin ilerlemesi; eğitim, gelenekler ve alışkanlıklar vasıtasıyla bu üretim tarzını, açık bir şekilde, doğal hukuk kuralı biçiminde değerlendiren bir işçi sınıfının ortaya çıkmasını sağlar. Kapitalist üretim tarzı bir kere yerleştiği ve geliştiği vakit, artık kendisine yönelik her türlü direnci kırar.(157)
Sömürünün bu gizli doğası ve de sermayenin mistifikasyonu bağlamında, açık ve net bir biçimde, kapitalizmin bir sistem olarak kendisini yeniden üretebilmesi için sağlam bir temel elde etmiş oluruz. Fakat dahası da var...
Kapitalizmin nasıl varlığını devam ettirebildiğine dair üçüncü nedense, toplumun her türlü ilerleme için, sadece sermayeye ve kapitaliste bağımlı olduğunun görünmemesidir. Kapitalist ilişkiler çerçevesinde, bir birey olarak işçiler gerçekten de sermayeye, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bağımlıdırlar. Üretim araçlarından koparıldıkları ve de ihtiyaçlarını karşılayabilmek maksadıyla para kazanmak için çalışma kabiliyetlerini satmak zorunda kaldıkları sürece işçiler, kendileriyle ihtiyaçlarının karşılanabilmesi arasında aracı olan kapitaliste gereksinim duyarlar. Fakat ücretli işçi için asıl trajedi emek gücünü satması değil, [onu] satamamasıdır. Bir malı satmak üzere olan bir kişi için, bu malın hiç alıcısı olmamasından daha kötü ne olabilir ki? Bu durumda da öyle görünüyor ki; işçilerin kapitalistlerin sağlığından, varlıklarını devam ettirebilmelerinden ve de kapitalistlerin bir kısmının [her zaman için] kendi emek güçlerine olan taleplerinin daha da artmasından çıkarları vardır-bu da Marxın dediği gibi; işçilerin eğitim, gelenekler ve alışkanlıklar vasıtasıyla, sermayenin gereksinimlerini, apaçık bir şekilde, doğal hukuk kuralı biçiminde değerlendirmeleriyle mümkün olur. İşçilerin ücretli işçi olarak yeniden üretilmeleri için, sermayenin yeniden üretilmesi gerekmektedir.
Kapitalizmin bir sistem olarak sürekliliğini nasıl sağladığına dair başka nedenlere ihtiyacımız var mı? Daha önce saydığımız başka bir nedeni de burada fazladan değerlendirmeme izin verin... Genel olarak meslek edinmek ve de ihtiyaçlarını karşılayabilmek bağlamında işçiler basitçe kapitalist devlete bağımlı değildirler, kişisel sermayelere bağımlıdırlar! Sermaye, bir çok sermayenin bileşimi biçiminde varolduğu için ve bu sermayeler de kendi aralarında rekabet ettikleri için, kesinlikle ve kesinlikle, işçilerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri bağlamında, kendilerine iş imkanı sağlayacak olan kişisel sermayelerin başarılarına bağlı kalmaları için çok sağlam bir temel vardır. Kısacası sermayenin [işçileri] bölmek için bilinçli çabalarından bahsetmeden önce, farklı firmalarda-ülke içinde ve ülkeler arasında-işçilerin farklılaşması için zaten sağlam bir temel olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, işçilerin diğer işçileri kendilerine nasıl düşman olarak gördüklerini ve işverenlerine, sırf diğer işçilere karşı rekabet üstünlüğü kazanabilmek için nasıl tavizler verebileceklerini kolaylıkla görebiliriz.
Bütün bu tanımlamalardan sonra, Marxın, kapitalizmin, gereksinimlerini besbelli doğal hukuk kuralları olarak görecek işçiyi üretmekte olduğunu söylemesinin sebebini anlamak hala zor mu? İşçinin sermayeye bağımlılığını düşündüğümüzde, neden/nasıl kapitalizmin varlığını sürdürebildiğini anlayabilmek hala zor mu? Bütün bunlardan sonra, Marx sadece kapitalizmin [kendisine yönelik] her türlü direnci kıracağını söylemiyor, bununla birlikte, sermayenin [işçinin] kendine olan bağımlılığına-ki bu da üretim ilişkilerinden doğar- bel bağlayabileceğini ve bunun da sürekliliğiyle garanti edildiğini belirterek devam ediyor.(899) Kısacası kapitalizm, ihtiyaç duyduğu işçileri üretme eğilimindedir.
Evet, burada tahrif edilmiş bir kapitalizm portresi çizdiğimi söyleyebilirsiniz. [burada] kapitalizmi çelişkilerden bağımsız, sadece metalar üreten istikrarlı bir sistem olarak tarif ediyor gibi görünebilirim. Evet, ya ekonomik krizler? Kapitalizm kendi doğasında bulunan krizlerle muhatap olmak zorunda kalmıyor mu? Bazıları sistemin bir haftada çöke(bile) ceğini öngörüyorlar. Kapitalizmin sürekli krizinin onun doğumuyla birlikte başladığını söyleyen bir çok argümana katılmıyorum. Fakat bununla birlikte, sistemde kesinlikle krizler ortaya çıkıyor ve de ortaya çıkma eğiliminde- işsizliğin arttığı,üretimin azaldığı ve de kar oranlarının düştüğü periyotlarda- Bütün bu krizler yeni bir sisteme ihtiyaç olduğunu göstermiyor mu?
Herhangi bir soruya gerek kalmaksızın, bir ekonomik kriz [bu] ekonomik sistemin gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktadır. İstihdam edilmemiş insanlar, kaynaklar, makineler ve fabrikalar- aynı zamanda üretilesi gereken şeylere ihtiyacı olan bir yığın insan- olduğu vakit, kapitalizmde üretimin insan ihtiyaçları için yapılmadığı, sadece ve sadece kar amaçlı yapıldığı açık ve seçik bir biçimde görülebilir. İşte bu zamanlar insanların sistemi sorgulamak üzere sefer olabilecekleri zamanlardır. Fakat bununla birlikte, insanlar sermayenin gerekli olduğunu düşündükleri sürece, aradıkları çözümler de sermayenin mantığıyla çatışır bir yapıda ol(a) mayacaktır. (Aynı şey kapitalizmin ürettiği/neden olduğu çevresel/ekolojik krizler için de geçerlidir) İşçiler sermayeyi, işlerinin, zenginliğin ve de yaşamın devamını sağlayan her şeyin kaynağı olarak gördükleri sürece de, [bu duruma] cevapları kesinlikle ve kesinlikle altın yumurtlayan tavuğu boğazlamak istememe doğrultusunda olacaktır.
Aynı noktanın, işçilerin ücretleri yükseltmek, işgününü kısaltmak ve çalışma koşullarını düzeltmek amaçlı sermayeye karşı mücadeleleriyle ilişkili olarak ortaya konması da gerekmektedir- hem doğrudan bazı işverenlere karşı hem de devleti kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için ele geçirmeye yönelik- Ve yine, işçiler sermayeyi kendi ürünleri olarak görmedikleri sürece buna karşılık da, ortak bir yanılgı olarak(kendi çıkarlarına uygun olarak) varlıklı kapitalistlere ihtiyaçları olduğunu düşündükleri sürece sermayeyi, krize sokabilecek her türlü eylemden kaçınacaklardır. İşçiler sermayenin gerekli olduğu düşüncesiyle sermayeyle aralarındaki bağları koparmadıkları takdirde de, kendi kontrolleri altındaki [herhangi] bir devlet, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlamaktan başka bir işlev görmeyecektir. Bu, kısacası sosyal demokrasinin oldukça müteessir tarihini betimlemektedir- öyle ki, bazı taraftarlarının öznel bakış açılarının tam tersine [sosyal demokrasi] sermayenin yasalarını güçlendirerek son bulmuştur.
Böylece tekrar sorumuza geri dönebiliriz-kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir? Kapitalizm bir sistem olarak kendini nasıl yeniden üretir? Sanıyorum ki önerdiğim cevabı kolaylıkla görebiliyorsunuz: sermaye ihtiyaç duyduğu işçi sınıfını üretme eğilimindedir. [Sermaye] kendisini, bir gereklilik olarak gören işçileri üretir- kendi ihtiyaçlarınızı karşılayabilmek için mücadele etmek zorunda olduğunuz adaletsiz bir sistem, ve ücretli işçilerin yeniden üretilebilmesi için sermayenin yeniden üretilmesinin gerekli olduğu bir sistem- Kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir: Ücretli işçiler. İşçilerin, ücretli işçiler olarak yeniden üretilmesi sermayenin yeniden üretilebilmesi için gereklidir.
Patriyarşi ve ırkçılık hakkında herhangi bir şey söylemediğime dikkatinizi çekerim. Kendisini solda tanımlayan bazıları, patriyarşi ve ırkçılığın, kapitalizmin varolabilmesi için gerekli olduğunu iddia ediyorlar. Fakat kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için neyin gerekli ve neyin yararlı/kullanışlı olduğunu birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Gereklilikten bahsettiğimiz zaman, şunu söylemiş oluyoruz: x olmaksızın kapitalizm varolamaz. Fakat ben bunun patriyarşi ve ırkçılık için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Sermaye kesinlikle ve kesinlikle, ırkçılığı, patriyarşiyi, ulusal ve etnik farklılıkları, işçi sınıfını bölmek, zayıflatmak ve de mücadelesini sermayeden uzak tutabilmek için kullanır. Fakat sermaye işçi sınıfını bölmek ve zayıflatmak için başka bir çok yol da bulabilir. Ve [sermaye] bunu patriyarşi ve ırkçılık olmaksızın da yapabilir aynen daha yüksek ücretlerle ve daha kısa işgünüyle yapabildiği gibi... (aynen Güney Afrikada aparteid ve beyaz yasaları olmadan da yapabildiği gibi) Bununla birlikte, sermayenin beraber varlığını sürdüremeyeceği tek şey şudur: sermayenin, sömürünün sonucu olduğunu anlayan (örneğin; zenginliğin işçilerin ortak çalışmasının sonucu olduğunu bilen) ve de bu sömürüye son vermek için mücadele etmeye her an hazır olan bir işçi sınıfı...
Şurası da açık ve net ki; bu karakterde bir işçi sınıfı gökyüzünden inmeyecektir-sermaye, [sermayenin] gereksinimlerini, açıkça, doğal hukuk kuralı biçiminde algılayan işçiler ürettiği zaman değil- Cevap, cahil işçilere sosyalist bir bilinç aşılayacak öncü bir parti midir? Sermayenin ürünü olan işçiler dışarıdan gelen bu tip mesajlara neden ilgi göstermek zorunda olsunlar ki? Bu resim kaçınılmaz bir ilgisizlik ve izolasyon senaryosu olarak görünmektedir.
Bununla birlikte tablonun göründüğü kadar da karanlık olmadığını belirtmeme izin verin. İşçiler basitçe sermayenin ürünleri değillerdir. İçinde bulundukları ve de varoldukları bütün ilişkiler tarafından tanımlanırlar (ve kendilerini tanımlarlar) . Ve kendilerini mücadeleleri doğrultusunda dönüştürürler-ve bu sadece sermayeye karşı mücadeleleriyle değil patriyarşi ve ırkçılık gibi diğer ilişkiler bağlamında da gerçekleşir- Bu tip mücadeleler yoğun bir şekilde kapitalist ilişkiler tarafından kuşatılmış olsa da, kolektif mücadelelere katılarak insanlar kendilerini yenileyebilir ve geliştirebilirler. [İnsanlar] kolektif mücadelenin önemine içkin yeni yeterlilikler ve anlayış biçimleri geliştirirler. Mücadeleleri vasıtasıyla/süresince kendilerini devrimci özneler olarak üreten ve geliştiren insanlar, sermayeyle bambaşka kişiler olarak ilişkiye girerler; harekete dahil olmayan insanların aksine, onlar sermayenin doğasına yönelik bir anlayış/kavrayış edinmeye daha açıktırlar.
Fakat [onlar] yine de bu anlayışa sadece açıktırlar. Bütün bu eylemler, gösteriler ve mücadeleler kendi içlerinde kapitalizmin ötesine geçemezler. İçsel sömürünün basitçe adaletsizlik olarak görünmesi ve sermayenin mistik doğası, bu mücadeleleri sadece ve sadece kapitalist ilişkiler bağlamında adalet, eşitlik talep etmeye yönlendirir, herhangi bir şekilde kapitalizmin ötesinde bir adalet talep etmeye yönlendirmez. [Bunlar] en iyisinden bir işçi sendikası veya sosyal demokrat bilinci doğururlar- sermayeye bağımlılığın sürdürülmesiyle sınırlandırılmış bir bakış açısı, örneğin, kapitalist ilişkiler tarafından sınırlandırılmış...- Hareket içerisindeki insanların kendiliğinden tepkileri başlı başına sermayenin ötesine geçebilmek için yeterli değildir. Kapitalizmin doğasının tartışılması [onun] yeniden üretilmemesi açısından kritik önem taşımaktadır.
Sermayenin kavranması için, bunlarla birlikte, sermayenin doğasını ve sömürüye içkin köklerini basitçe anlamaktan daha fazlası gereklidir. İnsanların daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaları gerekiyor. Bir alternatif olduğunu hissetmeleri gerekiyor. Hem de uğruna mücadele etmeye değecek bir alternatif...Bu bağlamda da, bir sosyalist alternatifin tanımlanabilmesi-ve 20. yüzyıldaki çabaların yetersizliklerinin ve başarısızlıklarının analiz edilmesi- insanları kapitalizme son vermeye yönlendirebilecek sürecin en önemli aşaması haline gelmektedir.
Ve bu süreçte, biz solda olanlar, aktif bir biçimde; kapitalizmin doğasını tartışmazsak ve bir sosyalist alternatifi açık ve seçik bir biçimde tanımlayamazsak, kapitalizmin sürekliliğini neyin sağladığına dair anlatımın bir parçası haline gelmekten kurtulamayız.
*Bu yazı Monthly Review Haziran sayısından alınmıştır.
** Michael L.Lebowitz Simon Fraser Üniversitesinden emekli ekonomi profesörüdür. Ve Beyond Capital: Marxs Political Economy of the Working Class adlı kitabın yazarıdır. Şu anda Venezüellada yaşamakta ve çalışmalarını sürdürmektedir.
*Alıntılar yazarın Beyond Capital: Marxs Political Economy of the Working Class adlı kitabından yapılmıştır. ulaşım adresim
Hallacı Mansur’un esas adı Ebu Abdullah Hüseyin b. Mansur el Beyzavi el Hallac’tır. Hallacı Mansur bu uzun ismine rağmen daha çok Mansur el-Hallac diye anılır. Alevi Bektaşi literatüründe ise Hallacı Mansur olarak anılır. Hallacı Mansur Hicri 244 (Miladi 858) yılında Beyza yakınlarında bir kasaba olan Tur’da doğdu. 922 de Muktedir’in buyruğu üzerine Bağdat’ta asılarak, uzuvları kesilerek iskence ile öldürüldü. Hallacı Mansur’un babası Müslüman, dedesi ise Mezdek inancındaydı. [i] Hallac-ı Mansur bazende Muhammed b. Ahmet el-Farisi adını da kulanıyordu.[ii] Hallac; Hüseyin b. Mansur’un lakabıdır. Mansur, Hallac lakabını baba mesleği olan yorgan yatak yünlerini, pamuklarını temizliyen, tarayan anlamında olan yorgancı ve hallaç mesleğinden dolayı almıştır. Yani Hallacı Masur’un babası yorgancılık yapıyordu. Bu nedenle de Hüseyin b. Mansur’a Hallac-ı Mansur olarak söylendi. Doç. Dr. Bedri Noyan dedebaba, Hallac-ı Mansur’un Hallac lakabını almasını şöyle anlatıyor.[iii] Hallac-ı Mansurun esas mesleği hallaçlık değildir. Birgün hallaçlık yapan bir dostunun dükkanına gider. “Ben senin işini görürüm, işin geri kalmaz.” diyerek onu bir yere yollar. Adam dönüşünde bakar ki bütün pamuklar atılmış. (Mansur, parmağının bir işareti ile o pamukları atmış.) Bunun üzerine kendisine Hallac takma adı verilmiş.” Hallac-ı Mansur’un çocukluğu Beyza’da geçti Beyza, İran coğrafyasında yer alır. Bu nedenle de Hallac’ın İran kültür ve inanç etkisinde olması gerekir. Hakbuki Hallac-ı Mansur’un düşünce yapısını incelendiğinde, İran inanç ve kültüründen fazlaca etkilemediği görülmektedir. Bunun aksine kendi yaşamından uzak olan Arap kültür ve inancı daha fazla ilgisini çekmiş ve kendisini fazlaca etkilemiştir. Bunu da çevresinin etkisi ile olsa gerek ki, henüz küçük yaşlarda olduğu halde Kur’ana ilgi duyuyor ve Kur’an derslerini almaya başlıyor. Hallac-ı Mansur küçük yaşlarda Kur’anı ezberlemiştir. Hallac-ı mansur’u ilginç kılan, ve sunni ulamayı şaşırtan ve hayretler içinde bırakan yanı ise çok küçük yaşlarda Kur’an hakkında yorumlar getirmesidir. Hallac-ı Mansur 16 yaşlarında devrin büyük süfi bilgini Sehl b. Adullah et-Tüsteri’den 2 yıl kadar ders aldı. Tüsteri’nin ölümü üzerine Basra’ya gitti. Hallac-ı Mansur burada ünlü süfi bilgin Amr b. Osman el Mekki’den 2 yıl kadar dersler aldı. Bu sırada hocası olan Amr b. Osman el Mekki’nin karşı çıkmasına rağmen Hallac-ı Mansur ünlü süfi bilginlerinden Ebu Yakup el-Akta’nın kızı Ümmü Hüseyin’le evlendi. Bu evlilikten Süleymen, Ahmet (Hamd) , ve Abdüsamed adında üç erkek, bir de bir kız çocuğu oldu. Hallac’ın bu evliliği süfilerin arasında ikilik yaratmıştı. Süfiler arasındaki bu kavga Hallac-ı Mansur’un Basra’yı terk etmesine sebep olmuştur. Hallac-ı Mansur tam Basra’yı terk etmek üzereyken Süfilerin önderi ve piri olarak anılan Cüneyd el-Bağdadi ile tanıştı. Var olan rahatsızlıkları, dedikoduları, bu nedenle duyduğu üzüntüyü kendisine anlattı. Cüneyd kendisine öğütlerde bulunarak sabırlı ve sükünetli olmasını istedi. Hallac-ı Mansur kendisine isnat edilen iftira ve dedikodulara daha fazla dayanmadığından Basra’dan ayrılarak Mekke’ye gitti. Mansur, Mekke’de nefsini terbiye ile ruhunun miracını Hayatı azaltan afatlardan biri hasrettir. gerçekleştirmek üzere Kabe’nin haremine kapanarak çile sürecine girdi. Hallac-ı Mansur’un Mekke’ye gelişini Ebu Yakup Neh-Recur-i şöyle anlatıyor: “ Mekke’ye ilk gelişinde Kabe’nin sahnında oturuyordu. Hallac, bu bir yıllık.ile süreci içinde oturduğu yerden sadece abdest almak ve tavaf etmek için ayrılmıştır. Ne güneşe aldırıyordu ne de yağmura. Her yatsı vakti yanına bir çörekle bir testi su konuyordu. Bir çöreğin dörtte biriyle bir kaç yudum su alıyor geri kalanı çeviriyordu.[iv] Hallac-ı Mansur’un bu perhiz-çile denemeleri o günün süfilerini şaşkına çeviriyordu. Aynı zamanda kendisine kızıyor ve alehinde dedikodular yapıyorlardı.Bu dedikoduları Şeyban şöyle naklediyor: “Öğle sıcağıydı. Bir taşın üstüne oturmuş duran bir genç ile karşılaştık. Hava çok sıcak ve bunaltıcı olduğundan alnında akan terler taşa dökülüyordu. Arkadaşım bu manzarayı görünce bana: “Haydi gidelim” diye işaret etti. Vadiye inince de şöyle dedi: “ Ömrümüz vefa ederse şu adamın başına neler geleceğini göreceğiz. Oturmuş Allah ile ahmakça sabır yarışı yapıyor. Allah ona, tahammül edemeyeceği bir bela mutlaka verecektir.” Daha sonra bu gencin, Hallac olduğunu öğrendik. Hallac-ı Mansur Mekke’de kaldığı süre zarfında Hac veya umre için gelen müslüman gruplarla sıkı ilişkiler içinde oldu. Onlara kendi düşüncelerini aktarıyor ve onları çeşitli konularda aydınlatıyordu. Özellikle de bu müslüman gruplar içinde Horasan ve civarında gelen insanlara daha yakınlık gösteriyor, onlara Kur’an yorumlarını yapıyor ve çeşitli bilgiler vererek onları aydınlatıyordu. Hallac-ı Mansur 271 (milladı 900) yılında Mekke’den tekrar Basra’ya döndü. Hallac; ruhsal alemde artık amacına ulaşmış, hayata, insana ve dine değişik perspektiflerden bakmaya başlamış ve kendisine yakışır bir biçimde konuşmaya başlamıştır. Hallac’ın bu durumunu sevgisini kazanananları çoğalttığı gibi, Sünni Ulamanın başını çektiği çevrelerin tepkilerini üzerine çekerek düşman cephesini de büyütmüştür. Tasavuf konusundaki yeni düşünceleri, etkili davranışları, konuşmaları nedeniyle gittiği yerde çevresinde büyük bir kalabalığın toplanmasına yol açan Hallac-ı Mansur’u değişik inançta ve mezhepte kimseler savunmuştur. Miladi 908 de baş gösteren Hanbeli ayaklanmasına katılmakla suçlanan Hallac-ı Mansur 913 tarihinde Sus’ta bir kadın saray polislerine “ Hallac denen bir adamın evini biliyorum. O eve her gece gizliden birileri geliyor ve çok sakıncalı şeyler konuşuyorlar” deyip şikayette bulundu. Bunun üzerine Hallac’ın baş düşmanı Ebul Hasan Ali b.Ahmet er-Rasimbi tarafından tutuklandı. Sekiz yıl tutuklu kaldıktan sonra Bağdat’a götürüldü. Maliki kadısı Ebu Ömer Hammadi’nin fetvası ve Abasi Halifesi Muktedir’in buyruğu üzerine 22 Mart 922 tarihinde Bağdat’ta idam edildi. Hallac-ı Mansur; idama getirilirken önce 1000 kamçı vurularak kamçılandı sonra., darağacında asılarak gövdesi param parça edildi. Halalc-ın gövdesinden kesilerek koparılan her bir parçası, her bir uzvu “Enel Hak” diyordu. Bu durumu gördükleri halde halen inanmak istemeyen bu caniler bu zulümle de yetinmeyerek, gövdesi param parça edilmiş Hallac-ı Mansur’u halka teşhir için tüm bağdat sokaklarında gezdirip ve halkı Hallac’ın kafasının kesilmesini seyre zorlanmıştır. Hallac’ın kafası gövdesinden koparıldığı zaman seyre zorlanan halkın gözü önünde Hallac-ı Mansur’un kesik başı “Enel Hakk” diye söylemiştir. Tüm bu olup bitenlere rağmen kafası kesilen Hallacı Mansur gövdesi yakılarak külleri suya serptirilmiş yine de nehrin suları “Enel Hakk “ diye bağırıp çağırmıştır. Suyun bu seslenişi Hallac’ın “Ben idam edilip, yakılacağım. Benim küllerimi nehire serptirecekler. Nehir bana yapılan zülme Allah’a dayanan hiç bir zaman yıkılmaz. 2 dayanamayacak ve “Enek Hakk”diye bağıracaktır. Sen o zaman benin abamı alıp getirip nehire atacaksın. Ancak o zaman sesler kesilecektir diye yardımcısına vasiyette bulunur. Hallac’ın bu vasiyeti yerine getirmek üzere Yardımcısı tarafından Hallacın abası suya atılmış, bölece nehirden gelen “Enel Hakk” nidaları son bulmuştu. Hallac-ı Mansur’u idama götüren nedenler: Hallac-ı Mansur’un düşünceleri “insan-tanrı- evren” konularını içeren, varlık birliğini savunan, bu nedenle de şeriat anlayışına aykırı sayılan bir niteliktir. Hallac’a göre; gerçek olan, var olan,”Bir”dir. “Çokluk” bir görüştür. “Bir’in değişik biçim ve nitelikte yansımasıdır. Bu “Bir” de Tanrı’dır. Ancak, evren ve insan bu “Bir’in dışında değil, içindedir, onunla özdeştir. Bu nedenle insanın “Enel Hak” demesi doğrudur, gereklidir.[v] İnsan konuşan, dolaşan, düşünen, sevinen, gülen, üzülen, öfkelenen bir Tanrı'dır. Tanrının bütün nitelikleri insanda, insanın bütün özellikleri Tanrı’da, evrende bir birlik, bütünlük içindedir. Ölüm gerçek değildir, bir değişmedir, bir görünüştür. Bundan dolayı kişinin ölümü yaşamında, yaşamı da ölümündedir. Hallac-ı Mansur bu düşüncesini, çevresinde toplanan büyük bir kalabalığa “Beni öldürün. Beni öldürün, yaşamım ölümümde, ölümüm yaşamımdadır.” Sözleriyle açıklamıştır. Hallac, Hz Muhammed’in ilahiliği üzerinde ısrarla duran ve Tavasin’de onun ebedi ve ilahiliği açıkça belirten ilk süfilerdendir. Buna rağmen Suni İslam ulamasının boy hedefi olmaktan da kendini kurtaramamıştır. Sünni İslam ulamasını kızdıran ve hatta idamına ferman edilen Hallac-ı Mansur Hz. Muhammed için; “Hz. Muhammed’in varlığı yokluktan öncedir. Adı ise kelamdan önce gelir. Cevher ve arazlardan önce ve sonranın hakikatlarından önce bilinmekte idi. Ne doğulu ne de batılı bir kabileden gelir. Hz. Muhammed sürekli olarak sufilerin kalplerini yakan, sönmeyen bir nur’dur. Bütün peygamberler ve veliler “Nur’larını” (bilgilerini) ancak Peygamberlerin Nur’undan alırlar. Onun nur’u kelam’inkinden daha parlak ve daha ezelidir.” Diğer bir söylenceye göre de: “Eğer bir gün Hz. Muhammed ile görüşmem nasip olsaydı ona: “Mi’rac gecesinde niçin yalnız kendi ümmetin için mağrifet istedin? Diğer bütün kafirler için de merhamet isteseydin elbette esirgenmezdi derdim.. demiº. Bunun üzerine Rasul-ullah (Hz. Muhammed) in ruhu ortaya gelerek.ona görünmüº ve hiddetle: “ Benim Tanrı iradesinden başka bir şey istememin imkanı var mıydı? ” deyince Mansur niyaz edip özür dilemiş ise de kabul edilmemiş, başın fedası ile sulh olunacağı kendisine söylenmiş. Mansurun idamıda bu nedenle yerine getirilmiş. [vi] Acaba Halac-ı Mansur’u ölüme götüren, Sunni İslam ulamasının yoğun tepkisini üzerine çekerek işkence ile öldürülmesine fetva veren Hambeli kadısını zorlayan Hallac’ın bu sözleri mi? yoksa Halalc’ı Karmati’lerle ilişkilendirip, isyancı gösterip, halkın gözünden düşürerek ondan kurtulmayaı isteyen Abasi Halife’lerinin hileli oyunları mı? Karmatiler; Hemedani Kırmiti, bir İsmaili şeyhinin tavsiyesi ve yol göstericiliği ile geçim sıkıntısını çeken, yoksul, yetiştirdikleri hurmaları boğaz tokluğuna varlıklı ailelere satan, kısacası; düzenden hoşnut olmayan ve Abbasi ve Arap zülmüne karşı olanlanlardan bir güç oluşturdu. Daha sonraları bu güçlerin birliktelikleri sonucu çoğalıp, büyüyerek düzeni rahatsız edecek boyuta gelmeleri ile de Tatlı dilli olanların dostları, her gün biraz dah artar. 3 Karmati adını aldılar. Diğer bir deyişle Karmati tarikati. Daha sonraları karmati devleti olarak görmekteyiz. Abbasi Halifeleri’ni, Arap gericilerini ve Sünni İslam ulamasını korkutan ve düzenini rahatsız eden, Karmati İmamlarının neler söylediklerine bakalım; Karmatiler (Karamita) düzene karşı örgütlenmiş ve hatta Sunni İslamın savunduğu bir kelamı, bir ibadet türünü savunmuyorlar tam tersine “ Bizim kabemiz ve kıblemiz Kudüs olduğundan bütün ibadetlerde oraya dönülür. Dinlenme günü Cuma değil Pazar günleridir.Yılda iki gün oruç tutulur. Bu da Nevruz ve Mihrican günleri uygulanır. İnsanlar arasında her hangi bir fark yoktur. Tüm insanlar eşittir. Tüm insanlar eşit oldukları için mallarıda eşittir”[vii] “Kur’anın gerçek manasını ancak batini imamlar bilir” Karmati’ler de kemal, ikinci doğumla gereçekleşir. Alem bir tecelliler bütünüdür ki türlü şekillerde görülür ve görünür. Madde bir hicap (perde) tır. Bu hücap kaldırıldığında kişiyi aşan kozmik bir zihin şuuruna erilir ki işte ikinci doğum budur. Bu doğum, bir kozmik ben’e ulaşma halidir. İkinci doğumun elde edilmesini sağlayan mistik eğitim (seyrusüluk) Beş müsibetten kurtulmak olarak görülür. İnsanın kozmik ben’e ulaşmasını engelleyen Beş negativite şunlardır: Gök, tabiat, kanunlar, devlet, ihtiyaç, ve zaruret. Beş müsibetten kurtulmak ibadettin de hem amacı hem de kendisidir. Muhamed Ali es- Suri Karmatiler için şöyle der: Karmati eserlerin bilim ve düşünce üstünlüğü tatışılmaz. Bunu inkar edemeyen iftiracı çevreler Karmati’leri ahlak ve inanç yönünden çamurlama yolunu tutmuşlardır. Karmati düşünce, Kur’ana bağlı bir sistem geliştirmiştir. Ancak geliştidikleri bu düşüncelerinde Kur’an, alabildiğine sübjektif bir yoruma tabi tutulmuştur. “Karamati te’vil” diyebileceğimiz bu yorum, yer yer Kur’anı tanımaz hale sokulabilmiştir. Çünkü onlara göre; “Kur’anın gerçek manasını ancak batini imamlar bilir”[viii] Karmati hareket gibi muhteşem bir düşünce ve siyaset aksiyonunun kur’an vahyini rahatsız eden bu tavırı, insanlık dünyası için çok büyük bir kayıp olmuştur kanısındayız. İbni Sina ise; Karmati’lerin sosyal hayatlarına ve yetişme usullerine yönelik olarak şöyle der; Karmatiler, fevkalede iyi yetişen, bunu sağlamak içinde çok okuyan insanlardı. Darulhikme denen medreselerde eğitim görürlerdi. Kitap okuma işini meclis denen yerlerde yaparlardı. Meclislerde her türlü bilim ve felsefe konuşulurdu. Tartışmalar ciddi biçimde yazıya geçirilir, sonra da bu yazılanlar temize çekilerek eser haline getirilirdi. Eser haline getirilmiş bu yazılar ilgili yerlere gönderilirdi. Meclisler; muhtelif gruplar için ayrı ayrı idi. Bunlar: 1- Büyük ve seçkin dostlar için. 2- Devlet büyükleri ve ileri memurlar için. 3- Sıradan insanlar ve yolcular için. 4- Kadınlar için. 5- Saraylı kadınlar için. Kısacası; Karmat topluluklar tam saoyalist bir hayat yaşarlardı. Herkes çalışmak zorunda idi. Küçük çocuklar bile en azından ekinlere musallat olan kuşları kaçırmak için çalışırlardı. Karmati’lerde mülkiyet sadece techizat ve kılıça hastı. Her mıntıkada toplanan nimetleri dağıtan bir görevli bulunurdu. Bu görevliler, yoksulları ve güçsüzleri asla ilgisiz bırakmazlardı. Karmati toplumun bağlı bulunduğu sosyal, ekonomik ve hukuksal prensipler şöyle özetliyebiliriz. 1. Sosyal gruplar (İşçi, çiftçi, zanatkar, tüccar vs) bir tek bütçeden destek görürdü. 2. Karmati devletine bağlı bulunan her kişi, zekat ve fitre dışında her ay bütçeye 1 dinar vermek Hakikat yolunda yürümeyenler, daima yarıda kalırlar. zorundadır. Bunlardan başka sosyal konumuna göre başka vergiler de öderlerdi. Toplanan paralar kamu yönetimince sosyal, bilimsel ve sanai programların uygulanmasında kullanılırdı. 3. Bilge ve eğitim, toplumun tüm katmanları için gerçekleştirilirdi. 4. Toplum bireyleri arasında ruhsal ve bedensel boyutlarda kardeşçe yardımlaşma, dayanışma ve barış esastı. Yönetilenlerin yönetenlerle dostluk ve kardeşlik hisleriyle bağlılığı da bu cümledendi. 5. Kadına hayatın tüm alanlarında erkekle eşit hakları tanınmıştı. 6. Karmati olmayan toplum ve bireyleriyla münasebetlerde, sırların saklanması ve diplomasi kurallarına uygunluk esastı. Karmatilerde tüm bu prensiplerin uygulanması, İmam’ın görevlendirdiği, eşit hak ve yetkilere sahip 3 kişilik bir dailer komitesince uygulanıp denetlenirdi. Yukarıad görüldüğü gibi; İslami ulamaya göre yanlış olan, Karmati’lere göre doğrudur. Bu nedenle de Karmatiler islam çevrelerince dinden dışarı, zındık olarak görülmüşler. Absi Halifeleri ve iftiracı islam ulaması bu hınçlarını Hallacı Mansur’un sakalları traş edilip, bir deveye bindirilerek Bağdat sokaklarında halka teşhir edilirek “İşte Karmatilerden biri.” Veya “Karmati Papazını görmek istiyenler gelsinler! ” diye göstermişlerdir. Bize göre; Hallac-ı Mansur’un asılması ne “Enel Hak” (Ben tanrıyım) sözü, ne de Hz. Peygamber’e yapılan övgü ile birlikte Velilik mertebesinin Nebilik‘ten üstün görülmesi veya Peygamber’in Kelam’dan önce gelmesi ve ne de isyanlara katılmasıdır. Onu idam ettiren sadece ve sadece Abbasi halife’lerinin olumsuz ve keyfi yönetimlerine karşı gelen halk korkusu ve Arap gereciliği ile yobaz Sünni İslam ulamasının bilgisizliklerinden kaynaklanan tutum ve davranışlarıydı.. Bu nedenle dir ki Hallac; düzmece bir mahkeme ile ve de düzmece bir suç ile suçlanmıştır. Şöyleki; 308 (miladi 908) yılında meydana gelen bir kaç ayaklanmalarda Hallac’ın düşüncelerinin kitleyi etkilemeya başladığı açıkça görülüyordu. Keyfi idareden rahatsız olan toplum patlamaya hazır bir çıban gibiydi. Abbasi sarayı bundan çok rahatsızdı. Çünkü ardı arkası kesilmeyen isyanlar başlamıştı. Saraya yakınlığı ile bilinen ve Hallac’ı Mansur’a içten içe hınç duyan Hamid; Hallac’ın daha fazla yaşatılmasının sarayın geleceği için bir intihar anlamına geleceği fikrinde israr ediyordu. Gerçektende başını Hambeli gurupların çektiği bu isyanlar, Hallac-ın alehine olmuştur. Onu tehlikeli gösteren deliller halinde kullanıldı. Hamid; mahkemede esas alınmak üzere “Peygamberlik ve ilahlık adia etmek”idi. Bir de “Sidiğini şifa diye sunmaktan” Hulul (Allahın kullarının vucüduna girmesine) kadar her türlü suç isnat edilerek yargılanmak istendi. Bu idiaların gerçekçi göstermek için de Hallac, bu idaalara uygun bir fıkıh geliştirmiş olmakla suçlanıyor ve hatta Ben Tanrı’yım diyen Hallac’ın peygamberler atadığı da öne sürülüyordu. Hallac; tüm bu saçma sapan suçlamalara kısa ve net olarak söyle diyordu; “Allahlık veya peygamberlik iddiasından Allah’a sığınırım. Ben, Allah’a çokça ibadet eden, oruç tutan, onu her an anan birisiyim. Hepsi bu”[ix] Hamid; Hallac’ın ölümüne her ne şekilde olursa olsun karar vermek üzere, mahkeme reisliğine Maliki mezhebinden ünlü kadı Ebu Ümer Muhammed b. Yusuf el Hammadi, mahkeme üyeliklerine de; Hanefi mezhebinden Ebu Cafer Muhammed b Ahmed el-Enbari et Tenuhi ve Azim ve sebat en büyük yardımcıdır. Ebu Hüseyn Ömer b. Malik ei Şeybani getirildi. Mahkeme; yukarıda isnat edilen suçları bir tarafa bırakarak Hallacı “Zındıklıkla “ suçluyordu. Çünkü Hallac’ı asmanın tek yolu buydu. Çünkü Maliki mezhebine göre Zındıklığın tövbesi kabul olmaz. Öyle ise diğer mezheplece af edilmesi mümkün olsa da Maliki mezhebine göre af edilemez. Bununla yetinmeyen mahkeme reisi bir İsfahan fakihi olan İbni Davut ez Zahiri’nin Hallac’la ilgili şu görüşlerini rehber alıyor. “ İbni Davud el-Zahiri; “ Eğer Allahın Hz. Muhammed’e indirdikleri doğru ise Hallac’ın söyledikleri yanlıştır. Sonuç olarak, Hallac ölüme gönderilmelidir” Hallac, tüm bu haksız suçlamalara karşı artık kendisini savunmanın boşuna olduğunu anlamış ve kendisini yargılayan kadılara dönerek; “Canıma kanıma dokunmanız haramdır. Dinin mubah saydığı yorumlarımı tevil ederek benim alehime kullanmanız helal değildir. Ben; dini İslam, tavrı sünnet olan bir insanım. Bunu gösteren kitaplarım çarşı-pazarda herkesin elindedir. Allahtan korkun da benim hayatıma kast etmeyin” Hallacın tüm bu feryadı boşunaydı. Çünkü ferman çok önceden verilmişti. Hallac’ın idam kararı üzerine halifenin yanında mabenci olarak görev yapan Hallac’ın dostu Nasr el Kusuri Halife’nin annesine şunu söyledi; “Bu masum insanın ölüm fermanını tastiklemesi durumunda oğlunuzun başına bir bela geleceğinden korkuyorum. Hallac-ı Mansur’un söylemleri Sünni İslam çevrelerince fırtınalar kopardığı gibi, İslam’a dayalı devletleri ve bu devletlerin başında bulunanların da korkulu rüyası durumuna gelmiştir. Prof. Yaşar Nuri Öztürk Hallac-ı Mansur için şöyle diyor: “ Yeni oluşların rüyalarını gören ruh yeni istrapların kabuslarına gögüs germeye hazır olmalıdır. Çünkü her büyük aydınlık, yaratıcı ruhta bazı fanilikleri yakarak beşlenir. İstırap, işte bu yanmanın getirdiği acıların genel adıdır.Hallac bu istırabı ve acıyı duyan ve yaºayan ölümsüzlerdendir.” Özellikle de kendisini dinlemediği için Hallac’ı sehirbazlıkla suçlayan süfilerin önderi/piri Cüneyd el- Bağdadi’de bu bilge, bu kamil insan için şöyle diyor: “Artık o, sedece kendi benliğine güvenip dayanacak bir aşamaya girmiş bulunuyor.” “Enel Hak” için kim ne söyledi; Hallac-ı Mansur denince akla “Enel Hak” sözü gelir. Tasavvuf’ta Hallac-ı Mansur bu sözü ile öne çıkmış bu nedenle de Sunni İslam ulamasının şimşeklerini üzerine çekmiş bir hayli düşman edinmiştir. Bu söz ayni zamanda Hallac’ın düşünce dünyasının esasını, kişiliğindeki hakim öğeyi ve tarihteki yerini belirlemektedir. Hallac-ı Mansur; Enel Hak; “Ben tanrıyım” sözünü şöyle açıklar; “ Halk’ta yer alan Hak unsuru dolayısıyla Hak, halk’la aynıdır. Bir başka yerde şöyle diyor; “ Ben Hakk’ım, zira ben hiç bir zaman Hakk’la hak olmaktan vaz geçmedim” Yine başka bir yerde de Allah’a yönelerek şöyle diyor; “Seninle benim aramda İllahlık ve Rablik(el-ilahiyye ve’r-rubiyye) yoktur. Ey ben olan O, ve ben O’yum. Zamandanlık ve ezelilik bir yana, benim benliğim ve senin O’luğun arasında hiç bir fark yoktur.” Vicdanınız temizse özgürsünüz demektir. 6 Sunni İslam ulaması, Hallac-ı Mansur’u din adına yargılarken, çıkarlarını ve geleceklerini düşünerek, zamanın egemen güçlerine hoş görünmek pahasına ya gerçekten onu anlamamışlar veya anlamak ismemişler. Sunni ulamanın bu konumunu daha sonraları Hallac-ı Mansur’un asılmasını yanlış gören Mutasavvıf, şaiir M. İkbal ve bir çok tesfir ve vıkıh yazarında görmek mümkündür. Tüm Suni İslam ulamasının bu yanlışlarına rağmen gerek Hallac döneminin şair, düşünür, bilim adamı, teolaog, sufi, mutasavvıf ve gerekse sonraki kuşak Hallac- Mansur için şöyle derler. Büyük mutasavvıflardan Genguhi şöyle der; “Enel Hak diyen Dost’tur, ben değilim! Bu budala insanlar Hallac-ı darağacına asıp öldürdüler; eğer ben orada olsaydım, onu asla öldüremezlerdi.” Kendisine Hallacın ruhunu temsil ediyor denilen mutasavıf Saçal; , “Şu son devrin Mansur’u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembölü haline gelmiştir.” “Aşıklar her saat darağacına meyleder, Çünkü Mansur’u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır” diyor ve devamla; Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır. Dar ağacı her şeyden evvel, aşıkların zihnetidir... Darağacı, aşıkların gelin yatağı haline gelir... *** *** *** *** *** Enel Hak sözünü söylerken... Dostun ellerini düşünerek kendimi öldürtürüm... *** *** ** *** *** “Her kim ki Hallac libasında geldi, “Ölümünde” sözünde ebedi hayat buldu. Akibeti bakamında Hallac-ı Mansur ile ayni olan Alevi Ulusu Seyid Nesimi şiirlerinde, deyişlerinde “Enel Hakk’ı” şöyle işliyor; Sırr-ı Enel Hak söylersem Alemde pinhan gelmişem Hem Hak derim Hak bendedir Mem batini insan gelmişem. *** *** *** *** Dara çıkmak bu fena darda Mansur’a düşer Ol Enel Hak diyenin Sırrını dava ne bilir! . ** *** *** *** *** Küllü yer gök Hak oldu mutlak Söyler def u ceng u ney Enel Hak Büyük işler ancak ortak çalışma ile olur. 7 Yanağında ayan oldu Enel Hak Kaçan süret olur gözgüde mestür Ne gayretli Enel Hak’tır bu yarap Ki Mansur’u asar hem dare mansur. Şah Latif ise, Hallac için şöyle diyor: “Hallac, yalnız cefakeş aşık değil, ayni zamanda bütün eşyada mevcut bulunan ilahi hakikatin sembölüdür.” Şah Latif bir şiirinde; Su, toprak, ırmak: Bir tek feryat! Ağaç, çalı, bir çağırış: ‘Enel Hak! ’ Bütün eşya ıstrabına layık hale gelmiştir. Hepsi binlerce Mansur’dur Hangisini darağacına çekeceksin? “Enel Hak Çağıruben dara geleyim mevlam! ” diye yakaran ve: “ Bir ben vardır bende benden içeru” diyerek Enel Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus İmre’de divanında: Mansur eydur Enel Hak dil suretun oda yak Dinüz dara gelsunler ben darı kurup geldim. *** *** *** *** **** Bin yıl toprakta yatsam hiç komayan Enel Hakk’ı Ne vakt gerek olur ise nefesin uru gelem *** *** *** *** *** Dem urmaz idi Mansur tevhid-i Enel Hak’tan Aşk darına dost zülfü asmıştı beni uryan *** *** *** *** *** Pir Sultan Abdal kendisinin idamına karar verildiğini duyduğu zaman “ber dar” olmak yani Hallac gibi öldürülmek deyimini kullanıyor ve; Hızır paşa bizi berdar etmeden Açılan kapılar şaha gidelim Siyaset günleri gelip çatmadan Açılın kapılar şaha gidelim.
Zeki Eyuboğlu’nun Tarikatlar adlı eserinde belirttiğine göre; Hallac-ı Mansur’un Yeni –Platonculuk’tan esinlenen düşüncelerine göre “evren” yaratılmamıştır, bir ışık kaynağı olan Tanrı özünün yansıması sonucu oluşmuştur. İslam dininin ileri sürdüğü yaratış-yartılış olayı yanlış anlaşılmıştır. Tanrı’dan başka bir varlık olmadığı için “yaratılmış nesne” den söz edilemez. Yatılmış nesne, tek varlık olan Tanrı Fazilet kıralların en büyügüdür. 8 Karşısında ikinci bir varlığın bulunduğunu ileri sürmektir. Bu da tanrısal öze aykırıdır., iki ayrı varlık olduğunu söylemektir.[x] Hallac; bunları söylerken, insanın değerli ve kutsal bir varlık olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Hallac’ın benimsediği Tasavvuf anlayışına göre, ahlakın temeli sevgi ve saygıdır. İnsanın gönlü ‘Tanrı Evi’ olduğuna göre ona saygı duymak, sevgiyle yaklaşmak gerekir. Birbirini incitmek, birbirine karşı kötü davranmak, yalan söylemek, haksızlık yapmak, suç işlemek, hırsızlık yapmak, sagısızlık yapmak insana yakışmaz. Bu eksik eylemlerin kaynağı tanrısal sevgiden yoksun kalmaktır. Hallac-ı Mansur için kim ne söyledi: Vasiti, Hallac için şöyle der; “ Benim gözümde o Kur’anı ezberlemiş ve manasını kavramış bir insandır. Fıkıhta üstat, hadis ve rivayet ilminde bilgin, yıl boyu oruç tutan, geceler boyu namaz kılan bir süfidir. Öğüt verir, ağlar, bazen de anlayamadığım sözler söyler. Ben onun küfrüne de hüküm veremem” Mısırlı Zeki Mubarek de şöyle der; “ Eğer Muhiddin İbn Arabi ebedi semböllerin arkasına sığınmasaydı onu da Hallac gibi katlederlerdi” Öğrencisi ve müridi olan Şibli şöyle der; Hallac’ı, idamından sonra rüyamda gördüm. Ve onu sordum: Allah sana nasıl muamele etti? Dedi: ‘Beni bir misafir gibi karşıladı ve bana ikramda bulundu. Seninle ilgili olarak diğerlerine nasıl davranacak? diye sordum. Dedi: “Onları da affedecek. Bana marhametli davrananları, Allah için merhametli davranmayanları yüzünden; bana düşmanlık edenleri de Allah için düşmanlık ettikleri için” Şibli sözlerine devamla; “Ben ve Hallac aynı şey idik; beni divaneliğim kurtardı, onu aklı batırdı. Ben ve Hallac ayni şey idik. Ne var ki o sırrı aşığa vurdu, ben sakladım” Hallacı Mansur’u sehirbazlıkla şuçlayanlara en iyi yanıtı, süfi düşüncesinin önde gelen isimlerinden Hucviri Keşful -Mehcup adlı eserinde Hallac ile ilgili bölümde yer vermiştir. Hücviri şöyle der; “ Hallac, yüce hal sahiplerindendi....O, asıl ve esas yönünden terk edilmemiştir... Bu Hakk erini büyücülüğe nisbet edenlerin iddiaları tutarsızdır... Hallac, namaz kılmış, zikirle meşgul olmuş, çokça oruç tutmuştur... O halde ondan zuhur eden şeylerin keramet olduğu kesindir.” Ebu Said ibn Ebil Hayr Hallac’tan söz ederken şöyle der; “ Hüseyin b. Mansur, yükseklerin en yükseğinde idi. Doğu ile batı arasında hiç kimse, bu tevhid vadisinde onun gibi dolaşamadı.” Mevlana Celaleddin Rumi; Mesnevisinde; Hallac’a doğrudan veya dolaylı atıf yapan, hayranlık ve saygı ifade eden sözlerinden yalnız birini buraya almayı yeterli buluyorum. Mevlana “Gerçeği, işaretle anlatan Hallac’ı halk darağacına çekti. Hallac sağ olsaydı, sırlarının büyüklüğü yüzünden o beni darağacına çekerdi.” Mevlana’nın oğlu sultan Veled’te şöyle der; “Tanrı doslarını tanımak, Tanrı’yı tanımaktan daha güçtür. Hallac-ı Mansur’u o çağın bilgin ve velileri inkar ettiler. Onu öldürmeğe azmettiler. Hepsi o asılsın diye fetva çıkardı. Sonunda o büyük insanı astılar. Astıktan sonra da cesedini yaktılar. Alemde ondan bir eser kalmasın diye, yanan cesedin küllerini de nehre attılar. Her ne yaptılarsa yine “Enel Hak” yazmıştı. Bu gördükten sonra herkes Eğer faziletiniz yoksa yratınız. 9 yaptığına pişman oldu. O günden beri Hallac’ın adı anılmaktan hiçbir öğüt meclisi renklenmez. Onu kıyamete kadar öveceklerdir.” Kadiri tarikatının piri Abdülkadir Geylani “Hallac çok zor durumdakaldı. O zamanda elinden tutacak kimse de yoktu. Eğer ben onun zamanında yaşamış olsaydım, onun elinden turardım” Ve yíne; Hakk’ı bilenlerden biri dava ufkunda Enel Hak kanatlarıyla yükseldi de sonsuzluk bahçesinin dostsuz, sakinsiz olduğunu gördü. Ona dendi ki: ‘ Senin durumundakilerden gayrısının anlamayacağı bir dille konuştu.” Hallac’ı Mansur’un savunduklarından pekte hoşlanmayan süfi Alaudedevle es-Simnai şöyle nakleder “ İbret için Hüseyin b. Mansur’un mezarına gittim. meditasyonnum sırasında ruhunu yükseklerin en yükseğinde gördüm. Şöyle yakardım: ‘Rabbim, bu ne haldir ki Firavun: ‘Ben en yüce rabbinizim’ ve Hallac: ‘Ben Hakkım’ dedikleri ve ikisi de Allahlık iddia ettikleri halde Hallac, yücelerin yücesinde. Firavun ise cehennem çukurunda. İçimi ilham edilen bir ses şöyle dedi: ‘Firavun hep kendini görerek öyle dedi, Hallac ise bizden başkasını görmediği için Enel Hak dedi” [xi] Hallac’ı destekleyen onun görüşlerini her zaman savunan halveti süfilerinden Sandiyuni şöyle der; “ Hallac, bilginlerin gerçeği fark edenlerince. Veliliği ve Allah’ı bilmekteki kudreti üzerinde ittifak edilen biridir. Bunun dışında ona isnat edilenler iftira ve yalandır. Onun sadakat ve veliliğine inanmak bir borçtuır. O, Hak yolunun temel insanlarından biridir; Mislümanların önderlerindendir. Bazı düşmanlarını İblis kandırdı ve ona iftira ve işkence ettiler.” Hallac-ı Mansur’un etkilerinin genişlik ve derinliklerindeki temel sebeplerden bir de sufiliği politik bir aksiyon, söylem ve güç olarak sosyal arenaya çıkarmasıdır. Hallac, inandıklarını savunduğu için idam edilerek bedel ödemiştir. Ama bu idamı veya Hallac’ın idam edilerek ortadan kaldırılması, sufiliği izbelere habseden kapıdaki kilitin de düşüşü olmuştur. Yani Hallac, ölümüyle hiç bir şey kaybetmemiş aksine milyonların ardından gelmesini sağlayarak kendisinin de “insan ölmez, ölüm olarak görülen bir dönüşümdür” dediği gibi onu ölümsüzleştirmiştir. Massingnon şöyle der; Hallac sayesindedir ki ölümü düğün yani Allah’a varış, sevgiliye vuslat telaki eden anlayış sufi ekollerinin tümüne, adeta bir ortak imam gibi girdi.[xii] Sufiler zafer sarayına Hallac’ın kanı hürmetine girdiler. Bunun uzantısı olarak darağacı, sonsuzluğu kucaklamış aşkın sembolü oldu. Sadece zülme uğrayarak katledilen şehit sufiler değil, nefsini öldürerek sosuzlukla arasındaki perdeyi kaldırmayı deneyen süfiler de Dar’ı Mansu (Hallac’ın idam edildiği darağacı) deyimini kullanmışlardır. Seven ben, o sevilen de ben Bir bedene girmiş iki ruhuz. Hallac-ı Mansur’dan: Fakir, Allan’tan başka her şeyden müstağni olan ve yalnız Allah’a bakan kimsedir. Yüksek ahlak, Hakk’ı tanıdıktan sonr, halktan gelen eza ce cefanın insana tesir etmemesidir. Tevvkkül, bir şehirde yemek yemeye senden daha müstahak olan birisinin bulunduğunu bildiğin zaman, yemek yememendir. Kunuşan diller, susan kalplerin helakidir. Sözler ve sohbetler illetlere. Fiiller sirke bağlıdır. Allahise ise cümlesinden müstağnidir. Mürid tevbesinin, mürad ise arınmışlığın gölgesindedir. Müridin cehdi kefşini, müradın keşfi cehdini geşmiştir. Kişinin vakti, bağrındaki deryanın incisidir; yarın kıyamet günü bu incileri mahşerin zeminine çarparlar. İyi yaradılışlıolmak esenliktir: 10 Dinyadan geçmek nefs zühdü. Ahiretten geçmek ruh zühtüdür. Erkeklerin yüz boyası onların kanlarıdır. Aşk’ta kılınan iki reket namazın abdesti ancak ve ancak kanla alınırsa sahih olur! Hallac-ı Mansur ile ilgili bu kısa araştırmayı Yüne Hallacı’ın bir şiiri ile noktalayalım. Şu bedenden sana makam. Candır Senden başkasına yer yo gönülde Seni saran; ruhum, cildim, kanımdır Ne yaparım ayrı düşersek. Söyle! ? *** *** *** *** Ey! Duyur doslara, çabuk haber ver! Paröalandı yelken. Çöktü sefine Deniz ortasında kaldım perişan Gün olur Mansur’u berdar ederler Göründü gözüme salibden nişan Ne bahta var bana, ne de Medine *** *** *** *** Seven ben, o sevilen de benim Bir bedene girmişiz iki ruhuz biz O diye gördüğün benim bedenim Bana bak, onu gör; hep ayni şeyiz!
1929 Simone de Beauvoir, Fransız varoluşçuluğunun baş temsilcisi Jean-Paul Sartre ile tanışır. 1935 Amerikalı antropolog Margaret Mead Üç İlkel Toplumda Cinsiyet ve Karakter üzerine incelemelerini yayınlar ve bu eserinde erkek ve dişi karakter çizgilerinin göreceli olduğunu kanıtlar. 1939 Hitler Polonya'yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı'nı başlatır. Fransa ve İngiltere Almanya'ya savaş ilan ederler. 1940 Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre Fransız direniş hareketinin üyeleri arasındadırlar. 1949 Simone de Beauvoir'in kitabı Le Deıocieme Sexe (İkinci Cinsiyet) yayınlandığında sert tartışmalara yol açar. 1963 ABD'de Betty Friedan'ın The Feminine Mystique (Kadınlığın Gizemi) yayınlanır. Bu kitapta kadınların ev işi ve çocukların tek yazgıları olduğuna neden ve nasıl ikna edildikleri anlatılmaktadır. 1968 Paris'te ve Almanya'nın birçok kentinde öğrenci hareketleri başlar. 1968 Kadınların Kurtuluşu (yani feminizm) hareketi ABD'de yayılır. Simone de Beauvoir'ın İkinci Cinsiyet kitabından esinlenen bir harekettir bu. 1970 Bu yıldan itibaren Fransa'da Kadının Kurtuluşu Hareketi adında bir örgüt faaliyete geçer. 1971 Nisan ayında kadın hareketleri tarafından hazırlanan bir itirafname Fransa'nın ileri gelen (aralarında Simone de Beauvoir'ında bulunduğu) 343 kadını tarafından imzalanır: 'Kürtaj Yaptırdım'', Nouvel Obseıvato^'de yayınlanır. Bu kampanyanın kıvılcımı Almanya'ya sıçrar. Aynı yıl 375 Alman kadını Stern dergisine 'Kürtaj yaptırdım' itirafında bulunurlar. 'Madde 218' ile Alman kadın hareketi yeniden ayaklanır.
'KADIN OLARAK DÜNYAYA GELİNMEZ, KADIN OLUNUR.'
'İyi niyetli, gayretli ve aşırı dindar.' Simone de Beauvoir, Kadınlığımın Hikâyesi başlıklı anılarının son cildinde kendi çocukluğunu böyle anlatır.
Hukukçu olan babası, Simone ve ondan iki yaş küçük kız kardeşi Helene'e titiz bir eğitim imkânı sağlar. İki kız da Paris'teki Katolik kız okulu 'Cours Desir'e giderler. Simone iyi bir Katolik'tir. Annesi ile birlikte dua eder ve devamlı olarak ayinlere ve Komünyon'a katılır, günah çıkartır. Okulda örnek öğrenci olarak gösterilir: Uslu, küçük bir kız. En sevdiği uğraşı okumaktır. Babası da bu konuda onu destekler. Fakat eline aldığı kitaplar anne ve babasının seçtikleri kitaplardır: Simone, 'iyi aile kızıdır'.
Hayır, kız çocuk olarak mağduriyet duygusuna kapılmış değildir. Fakat, kız kardeşi ile bebeklerle oynarken asla bir ev kadını olmayı istemez. Ana olarak, her gün yaşadığı gibi, bir kadının 'binlerce zahmetli görevi' vardır. En iyisi ben öğretmen olayım, diye karar verir çocukken. Büyük zevkle kız kardeşi 'Poupette'e okumayı, yazmayı ve hesap yapmayı öğretir.
Uzun dalgalı saçlarıyla Simone güzel bir kızdır. Ufak tefek şımarıklıkları aile içinde hoş görülür. Sevilir ve beğenilir. Daha sonra çocukluğunu anımsarken, bu güven duygusunun, sıcaklığın ve çocukluğunda kendisine verilen önemin ilerideki gelişmesinde önemli olduğunu söyler.
Simone'un babası Birinci Dünya Savaşı'nda askere alındığında, bu olay onu çok etkiler. Küçük örnek kız Simone, Bir Genç Kızın Anılarında babasının ne denli katıksız milliyetçi olduğunu nasıl kanıtladığını anlatır: Üzerinde 'Alman Malı' yazılı bir oyuncak bebeği ayaklan altına alarak çiğnemekle...
Küçük Simone'a, Tanrı'nın Fransa'yı kurtarıp kurtarmamasının onun uslu ve dindar olmasına bağlı olduğu açıklanır. O yüzden özellikle savaş yıllarında erdemli olmaya özen gösterir. Yeryüzündeki babasını, gökyüzündeki babasını ve vatanını, hepsini memnun etmek ister. Böyle yetiştirilmiştir ve buna karşı koymak için de bir neden göremez. Genç yaşamında Simone'un 'uslu kız' rolüne gölge düşüren ilk insan Zaza adlı aynı yaşta bir kız olur.
Zaza: Günün birinde 10 yaşındaki Simone'un sınıftaki sırasına, yeni gelen kısa saçlı, esmer bir kız oturur. Diğer sınıf arkadaşlarıyla çok az teması olan Simone yeni sıra arkadaşından çok hoşlanır ve ona karşı fanatik bir yakınlık gösterir, 'Öğretmenlerle nasıl konuştuğuna şaşırmıştım. Diğer kız öğrencilerin aynı tip seslerinin karşıtı olan doğal bir tarzı vardı... Kanunlara, klişelere, önyargılara boyun eğmeme rağmen, yeniyi, kendiliğinden olanı ve kalpten geleni seviyordum. Zaza'nın canlılığı ve bağımsızlığı, ona olan hayranlığımı daha da pekiştiriyordu.'
Anılarının birinci cildinde Zaza ile aralarında başlayan arkadaşlığı böyle anlatır. Son cildinde ise yeniden bu konuya değinir, 'Özellikle Zaza sayesinde yüceltilmiş burjuvazinin nasıl nefret edilecek bir şey olduğunu keşfettim. Bu kesime karşı her durumda karşı çıkabilirdim, ama maneviyatım yanlıştı, boğucu bir uyumculuğum, kibirliliğim ve etkisini sadece yüreğimde değil gözyaşlarımda da gösteren sıkıcı bir baskıyla yetişmişliğim vardı. Hastalık derecesinde kibirli bir şekilde düşmanca güçlere karşı koyma eğilimim vardı. Fakat Zaza'ya olan hayranlığım buna engel oldu. O olmasaydı belki daha 20 yaşındayken dostluğa ve sevgiye duyarlılığı, yani bu duyguları uyandırabilen tek uygun tavrı benimsemek yerine, sürekli kuşku duyan ve hayatı kendisine zehir eden biri olurdum herhalde...'
Simone Zaza'yı kazanmaya çalışır. İki kız arasındaki dostluk, 'ruhsal alışverişin ve her gün birbirini anlamanın zevki'ni tattırır. Ve bu da Simone'un evdeki cici kız rolünü kaybettiği zamanın tam ortasına denk düşer. Fransızların bu yıllar için dediği gibi, çocukluktan gençliğe geçilen 'nankör dönem'e girmiştir.
Simone'un sivilceleri vardır. Vücudu değişime uğramaktadır. Bir aile toplantısı nedeniyle vücudu bandajlanır, çünkü aslında çocuksuluktan öteye gitmeyen göğüsleri yeni elbisesi altından gerekmeyecek şekilde belli olmaktadır. Babası en büyük kızının salak gibi, sıkılgan bir şekilde ortaya çıkmasından dolayı düş kırıklığına uğrar. 'Kadınlarda güzellik ve zarafet arardı babam,' der Simone. Fakat kendisi o yıllarda, küçük bir kız ile bir kadın arasında kalmış, son derece mutsuz bir yaratıktır sadece.
Bu zaman içinde tek tesellisi Zaza ile olan arkadaşlığıdır. Evde anne ve babasıyla ilişkisi gittikçe zorlaşmaktadır. 'Bu böyle yapılır' ve 'bu yapılmaz', Simone'un annesinin ağzından düşmeyen iki cümledir. Ayrıca annesi onun tüm mektuplarını da okur. Öteden beri Simone'un okudukları sürekli denetlenir ve genç kızın herhangi bir yere yalnız gitmesi söz konusu bile olamaz. Simone henüz karşı çıkmasa da, düşmanca hisler beslemeye başlamıştır.
Baba evindeki zincirlerini kıran ilk ve en önemli değişimi on dört yaşındayken yaşar: İnancını yitirir. Katolik kilisenin kurallarına yıllarca nasıl uyduysa, şimdi aynı şekilde şartsız olarak bu inancı reddetmektedir. Ve bunda ısrar eder, 'İnançsızlığımızdan hiçbir zaman kuşku duymadım,' diye vurgular durmadan. Zaza ile gelecek üzerine uzun sohbetler yapar. Zaza daha sonra çocuk sahibi olacağına inanmaktadır. Simone şaşırmıştır!
'Çocuk sahibi olmak, onların da çocuk sahibi olması; sonsuza kadar hep aynı nakaratı tekrarlamak demek...' Fakat Simone sürünün dışında kalmak ister. 'Ben ünlü bir yazar olmak istiyorum,' diye yazar on beş yaşındayken bir sınıf arkadaşının hatıra defterine. Yazmak onun için 'ölümsüz olmak' demektir. 'Beni seven bir Tanrı yoktu artık. Fakat ben milyonların kalbinde bir alev gibi yanmaya devam edecektim.'
Genç Simone'un özelliği, tüm düşüncelerinin sadece kendine özgü sorunları etrafında dönmesidir. Ergenlik çağında seçme ve seçilme hakkı elde etmek için mücadele eden kadınları duyar. Fakat bu onu ilgilendirmez. Kadınların sorunları onu kesinlikle ilgilendirmemektedir. Kendisini ayrıcalıklı olarak görür. Alışılmış kadınlardan başka olduğu için, kendisini ezdirmeyecektir.
Bu görüşü daha uzun yıllar etkinliğini korur. Babası mesleki planlarına destek verir. Sık sık kızlarına şöyle der: 'Sizler belli ki evlenmeyeceksiniz. Çeyiziniz de yok. Bu da çalışacaksınız demektir.' Simone ancak saygın bir işte çalışmaya kendisini adayabilecektir.
1925'te liseyi bitirdikten sonra Neuilly'de Sainte-Marie Enstitüsü'nde filoloji, Katolik Enstitüsü'nde matematik, sonra da Sorbonne'da felsefe öğrenimi görür. Hâlâ evde oturmaktadır ve parasal olarak ailesine bağımlıdır. Annesi hâlâ ne giymesi gerektiğine karar verir ve öğrenimini bitirmesinden bir yıl öncesine kadar bir erkek eşliğinde dışarıya çıkmasına izin verilmez. Hele yalnız başına kat'iyen. Yaşamının akışı kontrol altındadır. Kendisini kafeste hissetmektedir. Yirmi yaşındayken günlüğüne ümitsiz bir durumda şunları yazar:
'Böyle devam edemez! Ne istiyorum ben? Ne yapabilirim? Hiçbir şey ve yine hiçbir şey. Kitabım? Kendini beğenmişlik sadece. Felsefe? Yeterince okudum. Aşk? Bunun için çok yorgunum. Ve üstelik daha yirmi yaşındayım ve yaşamak istiyorum! ' Bir Genç Kızın Anıları'nda 'burjuva' olarak yetiştirildiği dünya görüşünden kopuncaya kadar sürdürmek zorunda kaldığı zorlu savaşı anlatır.
1929, onun için önemli bir yıl olur. 21 yaşında felsefe diplomasını alır ve elli yılı aşkın bir süre hayat arkadaşı ve meslektaşı olacak Jean-Paul Sartre ile tanışır. Ve Zaza'yı kaybeder. En iyi arkadaşı ölmüştür. Hangi hastalıktan öldüğü tam olarak açıklanmaz. Simone, Zaza'nın her şeye egemen baba evine karşı verdiği kahredici -kendisinin de uzun yıllar çektiği- savaşımdan dolayı tükenip yaşamını yitirdiğinden emindir.
Simone de Beauvoir'ın Jean-Paul Sartre ile ilişkisinde birçok şey Zaza ile arasındaki ilişkiyi anımsatır. Kendisi gibi felsefe öğrenimi gören Sartre'ı, bitirme sınavlarına hazırlık döneminde tanır. Kısa bir zaman sonra şunu anlar: 'Sartre on beş yıl önce arzuladığım ve kendime vaat ettiğim insandı. Büyülendiğim her şeyin bir nevi tecellisi olan insanın ikiziydi. Onunla her şeyimi paylaşabilirdim.' Sömestr tatilinde Sartre onu taşrada ziyaret eder.
Simone bu konuda, 'Ağustos başında ondan ayrıldığımda, hayatımdan bir daha çıkmayacağını biliyordum,' der. İkisi de üniversitede kendilerine felsefe dersi verme yetkisini tanıyan 'agregation' denen bir tür sınavı birlikte geçerler. Tanışmalarının başında burjuva aile hayatından vazgeçip ayrı oturmaya karar verirler. Çocuk yaparak birbirlerine bağımlı olmak istemezler. Kurdukları ve 1980 Nisan'ında Sartre'ın ölümüne kadar süren ilişkileri efsaneleşmiştir.
Entelektüel alanda da, onlar kadar birbirini tamamlayan bir çift yoktur. Yazdıklarını birbirlerine değerlendirtmeden yayınlamamışlardır. Her gün saatlerce konuşmalarına rağmen, elli yıl boyunca sürdürdükleri yaşamdan sonra bile birbirlerinin fikirlerini almaya ihtiyaç duymuşlardır.
'Onun, hayatımda hiç kimsenin giremeyeceği bir yeri var,' demiştir Sartre, Simone hakkındaki bir röportajda. 'Birbirimizle tamamen aynıyız. Başka türlü beraber olamazdık. Öyle bir kadın buldum ki, benim gibi bir erkeğe benziyor. Bana göre kadının gerçek yeri budur.' Simone de Beauvoir da, onun için şöyle der: 'Benim ona yardım ettiğim gibi Sartre da bana yardım etti. Fakat ben sadece onun sayesinde yaşamadım.'
Buna rağmen Beauvoir bugüne kadar hep 'Sartre'ın hayat arkadaşı' olarak nitelenmiştir. Sartre'ı, Beauvoir'ın hayat arkadaşı olarak adlandırmak kimsenin aklına gelmemiştir.
Simone de Beauvoir 1943 yılında ilk romanı Konuk Kız'ı yayınladığında öğretmenliğe son verir. Daha sonra serbest yazar olarak yaşar.
1946'da, yaklaşık yirmi yıl sonra yeni feminizmin ayak basabileceği zemini oluşturan bir çalışmaya başlar. İkinci Cinsiyet (Le Deludeme Sexe) adını verdiği ve 'bunun üzerinde çalışırken çevremdeki her şey değişikliğe uğruyordu,' dediği bir kitap yazar. Kırk yaşına merdiven dayadığı bu zamana kadar toplumumuzda bir kadın olarak, kendi durumu hakkında hiç düşünmemiştir. Mesleği gereği saygınlar arasında yer alır. Kendisini erkekler tarafından benimsenmiş hisseder. Ve kendisini istisna bir kadın olarak kabul eder. 'Buna rağmen bir erkek gibi yetiştirilmediniz,' der Sartre ona; 'bunu tam olarak araştırmak gerek.'
Simone de Beauvoir her şeyi dikkatle araştırır ve bir keşifte bulunur: 'Dünya bir erkekler dünyası. Gençliğim efsanelerle, erkekler tarafından yaratılmış efsanelerle beslenmiş. Ve ben sanki bir erkekmişim gibi, buna hiçbir şekilde karşı çıkmamışım.'
İlgisi öylesine büyüktür ki, kadın cinsiyle ilgili efsaneleri daha yakından incelemeye karar verir. 1946 Ekim'inden 1949 Haziran'ına kadar bu kitap üzerinde çalışır, 'İnsanın kırk yaşında birdenbire daha önce görmediği ve gözüne çarpmadığı bir dünya görüşünü keşfetmesi tuhaf ve heyecan verici. Kitabımın açıklığa kavuşturduğu yanlış anlamalardan biri, benim kadınla erkek arasındaki her türlü farkı inkâr ettiğime inanılmasıdır. Tam aksine. Yazarken cinsiyetleri neyin ayırdığını anladım. Bu farklılığın doğal koşullardan değil, kültürel koşullardan kaynaklandığını savunuyorum.'
Simone de Beauvoir'ın çalışmaları sırasında gördüğü gerçek bir cümleyle açıklanabilir: 'Kadın olarak dünyaya gelinmez, kadın olunur.' Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet'} kesinlikle bir iddialı yapıt olarak yayınlamamıştır. Bu çalışma aslında tamamen entelektüel ve kuramsal bir çalışmadır. Kitabın yayınlanmasından sonraki sert tepkiler ve bayağı suçlamalar onu daha da fazla şaşırtır. Tatminsiz, frijit, erkek düşmanı, sevici olduğu, yüz defa kürtaj yaptırdığı, hatta sakladığı bir çocuğu olduğu gibi suçlamalara maruz kalır. İlerici olarak bilinen bir üniversite profesörü kitabı okurken fırlatıp atar.
Zihinleri karıştıran gerçek, Simone'un konularına soğukkanlı, tarafsız ve rahatça yaklaşmasıdır. 'Yaralı bir ruhun kızgınlığını, feryadını daha duygusal bir yaklaşımla algılayabilirlerdi. Fakat benim tarafsızlığımı bağışlamıyorlar, aksine tarafsızlığımı anlamıyormuş gibi davranıyorlar.'
Simone de Beauvoir kitabını bir ümitle bitirir; 'erkeğin görevi mevcut dünyadaki özgürlük imparatorluğunun başarıya ulaşması için yardımcı olmaktır. Bu en yüce zaferin kazanılabilmesi için, diğer şeylerin yanı sıra, kadın ve erkeğin doğal farklılıklarına art niyet olmaksızın kardeşçe bakarak yaklaşmaları zorunludur.'
Bunları 1949'da yazmıştır.
Kadınlığımın Hikâyesi kitabının son cildinde, 1972'de vaktiyle 'kadınların yakında zafere ulaşacaklarına inanmakta' aceleci davrandığını söyler.
İkinci Cinsiyet kitabı 1968-69 yıllarında Kadınların Kurtuluşu (Women's Liberation) hareketi ortaya çıktığında yeni Amerikan feminizminin kuramsal altyapısını oluşturur. Bu kitapta şimdi bilinen her konuya ilişkin tasarımlar vardır. Bunlar 1968 Mayıs'ında mevcut düzene karşı öğrenci ayaklanması başladıktan sonra kadınların özgürlük hareketlerinde birleşen Fransız feministleri tarafından da kabul edilir.
Simone de Beauvoir ilk kez 1970 yılında bir 'feminist' olduğunu açıklar. Uzun bir süre, özerk bir kadın hareketine karşı çıkmıştır. Sosyalist bir devrime ve bunun sonucunda da kadın sorunlarının kendiliğinden çözüleceğine inanmaktaydı. Anılarının son cildinde belirttiğine göre, bunun için feminizme sığınmaktan kaçınmıştır.
'Gerçekte, 1950'den beri hiçbir şey elde edemedik,' der. Sorunlarımızı çözmek için sosyalist devrim yeterli olmayacak.' Kendisi için bundan çıkardığı sonuç şudur: 'Bugün feminizmden, kadınların özel talepleri için (sınıfsal çatışmaya paralel) savaşılmasını anlıyorum ve kendimi de feminist olarak niteliyorum.'
1971'de Paris'te kürtaj yasağına karşı ilk büyük gösteri için sokağa inen kadınlar arasında yer alır. O zamandan itibaren Fransız kadın hareketlerine aktif olarak katılır.
1976'da (Alman feminist) Alice Schwarzer ile yaptığı bir röportajda feministlerden çok şey öğrendiğini söyler. 'Benim birçok görüşümü radikalleştirdiler. Ben, erkeklerin dünyasında yaşamaya alışmıştım. Oldukları gibi: Yani baskıcı. Ben, şahsen bu baskıyı henüz fazla çekmedim sanıyorum. Çoğu kadın için tipik köle işi olan işleri tanımam, asla anne, asla ev kadını olmadım. Mesleğimde de saygınlar arasındaydım. Çünkü benim zamanımda felsefe öğretmenliği yapan kadın azdı. O zaman erkekler tarafından da benimseniyordu insan. Ben istisna bir kadındım ve bunu kabullendim. Bugün feministler (erkekler için) bahane oluşturacak bir kadın olmak istemiyorlar. Haklılar da! Savaşmak lazım! Bana her şeyden önce öğrettikleri, uyanık olmak. Hiçbir şeyi kaçırmamak! En basit şeyleri, o alıştığımız günlük seksi bile. Bu daha kullandığımız dille başlıyor.'
Simone de Beauvoir bu yüzyılın başında doğmuş, roman ve otobiyografi şeklinde, bu yüzyılda kadın olarak yaşamanın ne demek olduğunu anlatmıştır.
Son yapıtlarından biri olan Yaşlılık'ta bugünün genç huzursuz insanlarını, yaşlı ve aynı derecede huzursuz insanlara bağlayan köprüyü kurmuştur. 'Toplum bireylerle sadece kendisine faydalı olduğu ölçüde ilgileniyor. Gençler bunu biliyor. Onların bu sosyal yaşama atıldıkları andaki korkusu, yaşlıların toplumdan dışlandıkları andaki korkusuyla aynıdır. İki dönem arasında sorunlar, günlük rutinlerle örtbas ediliyor. İkisinin arasında bir makine çalışıyor ve insanları öğütüyor; insanlar da bundan kurtulabileceklerini hayal bile edemedikleri için kendilerini öğüttürüyorlar. Yaşlı insanların yaşam koşullarının ne anlama geldiği kavranacak olursa, daha cömert bir emeklilik politikası, emekli maaşlarının yükseltilmesi, sağlıklı huzurevleri ve boş zamanı değerlendirme olanaklarıyla yetinilmez. Söz konusu olan tüm sistemdir ve talebimiz ancak radikal olabilir: Hayatı değiştirmek.' ulaşım adresim
Alevilerin inandigi ALI ile Islamiyeteki ALI ayni degil ISA da MUSA da ALI idi Alevilik noktası Türkiye halkı için önemini korurken Türkiye halkının bir kısmı İslam emperyalizminin kucağında ne arıyor? İslam din adına bir Arap emperyalizmi peşinde iken buna alet olan sözde aydınlarmıza ne demeli? Salon sosyalistleri, masa başı aydınları halkımzın deve çobanlarının kirli emellerine alet edilmesine nasıl da goz yumuyor. Evet bu içler acısı duruma karşı en ufak bir kıpırdama yerine kendileri bile insanlık düşmanı bu çağdışı kültür veya inancın basit bir aleti olmayı gönüllüce kabul eden sözde ilerici parti ve kuruluş yanlısı kuru kalabalık yapma dışında bir yeteneği olmayan salon devrmcilerine bin yazık! ! ! ! !
Gerçek nedir?
1- ALEVILIK GERICILIK DEGILDIR; GERICILIGIN SEMBOLU OLAN ISLAMIN ICINDE OLAMAZ.
2- ALEVILIK ZATEN ISLAMDAN COK COK ONCE VARDI. NUVELERI ESKI ZERDUST VE YAHUDI DINLERI ILE BAGLANTILIDIR.
Islam dini icine sokulma cabalari Aleviligin en buyuk dusmani bir caba olarak gorulebilinir.
Sayin arkadaslar; Alevilik gelinen noktada artik kendine sahip cikmalidir. Osmanli Turk takiminin onu Islamin icine sokma faaliyetlerine karsi cikmalidir. Alevilerin cahil kesimlerinin kandirilmalarina karsi cikmanin zamani gelmistir.
Biz Aleviler olarak kendi kimligimize sahip cikmali, halkimizin dunyanin en geri ideolojisine suruklenmesine karsi cesaretli adimlar atmaliyiz.
Islam denilen halk dusmani ideolojiye karsi amansiz bir mucadele baslatmaliyiz. Alevilik ileriye gitmeli, geriye degil! Islam demek barbarlik demektir. Col ve deveden baska bir sey tanimayan, demokrasi ve kultur dusmani musluman cahilliginin disina cikmak artik kacinilmaz bir gorev olarak onumuzde durmaktadir.
Akkoyunlu hukumdarliginin Dersim istilasi ile yayilan sii islamdan korunmak icin ALEVILER ALI yi bir maske olarak kullanmislardir.
Ornegin ALEVILER kurana inanmamakla birlikte cenazelerinde kuran okutmalari da bir maskedir.Islamiyetle ALI ile ISA arasindaki benzerlik dusundurucudur.Alevilikteki Mistik inanclarin anlamlarini anlayabilmek yani SIR ri anlayabilmek 40 lar cemindeki SIR da yatar.40 lar cemindeki Her sozde bir anlam vardir.
Aleviler kendilerini ne turk ne kurt ne de Musluman olarak gorur Yalnizca ALEVI olduklarini idda ederler. Alevi inanc ve Gelenekleri Eski Israil Ogularina Dayanir Bakiniz Kitabi Mukades Bible
Muslumanligin BES (5) sarti vardir.zekat vermenin disinda biz Aleviler Muslumanligin bes sartindan hic birini yerine getirmiyoruz ve bundan dolayi da bizler zaten muslumanligin disindayiz.Ne bizim kendimizi zorluyarak kendimizi muslumanliga dahil etmemiz gerekir, nede muslumanlar bizi buna mecbur (onlar insani herseye mecbur edebilirler) edebilirler.Bizler ne kadar Muslumanliktan uzak olursak ALLAH`a ve INSANLIGA o kadar yakin oluruz,bu da bizim varligimizin esas gerekcesi olmali.
Müslümanlıkta namaz var. Alevilikte niyaz ve cem. Müslümanlıkta, Allah gökte aranır. Aleviler muminin kalbinde… yani insanda arar. Alevilikte, “insan eksik bir tanrı,Tanrı ise mükemmel bir insandır”. İyiliğide kötülüğüde yapan insandır. “Ne ararsan sen senden ara” sözü boşuna söylenmemiştir. Müslümanlıkta ölünce cennet ve cehennem vardır. Alevilikte cennet ve cehennem bu dünyadadır. Bunu merhum Ozan Mahzuni Şerif şu dizesiyle tanımlar: 'gidip gelmeyen bir yer yok yık benim için” der. Müslümanlıkta öldükten sonra diriliş vardır. Alevilikte, kişi sağlığında yaptığı hizmet oranında öldükten sonra, insanlar arasında anılır, manevi bazda yaşatılır. Pir Sultan’lar, Eba Müslüm’ler, Nesimi’ler, Seyid Rıza’lar ve daha dünmüş gibi aramızdan ayrılan Ozan Mahzuni Şerif’ler gibi… Ayrıca Alevilikte, musaiplik ve eline, beline, diline sahip olma düstürü vardır. Birde günümüzde modern toplumlarda yargılama aşamasında baş vurulan Juri’nin yerini Alevilerde daha geniş halk mahkemeleri mevcuttur cemlerde. Orda verilen en ağır ceza, toplum içinde toplumla ilişkisi kesilir. Kişi yaşarken ölü sayılır halkın nazarında
Alevilerin atalari Mezopotamya bölgesinde yaşıyorlardı. Tek dinleri Zerdüşlük’tü. Toprak, hava, su ve ateşi kutsuyorlardı. Daha sonraları Zerdüşlük’ten esinlenerek Aleviliği benimsediler.
Alevilik, birçok dinin iyi yönlerini almış kendi felsefesinde yoğurmuş, ona kendince bir biçim vermiş. Çağın şartlarına göre kendini yenilemiş, kardeşliği, hoşgörüyü, insancılığı ön pilana almış bir yaşam biçimidir. Günümüzde ise: Yoksulluğun, ezilmişliğin, zülmün, soygunculuğun olmadığı, eşit paylaşımın olduğu, herkesin kardeşçesine yaşadığı, tabiatın tahrip edilmediği bir dünya yaratma mücadelesidir Alevilik.
640 yılında İslam orduları komşu ülkelere sefere başladılar. Ya İslamlığı kabul edecektin, ya da şimdi olduğu gibi göç edecektin. İslamlığı kabul etmeyen 300 bin suçsuz insan kılıçtan geçirilerek öldürüldü..
Müslümanlığı kabul etmeyen Aleviler göç etmek zorunda kalmışlar. Bu gün Alevi köylerin %90’nı verimsiz, yol geçmez dağ yamaçlarındadır. Gerçek nedeni ise: düzeni yönlendirenler, onlara yaşama hakkı tanımadıklarıdır. İbadet ederlerken bile, biri görür diye köyün dışına nöbetçi dikerlerdı cemlerinde… ulaşım adresim
Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Lenin, kapitalizmin serbest rekabet dönemi ile emperyalizm dönemini birbirinden ayırır. Öne çıkardığı hususlar; sanayi sermayesi ile banka sermayesinin kaynaşarak mali-sermayeyi oluşturması ve dev tekellerin ekonomi üzerinde belirleyici bir role ulaşması; ulusal sınırlara artık sığmayan mali-sermayenin sermaye ihracı yoluyla dış pazarlara yani tüm dünyaya yayılması; büyük emperyalist devletlerin dış ticaretinde meta ihracına nazaran sermaye ihracının belirleyici önem kazanması; serbest rekabetin dev tekeller arasındaki rekabete dönüşmesi; dünyanın toprak bakımından paylaşımının tamamlanmış olması ve nüfuz alanları temelinde yeniden-paylaşımın gündemde olması. Tüm bu saptamaların bugün ne ölçüde gerçekliği yansıttığını görmek zor değildir. Emperyalizm aşamasında, kapitalist üretim tarzının bağrındaki tüm çelişkiler en olgun biçime bürünür ve bu çelişkiler kendilerini çok keskin biçimlerde dışa vurmaya başlar. Bu durum emperyalizm çağını, savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle yüklü bir çağ haline getirir. Emperyalizm, tek kelimeyle, mali-sermayenin egemenlik sistemidir. Demek ki, emperyalizm kapitalist dünya sisteminin bugünkü gelişmişlik düzeyini ifade eder. Bu sistem, tepesinde en güçlü emperyalist devletler olmak üzere, eşitsiz bir temelde karşılıklı bağımlılık içerisinde bulunan ulus-devletlerin oluşturduğu hiyerarşik bir yapıdır.
Emperyalizm sömürgecilik midir?
Hayır! Emperyalizm kavramı güçlü devletlerin sömürgeci dış politikası anlamına gelmeyip, bir bütün olarak kapitalist sistemin 20. yüzyılın başından itibaren girdiği evreyi anlatır. Kapitalizmin geçmişteki sömürgecilik dönemine özgü yayılmacılık eğilimi ile, günümüzde mali sermaye egemenliğine dayanan emperyalist tarzda yayılma eğilimini birbirinden ayırt etmek gerekir. Sömürge, bir ülkenin siyasal ve hukuksal olarak bir başka ülkenin eklentisi haline getirilmesi demektir. Bu durum yalnızca bir sömürü ilişkisini değil, esas ve ayırt edici özelliği bakımından hukuksal-siyasal bir statüyü anlatır. Sömürgecilik, siyasal bağımsızlıktan yoksun kılınmış sömürgelerden oluşan bir sömürge imparatorluğu kurmak anlamına gelir. Kapitalizmin emperyalizm çağı ise en güçlü mali-sermaye gruplarının dünya ölçeğinde oluşturdukları nüfuz alanlarına dayanır. Bu mali-sermaye gruplarının tüm dünyayı sömürmeleri için, çağımızda artık geri ülkeleri mutlaka sömürge statüsünde tutmaları gerekmiyor. Geri ülkeler siyasal bağımsızlıklarını kazanmakla sömürge statüsünden çıkıyorlar. Ama emperyalizm kıskacından çıkmaları yine de mümkün olmuyor, çünkü emperyalizm esas olarak bir siyasal bağımlılık biçimini değil, ekonomik ve mali bağımlılığı anlatır.
“Emperyalizme göbekten bağımlı olmak” ne demektir?
Emperyalizm çağında hiçbir ulus-devlet ekonomik ilişkiler bağlamında diğer ulus-devletlerden yalıtık ve bağımsız değildir. Dünya kapitalist sistemine entegre olmayan bir kapitalist ülke yaşayamaz. Bu nedenle siyasal bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin, emperyalist metropollerden ekonomik ve mali bakımdan da bağımsızlaşması son tahlilde mümkün değildir. Emperyalizmden tam bağımsızlık diye bir şey, ancak kapitalist ilişkilerin tasfiyesiyle mümkündür. Aslında en güçlü emperyalist ekonomiler bile dünya pazarından ve diğer ülkelerden bağımsız durumda değildirler. Tüm “ulusal” ekonomiler birbirleriyle tek yanlı değil, karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içerisindedirler. Fakat şüphesiz bu bağımlılığın derecesi eşit değildir, çeşitli ülkeler için farklılıklar barındırır. Bu bakımdan, ekonomisi zayıf olan ve ancak emperyalist ülkelere devasa miktarlarda borçlanarak yaşayan kapitalist ülkelerin durumuyla, güçlü kapitalist ülkelerin durumu ayırdedilebilir; birincilerin ikinciler karşısındaki eşitsiz konumu bazı sıfatlar aracılığıyla da vurgulanabilir. Ancak emperyalist-kapitalist sistem her zaman bu tür bir eşitsizliği üretir ve bu sistemin dışında eşitlik ya da bağımsızlık temelinde işleyen bir kapitalizm olamaz.ULAŞIM ADRESİ PATİ[email protected] HARAMİLERÆMSN.COM
Çevresel tahribat alarm verici boyutlara ulaşmıştır. Küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, üst toprağın kaybı, yağmur ormanlarının temizlenmesiyle oksijenin tükenmesi, asit yağmurları, zehirli atıklar, besinlerdeki ve sudaki böcek zehiri kalıntıları, doğal türlerin hızlanan tükenme oranı, vb. vb. şeylerin büyüklüğü hakkında neredeyse günlük olarak yukarıya doğru revize edilmiş tahminler yapılıyor. Bazı bilim adamları, hayati ekosistemlerin tamir edilemez bir biçimde tahrip olması ve kitlesel insan ölümlerinin başlamasından önce harekete geçmek için 35 yıl gibi kısa bir zamanın olabileceğine inanıyor (Donella M. Meadows, Dennis L. Meadows, ve Jorgen Randers, Beyond the Limits: Confronting Global Collapse, Envisioning a Sustainable Future, Chelsea Green Publishing Company, 1992) . Veya, Kirkpatrick Sale'in ifade ettiği üzere, 'gezegen küresel bir ekolojik tahribat [ecocide, ekolojik intihar] yolunda ilerliyor, belki de bunun tam eşiğinde.' ('Bioregionalism -A Sense of Place,' The Nation, 12: 336-339) . Çoğu anarşist, ekolojik krizin köklerinin, Geç Cilalı Taş Devri sırasında ataerkilliğin, köleliğin ve ilk ilkel devletlerin ortaya çıkmasıyla beliren tahakküm psikolojisinde yattığını düşünür. Eko-anarşizmin öncülerinden birisi olan Murray Bookchin (bakınız Kısım E) şunu belirtiyor, 'toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülk sahibi biçimleri, ve devletçi kurumlar, kavramsal olarak insanlığın doğayla ilişkisine aktarıldı. Doğa da giderek latifundium [Eski Roma'daki büyük araziler] köleleri gibi acımasızca sömürülecek basit bir kaynak, bir nesne, bir hammadde olarak görüldü.' (Toward and Ecological Society, s. 41) . Ona göre, tahakküm psikolojisini söküp atmaksızın ekolojik felaketin gerçekleşmesini önlemeye yönelik tüm girişimler büyük olasılıkla sadece palyatif [kısmen rahatlatıcı] olacak ve bu nedenle de başarızlığa mahkum olacaktır. Bookchin şöyle devam ediyor, 'insanlık ile doğa arasındaki çatışma insan ile insan arasındaki çatışmanın bir uzantısıdır. Ekoloji hareketi, tüm yönleriyle tahakküm sorununu kucaklayamadığı müddetçe, zamanımızın ekolojik krizinin kökenindeki sebeplerin ortadan kaldırılmasına yönelik hiçbir katkıda bulunmayacaktır. Eğer ekoloji hareketi, genişletilmiş bir devrim kavramının gerekliliği ile radikal bir şekilde uğraşmaksızın, sadece kirlilik ve [vahşi hayatı] koruma kontrollerindeki reformizme -sadece 'çevrecilik'e- bağlı kalırsa, mevcut doğal ve beşeri sömürü sisteminin güvenlik supabı olarak hizmet edecektir.' (a.y., s. 43) Kapitalizm, tahakküm psikolojisinin ekolojik olarak en tahripkar çıkış yerini bulduğu araç olduğu için, çoğu eko-anarşist kapitalizmin yıkılmasına en birincil önceliği verirler. 'Sistem, hiç abartısız doğayı bitip tükenmez bir şekilde hırsla yutmasıyla, bütün biyosferi çöl ve arktik canlı topluluklarının kırılgan basitliğine indirgeyecektir. Bitki örtüsü ile hayvan topluluklarını giderek karmaşık biçimlerde ve ilişkilerde farklılaştırmış olan organik evrim sürecini tersine çevirecek, böylece de daha basit ve daha az istikrarlı bir yaşam dünyası yaratmış olacağız. Bu korkunç gerilemenin sonuçları uzun vadede yeterince tahmin edilebilir bir şeydir -biyosfer, en sonunda insan yaşamının gereklilikleri noktasında çökecek ve insan yaşamı için gerekli olan organik önkoşulları ortadan kaldıracak şekilde fazlasıyla kırılgan bir hale gelecektir. Her ne kadar ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek imkansız olsa da, yalnızca üretim amacıyla üretim yapmaya dayanan bir toplumdan bunun ortaya çıkması... sadece bir zaman meselesidir.' (a.y., s. 68) Kapitalizmin ortadan kaldırılması gerektiğinin, çünkü 'yeşil' kapitalistlerinin iddialarının aksine 'çevre dostu' haline gelecek şekilde kendisini reforme edemeyeceğinin vurgulanması önemlidir. Bunun sebebi, 'kapitalizm yalnızca pre-kapitalist doğaya tahakküm kavramlarını geçerli kılmakla kalmaz, doğanın talanını toplumun yaşam kanunu haline getirir. Bu tür bir sistemle onun değerleri hakkında tartışma yapmak, büyümenin sonuçları hakkındaki öngörülerle onu korkutmaya çalışmak, bizzat onun metabolizması ile tartışmaktır. Yeşil bir bitkiyi fotosentez yapmaktan vazgeçmeye ikna etmek, burjuva ekonomisini sermaye birikiminden vazgeçirmekten daha kolaydır.' (a.y., s. 66) Bu nedenle, kapitalizm, tahakküm (insanın insan üzerinde ve böylece de insanın doğa üzerinde) ve sürekli, sonsuz bir büyümeye (büyüme olmaksızın kapitalizm öleceği için) dayandığı için ekolojik tahribata yol açar. D.04.1 KAPİTALİST FİRMALAR NEDEN 'YA ÖLMELİ YA DA BÜYÜMELİ'DİR? Endüstriyel üretim 1950'den bu yana elli kat artmıştır. Sınırlı [sonu olan] bir çevre içerisinde böylesi bir genişlemenin, felaketvari sonuçlar olmaksızın sonsuza kadar süremeyeceği açıktır. Ancak, yukarıdaki alıntının akla getirdiği üzere, kapitalizmin büyüme bağımlılığından kurtulması ilkesel olarak imkansızdır. Kapitalizm kar için üretime dayanır. Bir firma karlı kalabilmek için, aynı endüstrideki diğer firmalarla rekabet edebilmek amacıyla mal ve hizmetleri yeterince ucuz üretmek zorundadır. Eğer bir firma üretkenliğini arttırırsa (tüm firmalar aynısını yapmak zorunda oldukları için) , daha ucuza üretebilecek, böylece fiyat kırarak rekabeti zayıflatacak ve piyasadan daha fazla pay kapacaktır -en sonunda daha az karlı firmaları iflas etmeye zorlayana kadar. Üstelik, daha yüksek üretkenliğe/karlılığa sahip olan firmalar büyüdükçe, genellikle ölçek ekonomilerine ulaşırlar (yani daha büyük hammadde miktarlarını toptan fiyatlardan [bulk rates] almak) , böylece de daha az üretken/karlı olan işletmeler karşısında daha da fazla rekabetçi avantaj elde ederler. Yani, sürekli olarak artan üretkenlik ayakta kalmak için hayatidir. Üretkenliği arttırmanın iki yolu vardır; işçilerin sömürülmesini arttırmak (örn. daha uzun [çalışma] saatleri ve/veya aynı ücret karşılığında daha yoğun çalışma) veyahut aynı ürün veya hizmeti üretmek için gerekli emek miktarını azaltacak yeni teknolojilerin uygulamaya geçirilmesi. İşçilerin sömürü düzeyindeki artışları engellemeye yönelik mücadeleleri nedeniyle, kapitalizmde üretkenliği arttırmanın ana yolu yeni teknolojilerdir (her ne kadar kapitalistler verili teknolojiyle işçiler üzerindeki sömürüyü diğer araçlarla daima arttırmanın yollarını arasalar da) . Ancak yeni teknolojiler pahalıdır; yani, sürekli geliştirmelerin maliyetini karşılamak için firma ürettiğinin daha fazlasını satmalı, böylece de sermayesini (makinalar, işletme sahası [floor space], işçiler, vb.) sürekli büyütmelidir. Aslında, kapitalizmde olduğu yerde durmak krize davetiye çıkarmaktır -bu nedenle firma sürekli olarak daha fazla kar için uğraşmalı ve dolayısıyla daima genişlemeli ve yatırım yapmalıdır. Diğer bir deyişle, firma yaşamak için, sermayesini büyütmeye ve geliştirmeye devam etmesine yetecek kadar satabilmek için, sürekli olarak sermayesini ve üretim seviyesini büyütmeli ve geliştirmelidir -yani, 'büyü ya da öl', veya 'üretim için üretim'. Bu nedenle kapitalizm açısından ekolojik krizi çözmek ilke olarak imkansızdır, çünkü 'büyü ya da öl' onun doğasına içkindir: 'Kapitalistik piyasa ekonomisinde 'büyümenin sınırları'ndan bahsetmek, savaşçı bir toplumda savaşın sınırlarından bahsetmek kadar anlamsızdır. Birçok iyi niyetli çevreci tarafından seslendirilen ahlaki dindarlıklar, çokulusluların ahlaki dindarlıklarının manipülatif olması kadar naiftir. Kapitalizmin büyümeyi sınırlamaya 'ikna edilmesi', bir insanoğlunun nefes almayı bırakmaya 'ikna edilmesi'ne benzer. Kapitalizmi 'yeşilleştirme', onu 'ekokojik' kılma girşimleri, sonsuz bir büyüme sistemi olan sistemin doğası nedeniyle başarısızlığa mahkumdur.' (Murray Bookchin, Remaking Society, s. 93-94) Kapitalizm varolduğu müddetçe, 'insan yaşamının organik önkoşulları'nı ortadan kaldırıncaya kadar, kaçınılmaz olarak 'sonsuz bir şekilde doğayı hırsla yutmaya' devam edecektir. Bu sebeple, kapitalizmle hiçbir şekilde uzlaşılamaz: bizi yok etmeden önce onu yok etmeliyiz. Ve zaman giderek tükeniyor. Kapitalistler, doğaldır ki bu sonucu kabul etmezler. Çoğu kanıtları göz ardı eder veya durumu pembe renkli gözlüklerle görür; ekolojik sorunların göründükleri kadar ciddi olmadıklarını veya çok geç olmadan önce bilimin bunu halletmenin bir yolunu bulacağını savunur. Sağ liberterler bu yaklaşıma sahip olma eğilimindedirler, ancak onlar aynı zamanda gerçek bir serbest piyasa kapitalizminin ekolojik krize karşı çözümler sağlayacağını da söylerler. Kısım E'de, bu argümanların neden çürük olduğunu ve liberter sosyalizmin neden ekolojik felaketi önlemede en iyi umudumuz olduğunu göstereceğiz. ulaşım adresi PATİ[email protected] HARAMİ[email protected]
DEVRİMODERN ZAMANLARDA DEVRİM NEDİR? * Bahar günlerini geride bırakırken, siyasetle, ülke ve dünya gündemiyle pek ilgili olmayan; ne seçimlere ne de Almanya´daki G-8 görüşmelerine ve protestolara kafasını takmayan gençlik 68´lerden, 70´li yıllardan çok farklı olarak, devrim marşları değil daha soft, lolipop şarkılar söylüyor. Bunlar arasında en popüler olanlardan biri ise Nil Karaibrahimgil´in 'Bu mudur? ' şarkısı oldu. Karaibrahimgil şarkısında 'Modern zamanlarda aşk / yorulmuş mudur? / bu mudur? ' diye soruyor. Gündelik ilişkiler aşkı silip süpürürken Hazır Kart´ın 'özgür kızı' (aslında kapitalizmin reklam endüstrisine hapsolmuş bir 'köle kız' mı desek ona! ?) gençlere soruyor: 'Modern zamanlarda aşk / buharlaşıp uçmuş mudur? / bu mudur? ' Umarsız ve duyarsız gençlik bu çerez şarkılarla hayatı tüketirken, bize hep örnek gösterilen, Batılılaşma yönlü arzularımızın cezp edici çekim merkezi olan Avrupa´nın gençliği başka bir yaşam tarzını ortaya koyuyor; Almanya´nın Rostock kentinde, G-8 zirvesinde bir araya gelen dünyanın egemenlerini, kapitalizmin ve ekolojik felaketlerin başaktörlerini protesto ediyor. Göstericilerin başında ise, her zaman olduğu gibi en uzlaşmaz ve devrimci çizgiyi temsil eden anarşistler gelmektedir.
'Bu mudur? ' şarkısından yola çıkarak, biz de anarşistler olarak şu soruyu soralım: 'Modern zamanlarda devrim nedir? ', acaba şarkıdaki gibi 'buharlaşıp uçmuş mudur? ' yoksa 'yorgun mudur? '. Elbette bu sorunun, devrimin ne olduğu mevzusunun, kimsenin elinde hazır bir cevabı yoktur. Kesin olan bir şey varsa, o da devrimin hiç de buharlaşmış veya yorgun olmadığı, hala canlı ve dinamik bir şekilde devinmeye devam ettiğidir. Bugün her şeyden önce iktidar yapıları çok karmaşık ve iç içedir. İktidar kendini bir merkez ve yukarıdan aşağı uzanan bir piramit gibi değil, her tarafa yayılmış olan bir ağ olarak kurmaktadır. Michel Foucalt´nun iktidar teorisini dikkate aldığımızda, 'tıpkı güç ilişkilerinin karmaşık ve yayılmış olması gibi, direnişin de çok merkezli ve muhtelif olması gerekir' (David West, Foucault´da Öznenin Jeneolojisi, Anarkotopya, 2007) . Bugün anarşizmi kabaca devletin ortadan kaldırılması, devletsiz toplum ideali olarak görmek yeterli olmayacaktır. Anarşizm; sömürü, iktidar ve tahakkümün her biçimine karşı çok yönlü ve yıkıcı olduğu kadar yaratıcı ve yapıcı bir tarzda verilecek özgür, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya mücadelesinin adıdır. Bu mücadele kaçınılmaz olarak her anarşist bireyi ve grubu bir kararın eşiğine getirir: kapitalizme ve iktidarın tüm biçimlerine karşı 'devrimci' bir duruş ve yaklaşımla mı mücadele edeceğiz; yoksa bazı ara 'çözüm'lere, yani reformlara ikna mı olacağız. Bu konuda, her anarşistin farklı tercihi olacaktır. Bizim tercihimiz ve yanıtımız, 'devrim'dir. Ernesto Che Guevara´nın sözleriyle: 'Devrimin dışında başka bir hayat yoktur! ' (Che Guevara, Sosyalizm ve İnsan, Yar Yayınları, Haziran 1990) . Kapitalizm her yere yayılırken, sistem insanları kitle kültürü, eğlence endüstrisi, alkolizm ve uyuşturucularla esir alırken; biz özgürlüğün ve gerçek hayatın ancak devrim içinde yaşanabileceğini düşünüyoruz. Birkaç on yıllık hayatları boyunca insanlar birer esir gibi, sistemin rehineleri gibi yaşamak için gönüllü oluyorlar. Anarşistler olarak devrimi yaşamaya, ruhlarımızda ve bedenlerimizde, sokaklarda, kentlerde ve kırlarda; fabrikalarda, okullarda ve tüm griye boğulmuş binalarda yaşadığımız baskılara karşı koymaya, devrimin ta kendisi olmaya çağırıyoruz. Devrimci anarşizm bu temel noktada, devrimci yönelimiyle diğer ekollerden ayrışır. Devrim, sokaklarda, barikatlarda olduğu kadar; hayatın en mikro alanlarında da süren bir süreçtir. Devrimci anarşistler için, G-8´e karşı yapılan küresel direniş de, bir aile içinde patriyarkaya karşı verilen mücadele de çok önemli ve anlamlı, genel anarşist sürecin olmazsa olmaz bileşenleridir. Saldırı her yerdedir, öyleyse devrim de her yerde, her sosyal alanda, örgütlü olarak yaşanmalıdır.
Türkiye´de devrimci anarşistler, verilen mücadelenin bir Anarşist Cephe içinde sürdürülmesi gerektiğini, hareketin farklı bileşenlerinin cephe tarzında birbiriyle ilişkilenmesini ve merkezi olmayan bu cephenin özgürlük mücadelesi içinde genişletilmesini savunurlar. Özgürlük bizce toplumsaldır. 'Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben kendim gerçekten özgür olamam, [özgür] hissedemem, bunu bilemem. Her birimizin köleliği benim köleliğimdir.' (Mihail Bakunin, Hürriyette Dayanışma, Anarşist Bakış) . Bakunin´in, bu görüşlerine katıldığımız için bizler toplumsal örgütlenme, dayanışma ve birlikteliğe inanıyoruz. Bireysel bir kurtuluş mümkün değildir!
Elbette devrim dediğimizde, neyi anladığımız, nasıl bir devrim hayal ettiğimiz sorulacaktır. Biz devrimden, 'tarihsel yasa'ları, zorunlulukları, ilerlemeci bir tarih/toplum kurgusunu anlamıyoruz. 'Devrim kısaca, şu amacı taşır: herkes için özgürlük, kolektif heyetlerin, birliklerin, komünlerin, illerin, bölgelerin ve ulusların olduğu denli bireylerin de özgürlüğü ve bu özgürlüğün federasyon tarafından karşılıklı garanti edilmesi.' (Mihail Bakunin, Devrimci El Kitabı, çev: Süreyyya Evren, KARAŞIN Fotokopi-Betik 6, İstanbul, 1998) . Devrimin özü budur, herkes için özgürlük ve bu özgürlüğün federatif bir toplum yapısıyla garanti edilmesi. Ama tabii ki, modern hayatın getirdiği karmaşıklaşma günümüz devrimini de karmaşık bir hale getirmektedir. Bugün öngördüğümüz federatif yapı, fabrikadaki bir işçiyi de, patriyarka ve ayrımcılık altında ezilen kadınları ve eşcinselleri de, ulus-devletin dışladığı azınlıkları da, yaşlıların iktidarının hayatlarını kararttığı gençleri de içerecek bir çoğulluk arz etmelidir. Anarşi, tekyönlü okumalarla ele alınırsa özgürlükçü doğasını kaybeder. Bizlerin hayalleri, en az toplumun bağrında, potansiyel olarak var olan kendiliğinden anarşi kadar renkli olmalı ve biz bu potansiyeli güçlendirmek ve genele yaymak, toplumsal bir devrim sürecinde kapitalizmi ve devleti, besledikleri tüm ayrımcılık, sömürü ve baskı biçimleriyle beraber ortadan kaldırmak için iradi olarak örgütlenmeliyiz. Kendiliğinden patlamalar ve ilkeleri, amaçları belirlenmemiş 'örgütlenme'ler anarşist hareketin önünü açamayacaktır. İspanya´dan Rusya´ya, İtalya´dan Latin Amerika´ya kadar devrimci anarşistlerin yarattığı gelenek bugün Anarşist Cephe´nin kara bayrağı ile Türkiye´de de devam ediyor. Türkiye´de anarşizm bizle başlamadı ve bizle de bitmeyecek, bunu çok iyi biliyoruz. Bugün Anarşist Cephe, kendisinden önceki yerel anarşist deneyimleri de sahiplenmekte ve savunmaktadır. Gelecek anarşist kuşaklar ise muhtemelen birçok yönden bizleri aşacaktır. Biz sadece, bugünün sorunlarına bugünün yanıtlarını vermeye çalışıyoruz. Bizim ilkelerimiz, amaçlarımız ve beklentilerimiz açıktır:
—Anarşist Cephe, anarşist otonom ve bireylerin, devrimci gayelerle buluşacağı bir mücadele birliğidir.
—Cephe içinde, hiçbir birey, grup ya da kolektif diğerinden daha çok söz hakkına sahip değildir, hiyerarşi ve otorite yoktur.
—Anarşist Cephe, uluslararası kapitalizme ve devletlerin oluşturduğu iktidar ağına karşı toplumsal devrimi hedefler. Devlet, mülkiyet ve miras hakkı ortadan kaldırılmalıdır. Ekolojik yaşamı sarsan endüstri, insan ve doğaya zarar verdiği oranda aşılmalıdır.
—Modern yaşam bugün hepimizin dahil olduğu bir süreçtir. Sorunlar kadar kendisine karşı direniş araç ve yöntemlerini de sunmaktadır. Biz, modern toplumun sunduğu tüm olanaklarla, onları fetişleştirmeden, modern iktidara sonuna kadar uzlaşmaz bir yoldan direnmeyi hedefliyoruz.
—İşçilerin kapitalistlerle olan çelişkisi hala çok önemli bir çelişkidir. Fakat iki nokta atlanmamalıdır: Birincisi, artık işçi sınıfının yapısı ve koşulları çok değişmiştir. Bugün hizmet sektöründe sömürülen milyonlar var ki, onlar belki de fabrikalardaki işçilerden çok daha radikal bir sistem-karşıtı hareketin öznesi olabilirler. İkincisi, işçilerin mücadelesi tüm diğer çelişki ve mücadeleler üzerinde hiyerarşik bir yere konumlandırılmamalıdır.
—Bizler fabrikalarda da, gettolaşan semtlerde de, büyük kentlerde de, taşrada da sistemin karşısına aynı kararlılıkla çıkabilmeliyiz. Bizim cephemizde kadınların, gençlerin, dışlanan azınlıkların, kaçak siyah göçmenlerin, müzisyenlerin, öğretmenlerin, memurların, yoksul Kürt seyyar satıcıların, öğrencilerin, esnafların, travestilerin, seks işçilerinin, evsizlerin, kısacası sistemle çelişkisi olduğu düzeyde herkesin yan yana ve beraber durması doğal bir süreçtir.
Türkiye seçim gündemine kitlenmişken, laik-anti-laik, darbeci-demokrat cepheleşmesi yaşanırken, biz kendi seçimimizi çoktan yaptık: onların saflaşmalarında, onların gündemlerin halkın yararına en küçük bir kırıntı dahi bulunmamaktadır. Kurtuluş, özgürlük ve anarşi için halkın ve devrimin cephesini, Anarşist Cephe´yi örmeliyiz. Bizi kurtaracak olan kendi ellerimiz, kendi birliğimiz ve dayanışmamızdır. Anarşizmi bireysel bir kaçış veya nihilizm değil; iktidarın, sömürünün, otoritenin hiçbir biçimini içermeyen toplumsal ve örgütlü bir alternatif olarak görüyoruz. Buenaventura Durruti´nin şu sözlerini bir kez daha haykırıyoruz: 'Burada, kalplerimizde yeni bir dünya taşıyoruz. Bu dünya her an büyüyor! ' M ÇEŞİTLERİ ulaşım adresi
SİVAS Bilinen bir katliamın adı Sıvas katliamı ne anlık, ne de kendiliğinden bir gelişmeydi. Yerel basında şenlikten bir-iki gün önce yayınlanan yazılara bakan herkes, bunun bilinçli, organize bir saldırı olduğunu görürdü. Yerel basında 'Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız', 'Aziz Nesin dinimize küfretti', 'Sıvas'ta neler oluyor' gibi
Sıvas katliamı ne anlık, ne de kendiliğinden bir gelişmeydi. Yerel basında şenlikten bir-iki gün önce yayınlanan yazılara bakan herkes, bunun bilinçli, organize bir saldırı olduğunu görürdü. Yerel basında 'Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız', 'Aziz Nesin dinimize küfretti', 'Sıvas'ta neler oluyor' gibi başlıklarla gerginleştirilen hava 'Müslümanlar' imzalı kontra bildirilerle iyice doruğa ulaştı. Konya ve Kayseri'den bir gün önce gruplar halinde insanlar geldi-getirildi. 'Bizim Sıvas' gazetesi gericileri, faşistleri 'gaza'ya çağırıyordu. Saldırı şenliğin ilk günü başladı. Daha ilk gün standlara saldıran gericiler ve faşistler sonuç alamadan geri döndüler. 2 Temmuz'da vakit Cuma namazına gelirken, ortalık hareketlendi. Yazarlar kitaplarını imzaladıkları Büruciye Medresesi'nde gericilerin sözlü tacizlerine uğradılar. Daha sonra kaldıkları otele dönerken yolda da saldırıya uğradılar. Kentteki değişik camilerde Cuma namazını kılan gruplar, namaz sonrası merkezdeki Paşa Camii'nin önünde toplanmaya başladılar. Toplananlar arasında Milli Gençlik Vakfı yurtlarında kalan öğrenciler, üniversitenin ve çarşı esnafının tescilli faşistleri dikkat çekiyordu. Saldırgan güruh, ilk olarak Valilik binasına yöneldi. Vali, Pir Sultan Şenliği'ni desteklemekle suçlanıp sloganlarla protesto edildi. Polis olay yerindeydi, ancak hiçbir müdahalede bulunmadı. Güruh polis desteğiyle Ozanlar anıtının önüne geldi ve anıtı taşlamaya başladılar. Sonra Kültür Merkezi önünde etkinlikler için toplanmış bulunan 1500 kişilik kitleye saldırdılar. Kitle Kültür Merkezi binasına sığındı. Belediye Başkanı gerici kitleye 'Gazanız mübarek olsun' diye hitap ediyor. Kültür Merkezi'ndekiler devrimcilerin önderliğinde barikatlar kuruyorlar, direnmeye hazırlar; etraf faşistler tarafından sarılmasına rağmen içeriden türkü sesleri geliyor. Anıta saldıran, Kültür Merkezini kuşatan faşistler ve gericiler, Madımak Oteli önündeki kitle ile birlikte daha da kalabalıklaşıyor. Aralarında RP'li Belediye Başkanı, Belediye Meclisi üyeleri de var. Belediye Başkanı Kültür Merkezi önünde toplanan insanlara 'Gazanız mübarek olsun' dediğini unutmuşçasına Madımak Oteli önünde toplanan kitleyi 'yatıştırmaya' çalışıyor. Bir yandan da Sıvas Belediyesine ait bir kepçeyle Kültür Merkezi önündeki ozanlar anıtı gericiler tarafından yıkılıyor. Otelin etrafındaki kuşatma saatlerdir sürüyordu. Otelin içindekiler Başbakan Yardımcısı İnönü dahil, pek çok yerle telefonla görüşüyorlardı. Kendilerine her yerden söylenen aynıydı; 'merak etmeyin, gereken yapılacak'. Faşist, gerici güruh giderek kalabalıklaşıyor ve saldırganlaşıyor. 'Gereken' bir türlü yapılmıyor. Laik SHP iktidarının yetkilileri, laik ordunun subayları, kimse 'durumdan bir vazife' çıkarmıyor. 'Ya Allah İntikam', 'Aziz'e ölüm', 'Bismillah Allahüekber', 'İslama uzanan eller kırılsın' sloganları duyuluyor. Ve herkesin gözü önünde sekiz saat boyunca taşlanan otel ateşe veriliyor. Otelin İçinde 80-90 kişi var. Belediyeden itfaiye isteniyor, fakat itfaiyenin gelmesi Karamollaoğlu tarafından engelleniyor. Yangın büyüyor. Valilik 'kitleyi itfaiyeden su sıkarak dağıtın' diyor. Belediye başkanının 'hoşuna gitmiyor' bu öneri. Yangın büyüyor müdahale edilmiyor, otelin içindekiler yanıyor; 'gereken' yapılmıyor; ama belki faşist düzen açısından 'gereken' bu! Otel tamamen yanıyor. Sonuç 35 ölü, 60 civarında yaralı. Gün bitiminde gericiler, faşistler böyle kanlı bir eser bırakıyorlar tarihe.' -----------
Sivas katliamı öncesinde 'Müslümanlar' imzalı camilerde dağıtılan bildiri; 'Müslüman Kamuoyu...Salman Rüştü müslümanların çok az olduğu kafir bir ülkede sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber şehrimiz valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir... Kafirler şunu iyi bilmeli ki: ıslamın peygamberini ve kitabın izzetini korumak için bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. ‘İman edenler Allah yoluna savaşırlar, kafirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ (Nisa suresi, 76) Galip gelecek olanlar şüphesiz ki, Allah tarafından olacaktır. MÜSLÜMANLAR' ----------- Yumrukluyorum duvarları Yumrukluyorum kara gecenin bedenini ellerim kan içinde Nehirler taşmış yanaklarımdan Otuz yedi can Otuz yedi gül çatlamış susuzluktan Sivas'ın içinde Nasıl uyku tutar gözlerimi Döne döne semaha duranlar tutuştu önce Sonra türküler Sonra şiir çığlıksız düştü türkülerin yanıbaşına Sivas... Sivas.. Yiğitlik midir emanet cana kıymak Yiğitlik midir bir tutam ışığı kör bıçakla koparıp karanlığa kurban etmek Söyle hangi kitapta vardır elleri kollları bağlı yakmak Var mıdır kardelen akında bir avuç inciyi ateşe tutmak lo... Böyle garip düştüğüme bakma Böyle mahsun durduğuma Varsın ateşin suskunlukla beslensin Benim de yüreğim gençliğini almış yanına yürür başı dik Senin de dağların var Sivas, senin de dağların Dağlarında şahanların SAVAŞ EZGİ ----------- Katledilen Canlar: Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı Gülender Aka - 25 yaşında Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar Ahmet Alan - 22 yaşında Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci Sehergül Ateş - 30 yaşında Behçet Aysan - 44 yaşında, şair Erdal Ayrancı - 35 yaşında Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar Belkıs Çakır- 18 yaşında Serpil Canik - 19 yaşında Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci Serkan Doğan - 19 yaşında Hasret Gültekin - 26 yaşında şair, sanatçı Murat Güneş Murat Gündüz - 22 yaşında Gülsüm Karababa - yaşında Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist Koray Kaya - 12 yaşında Menekşe Kaya - 17 yaşında Handan Metin - 20 yaşında Sait Metin - 23 yaşında Huriye Özkan - 22 yaşında Yeşim Özkan - 20 yaşında Ahmet Öztürk - 21 yaşında Ahmet Özyurt - 21 yaşında Nurcan Şahin - 18 yaşında Özlem Şahin - 17 yaşında Asuman Sivri - 16 yaşında Yasemin Sivri - 19 yaşında Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı İnci Türk - 22 yaşında Kenan Yılmaz - 21 yaşında
----------- 'Sivas Olayları Araştırma Raporu'ndan Dönem 19, Cilt 43, Yasama Yılı 3, 28inci Birleşim 16.11.1993 günlü T.B.M.M Tutanak Dergisi'nde yayınlanan '2 Temmuz 1993 Günü Sivas'ta Meydana Gelen Olayların Sebep ve Sorumluları İle Olayların Oluş Şeklinin Ortaya Çıkarılması ve Maddi Zararların Tespiti Amacıyla Anayasanın 98 inci İçtüzüğün 102 ve 103 üncü Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu' (S. Sayısı: 369) adını taşıyan raporun 18. sayfasında şu ibareler bir paragraf olarak yer almaktadır: 'Arif Sağ ise tanımadıkları bir kişinin kendilerine 'sizi otobüslerle götürelim' dediğini (126) bu kişiye güvenmediklerini, çünkü resmi bir tebliğin kendilerine gelmediğini; Valilikten 'arkadaşlar yukarıda toplansınlar, bir arada olsunlar biz kurtaracağız, yardım bekliyoruz' şeklinde bir bilgi geldiğini (127) ifade etmiştir.' Bu ibarelerle ilgili raporda muhalefet şerhi yer almamaktadır. Söz konusu komisyon şu isimlerden oluşmaktaydı: Osman Seyfi, Nami Çağan, Mehmet Cemal Öztaylan, Mustafa Kul, Haydar Oymak, İsmail Köse, İbrahim Yaşar Dedelek, Münir Doğan Ölmeztoprak, Abdullatif Şener, Bülent Akarcalı, Kadir Bozkurt ve Fahrettin. ULAŞIM ADRESİM
Batı felsefesi
19. yüzyıl felsefesi
İsim: Karl Marx
Doğum tarihi: 5 Mayıs 1818, Trier, Almanya
Ölüm tarihi: 14 Mart 1883, Almanya, Londra, İngiltere
Okul/gelenek: Marksizm kurucusu
İlgilendikleri: Politika, iktisat bilimi, sınıf mücadelesi
Etkilendikleri: Kant, Hegel, Feuerbach, Stirner, Smith, Ricardo, Rousseau, Goethe, Fourier
Etkiledikleri: Luxemburg, Lenin, Stalin, Trotsky, GramsciMao, Guevara, Sartre, Debord, Frankfurt okulu, Negri
Karl Heinrich Marx (okunuşu: Karl Haynrih Marks) (5 Mayıs 1818 Trier - 14 Mart 1883 Londra) ,5 Mayıs 1818 günü Almanya’nın Rhine Eyaleti’nin Trier kasabasında doğdu. Orta öğrenimini Trier’de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans’ın derslerini izledi. 1841 yılında “Demokritos’un ve Epikuros’un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları” adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleştirisini yaptı.
Bir yandan sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeşlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach’ın etkisinde kalıp 1842 yılında, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.
Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843 yılında çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalenle evlendi. Aynı yıl Rheinische Zeitung gazetesi kapatıldıktan sonra Paris’e yerleşti. Fransız-Alman Yıllıkları’nı yayımladı (1844) . Derginin ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal mücadele konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Friedrich Engelsle dostluk kuran Marx, okurken tuttuğu notlardan oluşan 1844 El Yazmaları’nda, ana temasını yabancılaşmanın oluşturduğu insancıl (humanist) bir felsefe geliştirdi.
Friedrich Engelsle ilk ortak metninde Kutsal Aile’de (1845) tarih felsefesini materyalist (maddeci) bakış açısıyla eleştirdi. 1845 yılında Vorwarts gazetesi yazı kurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksel’e yerleşti. Friedrich Engels’in de birkaç ay sonra Brüksel’e gitmesiyle Friedrich Engelsle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle ilişkilerini sıklaştırdı. Brüksel Alman İşçileri Derneği’ni kurdu ve Friedrich Engelsle birlikte komünist bir yazışma ağı oluşturdu. Komünistler Birliği’nin isteği üzerine Komünist Manifesto’yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmişteki felsefi bilinçleriyle hesaplaşma ve tarihsel materyalizmi (maddeciliği) geliştirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmişten kopuşları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.
1848 İhtilali patlak verince, Belçika’dan sınır dışı edilen Marx, Köln’e yerleşerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya başladı. Neue Rheinische Zeitung gazetesin Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı.
Önce Almanya’dan, hemen sonra da yeniden Fransa’dan sınırdışı edilince, 1849 yılında -ömrünün sonuna kadar kalacağı- Londra’ya yerleşti. Karl Marx, yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital’i hazırlamaya başladı. 1851-1861 yılları arasında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliğini yaptı.
1864 yılında Uluslararası İşçiler Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Birinci Enternasyonal’in açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital’in birinci cildini Almanya’da yayımlattı (1867) . Kızını görmek için gittiği Paris’te Paris Komünü’ne tanık oldu. İngiltere’ye dönünce Fransa’da İç Savaş (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini değerlendirdi. Kapital’in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluşturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring’e karşı kalem tartışmasında Friedrich Engels’i destekledi. Anti-Dühring’in (1878) bir bölümünün yazımında Friedrich Engels’le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaşlatmak zorunda kalan Karl Marx 14 Mart 1883 günü Londra’da öldü.
PATİ[email protected]
HARAMİ[email protected]
HAYATI:1871 yılının (bazı kaynaklara göre 1870) 5 Mart'ında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Polonya'da doğmuştur. Daha genç yaşlarında sosyalizmle tanıştı ve dönemin solcu gruplarında yer aldı. Sadece 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü yüzünden İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldı. 1889'da Zürih Üniversitesi'ne girdi. Burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi gördü, hayatında büyük etki bırakacak isimlerle tanıştı.
1890 yılında Bismarck'ın sosyal demokrasiyi yasaklayan kanunu lağvedilip, sosyalistntoya girdi. Parlamentoya giriş dönemin sosyal demokratlarının devrimci uçtan uzaklaşmasına ve parlamentoda daha etkin olabilmek için çalışmasına neden oldu. Bu Rosa Luxemburg'un da dahil olduğu devrimci görüş bağlılarını rahatsız etmekteydi. Bu sırada Zürih'te öğrenim görmeye devam eden Rosa 1898 yılında doktorasını tamamladı. Özgür bir Polonya için çalışmalarına devam etse de, onun kafasındaki tabloda Almanya, Avusturya ve Rusya'da devrim gerçekleştiği taktir de Polonya özgür olabilirdi. Bu tablo milliyetçi bir çizgi çizen Polonyalı sosyalist grupların ve Polonya Sosyalist Partisi'nin ondan daha da uzaklaşmasını sağladı. Daha sonra bu görüşleri Rus sosyalist çevrelerle de ilişkisinin bozulmasını sağlayacaktı.
1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin'e taşındı, Alman vatandaşlığı kazandı. SPD'nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi oldu. 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg'un fikirleri tüm Avrupa'da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmakta, yazdığı makaleler ilgi görmekteydi. Özellikle Eduard Bernstein'in düşüncelerine getirdiği eleştiriler ile öne çıkıyordu. Alman militarizminin yükselen değer olması Luxemburg'u ziyadesiyle rahatsız ediyordu, bu konuda partiyle de ters düşmüştü. 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri yüzünden üç kez hapse girdi. Bu hapis cezalarının hiçbiri onu yıldırmadı faaliyetlere devam etti. SPD'nin eğitim merkezlerinde Ekonomi ve Marksizm öğretmeye başladı.
Rosa Luxemburg
Savaşın başlamasıyla esen milliyetçi rüzgar SPD'nin de milliyetçi bir davranışa girmesine neden oldu, bu Luxemburg'un fikirlerine karşıydı ve partiyle olan tüm ilişkisini kesti. 5 Ağustos 1914'de Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurdu. 1 Ocak 1916'da bu grubun adı Spartaküs Birliği (Spartakistler - Almanca Spartakusbund) oldu. Grubun devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916'da Luxemburg hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme aldı. Özellikle Rus devrimi üzerine yazdıkları ve Bolşeviklere getirdiği eleştiriler çarpıcıdır.
1918 Kasım'ında Luxemburg hapisten çıktı. Faaliyetlerine devam eti ve Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti'sini kurdu. 15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck, Freikorps tarafından tutuklandılar, Pieck kaçmayı başarırken Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybettiler. Aynı gün, Luxemburg ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştü.
Not: O yıllarda bolseviklerde yapılan proleter devrimi,yine o yıllarda Alman sosyalizminin yapı taslarından olan Luxemburg'un bir proleter devrime zemin hazırlayamamış olması komünizm'in dünyadaki dönüm noktası olmuştur.Bu hamlenin gerçekleştirelememesi SSCB'nin uzun ömürlü olmasını engellemiştir
Eserleri
Gesammelte Werke ('Toplu Çalışmaları') , 5 cilt, Berlin 1970-1975.
Gesammelte Briefe ('Toplu Mektupları') , 6 cilt, Berlin 1982-1997.
Politische Schriften ('Politik Yazıları') , 3 cilt, Frankfurt am Main 19
PATİ[email protected]
HARAMİ[email protected]
KAPİTALİZMİN SÜREKLİLİĞİNİ SAĞLAYAN NEDİR? *
Özgür Üniversiteden alınmıştır.
Michael A. Lebowitz**
Çok basit bir soruya değinmek istiyorum: Kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir? Veya, Marksistlerin çok daha teknik dillerini kullanırsak, Kapitalizm bir sistem olarak kendini nasıl yeniden üretir?
Elbette öncelikle aydınlığa kavuşturmamız gereken nokta, kapitalizm derken neyi kastettiğimdir. İnsanlar bu terimi kullandıklarında bir çok değişik şeyi kastediyorlar. [İnsanların Kapitalizm deyince] akıllarına bir piyasa ekonomisi veya ücretli işçilerin konumlandığı bir ekonomi geliyor-ya da bu, sadece şirketlerin baskın konumda olduğu bir ekonomi de olabilir. Doğal olarak bu durumda da, insanların anti-kapitalizm derken kastettikleri de birbirinden oldukça farklı olacaktır- piyasa karşıtlığı, ücretli emek karşıtlığı veya basitçe büyük şirket karşıtlığını kastediyor olabilirler.
Benim [kapitalizm] tanımımsa Marxın geliştirdiği bir tanım: Kapitalizm; [içerisinde] insanların üretim araçlarından koparılması ve ekonominin organizasyonunun üretim araçlarına sahip olanlar tarafından yapılması sonucunda, insanların, varlıklarını sürdürebilmek için, bir ticari işlem konusu haline gelmelerinin zorunlu olduğu bir ilişkidir-insanlar emek güçlerini üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulunduranlara satmak zorundadırlar. Fakat kapitalizmin karakteristik özelliği basitçe halk yığınlarının ücretli-işçi olmak zorunda kalmaları değildir. Aslolan emek gücünü satın alanların sadece ve sadece bir şey ile ilgilenmekte olmalarıdır- kar(daha çok kar): bu da şu anlama geliyor, emek gücünü satın alanlar kapitalistlerdir ve amaçları [sadece ve sadece] sermayelerini büyütmektir.
İşçilerin emek güçlerini satın almaları sonucunda kapitalistler, üretim sürecinde işçileri yönetme hakkını ve [işçilerin] ürettiklerinin tümüne sahip olma-el koyma- hakkını elde ederler. Ve bu, örneğin; işçilerin, üretim sürecinde kendi kendilerini yönettikleri ve kendi ürettikleri üzerinde mülkiyet hakkına sahip oldukları kolektif ve işbirliğine dayalı yapılanmalardan oldukça farklı bir üretim ilişkileri bütünüdür. Kapitalist ilişkiler çerçevesinde; kapitalist, üretim sürecinde işçileri sömürme hakkını satın almıştır. Bu bağlamda kapitalist; işçilere, yaklaşık olarak, alışılagelmiş ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri kadarını öder fakat [bu süreçte] işçileri; kendisine olan maliyetlerinden daha fazlasını üretmeye zorlama hakkını satın almıştır. Sonuç olarak, işçi kapitalist için artı-değer, fazla para ve kar üretir-işçi kapitalistler için [daha] fazla sermaye üretir. İşçilerin sömürülmesi sonucunda elde edilen bu sermaye, daha fazla üretim araçları biçiminde biriktirilir. Sermayeye baktığınızda gördüğünüz şey, geçmişteki sömürünün sonuçlarından başka bir şey değildir.
Marxın işçilere ulaştırmak istediği mesajın özü de buydu. Sermaye nedir? O [sermaye] sömürünün sonucudur. O, işçilerin aleyhine dönen [kendi] ürünleridir ve bu ürün makine ve teçhizat biçimindedir-gerçekten de insan etkinliğinin[kafa ve kol emeğinin] bütün ürünleri...
Fakat nasıl [işçilerin] aleyhine dönüyor? Bu sistemin nasıl varlığını sürdürdüğü, nasıl kendini yeniden ürettiği üzerinde konuşmadan önce, bu sorunun sorulmasının bile, neden bu kadar önemli olduğunu anlamamız gerekiyor. Kapitalistleri sermayelerini genişletmeye[artırmaya] iten şeyin ne olduğunu ve işçi sömürüsünün artırılmasını özendiren şeyin ne olduğunu bir düşünelim. [Kapitalistler] bunu nasıl yapıyorlar? Bunun bir yolu, örneğin, işgününün uzatılması veya işin[işgününün] yoğunlaştırılması biçiminde, işçilerin kapitalistler için çok daha fazla çalışmasını sağlamaktır. Bir diğeriyse işçi ücretlerinin düşürülmesidir. Ve bir diğeri de işçilerin toplumsal verimlilikteki ve bilgi birikimindeki gelişmelerden faydalanabilmesinin önünü kesmektir. Sermaye, kesinlikle, işgününü uzatmak ve yoğunlaştırmak için yollar aramaktadır-elbette bu durumda sermaye, insanların dinlenebilmek ve kendilerini geliştirebilmek için zamana ihtiyaçları olmaları bağlamında insanoğlunun [bu] ihtiyaçlarıyla tamamen çatışma halindedir. Sermaye ayrıca, kesinlikle ve kesinlikle, işçi ücretlerini mevcut seviyesinde tutmak ve/veya bu seviyeyi daha da aşağıya çekmek için de yollar aramaktadır- ve bu da elbette, işçilerin varolabilmek için gereksinimlerini karşılayabilmelerinin önünü kesmek ve de toplumsal emeğin meyvelerine ortak olmalarını reddetmek manasına gelmektedir. Sermaye bunu nasıl başarıyor? Sermaye bunu tümüyle işçileri birbirlerinden farklılaştırarak ve birbirlerine düşman ederek yapıyor...
Sermaye mantığının, insan ihtiyaçları konusunda yapacak herhangi bir şeyi yoktur. İşçileri bölmek için ırkçılığın ve patriyarşinin kullanılması, işçi sendikalarını baskı altına almak ve/veya feshetmek için devletin kullanılması, fabrikaların kapatılarak üretimin; insanların daha yoksul olduğu, sendikaların yasaklandığı ve çevre koruma düzenlemelerinin bulunmadığı bölgelere kaydırılmasıyla insanların hayatlarının mahvedilmesi biçiminde kendini gösteren pratikler kesinlikle kaza eseri değildir fakat, [bunlar] insanların sermayenin aracı haline geldikleri bir toplumsal yapının ürünüdür. Kapitalizmin karakteri hakkında daha bir çok şey söyleyebiliriz fakat bu noktanın artık anlaşılmış olduğunu düşünüyorum.
Böylece esas konumuza dönebiliriz-bu durum nasıl devam ediyor? Kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir? Böyle bir sistem nasıl yeniden üretilebiliyor? Birkaç cevap önermeme izin verin...
Birincisi, işçilerin sömürülmesi apaçık değildir. Bu durum, işçinin emek gücünü-çalışma kabiliyetini-sattığı ve kapitalistin, onun emeğinin bütün nimetlerini elde ettiği biçiminde tezahür etmez. Bu durumda sözleşmede; sen günün şu bölümünde kendin için(kendi ihtiyaçlarını karşılamak için) çalışıyorsun, ve bu bölümünde de kapitalist için çalışıyorsun ve onun sermayesini büyütüyorsun biçiminde herhangi bir madde yoktur! Aksine, işçi zamanının belirli bir kısmını (bir iş günü) kapitaliste satıyormuş ve de bunun parasal karşılığını alıyormuş gibi görünür. Böylece, açıktır ki işçi ne isterse ona sahip olabilir- eğer geliri düşükse bu işçinin satacak çok değerli bir şeyi olmadığı- (kapitalistle karşılaştırıldığında) topluma pek faydası olan bir şeyi olmadığı- manasına gelir ve gerçekten de herhangi bir şeyi olduğunda işçi mutlu olmalıdır. Ve bu bakış açısından, kısacası herhangi bir sömürü yoktur. Marx bu noktada oldukça haklıydı-belirli bir zaman dilimi için verilen ücret biçiminde ifade edilen, çok bilinen ücret tanımı, sömürünün tüm izlerini gizlemektedir- her emek ödenmiş emek biçiminde tezahür eder. Marx, sömürünün görünüşte farkına varılamamasının ayrıca, işçi ve kapitalist tarafından temsil edilen adalet nosyonunun ve kapitalist üretim tarzının bütün mistifikasyonlarının da (173) * altını çizmekte olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda; herhangi bir sömürünün bulunmadığını düşünme eğilimindeki kişinin sadece kapitalist olmadığını, işçinin de böyle bir eğilime sahip olduğuna dikkat ediniz. Eğer durum bu şekilde anlaşılırsa da, işçiler mücadele ettiklerinde sömürüye karşı değil, adaletsiz ücretlere ve çalışma koşullarına karşı mücadele ederler-böylece işçiler daha iyi ücretler için ve daha kısa işgünü için mücadele ederler; hakkaniyet olarak gördükleri şey için yani: hakkaniyetli bir ücret için hakkaniyetli bir çalışma. Kısacası işçiler kendilerini sisteme karşı değil de onun bazı adaletsiz sonuçlarına karşı görürler ve bunlara karşı mücadele ederler.
İkincisi (ve birinciyle oldukça ilişkili olansa) eğer üretim sürecinde herhangi bir şekilde işçilerin sömürüldüğü görülmüyorsa bu durumda sermaye de sömürünün bir sonucu olarak görülemeyecektir- ve sermaye işçilerin kendi ürünleri biçiminde tanımlanamayacaktır. Öyleyse,bütün bu zenginlik nereden geliyor? Makinelerin,bilimin ve verimliliği arttıran her şeyin kaynağı nedir? Bütün bunlar kapitalistin katkısı olmalı! Kapitaliste, çalışma kabiliyetini (ve tabii ki tüm ürettiklerinin mülkiyet hakkını da) satmalarıyla, işçilerin toplumsal verimliliği, zorunlu olarak, sermayenin toplumsal verimliliği biçimine bürünür. Marx bu konuyu şöyle yorumluyor: Hünerin, bilginin ve toplumsal aklın tüm üretici güçlerinin birikimi böylece emeğe tümüyle karşıt bir biçimde sermaye tarafından soğurulur ve bundan dolayı sermayenin bir niteliği biçiminde görünür. (156) Burada tanımlamaya çalıştığım şey tam da sermayenin mistifikasyonu dediğimiz şeydir. Sistem geliştikçe üretim, sermaye biçimini alan geçmiş emeğin sonuçları bağlamında daha da fazla sabit sermayeye bel bağlayacaktır-bu artan sermaye (ve kapitalist) işçiler için daha da gerekli görülecektir. Kısacası işçilerin kendilerini sermayeye bağımlı olarak görmeleri de kaza eseri olan bir olay değildir. Marx bu bağlamda çok önemli olan şu yorumu yapıyor:
Kapitalist üretimin ilerlemesi; eğitim, gelenekler ve alışkanlıklar vasıtasıyla bu üretim tarzını, açık bir şekilde, doğal hukuk kuralı biçiminde değerlendiren bir işçi sınıfının ortaya çıkmasını sağlar. Kapitalist üretim tarzı bir kere yerleştiği ve geliştiği vakit, artık kendisine yönelik her türlü direnci kırar.(157)
Sömürünün bu gizli doğası ve de sermayenin mistifikasyonu bağlamında, açık ve net bir biçimde, kapitalizmin bir sistem olarak kendisini yeniden üretebilmesi için sağlam bir temel elde etmiş oluruz. Fakat dahası da var...
Kapitalizmin nasıl varlığını devam ettirebildiğine dair üçüncü nedense, toplumun her türlü ilerleme için, sadece sermayeye ve kapitaliste bağımlı olduğunun görünmemesidir. Kapitalist ilişkiler çerçevesinde, bir birey olarak işçiler gerçekten de sermayeye, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bağımlıdırlar. Üretim araçlarından koparıldıkları ve de ihtiyaçlarını karşılayabilmek maksadıyla para kazanmak için çalışma kabiliyetlerini satmak zorunda kaldıkları sürece işçiler, kendileriyle ihtiyaçlarının karşılanabilmesi arasında aracı olan kapitaliste gereksinim duyarlar. Fakat ücretli işçi için asıl trajedi emek gücünü satması değil, [onu] satamamasıdır. Bir malı satmak üzere olan bir kişi için, bu malın hiç alıcısı olmamasından daha kötü ne olabilir ki? Bu durumda da öyle görünüyor ki; işçilerin kapitalistlerin sağlığından, varlıklarını devam ettirebilmelerinden ve de kapitalistlerin bir kısmının [her zaman için] kendi emek güçlerine olan taleplerinin daha da artmasından çıkarları vardır-bu da Marxın dediği gibi; işçilerin eğitim, gelenekler ve alışkanlıklar vasıtasıyla, sermayenin gereksinimlerini, apaçık bir şekilde, doğal hukuk kuralı biçiminde değerlendirmeleriyle mümkün olur. İşçilerin ücretli işçi olarak yeniden üretilmeleri için, sermayenin yeniden üretilmesi gerekmektedir.
Kapitalizmin bir sistem olarak sürekliliğini nasıl sağladığına dair başka nedenlere ihtiyacımız var mı? Daha önce saydığımız başka bir nedeni de burada fazladan değerlendirmeme izin verin... Genel olarak meslek edinmek ve de ihtiyaçlarını karşılayabilmek bağlamında işçiler basitçe kapitalist devlete bağımlı değildirler, kişisel sermayelere bağımlıdırlar! Sermaye, bir çok sermayenin bileşimi biçiminde varolduğu için ve bu sermayeler de kendi aralarında rekabet ettikleri için, kesinlikle ve kesinlikle, işçilerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri bağlamında, kendilerine iş imkanı sağlayacak olan kişisel sermayelerin başarılarına bağlı kalmaları için çok sağlam bir temel vardır. Kısacası sermayenin [işçileri] bölmek için bilinçli çabalarından bahsetmeden önce, farklı firmalarda-ülke içinde ve ülkeler arasında-işçilerin farklılaşması için zaten sağlam bir temel olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, işçilerin diğer işçileri kendilerine nasıl düşman olarak gördüklerini ve işverenlerine, sırf diğer işçilere karşı rekabet üstünlüğü kazanabilmek için nasıl tavizler verebileceklerini kolaylıkla görebiliriz.
Bütün bu tanımlamalardan sonra, Marxın, kapitalizmin, gereksinimlerini besbelli doğal hukuk kuralları olarak görecek işçiyi üretmekte olduğunu söylemesinin sebebini anlamak hala zor mu? İşçinin sermayeye bağımlılığını düşündüğümüzde, neden/nasıl kapitalizmin varlığını sürdürebildiğini anlayabilmek hala zor mu? Bütün bunlardan sonra, Marx sadece kapitalizmin [kendisine yönelik] her türlü direnci kıracağını söylemiyor, bununla birlikte, sermayenin [işçinin] kendine olan bağımlılığına-ki bu da üretim ilişkilerinden doğar- bel bağlayabileceğini ve bunun da sürekliliğiyle garanti edildiğini belirterek devam ediyor.(899) Kısacası kapitalizm, ihtiyaç duyduğu işçileri üretme eğilimindedir.
Evet, burada tahrif edilmiş bir kapitalizm portresi çizdiğimi söyleyebilirsiniz. [burada] kapitalizmi çelişkilerden bağımsız, sadece metalar üreten istikrarlı bir sistem olarak tarif ediyor gibi görünebilirim. Evet, ya ekonomik krizler? Kapitalizm kendi doğasında bulunan krizlerle muhatap olmak zorunda kalmıyor mu? Bazıları sistemin bir haftada çöke(bile) ceğini öngörüyorlar. Kapitalizmin sürekli krizinin onun doğumuyla birlikte başladığını söyleyen bir çok argümana katılmıyorum. Fakat bununla birlikte, sistemde kesinlikle krizler ortaya çıkıyor ve de ortaya çıkma eğiliminde- işsizliğin arttığı,üretimin azaldığı ve de kar oranlarının düştüğü periyotlarda- Bütün bu krizler yeni bir sisteme ihtiyaç olduğunu göstermiyor mu?
Herhangi bir soruya gerek kalmaksızın, bir ekonomik kriz [bu] ekonomik sistemin gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktadır. İstihdam edilmemiş insanlar, kaynaklar, makineler ve fabrikalar- aynı zamanda üretilesi gereken şeylere ihtiyacı olan bir yığın insan- olduğu vakit, kapitalizmde üretimin insan ihtiyaçları için yapılmadığı, sadece ve sadece kar amaçlı yapıldığı açık ve seçik bir biçimde görülebilir. İşte bu zamanlar insanların sistemi sorgulamak üzere sefer olabilecekleri zamanlardır. Fakat bununla birlikte, insanlar sermayenin gerekli olduğunu düşündükleri sürece, aradıkları çözümler de sermayenin mantığıyla çatışır bir yapıda ol(a) mayacaktır. (Aynı şey kapitalizmin ürettiği/neden olduğu çevresel/ekolojik krizler için de geçerlidir) İşçiler sermayeyi, işlerinin, zenginliğin ve de yaşamın devamını sağlayan her şeyin kaynağı olarak gördükleri sürece de, [bu duruma] cevapları kesinlikle ve kesinlikle altın yumurtlayan tavuğu boğazlamak istememe doğrultusunda olacaktır.
Aynı noktanın, işçilerin ücretleri yükseltmek, işgününü kısaltmak ve çalışma koşullarını düzeltmek amaçlı sermayeye karşı mücadeleleriyle ilişkili olarak ortaya konması da gerekmektedir- hem doğrudan bazı işverenlere karşı hem de devleti kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için ele geçirmeye yönelik- Ve yine, işçiler sermayeyi kendi ürünleri olarak görmedikleri sürece buna karşılık da, ortak bir yanılgı olarak(kendi çıkarlarına uygun olarak) varlıklı kapitalistlere ihtiyaçları olduğunu düşündükleri sürece sermayeyi, krize sokabilecek her türlü eylemden kaçınacaklardır. İşçiler sermayenin gerekli olduğu düşüncesiyle sermayeyle aralarındaki bağları koparmadıkları takdirde de, kendi kontrolleri altındaki [herhangi] bir devlet, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlamaktan başka bir işlev görmeyecektir. Bu, kısacası sosyal demokrasinin oldukça müteessir tarihini betimlemektedir- öyle ki, bazı taraftarlarının öznel bakış açılarının tam tersine [sosyal demokrasi] sermayenin yasalarını güçlendirerek son bulmuştur.
Böylece tekrar sorumuza geri dönebiliriz-kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir? Kapitalizm bir sistem olarak kendini nasıl yeniden üretir? Sanıyorum ki önerdiğim cevabı kolaylıkla görebiliyorsunuz: sermaye ihtiyaç duyduğu işçi sınıfını üretme eğilimindedir. [Sermaye] kendisini, bir gereklilik olarak gören işçileri üretir- kendi ihtiyaçlarınızı karşılayabilmek için mücadele etmek zorunda olduğunuz adaletsiz bir sistem, ve ücretli işçilerin yeniden üretilebilmesi için sermayenin yeniden üretilmesinin gerekli olduğu bir sistem- Kapitalizmin sürekliliğini sağlayan nedir: Ücretli işçiler. İşçilerin, ücretli işçiler olarak yeniden üretilmesi sermayenin yeniden üretilebilmesi için gereklidir.
Patriyarşi ve ırkçılık hakkında herhangi bir şey söylemediğime dikkatinizi çekerim. Kendisini solda tanımlayan bazıları, patriyarşi ve ırkçılığın, kapitalizmin varolabilmesi için gerekli olduğunu iddia ediyorlar. Fakat kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için neyin gerekli ve neyin yararlı/kullanışlı olduğunu birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Gereklilikten bahsettiğimiz zaman, şunu söylemiş oluyoruz: x olmaksızın kapitalizm varolamaz. Fakat ben bunun patriyarşi ve ırkçılık için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Sermaye kesinlikle ve kesinlikle, ırkçılığı, patriyarşiyi, ulusal ve etnik farklılıkları, işçi sınıfını bölmek, zayıflatmak ve de mücadelesini sermayeden uzak tutabilmek için kullanır. Fakat sermaye işçi sınıfını bölmek ve zayıflatmak için başka bir çok yol da bulabilir. Ve [sermaye] bunu patriyarşi ve ırkçılık olmaksızın da yapabilir aynen daha yüksek ücretlerle ve daha kısa işgünüyle yapabildiği gibi... (aynen Güney Afrikada aparteid ve beyaz yasaları olmadan da yapabildiği gibi) Bununla birlikte, sermayenin beraber varlığını sürdüremeyeceği tek şey şudur: sermayenin, sömürünün sonucu olduğunu anlayan (örneğin; zenginliğin işçilerin ortak çalışmasının sonucu olduğunu bilen) ve de bu sömürüye son vermek için mücadele etmeye her an hazır olan bir işçi sınıfı...
Şurası da açık ve net ki; bu karakterde bir işçi sınıfı gökyüzünden inmeyecektir-sermaye, [sermayenin] gereksinimlerini, açıkça, doğal hukuk kuralı biçiminde algılayan işçiler ürettiği zaman değil- Cevap, cahil işçilere sosyalist bir bilinç aşılayacak öncü bir parti midir? Sermayenin ürünü olan işçiler dışarıdan gelen bu tip mesajlara neden ilgi göstermek zorunda olsunlar ki? Bu resim kaçınılmaz bir ilgisizlik ve izolasyon senaryosu olarak görünmektedir.
Bununla birlikte tablonun göründüğü kadar da karanlık olmadığını belirtmeme izin verin. İşçiler basitçe sermayenin ürünleri değillerdir. İçinde bulundukları ve de varoldukları bütün ilişkiler tarafından tanımlanırlar (ve kendilerini tanımlarlar) . Ve kendilerini mücadeleleri doğrultusunda dönüştürürler-ve bu sadece sermayeye karşı mücadeleleriyle değil patriyarşi ve ırkçılık gibi diğer ilişkiler bağlamında da gerçekleşir- Bu tip mücadeleler yoğun bir şekilde kapitalist ilişkiler tarafından kuşatılmış olsa da, kolektif mücadelelere katılarak insanlar kendilerini yenileyebilir ve geliştirebilirler. [İnsanlar] kolektif mücadelenin önemine içkin yeni yeterlilikler ve anlayış biçimleri geliştirirler. Mücadeleleri vasıtasıyla/süresince kendilerini devrimci özneler olarak üreten ve geliştiren insanlar, sermayeyle bambaşka kişiler olarak ilişkiye girerler; harekete dahil olmayan insanların aksine, onlar sermayenin doğasına yönelik bir anlayış/kavrayış edinmeye daha açıktırlar.
Fakat [onlar] yine de bu anlayışa sadece açıktırlar. Bütün bu eylemler, gösteriler ve mücadeleler kendi içlerinde kapitalizmin ötesine geçemezler. İçsel sömürünün basitçe adaletsizlik olarak görünmesi ve sermayenin mistik doğası, bu mücadeleleri sadece ve sadece kapitalist ilişkiler bağlamında adalet, eşitlik talep etmeye yönlendirir, herhangi bir şekilde kapitalizmin ötesinde bir adalet talep etmeye yönlendirmez. [Bunlar] en iyisinden bir işçi sendikası veya sosyal demokrat bilinci doğururlar- sermayeye bağımlılığın sürdürülmesiyle sınırlandırılmış bir bakış açısı, örneğin, kapitalist ilişkiler tarafından sınırlandırılmış...- Hareket içerisindeki insanların kendiliğinden tepkileri başlı başına sermayenin ötesine geçebilmek için yeterli değildir. Kapitalizmin doğasının tartışılması [onun] yeniden üretilmemesi açısından kritik önem taşımaktadır.
Sermayenin kavranması için, bunlarla birlikte, sermayenin doğasını ve sömürüye içkin köklerini basitçe anlamaktan daha fazlası gereklidir. İnsanların daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaları gerekiyor. Bir alternatif olduğunu hissetmeleri gerekiyor. Hem de uğruna mücadele etmeye değecek bir alternatif...Bu bağlamda da, bir sosyalist alternatifin tanımlanabilmesi-ve 20. yüzyıldaki çabaların yetersizliklerinin ve başarısızlıklarının analiz edilmesi- insanları kapitalizme son vermeye yönlendirebilecek sürecin en önemli aşaması haline gelmektedir.
Ve bu süreçte, biz solda olanlar, aktif bir biçimde; kapitalizmin doğasını tartışmazsak ve bir sosyalist alternatifi açık ve seçik bir biçimde tanımlayamazsak, kapitalizmin sürekliliğini neyin sağladığına dair anlatımın bir parçası haline gelmekten kurtulamayız.
*Bu yazı Monthly Review Haziran sayısından alınmıştır.
** Michael L.Lebowitz Simon Fraser Üniversitesinden emekli ekonomi profesörüdür. Ve Beyond Capital: Marxs Political Economy of the Working Class adlı kitabın yazarıdır. Şu anda Venezüellada yaşamakta ve çalışmalarını sürdürmektedir.
*Alıntılar yazarın Beyond Capital: Marxs Political Economy of the Working Class adlı kitabından yapılmıştır. ulaşım adresim
PATİ[email protected]
HARAMİLER.COM
HALLAC-I MANSUR
Hallacı Mansur’un esas adı Ebu Abdullah Hüseyin b. Mansur el Beyzavi el Hallac’tır. Hallacı Mansur bu uzun ismine rağmen daha çok Mansur el-Hallac diye anılır. Alevi Bektaşi literatüründe ise Hallacı Mansur olarak anılır.
Hallacı Mansur Hicri 244 (Miladi 858) yılında Beyza yakınlarında bir kasaba olan Tur’da doğdu. 922 de Muktedir’in buyruğu üzerine Bağdat’ta asılarak, uzuvları kesilerek iskence ile öldürüldü. Hallacı Mansur’un babası Müslüman, dedesi ise Mezdek inancındaydı. [i] Hallac-ı Mansur bazende Muhammed b. Ahmet el-Farisi adını da kulanıyordu.[ii] Hallac; Hüseyin b. Mansur’un lakabıdır. Mansur, Hallac lakabını baba mesleği olan yorgan yatak yünlerini, pamuklarını temizliyen, tarayan anlamında olan yorgancı ve hallaç mesleğinden dolayı almıştır. Yani Hallacı Masur’un babası yorgancılık yapıyordu. Bu nedenle de Hüseyin b. Mansur’a Hallac-ı Mansur olarak söylendi.
Doç. Dr. Bedri Noyan dedebaba, Hallac-ı Mansur’un Hallac lakabını almasını şöyle anlatıyor.[iii] Hallac-ı Mansurun esas mesleği hallaçlık değildir. Birgün hallaçlık yapan bir dostunun dükkanına gider. “Ben senin işini görürüm, işin geri kalmaz.” diyerek onu bir yere yollar. Adam dönüşünde bakar ki bütün pamuklar atılmış. (Mansur, parmağının bir işareti ile o pamukları atmış.) Bunun üzerine kendisine Hallac takma adı verilmiş.”
Hallac-ı Mansur’un çocukluğu Beyza’da geçti Beyza, İran coğrafyasında yer alır. Bu nedenle de Hallac’ın İran kültür ve inanç etkisinde olması gerekir. Hakbuki Hallac-ı Mansur’un düşünce yapısını incelendiğinde, İran inanç ve kültüründen fazlaca etkilemediği görülmektedir. Bunun aksine kendi yaşamından uzak olan Arap kültür ve inancı daha fazla ilgisini çekmiş ve kendisini fazlaca etkilemiştir. Bunu da çevresinin etkisi ile olsa gerek ki, henüz küçük yaşlarda olduğu halde Kur’ana ilgi duyuyor ve Kur’an derslerini almaya başlıyor. Hallac-ı Mansur küçük yaşlarda Kur’anı ezberlemiştir. Hallac-ı mansur’u ilginç kılan, ve sunni ulamayı şaşırtan ve hayretler içinde bırakan yanı ise çok küçük yaşlarda Kur’an hakkında yorumlar getirmesidir.
Hallac-ı Mansur 16 yaşlarında devrin büyük süfi bilgini Sehl b. Adullah et-Tüsteri’den 2 yıl kadar ders aldı. Tüsteri’nin ölümü üzerine Basra’ya gitti. Hallac-ı Mansur burada ünlü süfi bilgin Amr b. Osman el Mekki’den 2 yıl kadar dersler aldı. Bu sırada hocası olan Amr b. Osman el Mekki’nin karşı çıkmasına rağmen Hallac-ı Mansur ünlü süfi bilginlerinden Ebu Yakup el-Akta’nın kızı Ümmü Hüseyin’le evlendi. Bu evlilikten Süleymen, Ahmet (Hamd) , ve Abdüsamed adında üç erkek, bir de bir kız çocuğu oldu.
Hallac’ın bu evliliği süfilerin arasında ikilik yaratmıştı. Süfiler arasındaki bu kavga Hallac-ı Mansur’un Basra’yı terk etmesine sebep olmuştur. Hallac-ı Mansur tam Basra’yı terk etmek üzereyken Süfilerin önderi ve piri olarak anılan Cüneyd el-Bağdadi ile tanıştı. Var olan rahatsızlıkları, dedikoduları, bu nedenle duyduğu üzüntüyü kendisine anlattı. Cüneyd kendisine öğütlerde bulunarak sabırlı ve sükünetli olmasını istedi.
Hallac-ı Mansur kendisine isnat edilen iftira ve dedikodulara daha fazla dayanmadığından Basra’dan ayrılarak Mekke’ye gitti. Mansur, Mekke’de nefsini terbiye ile ruhunun miracını
Hayatı azaltan afatlardan biri hasrettir.
gerçekleştirmek üzere Kabe’nin haremine kapanarak çile sürecine girdi.
Hallac-ı Mansur’un Mekke’ye gelişini Ebu Yakup Neh-Recur-i şöyle anlatıyor:
“ Mekke’ye ilk gelişinde Kabe’nin sahnında oturuyordu. Hallac, bu bir yıllık.ile süreci içinde oturduğu yerden sadece abdest almak ve tavaf etmek için ayrılmıştır. Ne güneşe aldırıyordu ne de yağmura. Her yatsı vakti yanına bir çörekle bir testi su konuyordu. Bir çöreğin dörtte biriyle bir kaç yudum su alıyor geri kalanı çeviriyordu.[iv]
Hallac-ı Mansur’un bu perhiz-çile denemeleri o günün süfilerini şaşkına çeviriyordu. Aynı zamanda kendisine kızıyor ve alehinde dedikodular yapıyorlardı.Bu dedikoduları Şeyban şöyle naklediyor:
“Öğle sıcağıydı. Bir taşın üstüne oturmuş duran bir genç ile karşılaştık. Hava çok sıcak ve bunaltıcı olduğundan alnında akan terler taşa dökülüyordu. Arkadaşım bu manzarayı görünce bana: “Haydi gidelim” diye işaret etti. Vadiye inince de şöyle dedi: “ Ömrümüz vefa ederse şu adamın başına neler geleceğini göreceğiz. Oturmuş Allah ile ahmakça sabır yarışı yapıyor. Allah ona, tahammül edemeyeceği bir bela mutlaka verecektir.” Daha sonra bu gencin, Hallac olduğunu öğrendik.
Hallac-ı Mansur Mekke’de kaldığı süre zarfında Hac veya umre için gelen müslüman gruplarla sıkı ilişkiler içinde oldu. Onlara kendi düşüncelerini aktarıyor ve onları çeşitli konularda aydınlatıyordu. Özellikle de bu müslüman gruplar içinde Horasan ve civarında gelen insanlara daha yakınlık gösteriyor, onlara Kur’an yorumlarını yapıyor ve çeşitli bilgiler vererek onları aydınlatıyordu.
Hallac-ı Mansur 271 (milladı 900) yılında Mekke’den tekrar Basra’ya döndü. Hallac; ruhsal alemde artık amacına ulaşmış, hayata, insana ve dine değişik perspektiflerden bakmaya başlamış ve kendisine yakışır bir biçimde konuşmaya başlamıştır. Hallac’ın bu durumunu sevgisini kazanananları çoğalttığı gibi, Sünni Ulamanın başını çektiği çevrelerin tepkilerini üzerine çekerek düşman cephesini de büyütmüştür.
Tasavuf konusundaki yeni düşünceleri, etkili davranışları, konuşmaları nedeniyle gittiği yerde çevresinde büyük bir kalabalığın toplanmasına yol açan Hallac-ı Mansur’u değişik inançta ve mezhepte kimseler savunmuştur. Miladi 908 de baş gösteren Hanbeli ayaklanmasına katılmakla suçlanan Hallac-ı Mansur 913 tarihinde Sus’ta bir kadın saray polislerine “ Hallac denen bir adamın evini biliyorum. O eve her gece gizliden birileri geliyor ve çok sakıncalı şeyler konuşuyorlar” deyip şikayette bulundu. Bunun üzerine Hallac’ın baş düşmanı Ebul Hasan Ali b.Ahmet er-Rasimbi tarafından tutuklandı. Sekiz yıl tutuklu kaldıktan sonra Bağdat’a götürüldü. Maliki kadısı Ebu Ömer Hammadi’nin fetvası ve Abasi Halifesi Muktedir’in buyruğu üzerine 22 Mart 922 tarihinde Bağdat’ta idam edildi.
Hallac-ı Mansur; idama getirilirken önce 1000 kamçı vurularak kamçılandı sonra., darağacında asılarak gövdesi param parça edildi. Halalc-ın gövdesinden kesilerek koparılan her bir parçası, her bir uzvu “Enel Hak” diyordu. Bu durumu gördükleri halde halen inanmak istemeyen bu caniler bu zulümle de yetinmeyerek, gövdesi param parça edilmiş Hallac-ı Mansur’u halka teşhir için tüm bağdat sokaklarında gezdirip ve halkı Hallac’ın kafasının kesilmesini seyre zorlanmıştır. Hallac’ın kafası gövdesinden koparıldığı zaman seyre zorlanan halkın gözü önünde Hallac-ı Mansur’un kesik başı “Enel Hakk” diye söylemiştir. Tüm bu olup bitenlere rağmen kafası kesilen Hallacı Mansur gövdesi yakılarak külleri suya serptirilmiş yine de nehrin suları “Enel Hakk “ diye bağırıp çağırmıştır. Suyun bu seslenişi Hallac’ın
“Ben idam edilip, yakılacağım. Benim küllerimi nehire serptirecekler. Nehir bana yapılan zülme
Allah’a dayanan hiç bir zaman yıkılmaz. 2
dayanamayacak ve “Enek Hakk”diye bağıracaktır. Sen o zaman benin abamı alıp getirip nehire
atacaksın. Ancak o zaman sesler kesilecektir diye yardımcısına vasiyette bulunur. Hallac’ın bu vasiyeti yerine getirmek üzere Yardımcısı tarafından Hallacın abası suya atılmış, bölece nehirden gelen “Enel Hakk” nidaları son bulmuştu.
Hallac-ı Mansur’u idama götüren nedenler:
Hallac-ı Mansur’un düşünceleri “insan-tanrı- evren” konularını içeren, varlık birliğini savunan, bu nedenle de şeriat anlayışına aykırı sayılan bir niteliktir. Hallac’a göre; gerçek olan, var olan,”Bir”dir. “Çokluk” bir görüştür. “Bir’in değişik biçim ve nitelikte yansımasıdır. Bu “Bir” de Tanrı’dır. Ancak, evren ve insan bu “Bir’in dışında değil, içindedir, onunla özdeştir. Bu nedenle insanın “Enel Hak” demesi doğrudur, gereklidir.[v] İnsan konuşan, dolaşan, düşünen, sevinen, gülen, üzülen, öfkelenen bir Tanrı'dır. Tanrının bütün nitelikleri insanda, insanın bütün özellikleri Tanrı’da, evrende bir birlik, bütünlük içindedir. Ölüm gerçek değildir, bir değişmedir, bir görünüştür. Bundan dolayı kişinin ölümü yaşamında, yaşamı da ölümündedir. Hallac-ı Mansur bu düşüncesini, çevresinde toplanan büyük bir kalabalığa “Beni öldürün. Beni öldürün, yaşamım ölümümde, ölümüm yaşamımdadır.” Sözleriyle açıklamıştır.
Hallac, Hz Muhammed’in ilahiliği üzerinde ısrarla duran ve Tavasin’de onun ebedi ve ilahiliği açıkça belirten ilk süfilerdendir. Buna rağmen Suni İslam ulamasının boy hedefi olmaktan da kendini kurtaramamıştır. Sünni İslam ulamasını kızdıran ve hatta idamına ferman edilen Hallac-ı Mansur Hz. Muhammed için;
“Hz. Muhammed’in varlığı yokluktan öncedir. Adı ise kelamdan önce gelir. Cevher ve arazlardan önce ve sonranın hakikatlarından önce bilinmekte idi. Ne doğulu ne de batılı bir kabileden gelir.
Hz. Muhammed sürekli olarak sufilerin kalplerini yakan, sönmeyen bir nur’dur. Bütün peygamberler ve veliler “Nur’larını” (bilgilerini) ancak Peygamberlerin Nur’undan alırlar. Onun nur’u kelam’inkinden daha parlak ve daha ezelidir.”
Diğer bir söylenceye göre de:
“Eğer bir gün Hz. Muhammed ile görüşmem nasip olsaydı ona: “Mi’rac gecesinde niçin yalnız kendi ümmetin için mağrifet istedin? Diğer bütün kafirler için de merhamet isteseydin elbette esirgenmezdi derdim.. demiº. Bunun üzerine Rasul-ullah (Hz. Muhammed) in ruhu ortaya gelerek.ona görünmüº ve hiddetle: “ Benim Tanrı iradesinden başka bir şey istememin imkanı var mıydı? ” deyince Mansur niyaz edip özür dilemiş ise de kabul edilmemiş, başın fedası ile sulh olunacağı kendisine söylenmiş. Mansurun idamıda bu nedenle yerine getirilmiş. [vi]
Acaba Halac-ı Mansur’u ölüme götüren, Sunni İslam ulamasının yoğun tepkisini üzerine çekerek işkence ile öldürülmesine fetva veren Hambeli kadısını zorlayan Hallac’ın bu sözleri mi? yoksa Halalc’ı Karmati’lerle ilişkilendirip, isyancı gösterip, halkın gözünden düşürerek ondan kurtulmayaı isteyen Abasi Halife’lerinin hileli oyunları mı?
Karmatiler;
Hemedani Kırmiti, bir İsmaili şeyhinin tavsiyesi ve yol göstericiliği ile geçim sıkıntısını çeken, yoksul, yetiştirdikleri hurmaları boğaz tokluğuna varlıklı ailelere satan, kısacası; düzenden hoşnut olmayan ve Abbasi ve Arap zülmüne karşı olanlanlardan bir güç oluşturdu. Daha sonraları bu güçlerin birliktelikleri sonucu çoğalıp, büyüyerek düzeni rahatsız edecek boyuta gelmeleri ile de
Tatlı dilli olanların dostları, her gün biraz dah artar. 3
Karmati adını aldılar. Diğer bir deyişle Karmati tarikati. Daha sonraları karmati devleti olarak görmekteyiz.
Abbasi Halifeleri’ni, Arap gericilerini ve Sünni İslam ulamasını korkutan ve düzenini rahatsız eden, Karmati İmamlarının neler söylediklerine bakalım;
Karmatiler (Karamita) düzene karşı örgütlenmiş ve hatta Sunni İslamın savunduğu bir kelamı, bir ibadet türünü savunmuyorlar tam tersine “ Bizim kabemiz ve kıblemiz Kudüs olduğundan bütün ibadetlerde oraya dönülür. Dinlenme günü Cuma değil Pazar günleridir.Yılda iki gün oruç tutulur. Bu da Nevruz ve Mihrican günleri uygulanır. İnsanlar arasında her hangi bir fark yoktur. Tüm insanlar eşittir. Tüm insanlar eşit oldukları için mallarıda eşittir”[vii]
“Kur’anın gerçek manasını ancak batini imamlar bilir”
Karmati’ler de kemal, ikinci doğumla gereçekleşir. Alem bir tecelliler bütünüdür ki türlü şekillerde görülür ve görünür. Madde bir hicap (perde) tır. Bu hücap kaldırıldığında kişiyi aşan kozmik bir zihin şuuruna erilir ki işte ikinci doğum budur. Bu doğum, bir kozmik ben’e ulaşma halidir.
İkinci doğumun elde edilmesini sağlayan mistik eğitim (seyrusüluk) Beş müsibetten kurtulmak olarak görülür. İnsanın kozmik ben’e ulaşmasını engelleyen Beş negativite şunlardır: Gök, tabiat, kanunlar, devlet, ihtiyaç, ve zaruret. Beş müsibetten kurtulmak ibadettin de hem amacı hem de kendisidir.
Muhamed Ali es- Suri Karmatiler için şöyle der: Karmati eserlerin bilim ve düşünce üstünlüğü tatışılmaz. Bunu inkar edemeyen iftiracı çevreler Karmati’leri ahlak ve inanç yönünden çamurlama yolunu tutmuşlardır.
Karmati düşünce, Kur’ana bağlı bir sistem geliştirmiştir. Ancak geliştidikleri bu düşüncelerinde Kur’an, alabildiğine sübjektif bir yoruma tabi tutulmuştur. “Karamati te’vil” diyebileceğimiz bu yorum, yer yer Kur’anı tanımaz hale sokulabilmiştir. Çünkü onlara göre; “Kur’anın gerçek manasını ancak batini imamlar bilir”[viii] Karmati hareket gibi muhteşem bir düşünce ve siyaset aksiyonunun kur’an vahyini rahatsız eden bu tavırı, insanlık dünyası için çok büyük bir kayıp olmuştur kanısındayız.
İbni Sina ise; Karmati’lerin sosyal hayatlarına ve yetişme usullerine yönelik olarak şöyle der; Karmatiler, fevkalede iyi yetişen, bunu sağlamak içinde çok okuyan insanlardı. Darulhikme denen medreselerde eğitim görürlerdi. Kitap okuma işini meclis denen yerlerde yaparlardı. Meclislerde her türlü bilim ve felsefe konuşulurdu. Tartışmalar ciddi biçimde yazıya geçirilir, sonra da bu yazılanlar temize çekilerek eser haline getirilirdi. Eser haline getirilmiş bu yazılar ilgili yerlere gönderilirdi.
Meclisler; muhtelif gruplar için ayrı ayrı idi. Bunlar:
1- Büyük ve seçkin dostlar için. 2- Devlet büyükleri ve ileri memurlar için. 3- Sıradan insanlar ve yolcular için. 4- Kadınlar için. 5- Saraylı kadınlar için.
Kısacası; Karmat topluluklar tam saoyalist bir hayat yaşarlardı. Herkes çalışmak zorunda idi. Küçük çocuklar bile en azından ekinlere musallat olan kuşları kaçırmak için çalışırlardı.
Karmati’lerde mülkiyet sadece techizat ve kılıça hastı. Her mıntıkada toplanan nimetleri dağıtan bir görevli bulunurdu. Bu görevliler, yoksulları ve güçsüzleri asla ilgisiz bırakmazlardı.
Karmati toplumun bağlı bulunduğu sosyal, ekonomik ve hukuksal prensipler şöyle özetliyebiliriz.
1. Sosyal gruplar (İşçi, çiftçi, zanatkar, tüccar vs) bir tek bütçeden destek görürdü.
2. Karmati devletine bağlı bulunan her kişi, zekat ve fitre dışında her ay bütçeye 1 dinar vermek
Hakikat yolunda yürümeyenler, daima yarıda kalırlar.
zorundadır. Bunlardan başka sosyal konumuna göre başka vergiler de öderlerdi. Toplanan paralar kamu yönetimince sosyal, bilimsel ve sanai programların uygulanmasında kullanılırdı.
3. Bilge ve eğitim, toplumun tüm katmanları için gerçekleştirilirdi.
4. Toplum bireyleri arasında ruhsal ve bedensel boyutlarda kardeşçe yardımlaşma, dayanışma ve barış esastı. Yönetilenlerin yönetenlerle dostluk ve kardeşlik hisleriyle bağlılığı da bu cümledendi.
5. Kadına hayatın tüm alanlarında erkekle eşit hakları tanınmıştı.
6. Karmati olmayan toplum ve bireyleriyla münasebetlerde, sırların saklanması ve diplomasi kurallarına uygunluk esastı.
Karmatilerde tüm bu prensiplerin uygulanması, İmam’ın görevlendirdiği, eşit hak ve yetkilere sahip 3 kişilik bir dailer komitesince uygulanıp denetlenirdi.
Yukarıad görüldüğü gibi; İslami ulamaya göre yanlış olan, Karmati’lere göre doğrudur. Bu nedenle de Karmatiler islam çevrelerince dinden dışarı, zındık olarak görülmüşler. Absi Halifeleri ve iftiracı islam ulaması bu hınçlarını Hallacı Mansur’un sakalları traş edilip, bir deveye bindirilerek Bağdat sokaklarında halka teşhir edilirek “İşte Karmatilerden biri.” Veya “Karmati Papazını görmek istiyenler gelsinler! ” diye göstermişlerdir.
Bize göre; Hallac-ı Mansur’un asılması ne “Enel Hak” (Ben tanrıyım) sözü, ne de Hz. Peygamber’e yapılan övgü ile birlikte Velilik mertebesinin Nebilik‘ten üstün görülmesi veya Peygamber’in Kelam’dan önce gelmesi ve ne de isyanlara katılmasıdır. Onu idam ettiren sadece ve sadece Abbasi halife’lerinin olumsuz ve keyfi yönetimlerine karşı gelen halk korkusu ve Arap gereciliği ile yobaz Sünni İslam ulamasının bilgisizliklerinden kaynaklanan tutum ve davranışlarıydı.. Bu nedenle dir ki Hallac; düzmece bir mahkeme ile ve de düzmece bir suç ile suçlanmıştır. Şöyleki;
308 (miladi 908) yılında meydana gelen bir kaç ayaklanmalarda Hallac’ın düşüncelerinin kitleyi etkilemeya başladığı açıkça görülüyordu. Keyfi idareden rahatsız olan toplum patlamaya hazır bir çıban gibiydi. Abbasi sarayı bundan çok rahatsızdı. Çünkü ardı arkası kesilmeyen isyanlar başlamıştı. Saraya yakınlığı ile bilinen ve Hallac’ı Mansur’a içten içe hınç duyan Hamid; Hallac’ın daha fazla yaşatılmasının sarayın geleceği için bir intihar anlamına geleceği fikrinde israr ediyordu. Gerçektende başını Hambeli gurupların çektiği bu isyanlar, Hallac-ın alehine olmuştur. Onu tehlikeli gösteren deliller halinde kullanıldı.
Hamid; mahkemede esas alınmak üzere “Peygamberlik ve ilahlık adia etmek”idi. Bir de “Sidiğini şifa diye sunmaktan” Hulul (Allahın kullarının vucüduna girmesine) kadar her türlü suç isnat edilerek yargılanmak istendi. Bu idiaların gerçekçi göstermek için de Hallac, bu idaalara uygun bir fıkıh geliştirmiş olmakla suçlanıyor ve hatta Ben Tanrı’yım diyen Hallac’ın peygamberler atadığı da öne sürülüyordu. Hallac; tüm bu saçma sapan suçlamalara kısa ve net olarak söyle diyordu; “Allahlık veya peygamberlik iddiasından Allah’a sığınırım. Ben, Allah’a çokça ibadet eden, oruç tutan, onu her an anan birisiyim. Hepsi bu”[ix]
Hamid; Hallac’ın ölümüne her ne şekilde olursa olsun karar vermek üzere, mahkeme reisliğine Maliki mezhebinden ünlü kadı Ebu Ümer Muhammed b. Yusuf el Hammadi, mahkeme üyeliklerine de; Hanefi mezhebinden Ebu Cafer Muhammed b Ahmed el-Enbari et Tenuhi ve
Azim ve sebat en büyük yardımcıdır.
Ebu Hüseyn Ömer b. Malik ei Şeybani getirildi.
Mahkeme; yukarıda isnat edilen suçları bir tarafa bırakarak Hallacı “Zındıklıkla “ suçluyordu. Çünkü Hallac’ı asmanın tek yolu buydu. Çünkü Maliki mezhebine göre Zındıklığın tövbesi kabul olmaz. Öyle ise diğer mezheplece af edilmesi mümkün olsa da Maliki mezhebine göre af edilemez. Bununla yetinmeyen mahkeme reisi bir İsfahan fakihi olan İbni Davut ez Zahiri’nin Hallac’la ilgili şu görüşlerini rehber alıyor. “ İbni Davud el-Zahiri; “ Eğer Allahın Hz. Muhammed’e indirdikleri doğru ise Hallac’ın söyledikleri yanlıştır. Sonuç olarak, Hallac ölüme gönderilmelidir”
Hallac, tüm bu haksız suçlamalara karşı artık kendisini savunmanın boşuna olduğunu anlamış ve kendisini yargılayan kadılara dönerek; “Canıma kanıma dokunmanız haramdır. Dinin mubah saydığı yorumlarımı tevil ederek benim alehime kullanmanız helal değildir. Ben; dini İslam, tavrı sünnet olan bir insanım. Bunu gösteren kitaplarım çarşı-pazarda herkesin elindedir. Allahtan korkun da benim hayatıma kast etmeyin” Hallacın tüm bu feryadı boşunaydı. Çünkü ferman çok önceden verilmişti.
Hallac’ın idam kararı üzerine halifenin yanında mabenci olarak görev yapan Hallac’ın dostu Nasr el Kusuri Halife’nin annesine şunu söyledi; “Bu masum insanın ölüm fermanını tastiklemesi durumunda oğlunuzun başına bir bela geleceğinden korkuyorum.
Hallac-ı Mansur’un söylemleri Sünni İslam çevrelerince fırtınalar kopardığı gibi, İslam’a dayalı devletleri ve bu devletlerin başında bulunanların da korkulu rüyası durumuna gelmiştir. Prof. Yaşar Nuri Öztürk Hallac-ı Mansur için şöyle diyor:
“ Yeni oluşların rüyalarını gören ruh yeni istrapların kabuslarına gögüs germeye hazır olmalıdır. Çünkü her büyük aydınlık, yaratıcı ruhta bazı fanilikleri yakarak beşlenir. İstırap, işte bu yanmanın getirdiği acıların genel adıdır.Hallac bu istırabı ve acıyı duyan ve yaºayan ölümsüzlerdendir.”
Özellikle de kendisini dinlemediği için Hallac’ı sehirbazlıkla suçlayan süfilerin önderi/piri Cüneyd el- Bağdadi’de bu bilge, bu kamil insan için şöyle diyor:
“Artık o, sedece kendi benliğine güvenip dayanacak bir aşamaya girmiş bulunuyor.”
“Enel Hak” için kim ne söyledi; Hallac-ı Mansur denince akla “Enel Hak” sözü gelir. Tasavvuf’ta Hallac-ı Mansur bu sözü ile öne çıkmış bu nedenle de Sunni İslam ulamasının şimşeklerini üzerine çekmiş bir hayli düşman edinmiştir. Bu söz ayni zamanda Hallac’ın düşünce dünyasının esasını, kişiliğindeki hakim öğeyi ve tarihteki yerini belirlemektedir.
Hallac-ı Mansur; Enel Hak; “Ben tanrıyım” sözünü şöyle açıklar; “ Halk’ta yer alan Hak unsuru dolayısıyla Hak, halk’la aynıdır. Bir başka yerde şöyle diyor; “ Ben Hakk’ım, zira ben hiç bir zaman Hakk’la hak olmaktan vaz geçmedim”
Yine başka bir yerde de Allah’a yönelerek şöyle diyor; “Seninle benim aramda İllahlık ve Rablik(el-ilahiyye ve’r-rubiyye) yoktur. Ey ben olan O, ve ben O’yum. Zamandanlık ve ezelilik bir yana, benim benliğim ve senin O’luğun arasında hiç bir fark yoktur.”
Vicdanınız temizse özgürsünüz demektir. 6
Sunni İslam ulaması, Hallac-ı Mansur’u din adına yargılarken, çıkarlarını ve geleceklerini
düşünerek, zamanın egemen güçlerine hoş görünmek pahasına ya gerçekten onu anlamamışlar veya anlamak ismemişler. Sunni ulamanın bu konumunu daha sonraları Hallac-ı Mansur’un asılmasını yanlış gören Mutasavvıf, şaiir M. İkbal ve bir çok tesfir ve vıkıh yazarında görmek mümkündür. Tüm Suni İslam ulamasının bu yanlışlarına rağmen gerek Hallac döneminin şair, düşünür, bilim adamı, teolaog, sufi, mutasavvıf ve gerekse sonraki kuşak Hallac- Mansur için şöyle derler.
Büyük mutasavvıflardan Genguhi şöyle der;
“Enel Hak diyen Dost’tur, ben değilim!
Bu budala insanlar Hallac-ı darağacına asıp öldürdüler; eğer ben orada olsaydım, onu asla öldüremezlerdi.”
Kendisine Hallacın ruhunu temsil ediyor denilen mutasavıf Saçal; ,
“Şu son devrin Mansur’u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembölü haline gelmiştir.”
“Aşıklar her saat darağacına meyleder, Çünkü Mansur’u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır” diyor ve devamla;
Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır.
Dar ağacı her şeyden evvel, aşıkların zihnetidir...
Darağacı, aşıkların gelin yatağı haline gelir...
*** *** *** *** ***
Enel Hak sözünü söylerken...
Dostun ellerini düşünerek kendimi öldürtürüm...
*** *** ** *** ***
“Her kim ki Hallac libasında geldi,
“Ölümünde” sözünde ebedi hayat buldu.
Akibeti bakamında Hallac-ı Mansur ile ayni olan Alevi Ulusu Seyid Nesimi şiirlerinde, deyişlerinde “Enel Hakk’ı” şöyle işliyor;
Sırr-ı Enel Hak söylersem
Alemde pinhan gelmişem
Hem Hak derim Hak bendedir
Mem batini insan gelmişem.
*** *** *** ***
Dara çıkmak bu fena darda Mansur’a düşer
Ol Enel Hak diyenin Sırrını dava ne bilir! .
** *** *** *** ***
Küllü yer gök Hak oldu mutlak
Söyler def u ceng u ney Enel Hak
Büyük işler ancak ortak çalışma ile olur. 7
Yanağında ayan oldu Enel Hak
Kaçan süret olur gözgüde mestür
Ne gayretli Enel Hak’tır bu yarap
Ki Mansur’u asar hem dare mansur.
Şah Latif ise, Hallac için şöyle diyor:
“Hallac, yalnız cefakeş aşık değil, ayni zamanda bütün eşyada mevcut bulunan ilahi hakikatin sembölüdür.”
Şah Latif bir şiirinde;
Su, toprak, ırmak: Bir tek feryat!
Ağaç, çalı, bir çağırış: ‘Enel Hak! ’
Bütün eşya ıstrabına layık hale gelmiştir.
Hepsi binlerce Mansur’dur
Hangisini darağacına çekeceksin?
“Enel Hak Çağıruben dara geleyim mevlam! ” diye yakaran ve: “ Bir ben vardır bende benden içeru” diyerek Enel Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus İmre’de divanında:
Mansur eydur Enel Hak dil suretun oda yak
Dinüz dara gelsunler ben darı kurup geldim.
*** *** *** *** ****
Bin yıl toprakta yatsam hiç komayan Enel Hakk’ı
Ne vakt gerek olur ise nefesin uru gelem
*** *** *** *** ***
Dem urmaz idi Mansur tevhid-i Enel Hak’tan
Aşk darına dost zülfü asmıştı beni uryan
*** *** *** *** ***
Pir Sultan Abdal kendisinin idamına karar verildiğini duyduğu zaman “ber dar” olmak yani Hallac gibi öldürülmek deyimini kullanıyor ve;
Hızır paşa bizi berdar etmeden
Açılan kapılar şaha gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar şaha gidelim.
Zeki Eyuboğlu’nun Tarikatlar adlı eserinde belirttiğine göre;
Hallac-ı Mansur’un Yeni –Platonculuk’tan esinlenen düşüncelerine göre “evren” yaratılmamıştır, bir ışık kaynağı olan Tanrı özünün yansıması sonucu oluşmuştur. İslam dininin ileri sürdüğü yaratış-yartılış olayı yanlış anlaşılmıştır. Tanrı’dan başka bir varlık olmadığı için “yaratılmış nesne” den söz edilemez. Yatılmış nesne, tek varlık olan Tanrı
Fazilet kıralların en büyügüdür. 8
Karşısında ikinci bir varlığın bulunduğunu ileri sürmektir. Bu da tanrısal öze aykırıdır., iki ayrı varlık olduğunu söylemektir.[x]
Hallac; bunları söylerken, insanın değerli ve kutsal bir varlık olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Hallac’ın benimsediği Tasavvuf anlayışına göre, ahlakın temeli sevgi ve saygıdır. İnsanın gönlü ‘Tanrı Evi’ olduğuna göre ona saygı duymak, sevgiyle yaklaşmak gerekir. Birbirini incitmek, birbirine karşı kötü davranmak, yalan söylemek, haksızlık yapmak, suç işlemek, hırsızlık yapmak, sagısızlık yapmak insana yakışmaz. Bu eksik eylemlerin kaynağı tanrısal sevgiden yoksun kalmaktır.
Hallac-ı Mansur için kim ne söyledi:
Vasiti, Hallac için şöyle der; “ Benim gözümde o Kur’anı ezberlemiş ve manasını kavramış bir insandır. Fıkıhta üstat, hadis ve rivayet ilminde bilgin, yıl boyu oruç tutan, geceler boyu namaz kılan bir süfidir. Öğüt verir, ağlar, bazen de anlayamadığım sözler söyler. Ben onun küfrüne de hüküm veremem”
Mısırlı Zeki Mubarek de şöyle der; “ Eğer Muhiddin İbn Arabi ebedi semböllerin arkasına sığınmasaydı onu da Hallac gibi katlederlerdi”
Öğrencisi ve müridi olan Şibli şöyle der;
Hallac’ı, idamından sonra rüyamda gördüm. Ve onu sordum:
Allah sana nasıl muamele etti? Dedi:
‘Beni bir misafir gibi karşıladı ve bana ikramda bulundu.
Seninle ilgili olarak diğerlerine nasıl davranacak? diye sordum. Dedi:
“Onları da affedecek. Bana marhametli davrananları, Allah için merhametli davranmayanları yüzünden; bana düşmanlık edenleri de Allah için düşmanlık ettikleri için”
Şibli sözlerine devamla;
“Ben ve Hallac aynı şey idik; beni divaneliğim kurtardı, onu aklı batırdı. Ben ve Hallac ayni şey idik. Ne var ki o sırrı aşığa vurdu, ben sakladım”
Hallacı Mansur’u sehirbazlıkla şuçlayanlara en iyi yanıtı, süfi düşüncesinin önde gelen isimlerinden Hucviri Keşful -Mehcup adlı eserinde Hallac ile ilgili bölümde yer vermiştir. Hücviri şöyle der; “ Hallac, yüce hal sahiplerindendi....O, asıl ve esas yönünden terk edilmemiştir... Bu Hakk erini büyücülüğe nisbet edenlerin iddiaları tutarsızdır... Hallac, namaz kılmış, zikirle meşgul olmuş, çokça oruç tutmuştur... O halde ondan zuhur eden şeylerin keramet olduğu kesindir.”
Ebu Said ibn Ebil Hayr Hallac’tan söz ederken şöyle der; “ Hüseyin b. Mansur, yükseklerin en yükseğinde idi. Doğu ile batı arasında hiç kimse, bu tevhid vadisinde onun gibi dolaşamadı.”
Mevlana Celaleddin Rumi; Mesnevisinde; Hallac’a doğrudan veya dolaylı atıf yapan, hayranlık ve saygı ifade eden sözlerinden yalnız birini buraya almayı yeterli buluyorum. Mevlana “Gerçeği, işaretle anlatan Hallac’ı halk darağacına çekti. Hallac sağ olsaydı, sırlarının büyüklüğü yüzünden o beni darağacına çekerdi.”
Mevlana’nın oğlu sultan Veled’te şöyle der;
“Tanrı doslarını tanımak, Tanrı’yı tanımaktan daha güçtür. Hallac-ı Mansur’u o çağın bilgin ve velileri
inkar ettiler. Onu öldürmeğe azmettiler. Hepsi o asılsın diye fetva çıkardı. Sonunda o büyük insanı astılar. Astıktan sonra da cesedini yaktılar. Alemde ondan bir eser kalmasın diye, yanan cesedin küllerini de nehre attılar. Her ne yaptılarsa yine “Enel Hak” yazmıştı. Bu gördükten sonra herkes
Eğer faziletiniz yoksa yratınız. 9
yaptığına pişman oldu. O günden beri Hallac’ın adı anılmaktan hiçbir öğüt meclisi renklenmez. Onu kıyamete kadar öveceklerdir.”
Kadiri tarikatının piri Abdülkadir Geylani
“Hallac çok zor durumdakaldı. O zamanda elinden tutacak kimse de yoktu. Eğer ben onun zamanında yaşamış olsaydım, onun elinden turardım”
Ve yíne; Hakk’ı bilenlerden biri dava ufkunda Enel Hak kanatlarıyla yükseldi de sonsuzluk bahçesinin dostsuz, sakinsiz olduğunu gördü. Ona dendi ki: ‘ Senin durumundakilerden gayrısının anlamayacağı bir dille konuştu.”
Hallac’ı Mansur’un savunduklarından pekte hoşlanmayan süfi Alaudedevle es-Simnai şöyle nakleder
“ İbret için Hüseyin b. Mansur’un mezarına gittim. meditasyonnum sırasında ruhunu yükseklerin en yükseğinde gördüm. Şöyle yakardım: ‘Rabbim, bu ne haldir ki Firavun: ‘Ben en yüce rabbinizim’ ve Hallac: ‘Ben Hakkım’ dedikleri ve ikisi de Allahlık iddia ettikleri halde Hallac, yücelerin yücesinde. Firavun ise cehennem çukurunda. İçimi ilham edilen bir ses şöyle dedi: ‘Firavun hep kendini görerek öyle dedi, Hallac ise bizden başkasını görmediği için Enel Hak dedi” [xi]
Hallac’ı destekleyen onun görüşlerini her zaman savunan halveti süfilerinden Sandiyuni şöyle der; “ Hallac, bilginlerin gerçeği fark edenlerince. Veliliği ve Allah’ı bilmekteki kudreti üzerinde ittifak edilen biridir. Bunun dışında ona isnat edilenler iftira ve yalandır. Onun sadakat ve veliliğine inanmak bir borçtuır. O, Hak yolunun temel insanlarından biridir; Mislümanların önderlerindendir. Bazı düşmanlarını İblis kandırdı ve ona iftira ve işkence ettiler.”
Hallac-ı Mansur’un etkilerinin genişlik ve derinliklerindeki temel sebeplerden bir de sufiliği politik bir aksiyon, söylem ve güç olarak sosyal arenaya çıkarmasıdır. Hallac, inandıklarını savunduğu için idam edilerek bedel ödemiştir. Ama bu idamı veya Hallac’ın idam edilerek ortadan kaldırılması, sufiliği izbelere habseden kapıdaki kilitin de düşüşü olmuştur. Yani Hallac, ölümüyle hiç bir şey kaybetmemiş aksine milyonların ardından gelmesini sağlayarak kendisinin de “insan ölmez, ölüm olarak görülen bir dönüşümdür” dediği gibi onu ölümsüzleştirmiştir.
Massingnon şöyle der; Hallac sayesindedir ki ölümü düğün yani Allah’a varış, sevgiliye vuslat telaki eden anlayış sufi ekollerinin
tümüne, adeta bir ortak imam gibi girdi.[xii] Sufiler zafer sarayına Hallac’ın kanı hürmetine girdiler. Bunun uzantısı olarak darağacı, sonsuzluğu kucaklamış aşkın sembolü oldu. Sadece zülme uğrayarak katledilen şehit sufiler değil, nefsini öldürerek sosuzlukla arasındaki perdeyi kaldırmayı deneyen süfiler de Dar’ı Mansu (Hallac’ın idam edildiği darağacı) deyimini kullanmışlardır.
Seven ben, o sevilen de ben
Bir bedene girmiş iki ruhuz.
Hallac-ı Mansur’dan:
Fakir, Allan’tan başka her şeyden müstağni olan ve yalnız Allah’a bakan kimsedir.
Yüksek ahlak, Hakk’ı tanıdıktan sonr, halktan gelen eza ce cefanın insana tesir etmemesidir.
Tevvkkül, bir şehirde yemek yemeye senden daha müstahak olan birisinin bulunduğunu bildiğin zaman, yemek yememendir.
Kunuşan diller, susan kalplerin helakidir.
Sözler ve sohbetler illetlere. Fiiller sirke bağlıdır. Allahise ise cümlesinden müstağnidir.
Mürid tevbesinin, mürad ise arınmışlığın gölgesindedir.
Müridin cehdi kefşini, müradın keşfi cehdini geşmiştir.
Kişinin vakti, bağrındaki deryanın incisidir; yarın kıyamet günü bu incileri mahşerin zeminine çarparlar.
İyi yaradılışlıolmak esenliktir: 10
Dinyadan geçmek nefs zühdü. Ahiretten geçmek ruh zühtüdür.
Erkeklerin yüz boyası onların kanlarıdır.
Aşk’ta kılınan iki reket namazın abdesti ancak ve ancak kanla alınırsa sahih olur! Hallac-ı Mansur ile ilgili bu kısa araştırmayı Yüne Hallacı’ın bir şiiri ile noktalayalım.
Şu bedenden sana makam.
Candır Senden başkasına yer yo gönülde
Seni saran; ruhum, cildim, kanımdır
Ne yaparım ayrı düşersek. Söyle! ?
*** *** *** ***
Ey! Duyur doslara, çabuk haber ver!
Paröalandı yelken. Çöktü sefine
Deniz ortasında kaldım perişan
Gün olur Mansur’u berdar ederler
Göründü gözüme salibden nişan
Ne bahta var bana, ne de Medine
*** *** *** ***
Seven ben, o sevilen de benim
Bir bedene girmişiz iki ruhuz biz
O diye gördüğün benim bedenim
Bana bak, onu gör; hep ayni şeyiz!
HARAMİ[email protected] PATİ[email protected]
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1908-1987)
1929 Simone de Beauvoir, Fransız varoluşçuluğunun baş temsilcisi Jean-Paul Sartre ile tanışır.
1935 Amerikalı antropolog Margaret Mead Üç İlkel Toplumda Cinsiyet ve Karakter üzerine incelemelerini yayınlar ve bu eserinde erkek ve dişi karakter çizgilerinin göreceli olduğunu kanıtlar.
1939 Hitler Polonya'yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı'nı başlatır. Fransa ve İngiltere Almanya'ya savaş ilan ederler.
1940 Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre Fransız direniş hareketinin üyeleri arasındadırlar.
1949 Simone de Beauvoir'in kitabı Le Deıocieme Sexe (İkinci Cinsiyet) yayınlandığında sert tartışmalara yol açar.
1963 ABD'de Betty Friedan'ın The Feminine Mystique (Kadınlığın Gizemi) yayınlanır. Bu kitapta kadınların ev işi ve çocukların tek yazgıları olduğuna neden ve nasıl ikna edildikleri anlatılmaktadır.
1968 Paris'te ve Almanya'nın birçok kentinde öğrenci hareketleri başlar.
1968 Kadınların Kurtuluşu (yani feminizm) hareketi ABD'de yayılır. Simone de Beauvoir'ın İkinci Cinsiyet kitabından esinlenen bir harekettir bu.
1970 Bu yıldan itibaren Fransa'da Kadının Kurtuluşu Hareketi adında bir örgüt faaliyete geçer.
1971 Nisan ayında kadın hareketleri tarafından hazırlanan bir itirafname Fransa'nın ileri gelen (aralarında Simone de Beauvoir'ında bulunduğu) 343 kadını tarafından imzalanır: 'Kürtaj Yaptırdım'', Nouvel Obseıvato^'de yayınlanır. Bu kampanyanın kıvılcımı Almanya'ya sıçrar. Aynı yıl 375 Alman kadını Stern dergisine 'Kürtaj yaptırdım' itirafında bulunurlar. 'Madde 218' ile Alman kadın hareketi yeniden ayaklanır.
'KADIN OLARAK DÜNYAYA GELİNMEZ, KADIN OLUNUR.'
'İyi niyetli, gayretli ve aşırı dindar.' Simone de Beauvoir, Kadınlığımın Hikâyesi başlıklı anılarının son cildinde kendi çocukluğunu böyle anlatır.
Hukukçu olan babası, Simone ve ondan iki yaş küçük kız kardeşi Helene'e titiz bir eğitim imkânı sağlar. İki kız da Paris'teki Katolik kız okulu 'Cours Desir'e giderler. Simone iyi bir Katolik'tir. Annesi ile birlikte dua eder ve devamlı olarak ayinlere ve Komünyon'a katılır, günah çıkartır. Okulda örnek öğrenci olarak gösterilir: Uslu, küçük bir kız. En sevdiği uğraşı okumaktır. Babası da bu konuda onu destekler. Fakat eline aldığı kitaplar anne ve babasının seçtikleri kitaplardır: Simone, 'iyi aile kızıdır'.
Hayır, kız çocuk olarak mağduriyet duygusuna kapılmış değildir. Fakat, kız kardeşi ile bebeklerle oynarken asla bir ev kadını olmayı istemez. Ana olarak, her gün yaşadığı gibi, bir kadının 'binlerce zahmetli görevi' vardır. En iyisi ben öğretmen olayım, diye karar verir çocukken. Büyük zevkle kız kardeşi 'Poupette'e okumayı, yazmayı ve hesap yapmayı öğretir.
Uzun dalgalı saçlarıyla Simone güzel bir kızdır. Ufak tefek şımarıklıkları aile içinde hoş görülür. Sevilir ve beğenilir. Daha sonra çocukluğunu anımsarken, bu güven duygusunun, sıcaklığın ve çocukluğunda kendisine verilen önemin ilerideki gelişmesinde önemli olduğunu söyler.
Simone'un babası Birinci Dünya Savaşı'nda askere alındığında, bu olay onu çok etkiler. Küçük örnek kız Simone, Bir Genç Kızın Anılarında babasının ne denli katıksız milliyetçi olduğunu nasıl kanıtladığını anlatır: Üzerinde 'Alman Malı' yazılı bir oyuncak bebeği ayaklan altına alarak çiğnemekle...
Küçük Simone'a, Tanrı'nın Fransa'yı kurtarıp kurtarmamasının onun uslu ve dindar olmasına bağlı olduğu açıklanır. O yüzden özellikle savaş yıllarında erdemli olmaya özen gösterir. Yeryüzündeki babasını, gökyüzündeki babasını ve vatanını, hepsini memnun etmek ister. Böyle yetiştirilmiştir ve buna karşı koymak için de bir neden göremez. Genç yaşamında Simone'un 'uslu kız' rolüne gölge düşüren ilk insan Zaza adlı aynı yaşta bir kız olur.
Zaza: Günün birinde 10 yaşındaki Simone'un sınıftaki sırasına, yeni gelen kısa saçlı, esmer bir kız oturur. Diğer sınıf arkadaşlarıyla çok az teması olan Simone yeni sıra arkadaşından çok hoşlanır ve ona karşı fanatik bir yakınlık gösterir, 'Öğretmenlerle nasıl konuştuğuna şaşırmıştım. Diğer kız öğrencilerin aynı tip seslerinin karşıtı olan doğal bir tarzı vardı... Kanunlara, klişelere, önyargılara boyun eğmeme rağmen, yeniyi, kendiliğinden olanı ve kalpten geleni seviyordum. Zaza'nın canlılığı ve bağımsızlığı, ona olan hayranlığımı daha da pekiştiriyordu.'
Anılarının birinci cildinde Zaza ile aralarında başlayan arkadaşlığı böyle anlatır. Son cildinde ise yeniden bu konuya değinir, 'Özellikle Zaza sayesinde yüceltilmiş burjuvazinin nasıl nefret edilecek bir şey olduğunu keşfettim. Bu kesime karşı her durumda karşı çıkabilirdim, ama maneviyatım yanlıştı, boğucu bir uyumculuğum, kibirliliğim ve etkisini sadece yüreğimde değil gözyaşlarımda da gösteren sıkıcı bir baskıyla yetişmişliğim vardı. Hastalık derecesinde kibirli bir şekilde düşmanca güçlere karşı koyma eğilimim vardı. Fakat Zaza'ya olan hayranlığım buna engel oldu. O olmasaydı belki daha 20 yaşındayken dostluğa ve sevgiye duyarlılığı, yani bu duyguları uyandırabilen tek uygun tavrı benimsemek yerine, sürekli kuşku duyan ve hayatı kendisine zehir eden biri olurdum herhalde...'
Simone Zaza'yı kazanmaya çalışır. İki kız arasındaki dostluk, 'ruhsal alışverişin ve her gün birbirini anlamanın zevki'ni tattırır. Ve bu da Simone'un evdeki cici kız rolünü kaybettiği zamanın tam ortasına denk düşer. Fransızların bu yıllar için dediği gibi, çocukluktan gençliğe geçilen 'nankör dönem'e girmiştir.
Simone'un sivilceleri vardır. Vücudu değişime uğramaktadır. Bir aile toplantısı nedeniyle vücudu bandajlanır, çünkü aslında çocuksuluktan öteye gitmeyen göğüsleri yeni elbisesi altından gerekmeyecek şekilde belli olmaktadır. Babası en büyük kızının salak gibi, sıkılgan bir şekilde ortaya çıkmasından dolayı düş kırıklığına uğrar. 'Kadınlarda güzellik ve zarafet arardı babam,' der Simone. Fakat kendisi o yıllarda, küçük bir kız ile bir kadın arasında kalmış, son derece mutsuz bir yaratıktır sadece.
Bu zaman içinde tek tesellisi Zaza ile olan arkadaşlığıdır. Evde anne ve babasıyla ilişkisi gittikçe zorlaşmaktadır. 'Bu böyle yapılır' ve 'bu yapılmaz', Simone'un annesinin ağzından düşmeyen iki cümledir. Ayrıca annesi onun tüm mektuplarını da okur. Öteden beri Simone'un okudukları sürekli denetlenir ve genç kızın herhangi bir yere yalnız gitmesi söz konusu bile olamaz. Simone henüz karşı çıkmasa da, düşmanca hisler beslemeye başlamıştır.
Baba evindeki zincirlerini kıran ilk ve en önemli değişimi on dört yaşındayken yaşar: İnancını yitirir. Katolik kilisenin kurallarına yıllarca nasıl uyduysa, şimdi aynı şekilde şartsız olarak bu inancı reddetmektedir. Ve bunda ısrar eder, 'İnançsızlığımızdan hiçbir zaman kuşku duymadım,' diye vurgular durmadan. Zaza ile gelecek üzerine uzun sohbetler yapar. Zaza daha sonra çocuk sahibi olacağına inanmaktadır. Simone şaşırmıştır!
'Çocuk sahibi olmak, onların da çocuk sahibi olması; sonsuza kadar hep aynı nakaratı tekrarlamak demek...' Fakat Simone sürünün dışında kalmak ister. 'Ben ünlü bir yazar olmak istiyorum,' diye yazar on beş yaşındayken bir sınıf arkadaşının hatıra defterine. Yazmak onun için 'ölümsüz olmak' demektir. 'Beni seven bir Tanrı yoktu artık. Fakat ben milyonların kalbinde bir alev gibi yanmaya devam edecektim.'
Genç Simone'un özelliği, tüm düşüncelerinin sadece kendine özgü sorunları etrafında dönmesidir. Ergenlik çağında seçme ve seçilme hakkı elde etmek için mücadele eden kadınları duyar. Fakat bu onu ilgilendirmez. Kadınların sorunları onu kesinlikle ilgilendirmemektedir. Kendisini ayrıcalıklı olarak görür. Alışılmış kadınlardan başka olduğu için, kendisini ezdirmeyecektir.
Bu görüşü daha uzun yıllar etkinliğini korur. Babası mesleki planlarına destek verir. Sık sık kızlarına şöyle der: 'Sizler belli ki evlenmeyeceksiniz. Çeyiziniz de yok. Bu da çalışacaksınız demektir.' Simone ancak saygın bir işte çalışmaya kendisini adayabilecektir.
1925'te liseyi bitirdikten sonra Neuilly'de Sainte-Marie Enstitüsü'nde filoloji, Katolik Enstitüsü'nde matematik, sonra da Sorbonne'da felsefe öğrenimi görür. Hâlâ evde oturmaktadır ve parasal olarak ailesine bağımlıdır. Annesi hâlâ ne giymesi gerektiğine karar verir ve öğrenimini bitirmesinden bir yıl öncesine kadar bir erkek eşliğinde dışarıya çıkmasına izin verilmez. Hele yalnız başına kat'iyen. Yaşamının akışı kontrol altındadır. Kendisini kafeste hissetmektedir. Yirmi yaşındayken günlüğüne ümitsiz bir durumda şunları yazar:
'Böyle devam edemez! Ne istiyorum ben? Ne yapabilirim? Hiçbir şey ve yine hiçbir şey. Kitabım? Kendini beğenmişlik sadece. Felsefe? Yeterince okudum. Aşk? Bunun için çok yorgunum. Ve üstelik daha yirmi yaşındayım ve yaşamak istiyorum! ' Bir Genç Kızın Anıları'nda 'burjuva' olarak yetiştirildiği dünya görüşünden kopuncaya kadar sürdürmek zorunda kaldığı zorlu savaşı anlatır.
1929, onun için önemli bir yıl olur. 21 yaşında felsefe diplomasını alır ve elli yılı aşkın bir süre hayat arkadaşı ve meslektaşı olacak Jean-Paul Sartre ile tanışır. Ve Zaza'yı kaybeder. En iyi arkadaşı ölmüştür. Hangi hastalıktan öldüğü tam olarak açıklanmaz. Simone, Zaza'nın her şeye egemen baba evine karşı verdiği kahredici -kendisinin de uzun yıllar çektiği- savaşımdan dolayı tükenip yaşamını yitirdiğinden emindir.
Simone de Beauvoir'ın Jean-Paul Sartre ile ilişkisinde birçok şey Zaza ile arasındaki ilişkiyi anımsatır. Kendisi gibi felsefe öğrenimi gören Sartre'ı, bitirme sınavlarına hazırlık döneminde tanır. Kısa bir zaman sonra şunu anlar: 'Sartre on beş yıl önce arzuladığım ve kendime vaat ettiğim insandı. Büyülendiğim her şeyin bir nevi tecellisi olan insanın ikiziydi. Onunla her şeyimi paylaşabilirdim.' Sömestr tatilinde Sartre onu taşrada ziyaret eder.
Simone bu konuda, 'Ağustos başında ondan ayrıldığımda, hayatımdan bir daha çıkmayacağını biliyordum,' der. İkisi de üniversitede kendilerine felsefe dersi verme yetkisini tanıyan 'agregation' denen bir tür sınavı birlikte geçerler. Tanışmalarının başında burjuva aile hayatından vazgeçip ayrı oturmaya karar verirler. Çocuk yaparak birbirlerine bağımlı olmak istemezler. Kurdukları ve 1980 Nisan'ında Sartre'ın ölümüne kadar süren ilişkileri efsaneleşmiştir.
Entelektüel alanda da, onlar kadar birbirini tamamlayan bir çift yoktur. Yazdıklarını birbirlerine değerlendirtmeden yayınlamamışlardır. Her gün saatlerce konuşmalarına rağmen, elli yıl boyunca sürdürdükleri yaşamdan sonra bile birbirlerinin fikirlerini almaya ihtiyaç duymuşlardır.
'Onun, hayatımda hiç kimsenin giremeyeceği bir yeri var,' demiştir Sartre, Simone hakkındaki bir röportajda. 'Birbirimizle tamamen aynıyız. Başka türlü beraber olamazdık. Öyle bir kadın buldum ki, benim gibi bir erkeğe benziyor. Bana göre kadının gerçek yeri budur.' Simone de Beauvoir da, onun için şöyle der: 'Benim ona yardım ettiğim gibi Sartre da bana yardım etti. Fakat ben sadece onun sayesinde yaşamadım.'
Buna rağmen Beauvoir bugüne kadar hep 'Sartre'ın hayat arkadaşı' olarak nitelenmiştir. Sartre'ı, Beauvoir'ın hayat arkadaşı olarak adlandırmak kimsenin aklına gelmemiştir.
Simone de Beauvoir 1943 yılında ilk romanı Konuk Kız'ı yayınladığında öğretmenliğe son verir. Daha sonra serbest yazar olarak yaşar.
1946'da, yaklaşık yirmi yıl sonra yeni feminizmin ayak basabileceği zemini oluşturan bir çalışmaya başlar. İkinci Cinsiyet (Le Deludeme Sexe) adını verdiği ve 'bunun üzerinde çalışırken çevremdeki her şey değişikliğe uğruyordu,' dediği bir kitap yazar. Kırk yaşına merdiven dayadığı bu zamana kadar toplumumuzda bir kadın olarak, kendi durumu hakkında hiç düşünmemiştir. Mesleği gereği saygınlar arasında yer alır. Kendisini erkekler tarafından benimsenmiş hisseder. Ve kendisini istisna bir kadın olarak kabul eder. 'Buna rağmen bir erkek gibi yetiştirilmediniz,' der Sartre ona; 'bunu tam olarak araştırmak gerek.'
Simone de Beauvoir her şeyi dikkatle araştırır ve bir keşifte bulunur: 'Dünya bir erkekler dünyası. Gençliğim efsanelerle, erkekler tarafından yaratılmış efsanelerle beslenmiş. Ve ben sanki bir erkekmişim gibi, buna hiçbir şekilde karşı çıkmamışım.'
İlgisi öylesine büyüktür ki, kadın cinsiyle ilgili efsaneleri daha yakından incelemeye karar verir. 1946 Ekim'inden 1949 Haziran'ına kadar bu kitap üzerinde çalışır, 'İnsanın kırk yaşında birdenbire daha önce görmediği ve gözüne çarpmadığı bir dünya görüşünü keşfetmesi tuhaf ve heyecan verici. Kitabımın açıklığa kavuşturduğu yanlış anlamalardan biri, benim kadınla erkek arasındaki her türlü farkı inkâr ettiğime inanılmasıdır. Tam aksine. Yazarken cinsiyetleri neyin ayırdığını anladım. Bu farklılığın doğal koşullardan değil, kültürel koşullardan kaynaklandığını savunuyorum.'
Simone de Beauvoir'ın çalışmaları sırasında gördüğü gerçek bir cümleyle açıklanabilir: 'Kadın olarak dünyaya gelinmez, kadın olunur.' Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet'} kesinlikle bir iddialı yapıt olarak yayınlamamıştır. Bu çalışma aslında tamamen entelektüel ve kuramsal bir çalışmadır. Kitabın yayınlanmasından sonraki sert tepkiler ve bayağı suçlamalar onu daha da fazla şaşırtır. Tatminsiz, frijit, erkek düşmanı, sevici olduğu, yüz defa kürtaj yaptırdığı, hatta sakladığı bir çocuğu olduğu gibi suçlamalara maruz kalır. İlerici olarak bilinen bir üniversite profesörü kitabı okurken fırlatıp atar.
Zihinleri karıştıran gerçek, Simone'un konularına soğukkanlı, tarafsız ve rahatça yaklaşmasıdır. 'Yaralı bir ruhun kızgınlığını, feryadını daha duygusal bir yaklaşımla algılayabilirlerdi. Fakat benim tarafsızlığımı bağışlamıyorlar, aksine tarafsızlığımı anlamıyormuş gibi davranıyorlar.'
Simone de Beauvoir kitabını bir ümitle bitirir; 'erkeğin görevi mevcut dünyadaki özgürlük imparatorluğunun başarıya ulaşması için yardımcı olmaktır. Bu en yüce zaferin kazanılabilmesi için, diğer şeylerin yanı sıra, kadın ve erkeğin doğal farklılıklarına art niyet olmaksızın kardeşçe bakarak yaklaşmaları zorunludur.'
Bunları 1949'da yazmıştır.
Kadınlığımın Hikâyesi kitabının son cildinde, 1972'de vaktiyle 'kadınların yakında zafere ulaşacaklarına inanmakta' aceleci davrandığını söyler.
İkinci Cinsiyet kitabı 1968-69 yıllarında Kadınların Kurtuluşu (Women's Liberation) hareketi ortaya çıktığında yeni Amerikan feminizminin kuramsal altyapısını oluşturur. Bu kitapta şimdi bilinen her konuya ilişkin tasarımlar vardır. Bunlar 1968 Mayıs'ında mevcut düzene karşı öğrenci ayaklanması başladıktan sonra kadınların özgürlük hareketlerinde birleşen Fransız feministleri tarafından da kabul edilir.
Simone de Beauvoir ilk kez 1970 yılında bir 'feminist' olduğunu açıklar. Uzun bir süre, özerk bir kadın hareketine karşı çıkmıştır. Sosyalist bir devrime ve bunun sonucunda da kadın sorunlarının kendiliğinden çözüleceğine inanmaktaydı. Anılarının son cildinde belirttiğine göre, bunun için feminizme sığınmaktan kaçınmıştır.
'Gerçekte, 1950'den beri hiçbir şey elde edemedik,' der. Sorunlarımızı çözmek için sosyalist devrim yeterli olmayacak.' Kendisi için bundan çıkardığı sonuç şudur: 'Bugün feminizmden, kadınların özel talepleri için (sınıfsal çatışmaya paralel) savaşılmasını anlıyorum ve kendimi de feminist olarak niteliyorum.'
1971'de Paris'te kürtaj yasağına karşı ilk büyük gösteri için sokağa inen kadınlar arasında yer alır. O zamandan itibaren Fransız kadın hareketlerine aktif olarak katılır.
1976'da (Alman feminist) Alice Schwarzer ile yaptığı bir röportajda feministlerden çok şey öğrendiğini söyler. 'Benim birçok görüşümü radikalleştirdiler. Ben, erkeklerin dünyasında yaşamaya alışmıştım. Oldukları gibi: Yani baskıcı. Ben, şahsen bu baskıyı henüz fazla çekmedim sanıyorum. Çoğu kadın için tipik köle işi olan işleri tanımam, asla anne, asla ev kadını olmadım. Mesleğimde de saygınlar arasındaydım. Çünkü benim zamanımda felsefe öğretmenliği yapan kadın azdı. O zaman erkekler tarafından da benimseniyordu insan. Ben istisna bir kadındım ve bunu kabullendim. Bugün feministler (erkekler için) bahane oluşturacak bir kadın olmak istemiyorlar. Haklılar da! Savaşmak lazım! Bana her şeyden önce öğrettikleri, uyanık olmak. Hiçbir şeyi kaçırmamak! En basit şeyleri, o alıştığımız günlük seksi bile. Bu daha kullandığımız dille başlıyor.'
Simone de Beauvoir bu yüzyılın başında doğmuş, roman ve otobiyografi şeklinde, bu yüzyılda kadın olarak yaşamanın ne demek olduğunu anlatmıştır.
Son yapıtlarından biri olan Yaşlılık'ta bugünün genç huzursuz insanlarını, yaşlı ve aynı derecede huzursuz insanlara bağlayan köprüyü kurmuştur. 'Toplum bireylerle sadece kendisine faydalı olduğu ölçüde ilgileniyor. Gençler bunu biliyor. Onların bu sosyal yaşama atıldıkları andaki korkusu, yaşlıların toplumdan dışlandıkları andaki korkusuyla aynıdır. İki dönem arasında sorunlar, günlük rutinlerle örtbas ediliyor. İkisinin arasında bir makine çalışıyor ve insanları öğütüyor; insanlar da bundan kurtulabileceklerini hayal bile edemedikleri için kendilerini öğüttürüyorlar. Yaşlı insanların yaşam koşullarının ne anlama geldiği kavranacak olursa, daha cömert bir emeklilik politikası, emekli maaşlarının yükseltilmesi, sağlıklı huzurevleri ve boş zamanı değerlendirme olanaklarıyla yetinilmez. Söz konusu olan tüm sistemdir ve talebimiz ancak radikal olabilir: Hayatı değiştirmek.' ulaşım adresim
PATİ[email protected]
HARAMİ[email protected]
Alevilerin inandigi ALI ile Islamiyeteki ALI ayni degil ISA da MUSA da ALI idi
Alevilik noktası Türkiye halkı için önemini korurken Türkiye halkının bir kısmı İslam emperyalizminin kucağında ne arıyor?
İslam din adına bir Arap emperyalizmi peşinde iken buna alet olan sözde aydınlarmıza ne demeli?
Salon sosyalistleri, masa başı aydınları halkımzın deve çobanlarının kirli emellerine alet edilmesine nasıl da goz yumuyor. Evet bu içler acısı duruma karşı en ufak bir kıpırdama yerine kendileri bile insanlık düşmanı bu çağdışı kültür veya inancın basit bir aleti olmayı gönüllüce kabul eden sözde ilerici parti ve kuruluş yanlısı kuru kalabalık yapma dışında bir yeteneği olmayan salon devrmcilerine bin yazık! ! ! ! !
Gerçek nedir?
1- ALEVILIK GERICILIK DEGILDIR; GERICILIGIN SEMBOLU OLAN ISLAMIN ICINDE OLAMAZ.
2- ALEVILIK ZATEN ISLAMDAN COK COK ONCE VARDI. NUVELERI ESKI ZERDUST VE YAHUDI DINLERI ILE BAGLANTILIDIR.
3- ALEVILIK TAMAMIYLA MEZOPOTAMYA UYGARLIKLARININ DEVAMIDIR.
Islam dini icine sokulma cabalari Aleviligin en buyuk dusmani bir caba olarak gorulebilinir.
Sayin arkadaslar; Alevilik gelinen noktada artik kendine sahip cikmalidir. Osmanli Turk takiminin onu Islamin icine sokma faaliyetlerine karsi cikmalidir.
Alevilerin cahil kesimlerinin kandirilmalarina karsi cikmanin zamani gelmistir.
Biz Aleviler olarak kendi kimligimize sahip cikmali, halkimizin dunyanin en geri ideolojisine suruklenmesine karsi cesaretli adimlar atmaliyiz.
Islam denilen halk dusmani ideolojiye karsi amansiz bir mucadele baslatmaliyiz.
Alevilik ileriye gitmeli, geriye degil!
Islam demek barbarlik demektir. Col ve deveden baska bir sey tanimayan, demokrasi ve kultur dusmani musluman cahilliginin disina cikmak artik kacinilmaz bir gorev olarak onumuzde durmaktadir.
Akkoyunlu hukumdarliginin Dersim istilasi ile yayilan sii islamdan korunmak icin ALEVILER ALI yi bir maske olarak kullanmislardir.
Ornegin ALEVILER kurana inanmamakla birlikte cenazelerinde kuran okutmalari da bir maskedir.Islamiyetle ALI ile ISA arasindaki benzerlik dusundurucudur.Alevilikteki Mistik inanclarin anlamlarini anlayabilmek yani SIR ri anlayabilmek 40 lar cemindeki SIR da yatar.40 lar cemindeki Her sozde bir anlam vardir.
Aleviler kendilerini ne turk ne kurt ne de Musluman olarak gorur Yalnizca ALEVI olduklarini idda ederler. Alevi inanc ve Gelenekleri Eski Israil Ogularina Dayanir Bakiniz Kitabi Mukades Bible
Muslumanligin BES (5) sarti vardir.zekat vermenin disinda biz Aleviler Muslumanligin bes sartindan hic birini yerine getirmiyoruz ve bundan dolayi da bizler zaten muslumanligin disindayiz.Ne bizim kendimizi zorluyarak kendimizi muslumanliga dahil etmemiz gerekir, nede muslumanlar bizi buna mecbur (onlar insani herseye mecbur edebilirler) edebilirler.Bizler ne kadar Muslumanliktan uzak olursak ALLAH`a ve INSANLIGA o kadar yakin oluruz,bu da bizim varligimizin esas gerekcesi olmali.
Müslümanlıkta namaz var. Alevilikte niyaz ve cem. Müslümanlıkta, Allah gökte aranır. Aleviler muminin kalbinde… yani insanda arar. Alevilikte, “insan eksik bir tanrı,Tanrı ise mükemmel bir insandır”. İyiliğide kötülüğüde yapan insandır. “Ne ararsan sen senden ara” sözü boşuna söylenmemiştir. Müslümanlıkta ölünce cennet ve cehennem vardır. Alevilikte cennet ve cehennem bu dünyadadır. Bunu merhum Ozan Mahzuni Şerif şu dizesiyle tanımlar: 'gidip gelmeyen bir yer yok yık benim için” der. Müslümanlıkta öldükten sonra diriliş vardır. Alevilikte, kişi sağlığında yaptığı hizmet oranında öldükten sonra, insanlar arasında anılır, manevi bazda yaşatılır. Pir Sultan’lar, Eba Müslüm’ler, Nesimi’ler, Seyid Rıza’lar ve daha dünmüş gibi aramızdan ayrılan Ozan Mahzuni Şerif’ler gibi… Ayrıca Alevilikte, musaiplik ve eline, beline, diline sahip olma düstürü vardır. Birde günümüzde modern toplumlarda yargılama aşamasında baş vurulan Juri’nin yerini Alevilerde daha geniş halk mahkemeleri mevcuttur cemlerde. Orda verilen en ağır ceza, toplum içinde toplumla ilişkisi kesilir. Kişi yaşarken ölü sayılır halkın nazarında
Alevilerin atalari Mezopotamya bölgesinde yaşıyorlardı. Tek dinleri Zerdüşlük’tü. Toprak, hava, su ve ateşi kutsuyorlardı. Daha sonraları Zerdüşlük’ten esinlenerek Aleviliği benimsediler.
Alevilik, birçok dinin iyi yönlerini almış kendi felsefesinde yoğurmuş, ona kendince bir biçim vermiş. Çağın şartlarına göre kendini yenilemiş, kardeşliği, hoşgörüyü, insancılığı ön pilana almış bir yaşam biçimidir. Günümüzde ise: Yoksulluğun, ezilmişliğin, zülmün, soygunculuğun olmadığı, eşit paylaşımın olduğu, herkesin kardeşçesine yaşadığı, tabiatın tahrip edilmediği bir dünya yaratma mücadelesidir Alevilik.
640 yılında İslam orduları komşu ülkelere sefere başladılar. Ya İslamlığı kabul edecektin, ya da şimdi olduğu gibi göç edecektin. İslamlığı kabul etmeyen 300 bin suçsuz insan kılıçtan geçirilerek öldürüldü..
Müslümanlığı kabul etmeyen Aleviler göç etmek zorunda kalmışlar. Bu gün Alevi köylerin %90’nı verimsiz, yol geçmez dağ yamaçlarındadır. Gerçek nedeni ise: düzeni yönlendirenler, onlara yaşama hakkı tanımadıklarıdır. İbadet ederlerken bile, biri görür diye köyün dışına nöbetçi dikerlerdı cemlerinde… ulaşım adresim
PATİ[email protected]
HARAMİ[email protected]
Emperyalizm nedir?
Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Lenin, kapitalizmin serbest rekabet dönemi ile emperyalizm dönemini birbirinden ayırır. Öne çıkardığı hususlar; sanayi sermayesi ile banka sermayesinin kaynaşarak mali-sermayeyi oluşturması ve dev tekellerin ekonomi üzerinde belirleyici bir role ulaşması; ulusal sınırlara artık sığmayan mali-sermayenin sermaye ihracı yoluyla dış pazarlara yani tüm dünyaya yayılması; büyük emperyalist devletlerin dış ticaretinde meta ihracına nazaran sermaye ihracının belirleyici önem kazanması; serbest rekabetin dev tekeller arasındaki rekabete dönüşmesi; dünyanın toprak bakımından paylaşımının tamamlanmış olması ve nüfuz alanları temelinde yeniden-paylaşımın gündemde olması. Tüm bu saptamaların bugün ne ölçüde gerçekliği yansıttığını görmek zor değildir. Emperyalizm aşamasında, kapitalist üretim tarzının bağrındaki tüm çelişkiler en olgun biçime bürünür ve bu çelişkiler kendilerini çok keskin biçimlerde dışa vurmaya başlar. Bu durum emperyalizm çağını, savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle yüklü bir çağ haline getirir. Emperyalizm, tek kelimeyle, mali-sermayenin egemenlik sistemidir. Demek ki, emperyalizm kapitalist dünya sisteminin bugünkü gelişmişlik düzeyini ifade eder. Bu sistem, tepesinde en güçlü emperyalist devletler olmak üzere, eşitsiz bir temelde karşılıklı bağımlılık içerisinde bulunan ulus-devletlerin oluşturduğu hiyerarşik bir yapıdır.
Emperyalizm sömürgecilik midir?
Hayır! Emperyalizm kavramı güçlü devletlerin sömürgeci dış politikası anlamına gelmeyip, bir bütün olarak kapitalist sistemin 20. yüzyılın başından itibaren girdiği evreyi anlatır. Kapitalizmin geçmişteki sömürgecilik dönemine özgü yayılmacılık eğilimi ile, günümüzde mali sermaye egemenliğine dayanan emperyalist tarzda yayılma eğilimini birbirinden ayırt etmek gerekir. Sömürge, bir ülkenin siyasal ve hukuksal olarak bir başka ülkenin eklentisi haline getirilmesi demektir. Bu durum yalnızca bir sömürü ilişkisini değil, esas ve ayırt edici özelliği bakımından hukuksal-siyasal bir statüyü anlatır. Sömürgecilik, siyasal bağımsızlıktan yoksun kılınmış sömürgelerden oluşan bir sömürge imparatorluğu kurmak anlamına gelir. Kapitalizmin emperyalizm çağı ise en güçlü mali-sermaye gruplarının dünya ölçeğinde oluşturdukları nüfuz alanlarına dayanır. Bu mali-sermaye gruplarının tüm dünyayı sömürmeleri için, çağımızda artık geri ülkeleri mutlaka sömürge statüsünde tutmaları gerekmiyor. Geri ülkeler siyasal bağımsızlıklarını kazanmakla sömürge statüsünden çıkıyorlar. Ama emperyalizm kıskacından çıkmaları yine de mümkün olmuyor, çünkü emperyalizm esas olarak bir siyasal bağımlılık biçimini değil, ekonomik ve mali bağımlılığı anlatır.
“Emperyalizme göbekten bağımlı olmak” ne demektir?
Emperyalizm çağında hiçbir ulus-devlet ekonomik ilişkiler bağlamında diğer ulus-devletlerden yalıtık ve bağımsız değildir. Dünya kapitalist sistemine entegre olmayan bir kapitalist ülke yaşayamaz. Bu nedenle siyasal bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin, emperyalist metropollerden ekonomik ve mali bakımdan da bağımsızlaşması son tahlilde mümkün değildir. Emperyalizmden tam bağımsızlık diye bir şey, ancak kapitalist ilişkilerin tasfiyesiyle mümkündür. Aslında en güçlü emperyalist ekonomiler bile dünya pazarından ve diğer ülkelerden bağımsız durumda değildirler. Tüm “ulusal” ekonomiler birbirleriyle tek yanlı değil, karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içerisindedirler. Fakat şüphesiz bu bağımlılığın derecesi eşit değildir, çeşitli ülkeler için farklılıklar barındırır. Bu bakımdan, ekonomisi zayıf olan ve ancak emperyalist ülkelere devasa miktarlarda borçlanarak yaşayan kapitalist ülkelerin durumuyla, güçlü kapitalist ülkelerin durumu ayırdedilebilir; birincilerin ikinciler karşısındaki eşitsiz konumu bazı sıfatlar aracılığıyla da vurgulanabilir. Ancak emperyalist-kapitalist sistem her zaman bu tür bir eşitsizliği üretir ve bu sistemin dışında eşitlik ya da bağımsızlık temelinde işleyen bir kapitalizm olamaz.ULAŞIM ADRESİ
PATİ[email protected]
HARAMİLERÆMSN.COM
KAPİTALİZM İLE EKOLOJİK KRİZ ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Çevresel tahribat alarm verici boyutlara ulaşmıştır. Küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, üst toprağın kaybı, yağmur ormanlarının temizlenmesiyle oksijenin tükenmesi, asit yağmurları, zehirli atıklar, besinlerdeki ve sudaki böcek zehiri kalıntıları, doğal türlerin hızlanan tükenme oranı, vb. vb. şeylerin büyüklüğü hakkında neredeyse günlük olarak yukarıya doğru revize edilmiş tahminler yapılıyor. Bazı bilim adamları, hayati ekosistemlerin tamir edilemez bir biçimde tahrip olması ve kitlesel insan ölümlerinin başlamasından önce harekete geçmek için 35 yıl gibi kısa bir zamanın olabileceğine inanıyor (Donella M. Meadows, Dennis L. Meadows, ve Jorgen Randers, Beyond the Limits: Confronting Global Collapse, Envisioning a Sustainable Future, Chelsea Green Publishing Company, 1992) . Veya, Kirkpatrick Sale'in ifade ettiği üzere, 'gezegen küresel bir ekolojik tahribat [ecocide, ekolojik intihar] yolunda ilerliyor, belki de bunun tam eşiğinde.' ('Bioregionalism -A Sense of Place,' The Nation, 12: 336-339) .
Çoğu anarşist, ekolojik krizin köklerinin, Geç Cilalı Taş Devri sırasında ataerkilliğin, köleliğin ve ilk ilkel devletlerin ortaya çıkmasıyla beliren tahakküm psikolojisinde yattığını düşünür. Eko-anarşizmin öncülerinden birisi olan Murray Bookchin (bakınız Kısım E) şunu belirtiyor, 'toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülk sahibi biçimleri, ve devletçi kurumlar, kavramsal olarak insanlığın doğayla ilişkisine aktarıldı. Doğa da giderek latifundium [Eski Roma'daki büyük araziler] köleleri gibi acımasızca sömürülecek basit bir kaynak, bir nesne, bir hammadde olarak görüldü.' (Toward and Ecological Society, s. 41) . Ona göre, tahakküm psikolojisini söküp atmaksızın ekolojik felaketin gerçekleşmesini önlemeye yönelik tüm girişimler büyük olasılıkla sadece palyatif [kısmen rahatlatıcı] olacak ve bu nedenle de başarızlığa mahkum olacaktır.
Bookchin şöyle devam ediyor, 'insanlık ile doğa arasındaki çatışma insan ile insan arasındaki çatışmanın bir uzantısıdır. Ekoloji hareketi, tüm yönleriyle tahakküm sorununu kucaklayamadığı müddetçe, zamanımızın ekolojik krizinin kökenindeki sebeplerin ortadan kaldırılmasına yönelik hiçbir katkıda bulunmayacaktır. Eğer ekoloji hareketi, genişletilmiş bir devrim kavramının gerekliliği ile radikal bir şekilde uğraşmaksızın, sadece kirlilik ve [vahşi hayatı] koruma kontrollerindeki reformizme -sadece 'çevrecilik'e- bağlı kalırsa, mevcut doğal ve beşeri sömürü sisteminin güvenlik supabı olarak hizmet edecektir.' (a.y., s. 43)
Kapitalizm, tahakküm psikolojisinin ekolojik olarak en tahripkar çıkış yerini bulduğu araç olduğu için, çoğu eko-anarşist kapitalizmin yıkılmasına en birincil önceliği verirler. 'Sistem, hiç abartısız doğayı bitip tükenmez bir şekilde hırsla yutmasıyla, bütün biyosferi çöl ve arktik canlı topluluklarının kırılgan basitliğine indirgeyecektir. Bitki örtüsü ile hayvan topluluklarını giderek karmaşık biçimlerde ve ilişkilerde farklılaştırmış olan organik evrim sürecini tersine çevirecek, böylece de daha basit ve daha az istikrarlı bir yaşam dünyası yaratmış olacağız. Bu korkunç gerilemenin sonuçları uzun vadede yeterince tahmin edilebilir bir şeydir -biyosfer, en sonunda insan yaşamının gereklilikleri noktasında çökecek ve insan yaşamı için gerekli olan organik önkoşulları ortadan kaldıracak şekilde fazlasıyla kırılgan bir hale gelecektir. Her ne kadar ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek imkansız olsa da, yalnızca üretim amacıyla üretim yapmaya dayanan bir toplumdan bunun ortaya çıkması... sadece bir zaman meselesidir.' (a.y., s. 68)
Kapitalizmin ortadan kaldırılması gerektiğinin, çünkü 'yeşil' kapitalistlerinin iddialarının aksine 'çevre dostu' haline gelecek şekilde kendisini reforme edemeyeceğinin vurgulanması önemlidir. Bunun sebebi, 'kapitalizm yalnızca pre-kapitalist doğaya tahakküm kavramlarını geçerli kılmakla kalmaz, doğanın talanını toplumun yaşam kanunu haline getirir. Bu tür bir sistemle onun değerleri hakkında tartışma yapmak, büyümenin sonuçları hakkındaki öngörülerle onu korkutmaya çalışmak, bizzat onun metabolizması ile tartışmaktır. Yeşil bir bitkiyi fotosentez yapmaktan vazgeçmeye ikna etmek, burjuva ekonomisini sermaye birikiminden vazgeçirmekten daha kolaydır.' (a.y., s. 66)
Bu nedenle, kapitalizm, tahakküm (insanın insan üzerinde ve böylece de insanın doğa üzerinde) ve sürekli, sonsuz bir büyümeye (büyüme olmaksızın kapitalizm öleceği için) dayandığı için ekolojik tahribata yol açar.
D.04.1 KAPİTALİST FİRMALAR NEDEN 'YA ÖLMELİ YA DA BÜYÜMELİ'DİR?
Endüstriyel üretim 1950'den bu yana elli kat artmıştır. Sınırlı [sonu olan] bir çevre içerisinde böylesi bir genişlemenin, felaketvari sonuçlar olmaksızın sonsuza kadar süremeyeceği açıktır. Ancak, yukarıdaki alıntının akla getirdiği üzere, kapitalizmin büyüme bağımlılığından kurtulması ilkesel olarak imkansızdır.
Kapitalizm kar için üretime dayanır. Bir firma karlı kalabilmek için, aynı endüstrideki diğer firmalarla rekabet edebilmek amacıyla mal ve hizmetleri yeterince ucuz üretmek zorundadır. Eğer bir firma üretkenliğini arttırırsa (tüm firmalar aynısını yapmak zorunda oldukları için) , daha ucuza üretebilecek, böylece fiyat kırarak rekabeti zayıflatacak ve piyasadan daha fazla pay kapacaktır -en sonunda daha az karlı firmaları iflas etmeye zorlayana kadar. Üstelik, daha yüksek üretkenliğe/karlılığa sahip olan firmalar büyüdükçe, genellikle ölçek ekonomilerine ulaşırlar (yani daha büyük hammadde miktarlarını toptan fiyatlardan [bulk rates] almak) , böylece de daha az üretken/karlı olan işletmeler karşısında daha da fazla rekabetçi avantaj elde ederler. Yani, sürekli olarak artan üretkenlik ayakta kalmak için hayatidir.
Üretkenliği arttırmanın iki yolu vardır; işçilerin sömürülmesini arttırmak (örn. daha uzun [çalışma] saatleri ve/veya aynı ücret karşılığında daha yoğun çalışma) veyahut aynı ürün veya hizmeti üretmek için gerekli emek miktarını azaltacak yeni teknolojilerin uygulamaya geçirilmesi. İşçilerin sömürü düzeyindeki artışları engellemeye yönelik mücadeleleri nedeniyle, kapitalizmde üretkenliği arttırmanın ana yolu yeni teknolojilerdir (her ne kadar kapitalistler verili teknolojiyle işçiler üzerindeki sömürüyü diğer araçlarla daima arttırmanın yollarını arasalar da) .
Ancak yeni teknolojiler pahalıdır; yani, sürekli geliştirmelerin maliyetini karşılamak için firma ürettiğinin daha fazlasını satmalı, böylece de sermayesini (makinalar, işletme sahası [floor space], işçiler, vb.) sürekli büyütmelidir. Aslında, kapitalizmde olduğu yerde durmak krize davetiye çıkarmaktır -bu nedenle firma sürekli olarak daha fazla kar için uğraşmalı ve dolayısıyla daima genişlemeli ve yatırım yapmalıdır. Diğer bir deyişle, firma yaşamak için, sermayesini büyütmeye ve geliştirmeye devam etmesine yetecek kadar satabilmek için, sürekli olarak sermayesini ve üretim seviyesini büyütmeli ve geliştirmelidir -yani, 'büyü ya da öl', veya 'üretim için üretim'.
Bu nedenle kapitalizm açısından ekolojik krizi çözmek ilke olarak imkansızdır, çünkü 'büyü ya da öl' onun doğasına içkindir:
'Kapitalistik piyasa ekonomisinde 'büyümenin sınırları'ndan bahsetmek, savaşçı bir toplumda savaşın sınırlarından bahsetmek kadar anlamsızdır. Birçok iyi niyetli çevreci tarafından seslendirilen ahlaki dindarlıklar, çokulusluların ahlaki dindarlıklarının manipülatif olması kadar naiftir. Kapitalizmin büyümeyi sınırlamaya 'ikna edilmesi', bir insanoğlunun nefes almayı bırakmaya 'ikna edilmesi'ne benzer. Kapitalizmi 'yeşilleştirme', onu 'ekokojik' kılma girşimleri, sonsuz bir büyüme sistemi olan sistemin doğası nedeniyle başarısızlığa mahkumdur.' (Murray Bookchin, Remaking Society, s. 93-94)
Kapitalizm varolduğu müddetçe, 'insan yaşamının organik önkoşulları'nı ortadan kaldırıncaya kadar, kaçınılmaz olarak 'sonsuz bir şekilde doğayı hırsla yutmaya' devam edecektir. Bu sebeple, kapitalizmle hiçbir şekilde uzlaşılamaz: bizi yok etmeden önce onu yok etmeliyiz. Ve zaman giderek tükeniyor.
Kapitalistler, doğaldır ki bu sonucu kabul etmezler. Çoğu kanıtları göz ardı eder veya durumu pembe renkli gözlüklerle görür; ekolojik sorunların göründükleri kadar ciddi olmadıklarını veya çok geç olmadan önce bilimin bunu halletmenin bir yolunu bulacağını savunur. Sağ liberterler bu yaklaşıma sahip olma eğilimindedirler, ancak onlar aynı zamanda gerçek bir serbest piyasa kapitalizminin ekolojik krize karşı çözümler sağlayacağını da söylerler. Kısım E'de, bu argümanların neden çürük olduğunu ve liberter sosyalizmin neden ekolojik felaketi önlemede en iyi umudumuz olduğunu göstereceğiz. ulaşım adresi
PATİ[email protected]
HARAMİ[email protected]
DEVRİMODERN ZAMANLARDA DEVRİM NEDİR? *
Bahar günlerini geride bırakırken, siyasetle, ülke ve dünya gündemiyle pek
ilgili olmayan; ne seçimlere ne de Almanya´daki G-8 görüşmelerine ve
protestolara kafasını takmayan gençlik 68´lerden, 70´li yıllardan çok
farklı olarak, devrim marşları değil daha soft, lolipop şarkılar söylüyor.
Bunlar arasında en popüler olanlardan biri ise Nil Karaibrahimgil´in 'Bu
mudur? ' şarkısı oldu. Karaibrahimgil şarkısında 'Modern zamanlarda aşk /
yorulmuş mudur? / bu mudur? ' diye soruyor. Gündelik ilişkiler aşkı silip
süpürürken Hazır Kart´ın 'özgür kızı' (aslında kapitalizmin reklam
endüstrisine hapsolmuş bir 'köle kız' mı desek ona! ?) gençlere soruyor:
'Modern zamanlarda aşk / buharlaşıp uçmuş mudur? / bu mudur? ' Umarsız ve
duyarsız gençlik bu çerez şarkılarla hayatı tüketirken, bize hep örnek
gösterilen, Batılılaşma yönlü arzularımızın cezp edici çekim merkezi olan
Avrupa´nın gençliği başka bir yaşam tarzını ortaya koyuyor; Almanya´nın
Rostock kentinde, G-8 zirvesinde bir araya gelen dünyanın egemenlerini,
kapitalizmin ve ekolojik felaketlerin başaktörlerini protesto ediyor.
Göstericilerin başında ise, her zaman olduğu gibi en uzlaşmaz ve devrimci
çizgiyi temsil eden anarşistler gelmektedir.
'Bu mudur? ' şarkısından yola çıkarak, biz de anarşistler olarak şu soruyu
soralım: 'Modern zamanlarda devrim nedir? ', acaba şarkıdaki gibi
'buharlaşıp uçmuş mudur? ' yoksa 'yorgun mudur? '. Elbette bu sorunun,
devrimin ne olduğu mevzusunun, kimsenin elinde hazır bir cevabı yoktur.
Kesin olan bir şey varsa, o da devrimin hiç de buharlaşmış veya yorgun
olmadığı, hala canlı ve dinamik bir şekilde devinmeye devam ettiğidir.
Bugün her şeyden önce iktidar yapıları çok karmaşık ve iç içedir. İktidar
kendini bir merkez ve yukarıdan aşağı uzanan bir piramit gibi değil, her
tarafa yayılmış olan bir ağ olarak kurmaktadır. Michel Foucalt´nun iktidar
teorisini dikkate aldığımızda, 'tıpkı güç ilişkilerinin karmaşık ve
yayılmış olması gibi, direnişin de çok merkezli ve muhtelif olması
gerekir' (David West, Foucault´da Öznenin Jeneolojisi, Anarkotopya, 2007) .
Bugün anarşizmi kabaca devletin ortadan kaldırılması, devletsiz toplum
ideali olarak görmek yeterli olmayacaktır. Anarşizm; sömürü, iktidar ve
tahakkümün her biçimine karşı çok yönlü ve yıkıcı olduğu kadar yaratıcı ve
yapıcı bir tarzda verilecek özgür, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir
dünya mücadelesinin adıdır. Bu mücadele kaçınılmaz olarak her anarşist
bireyi ve grubu bir kararın eşiğine getirir: kapitalizme ve iktidarın tüm
biçimlerine karşı 'devrimci' bir duruş ve yaklaşımla mı mücadele edeceğiz;
yoksa bazı ara 'çözüm'lere, yani reformlara ikna mı olacağız. Bu konuda,
her anarşistin farklı tercihi olacaktır. Bizim tercihimiz ve yanıtımız,
'devrim'dir. Ernesto Che Guevara´nın sözleriyle: 'Devrimin dışında başka
bir hayat yoktur! ' (Che Guevara, Sosyalizm ve İnsan, Yar Yayınları,
Haziran 1990) . Kapitalizm her yere yayılırken, sistem insanları kitle
kültürü, eğlence endüstrisi, alkolizm ve uyuşturucularla esir alırken; biz
özgürlüğün ve gerçek hayatın ancak devrim içinde yaşanabileceğini
düşünüyoruz. Birkaç on yıllık hayatları boyunca insanlar birer esir gibi,
sistemin rehineleri gibi yaşamak için gönüllü oluyorlar. Anarşistler
olarak devrimi yaşamaya, ruhlarımızda ve bedenlerimizde, sokaklarda,
kentlerde ve kırlarda; fabrikalarda, okullarda ve tüm griye boğulmuş
binalarda yaşadığımız baskılara karşı koymaya, devrimin ta kendisi olmaya
çağırıyoruz. Devrimci anarşizm bu temel noktada, devrimci yönelimiyle
diğer ekollerden ayrışır. Devrim, sokaklarda, barikatlarda olduğu kadar;
hayatın en mikro alanlarında da süren bir süreçtir. Devrimci anarşistler
için, G-8´e karşı yapılan küresel direniş de, bir aile içinde patriyarkaya
karşı verilen mücadele de çok önemli ve anlamlı, genel anarşist sürecin
olmazsa olmaz bileşenleridir. Saldırı her yerdedir, öyleyse devrim de her
yerde, her sosyal alanda, örgütlü olarak yaşanmalıdır.
Türkiye´de devrimci anarşistler, verilen mücadelenin bir Anarşist Cephe
içinde sürdürülmesi gerektiğini, hareketin farklı bileşenlerinin cephe
tarzında birbiriyle ilişkilenmesini ve merkezi olmayan bu cephenin
özgürlük mücadelesi içinde genişletilmesini savunurlar. Özgürlük bizce
toplumsaldır. 'Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu
ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası
sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben
kendim gerçekten özgür olamam, [özgür] hissedemem, bunu bilemem. Her
birimizin köleliği benim köleliğimdir.' (Mihail Bakunin, Hürriyette
Dayanışma, Anarşist Bakış) . Bakunin´in, bu görüşlerine katıldığımız için
bizler toplumsal örgütlenme, dayanışma ve birlikteliğe inanıyoruz.
Bireysel bir kurtuluş mümkün değildir!
Elbette devrim dediğimizde, neyi anladığımız, nasıl bir devrim hayal
ettiğimiz sorulacaktır. Biz devrimden, 'tarihsel yasa'ları,
zorunlulukları, ilerlemeci bir tarih/toplum kurgusunu anlamıyoruz. 'Devrim
kısaca, şu amacı taşır: herkes için özgürlük, kolektif heyetlerin,
birliklerin, komünlerin, illerin, bölgelerin ve ulusların olduğu denli
bireylerin de özgürlüğü ve bu özgürlüğün federasyon tarafından karşılıklı
garanti edilmesi.' (Mihail Bakunin, Devrimci El Kitabı, çev: Süreyyya
Evren, KARAŞIN Fotokopi-Betik 6, İstanbul, 1998) . Devrimin özü budur,
herkes için özgürlük ve bu özgürlüğün federatif bir toplum yapısıyla
garanti edilmesi. Ama tabii ki, modern hayatın getirdiği karmaşıklaşma
günümüz devrimini de karmaşık bir hale getirmektedir. Bugün öngördüğümüz
federatif yapı, fabrikadaki bir işçiyi de, patriyarka ve ayrımcılık
altında ezilen kadınları ve eşcinselleri de, ulus-devletin dışladığı
azınlıkları da, yaşlıların iktidarının hayatlarını kararttığı gençleri de
içerecek bir çoğulluk arz etmelidir. Anarşi, tekyönlü okumalarla ele
alınırsa özgürlükçü doğasını kaybeder. Bizlerin hayalleri, en az toplumun
bağrında, potansiyel olarak var olan kendiliğinden anarşi kadar renkli
olmalı ve biz bu potansiyeli güçlendirmek ve genele yaymak, toplumsal bir
devrim sürecinde kapitalizmi ve devleti, besledikleri tüm ayrımcılık,
sömürü ve baskı biçimleriyle beraber ortadan kaldırmak için iradi olarak
örgütlenmeliyiz. Kendiliğinden patlamalar ve ilkeleri, amaçları
belirlenmemiş 'örgütlenme'ler anarşist hareketin önünü açamayacaktır.
İspanya´dan Rusya´ya, İtalya´dan Latin Amerika´ya kadar devrimci
anarşistlerin yarattığı gelenek bugün Anarşist Cephe´nin kara bayrağı ile
Türkiye´de de devam ediyor. Türkiye´de anarşizm bizle başlamadı ve bizle
de bitmeyecek, bunu çok iyi biliyoruz. Bugün Anarşist Cephe, kendisinden
önceki yerel anarşist deneyimleri de sahiplenmekte ve savunmaktadır.
Gelecek anarşist kuşaklar ise muhtemelen birçok yönden bizleri aşacaktır.
Biz sadece, bugünün sorunlarına bugünün yanıtlarını vermeye çalışıyoruz.
Bizim ilkelerimiz, amaçlarımız ve beklentilerimiz açıktır:
—Anarşist Cephe, anarşist otonom ve bireylerin, devrimci gayelerle
buluşacağı bir mücadele birliğidir.
—Cephe içinde, hiçbir birey, grup ya da kolektif diğerinden daha çok söz
hakkına sahip değildir, hiyerarşi ve otorite yoktur.
—Anarşist Cephe, uluslararası kapitalizme ve devletlerin oluşturduğu
iktidar ağına karşı toplumsal devrimi hedefler. Devlet, mülkiyet ve miras
hakkı ortadan kaldırılmalıdır. Ekolojik yaşamı sarsan endüstri, insan ve
doğaya zarar verdiği oranda aşılmalıdır.
—Modern yaşam bugün hepimizin dahil olduğu bir süreçtir. Sorunlar kadar
kendisine karşı direniş araç ve yöntemlerini de sunmaktadır. Biz, modern
toplumun sunduğu tüm olanaklarla, onları fetişleştirmeden, modern iktidara
sonuna kadar uzlaşmaz bir yoldan direnmeyi hedefliyoruz.
—İşçilerin kapitalistlerle olan çelişkisi hala çok önemli bir çelişkidir.
Fakat iki nokta atlanmamalıdır: Birincisi, artık işçi sınıfının yapısı ve
koşulları çok değişmiştir. Bugün hizmet sektöründe sömürülen milyonlar var
ki, onlar belki de fabrikalardaki işçilerden çok daha radikal bir
sistem-karşıtı hareketin öznesi olabilirler. İkincisi, işçilerin
mücadelesi tüm diğer çelişki ve mücadeleler üzerinde hiyerarşik bir yere
konumlandırılmamalıdır.
—Bizler fabrikalarda da, gettolaşan semtlerde de, büyük kentlerde de,
taşrada da sistemin karşısına aynı kararlılıkla çıkabilmeliyiz. Bizim
cephemizde kadınların, gençlerin, dışlanan azınlıkların, kaçak siyah
göçmenlerin, müzisyenlerin, öğretmenlerin, memurların, yoksul Kürt seyyar
satıcıların, öğrencilerin, esnafların, travestilerin, seks işçilerinin,
evsizlerin, kısacası sistemle çelişkisi olduğu düzeyde herkesin yan yana
ve beraber durması doğal bir süreçtir.
Türkiye seçim gündemine kitlenmişken, laik-anti-laik, darbeci-demokrat
cepheleşmesi yaşanırken, biz kendi seçimimizi çoktan yaptık: onların
saflaşmalarında, onların gündemlerin halkın yararına en küçük bir kırıntı
dahi bulunmamaktadır. Kurtuluş, özgürlük ve anarşi için halkın ve devrimin
cephesini, Anarşist Cephe´yi örmeliyiz. Bizi kurtaracak olan kendi
ellerimiz, kendi birliğimiz ve dayanışmamızdır. Anarşizmi bireysel bir
kaçış veya nihilizm değil; iktidarın, sömürünün, otoritenin hiçbir
biçimini içermeyen toplumsal ve örgütlü bir alternatif olarak görüyoruz.
Buenaventura Durruti´nin şu sözlerini bir kez daha haykırıyoruz: 'Burada,
kalplerimizde yeni bir dünya taşıyoruz. Bu dünya her an büyüyor! '
M ÇEŞİTLERİ ulaşım adresi
PATİ[email protected] HARAMİ[email protected]
SİVAS Bir Katliamın Adı
----------
SİVAS
Bilinen bir katliamın adı
Sıvas katliamı ne anlık, ne de kendiliğinden bir gelişmeydi. Yerel basında şenlikten bir-iki gün önce yayınlanan yazılara bakan herkes, bunun bilinçli, organize bir saldırı olduğunu görürdü. Yerel basında 'Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız', 'Aziz Nesin dinimize küfretti', 'Sıvas'ta neler oluyor' gibi
Sıvas katliamı ne anlık, ne de kendiliğinden bir gelişmeydi. Yerel basında şenlikten bir-iki gün önce yayınlanan yazılara bakan herkes, bunun bilinçli, organize bir saldırı olduğunu görürdü. Yerel basında 'Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız', 'Aziz Nesin dinimize küfretti', 'Sıvas'ta neler oluyor' gibi başlıklarla gerginleştirilen hava 'Müslümanlar' imzalı kontra bildirilerle iyice doruğa ulaştı.
Konya ve Kayseri'den bir gün önce gruplar halinde insanlar geldi-getirildi. 'Bizim Sıvas' gazetesi gericileri, faşistleri 'gaza'ya çağırıyordu. Saldırı şenliğin ilk günü başladı. Daha ilk gün standlara saldıran gericiler ve faşistler sonuç alamadan geri döndüler.
2 Temmuz'da vakit Cuma namazına gelirken, ortalık hareketlendi. Yazarlar kitaplarını imzaladıkları Büruciye Medresesi'nde gericilerin sözlü tacizlerine uğradılar. Daha sonra kaldıkları otele dönerken yolda da saldırıya uğradılar.
Kentteki değişik camilerde Cuma namazını kılan gruplar, namaz sonrası merkezdeki Paşa Camii'nin önünde toplanmaya başladılar. Toplananlar arasında Milli Gençlik Vakfı yurtlarında kalan öğrenciler, üniversitenin ve çarşı esnafının tescilli faşistleri dikkat çekiyordu.
Saldırgan güruh, ilk olarak Valilik binasına yöneldi. Vali, Pir Sultan Şenliği'ni desteklemekle suçlanıp sloganlarla protesto edildi. Polis olay yerindeydi, ancak hiçbir müdahalede bulunmadı.
Güruh polis desteğiyle Ozanlar anıtının önüne geldi ve anıtı taşlamaya başladılar. Sonra Kültür Merkezi önünde etkinlikler için toplanmış bulunan 1500 kişilik kitleye saldırdılar. Kitle Kültür Merkezi binasına sığındı. Belediye Başkanı gerici kitleye 'Gazanız mübarek olsun' diye hitap ediyor. Kültür Merkezi'ndekiler devrimcilerin önderliğinde barikatlar kuruyorlar, direnmeye hazırlar; etraf faşistler tarafından sarılmasına rağmen içeriden türkü sesleri geliyor.
Anıta saldıran, Kültür Merkezini kuşatan faşistler ve gericiler, Madımak Oteli önündeki kitle ile birlikte daha da kalabalıklaşıyor. Aralarında RP'li Belediye Başkanı, Belediye Meclisi üyeleri de var. Belediye Başkanı Kültür Merkezi önünde toplanan insanlara 'Gazanız mübarek olsun' dediğini unutmuşçasına Madımak Oteli önünde toplanan kitleyi 'yatıştırmaya' çalışıyor. Bir yandan da Sıvas Belediyesine ait bir kepçeyle Kültür Merkezi önündeki ozanlar anıtı gericiler tarafından yıkılıyor.
Otelin etrafındaki kuşatma saatlerdir sürüyordu. Otelin içindekiler Başbakan Yardımcısı İnönü dahil, pek çok yerle telefonla görüşüyorlardı. Kendilerine her yerden söylenen aynıydı; 'merak etmeyin, gereken yapılacak'. Faşist, gerici güruh giderek kalabalıklaşıyor ve saldırganlaşıyor. 'Gereken' bir türlü yapılmıyor. Laik SHP iktidarının yetkilileri, laik ordunun subayları, kimse 'durumdan bir vazife' çıkarmıyor. 'Ya Allah İntikam', 'Aziz'e ölüm', 'Bismillah Allahüekber', 'İslama uzanan eller kırılsın' sloganları duyuluyor. Ve herkesin gözü önünde sekiz saat boyunca taşlanan otel ateşe veriliyor.
Otelin İçinde 80-90 kişi var. Belediyeden itfaiye isteniyor, fakat itfaiyenin gelmesi Karamollaoğlu tarafından engelleniyor. Yangın büyüyor. Valilik 'kitleyi itfaiyeden su sıkarak dağıtın' diyor. Belediye başkanının 'hoşuna gitmiyor' bu öneri. Yangın büyüyor müdahale edilmiyor, otelin içindekiler yanıyor; 'gereken' yapılmıyor; ama belki faşist düzen açısından 'gereken' bu!
Otel tamamen yanıyor. Sonuç 35 ölü, 60 civarında yaralı. Gün bitiminde gericiler, faşistler böyle kanlı bir eser bırakıyorlar tarihe.' -----------
Sivas katliamı öncesinde 'Müslümanlar' imzalı camilerde
dağıtılan bildiri;
'Müslüman Kamuoyu...Salman Rüştü müslümanların çok az olduğu kafir bir ülkede sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber şehrimiz valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir... Kafirler şunu iyi bilmeli ki: ıslamın peygamberini ve kitabın izzetini korumak için bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. ‘İman edenler Allah yoluna savaşırlar, kafirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ (Nisa suresi, 76) Galip gelecek olanlar şüphesiz ki, Allah tarafından olacaktır.
MÜSLÜMANLAR'
-----------
Yumrukluyorum duvarları
Yumrukluyorum kara gecenin bedenini ellerim kan içinde
Nehirler taşmış yanaklarımdan
Otuz yedi can
Otuz yedi gül çatlamış susuzluktan Sivas'ın içinde
Nasıl uyku tutar gözlerimi
Döne döne semaha duranlar tutuştu önce
Sonra türküler
Sonra şiir çığlıksız düştü türkülerin yanıbaşına
Sivas... Sivas..
Yiğitlik midir emanet cana kıymak
Yiğitlik midir bir tutam ışığı kör bıçakla koparıp karanlığa kurban etmek
Söyle hangi kitapta vardır elleri kollları bağlı yakmak
Var mıdır kardelen akında bir avuç inciyi ateşe tutmak lo...
Böyle garip düştüğüme bakma
Böyle mahsun durduğuma
Varsın ateşin suskunlukla beslensin
Benim de yüreğim gençliğini almış yanına yürür başı dik
Senin de dağların var Sivas, senin de dağların
Dağlarında şahanların
SAVAŞ EZGİ
-----------
Katledilen Canlar:
Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
Gülender Aka - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır- 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı
Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 26 yaşında şair, sanatçı
Murat Güneş
Murat Gündüz - 22 yaşında
Gülsüm Karababa - yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Ahmet Öztürk - 21 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
İnci Türk - 22 yaşında
Kenan Yılmaz - 21 yaşında
-----------
'Sivas Olayları Araştırma Raporu'ndan
Dönem 19, Cilt 43, Yasama Yılı 3, 28inci Birleşim 16.11.1993 günlü T.B.M.M Tutanak Dergisi'nde yayınlanan '2 Temmuz 1993 Günü Sivas'ta Meydana Gelen Olayların Sebep ve Sorumluları İle Olayların Oluş Şeklinin Ortaya Çıkarılması ve Maddi Zararların Tespiti Amacıyla Anayasanın 98 inci İçtüzüğün 102 ve 103 üncü Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu' (S. Sayısı: 369) adını taşıyan raporun 18. sayfasında şu ibareler bir paragraf olarak yer almaktadır:
'Arif Sağ ise tanımadıkları bir kişinin kendilerine 'sizi otobüslerle götürelim' dediğini (126) bu kişiye güvenmediklerini, çünkü resmi bir tebliğin kendilerine gelmediğini; Valilikten 'arkadaşlar yukarıda toplansınlar, bir arada olsunlar biz kurtaracağız, yardım bekliyoruz' şeklinde bir bilgi geldiğini (127) ifade etmiştir.'
Bu ibarelerle ilgili raporda muhalefet şerhi yer almamaktadır. Söz konusu komisyon şu isimlerden oluşmaktaydı: Osman Seyfi, Nami Çağan, Mehmet Cemal Öztaylan, Mustafa Kul, Haydar Oymak, İsmail Köse, İbrahim Yaşar Dedelek, Münir Doğan Ölmeztoprak, Abdullatif Şener, Bülent Akarcalı, Kadir Bozkurt ve Fahrettin. ULAŞIM ADRESİM
PATİ[email protected]