Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Can Akın
Can Akın

'AŞK' KALBE BİR ÇINGI İLE ÖZENLE İŞLENEN 'OYA'DIR, KALBE SÜRÜLEN YAĞLIBOYADIR. NE KADAR SİLMEYE ÇALIŞSAN DA MUTLAKA BİR İZİ KALIR.”CAN AKIN

  • born into brothels (kalküta'nın çocukları)17.11.2010 - 14:52

    Yürüyorum Delhinin Caddelerinde..

    Yürüyorum Delhinin caddelerinde.
    Atıyorum adımlarımı bilinçsizce
    Küçük Hintli kızlar el uzatıyorlar,
    Ağlıyorlar, ayakları çıplak,
    Çamurlaşmış toprağa basıyorlar..

    Gökyüzü yine maviliğini kaybetmiş
    Karanlık çökmüş gündüzün ortasına
    Sokak lambaları yok, kapkaranlık
    Karanlık bir sokakta o küçük
    teneke evlerinde aç insanlar..

    Anlatıyorlar dertlerini,
    Yalnızlıklarını, Hüzünlerini,
    Sanki anlarmışım gibi,
    Uzaklaşıyorum yanlarından,
    Küçük Hintli dilenci çocukların..

    Gözlerime yaşlar doluyor..
    Delhinin toprak sokaklarında
    Yine yalnızım, yine sensizim
    Yavaş yavaş yürüyorum.
    Umutsuzca, umutlarıma...

    Can Akın



    I'm Walking In Delhi Streets…

    I'm walking in Delhi streets.
    Taking my steps unconsciously
    Little Indian girls are holding their hands out,
    Crying,with naked feet,
    They're putting their feet on muddy land,

    Sky lost it's blueness once more
    Got dark at mid day
    No street lamps,completely dark
    In a dark street,In their
    Timplate houses hungry people…

    Are talking about their troubles,
    Loneliness,pain,
    As if I'm able to understand,
    I go away from,
    Little beggar children of Delhi…

    My eyes started filling with tears…
    In the soil streets of Delhi
    I'm alone once again,without you again
    I'm walking slowly,
    Hopolessly to my expectations…

    Poem: Can AKIN
    Translated by: Nilufer DURSUN

  • çiğdem08.04.2009 - 06:34

    039 - Çiğdem...
    Sen benim, minicik bebeğim,
    İlk aşkım, sevgilim, canım,

    Sen benim, tek umudum,
    Hayallerim, yaşam amacım,

    Sen benim biricik kızım, her şeyimsin,
    Sonsuz kalbimin sahibisin

    Sen benim mis gibi kokan,
    Çiçeğimsin, Çiğdem’imsin,

    Ben seninle hayattayım, varım,
    Seninle yok olacağım...


    Mr Can Akın

  • aile içi şiddet02.02.2009 - 00:27

    AİLE İÇİ ŞİDDET

             Aile içi şiddet, ailenin bir üyesinin ailenin diğer üyelerine karşı gösterdiği her türlü saldırgan davranıştır.  Aile içi şiddet yalnız kaba kuvvet kullanılmasını ifade eden bir kavram değildir. Kişiyi isteği dışında belli bir biçimde davranmaya zorlayan her türlü tutum ve davranış aile içi şiddet içinde değerlendirilmelidir. Sanıldığından çok daha yaygın olan aile içi şiddet, insanların ruh sağlığını olumsuz etkileyen bir etmendir.

    Çocukluk yıllarında şiddete maruz kalan çocuklar erişkin yaşamlarında bir çok ruhsal sorun yaşamaktadırlar.

    BALIKESİR'DE GAZİ ECE AMCA VE BEN CAN AKIN
    KİTABIMDAN BİR BÖLÜM..

    Eve yaklaştıkça içimde nedenini bilemediğim bir sıkıntı belirmeye başladı.
    Eve geldim. Babam kapıda duruyordu. Beni uzaktan görmüş ve kapıya çıkmış olmalıydı.
    Babam garip garip yüzüme bakarak, dudaklarının üzerine yerleştirdiği anlamsız bir gülümsemeyle bana eve neden bu vakitte geldiğimi sordu.

    Bir şeyler oluyordu bunu çocuk aklımda görebiliyordum ama henüz ne olmakta olduğuna karar verememiştim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Korkmaya başlamıştım. İliklerime kadar korkudan kaskatı oldum. Biraz sonra bir şeyler olacaktı. Bunu adım gibi biliyordum. Çünkü babamın dudaklarının gülümsemesine rağmen, gözlerli karanlık kuyular kadar siyahtı. Sanki içinde kırmızı alevler yanıyordu.

    Beni korkutan bu ateşlerden bir parçanın benim ürkek yüreğime düşmüş olmasıydı. Bir süre dalgın, dalgın babamın gözlerindeki alevleri seyrettim. Cehennem kadar kırmızı, şeytan kadar öfkeliydi.
    Kötü şeyler olacaktı. Hem de çok kötü.

    Ama bunu belli etmeden ve babamın bana nadiren gülümsemesine, gülümseme ile karşılık vermek için ben de ona gülümsedim. Gülümserken de içimden şiddetle bu gülüşün gerçek olmasını diledim.
    Ne olurdu bir seferde ben eve geldiğimde ailem beni elini kolunu açarak 'Oğlum'diye kucaklasaydı. Ve yüzündeki gülümseme gerçek sevgiden ve kalplerinden gelen gülümseme olsaydı. Ve ben artık çocuk yüreğimde annemden ve babamdan korkmasaydım. Her geçen gün bedenim dayaktan, yüreğim sevgisizlikten ölmeseydi.
    Babam kızgın bir sesle bağırdı;
    'Neden eve erken geldin, çantan nerede? '

    Korkuyla gülümseyerek:
    'Okulda toplantı varmış öğretmenim gönderdi, yarın aynı dersler var, çantanı okulda bırak dedi bende okulda bıraktım babacım…' dedim.

    İşte o an, babamın gözlerindeki alev dışarı çıkıp benim üzerime akıp beni yakıyordu.

    Önce babamın yüzündeki gülümseme çehresini değiştirmeye yerini hızla kızgınlık ve şiddet ifadelerine bırakmaya başladı. Kaslar geriliyor, şekiller bozuluyordu.
    Elini kemerine doğru götürdü. Kemerinin tokasını bir çırpıda çözdü. İçim yanıyordu. Çaresizce onu izledim. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Gidecek kimsem de hiç olmadı.
    Ve ben henüz bir çocuktum. Bedenim zayıf ve çelimsizdi. Ve asıl önemli olan da beni öğretmenim eve yollamıştı.

    Kemer yavaş, yavaş pantolondan ayrıldı ve havada hızlı bir ıslık sesi çıkararak şakladı.
    Arkasından babamın öfkeden gürleyen sesiyle;
    'Neden okuldan kaçıyorsun çantanı ne yaptın. Çantan nerede? ' diyen sözlerini duydum.

    Söyleyeceklerimin bu saatten sonra kızgın ve zincirlerinden kopmuş öfkeyi durdurabileceğine inanmasam da içimden gelen son bir gayretle,
    'Öğretmenim çantamın ağır olduğunu ve onu okulda bırakmamı söyledi. Ve çantamı sırtımdan aldı' dedim.
    Elimdeki Çanakkale Geçilmez kitabıma sanki beni koruyacakmış gibi sımsıkı sarıldım. O anda kitabın içine girip kaybolmak istedim. Ve hiç hayatta olmamayı dilediğim kaç an yaşadığımı düşündüm.

    Elindeki kemeri parmaklarının eklem yerleri beyazlaşana kadar sımsıkı tutmuştu.
    Ve kolu hızlı bir hareketle yukarı kalktı ve ben daha ne olduğunu anlamadan kemer vücuduma hızla, defalarca inmeye başladı. Küçük bedenim sert vuruş darbesiyle yere, kapının önüne düştü.
    Arkasından bir daha, bir daha kemer hızla çelimsiz bedenimin üzerine indi. Her darbede bir kez daha yapıştım yere. Kemer her vuruşta zayıf bedenime çepeçevre sarmalıyordu.
    Bedenimin arkası ve önü kemerin oluşturduğu yaralardan kanamaya başlamıştı. Çok canım açıyordu. Acının şiddetini azaltmak için kalkmak istedikçe, kemerin darbesiyle bir kez daha yere yapıştım.
    Kemer tokası iki kere burnumun ve gözümün hizasında yüzüme derin bir iz oluşturacak şekilde acıyla gömüldü. Burnum kanıyordu. Ve gözümün kenarına gelen tokadan gözüm kapanmıştı. İçimde alaboralar kopuyordu.

    Yüreğim bedenime vuran kemerden parça parça olmuş dağlanmıştı. Sanki kocaman demir döküm fabrikalarındaki korlar yüreğime doldurulmuştu. Sıcak her taraf çok sıcaktı.

    Her kemer vuruşunda ağzından köpükler saçarak bana;
    'Neden okuldan kaçtın, çantan nerede' diyerek kemeri daha hızlı üzerime indiriyordu.
    Her indirişinde içimdeki sevgileri de bir parça öldürdü. Her parçada ben de bir kez daha öldüm. Çocuk yüreğimde tükendi bütün umutlar, kırıldı evimin bütün camları içime düştü. Karardı her yer, karardı.

    O bana soru sordukça ben de tükenmekte olan son nefesimle
    'Beni öğretmenim bıraktı. Çantamı da o aldı' diyordum.
    Beni duymuyordu ama ben halen babamın içinde var ise son kalan merhamet duygularını harekete geçirmeye çalışıyordum.

    Birden kemer durdu. Babam;
    'Kalk o zaman okula gidelim bakalım. Göreceğiz doğruyu söyleyip söylemediğini! ! ! ' diyerek beni kolumdan tuttu ve sürükleyerek yola çıkardı.
    Her tarafım çok ağrıyor ve vücudum yanıyordu. Elbisemin ve montumun bazı yerleri yırtılmıştı. Yırtık yerlerden kemikli zayıf vücudumda ki kemerin darbe izleri görülüyordu. Yüreğimden düşen kan damlaları, gözlerimden sel olmuş akıyordu.

    Yol kenarında durduk. Babam doğruyu bilmeden ve bana inanmadan beni az önce öldüresiye dövmüştü. Yoldan geçen arkasında römorku olan bir traktörü durdurdu ve beni arabanın arkasına attı. Kendiside bindi.

    'Çek okulun oraya' diye traktörü kullanana direktif verdi.
    Ben traktörün arkasındaki römorkun en ucuna gidip oturdum. Her tarafım çok ağrıyordu. Hem üşüyor hem de vücudum yanıyordu. Yaralarım sızlıyor, çektiğim acıdan başım fır fır dönüyor, düşmemek için büyük bir güç harcıyordum.

    Ona dediğimin doğru olduğunu gösterecektim.
    Kafamı yere eğmiş dişlerimi duyduğum acıdan sıkmıştım. Birden tepemde bir gölgenin olduğunu hissettim. Başımı kaldırdım. O tepemde kızgınlıkla bana bakıyor ve bir taraftan da yakasındaki bir şeyleri karıştırıyordu. Yakasında bir şey bulmuşçasına iki parmağını birbirine sıkıştırdı yanıma eğildi ve bir kolumu sıkıca tuttu. Elinde bir iğne vardı.

    Birden iğneyi koluma soktu ve o an gözlerimde şimşekler çaktı. Anlamak istedim. Yalvaran gözlerle yüzüne baktım. Bir taraftan da kurtulmak ve çektiğim işkencenin son bulması için var gücümle;
    'Baba lütfen, lütfen yapma. Beni öğretmen erken bıraktı. Çantamı da o aldı' diye yalvarıyordum.
    Bir an bir baygınlık geçirdim ve düştüm. Fakat iğnenin koluma tekrar girmesiyle yine acıların içindeydim. Defalarca, defalarca iğneyi koluma insafsızca ve şeytani bir ifadeyle batırdı.
    Kolum delik deşik olmuş ve iğnenin girdiği deliklerden kanlar akıyordu. Traktörün römorkunda hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Ara sıra güç bela elinden kurtulup römorkun arkasına kaçıyordum. Ama hemen dev adımlarıyla yanıma gelip iğneyi koluma batırarak;
    'Neden kaçtın okuldan, neden? ' diyerek defalarca saplamaya devam ediyordu.

    Bir ara bulanık bir görüntü geldi gözlerimin önüne. Kalabalık bir gurubun traktörün arkasından hayal meyal koştuğunu gördüm. Sonra askeri bölgenin oradan geçtiğimizi fark ettim. Traktörün arkasından koşanlar
    'Yapma baba' diyen, çığlık çığlığa seslerimi duyan asker ağabeylerim ve demir dökümün Tülükabaklarıydı.
    Onları görünce daha çok bağırmaya başladım.
    'Yapma baba, yapma baba'. Fakat arkamızdan koşanlar bize yetişemediler. Hızla oradan uzaklaştık.


    Okulun önüne gelmiştik.
    Babam beni tıpkı boş bir çuval gibi römorkun arkasından yere fırlattı. Dayaktan et yığını haline gelmiş vücudumu, ince ve zayıf bacaklarım taşıyamadı. Dizlerimin üzerine yere yığıldım. Sert taşlar dizlerimi parçaladı. Her tarafım kanıyordu. Sanırım ölmek üzereydim. Artık acıdan başka hiçbir şey hissedemiyordum.

    O da yere indi ve beni kolumdan boş bir çuvalı tutarcasına kaldırdı. Dermanım kesildiği için yalpalayarak yürümeye çalışan bacaklarımla onun yanı sıra gittim.

    Etrafta öğlenci öğrenciler ve nöbetçi öğretmenler vardı. Herkes bize bakıyordu. Kimisi gülüyor kimisi de beni acıyan gözlerle seyrediyordu. Orada bulunan birkaç insanın
    'Beyefendi lütfen burada bari yapmayın. Öğrencilerin gözleri önünde' dediklerini duydum.
    Burada bütün kötülüğün yapıldığı kişi bendim. Ben kanıyordum. Ben acı çekiyordum. Bana, bedenime ve ruhuma olanlar hiç önemli değildi.
    'Beyefendi çocuğu dövmeyin' diyeceklerine, 'diğer öğrencilerin gözü önünde yapmayın.' diyordu. Orada bulunan insanların bana karşı duyarsızlığı yediğim sopalardan daha çok canımı yakmıştı. Daha fazla ağlamaya başladım.
    Bir ara nöbetçi öğretmenlerimin babamla benim peşi sıra koştuklarını ve seslendiklerini gördüm. Ama onlarda bize yetişemediler. Hızla yukarı çıktık.

    Babam öğretmenler odasında gerçeği öğrendi.
    Benim doğruyu söylediğimi anladığında, bana yaptıklarından dolayı pişmanlık duydu ve fısıldarcasına bir sesle;
    'Hadi oğlum gel eve gidelim dedi.'

    Hiç gitmek istemedim. Ama hiç kimsem de yoktu.
    Ne akrabam ne de arkadaşım. Mecburdum birlikte babamın 'Ev' dediği fakat 'Yuva' olmayan yere gitmeye.
    Başım önümde öğretmenimin gözlerine bakmadan kan damlayan kolumla çantamı aldım. Ağlayarak öğretmenime
    'Neden çantamı aldın öğretmenim? ' dedim.
    O da üzgün gözlerle yere baktı.
    'Özür dilerim Can. Böyle olacağını hiç bilemezdim.' dedi.

    Babam ortadan kaybolmuştu. Ben de yalpalayarak odadan dışarı çıkmaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Öğretmenler gördükleri şiddet tablosu karşısında donup kalmışlardı. Babam çok iri yarı ve sert görünüşlü bir insandı. Bazen onun bakışları ile insanları dövdüğünü düşünürdüm. Sanırım öğretmenlerim de aynı şeyi onun gözlerinde görmüştü. Hiç kimse hiçbir şey yapamadı. Tek bir söz söyleyemedi. Sanki her yer susmuştu.

    Babamı takip ederek eve doğru yol almaya başladım. Adımlarımın her biri tonlarca ağırlıktaydı. Yaralarım vücudum soğumaya başladığı için daha çok acıyordu. Başımın etrafındaki bütün binalar dönüyordu. İnsanüstü bir güçle yürüyordum. Tek amacım eve varıp bir an önce uyuyarak acılarımdan kurtulmaktı.

    Son bir adım daha…. Son bir gayret daha …… Son defa….Son …..
    Son defa sıkıca sarıldım Mehmetcik kitabıma….
    Soğuk. Çok üşüyorum…..
    Sanki ben de Çanakkale Savaşında, bir düşman askerini taşıyormuşçasına sırtımda çantamı taşıyarak yürüyordum.
    Çok küçüktüm…..
    Masumdum……
    Ben sadece bir çocuktum…
    Neden…
    Neden….

    CAN AKIN - SAİR VE FOTOĞRAF SANATÇISI

    DEVAMINI OKUMAK ICIN KOPYALA YAPISTIR
    http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx? tabid=1038&mid=8373&ItemID=3066&ItemIndex=98

  • aşk23.01.2009 - 21:53

    Aşk

    Aşk kalbe bir çıngı ile
    Özenle işlenen oyadır
    Kalbe sürülen yağlı boyadır.
    Ne kadar silmeye çalışsan da
    Mutlaka bir izi kalır...

    Can Akın

  • Kalküta'nın Çocukları23.11.2008 - 15:40

    135 - Yürüyorum Delhinin Caddelerinde..

    Yürüyorum Delhi’nin caddelerinde.
    Atıyorum adımlarımı bilinçsizce
    Küçük Hintli kızlar el uzatıyorlar,
    Ağlıyorlar, ayakları çıplak,
    Çamurlaşmış toprağa basıyorlar..

    Gökyüzü yine maviliğini kaybetmiş
    Karanlık çökmüş gündüzün ortasına
    Sokak lambaları yok, kapkaranlık
    Karanlık bir sokakta o küçük
    teneke evlerinde aç insanlar..

    Anlatıyorlar dertlerini,
    Yalnızlıklarını, Hüzünlerini,
    Sanki anlarmışım gibi,
    Uzaklaşıyorum yanlarından,
    Küçük Hintli dilenci çocukların..

    Gözlerime yaşlar doluyor..
    Delhi’nin toprak sokaklarında
    Yine yalnızım, yine sensizim
    Yavaş yavaş yürüyorum.
    Umutsuzca, umutlarıma...

    Mr Can Akın

  • hayat22.11.2008 - 17:28

    Çevirim, Hayata Teşekkür Ederim. Thanks To Life - Gracias A La Vida - Mercedes Sosa

    Hayata Teşekkür Ederim...

    Bana çok şey veren hayata teşekkür ederim.
    Gözümü her açtığımda, beyaz ve siyahı
    Gökyüzünde ki ta uzaktaki yıldızları
    ve de kalabalığın içinden sevdiğim insanı ayırt etmemi sağlayan,
    İki göz verdiği için teşekkür ederim.

    Bana çok şey veren hayata teşekkür ederim.
    Gece ve gündüz demeden,
    Ağustos böceklerinin cırcırlarını, kanaryaların şarkılarını
    Çekiç ve motor seslerini, köpek havlamalarını, fırtınaları
    Ve sevdiğimin titrek narin sesini
    Ve bütün duyduğum sesleri kayıt etmem için
    Kulak verdiğin için teşekkür ederim

    Bana çok şey veren hayata teşekkür ederim.
    Haykırıp düşünebildiğim kelimeleri
    Anne, arkadaş, kardeş, yanan ışık gibi kelimeleri
    Ve sevdiğim insana giden ruhumun rotası gibi kelimeleri
    Düşünüp ve açıklayabilmem için bana
    Sesi ve alfabedeki kelimeleri verdiği için teşekkür ederim.

    Bana çok şey veren hayata teşekkür ederim
    Ayaklarımla şehirleri, göletleri, deniz kıyılarını
    Çölleri, dağları ve geniş düzlükleri
    Ve senin evini, sokağını ve bahçeni gezdiğim için
    Yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdiği için teşekkür ederim

    Bana çok şey veren hayata teşekkür ederim.
    Yıkıntılardan ayağa kalkışı ayırabilmeyi
    Şarkımla, sizin şarkınızla aynı olan şarkıyı oluşturan,
    İki temel maddeyi; kahkahayla gülmeyi
    Ve gözyaşını verdiği için teşekkür ederim

    Herkesin şarkısı olan benim kendi şarkımı.
    Bana çok şey veren hayata teşekkür ederim...

    Hayata teşekkür ederim...
    Hayata teşekkür ederim...
    Hayata teşekkür ederim...

    ÇEVİRİ CAN AKIN

    Gracias A La Vida

    Gracias a la vida que me ha dado tanto
    Me ha dado dos luceros que cuando los abro
    Perfecto distingo lo negro del blanco
    Y en el alto cielo su fondo estrellado
    Y en las multitudes el hombre que yo amo

    Gracias a la vida que me ha dado tanto
    Me ha dado el sonido y el abecedario
    Con él, las palabras que pienso y declaro
    Madre, amigo, hermano y luz alumbrando
    La ruta del alma del que estoy amando

    Gracias a la vida que me ha dado tanto
    Me ha dado la marcha de mis pies cansados
    Con ellos anduve ciudades y charcos
    Playas y desiertos, montañas y llanos
    Y la casa tuya, tu calle y tu patio

    Gracias a la vida que me ha dado tanto
    Me ha dado el corazón que agita su marco
    Cuando miro el fruto del cerebro humano
    Cuando miro el bueno tan lejos del malo
    Cuando miro el fondo de tus ojos claros

    Gracias a la vida que me ha dado tanto
    Me ha dado la risa y me ha dado el llanto
    Así yo distingo dicha de quebranto
    Los dos materiales que forman mi canto
    Y el canto de ustedes que es mi propio canto

    Gracias a la vida...
    Gracias a la vida...
    Gracias a la vida...

  • aşk22.11.2008 - 17:25

    Aşk

    Aşk kalbe bir çıngı ile
    Özenle işlenen oyadır
    Kalbe sürülen yağlı boyadır.
    Ne kadar silmeye çalışsan da
    Mutlaka bir izi kalır...

    Can Akın

  • üç şey29.07.2008 - 15:41

    Üç şey

    Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen üç şey:

    Zaman, sözcükler ve fırsattır.


    Hayatta hiç bir zaman kaybedilmemesi gereken üç şey:

    Barış, umut ve dürüstlüktür.


    Hayatta en değerli üç şey:

    Sevgi, kendine güven ve arkadaşlardır.


    Hayatta hiç emin olunamayacak üç şey:

    Düşler, başarı ve zenginliktir.


    Hayatta insanı geliştiren üç şey:

    Çok çalışma, samimiyet ve başarıdır.


    Hayatta insanı mahveden üç şey:

    Cesaretsizlik, gurur ve öfkedir.

    Mr Can Akın

  • son tercih08.07.2008 - 14:02

    TÜRK GENÇLERİNİN BÖYLE SİLAHTAN, KABADAYILIKTAN, TERÖR VE UYUŞTURUCU KONULARI İÇERMİYEN TV DİZİLERİNEDE İHTİYACI VAR...

    BU DİZİYİ HAZIRLAYIP TÜRK GENÇLERİNE SUNAN HERKESE TEŞEKKÜR EDERİM..

    SİZLER BİRER KAHRAMANSINIZ...

    CAN AKIN


    1. BÖLÜM

    Muzaffer, Banko Dershanesinin müdürüdür. Dershane öğrencileri ÖSS'de istenen başarıyı yakalayamamıştır. Bir eğitmenden çok tüccar gibi davranan, sınıflara haddinden fazla öğrenci alan ve tek düşüncesi para olan Banko Dershanenin sahibi Hayri, kendi yanlışlarını görmeyerek bütün suçu Muzaffer ve diğer öğretmenlerin üstüne atar. Muzaffer ve öğretmen arkadaşları, Para delisi Hayri'nin bu tutumuna daha fazla dayanamaz ve istifa ederler.

    Öğrencilerin yaşadığı stresi ve üzerlerindeki baskıyı çok iyi anlayan bu eğitimciler her türlü zor şarta göğüs gererek hep beraber bir dershane kurarlar. Amaçları o sene sınavda sıfır çeken öğrencileri bir araya toplayıp, idealist bir eğitim anlayışıyla hepsinin ÖSS'de başarılı olmalarını sağlamaktır. Muzaffer ve eğitimci arkadaşları, eğitimin paradan ibaret olmadığını tüm meslektaşlarına ve ebeveynlere ispatlamak için Son Tercih'i kurarlar.

    Kimsenin bilmediği bu dershane ilk zamanlar 'öğrencilerine' ulaşamasa da bu sorun Muzaffer'in eski bir talebesinin yardımıyla sürpriz bir şekilde çözümlenir.

    Ertesi sabah ÖSS'de çeşitli talihsizlikler yüzünden sıfır çeken kahramanlarımız Son Tercih Dershanesi'nin kapısını çalmaya başlar.

    Babasının kalp ameliyatı yüzünden sınavdan çıkmak zorunda kalan Can, abisi Akın'ın çocukça ve şımarık tavırları sebebiyle sınavdan atılan Nil, Ağababasının gözbebeği saf ve sevimli Feyzo, tatlı belası babaannesi yüzünden ne yapacağını şaşırmış Mert, ve diğerleri…

    Hikâyemizin kahramanları bir araya geldikten sonra 'Son Tercih Dershanesi' canlanmış, Muzaffer ve eğitimci arkadaşları öğrencilerine ihtiyaçları olan eğitimi vermek için kolları sıvamıştır. Ama gelen bir haberle herkes bir kez daha umutsuzluğa düşer.

    Kısa bir süre önce açık kalp ameliyatı geçiren Can'ın babası tekrar hastaneye kaldırılmıştır.



    2. BÖLÜM

    Can'ın sakladığı ÖSS sonuç belgesini bulan babası oğlunun sınavı kazanamadığını öğrenince fenalaşır. Durumunda ciddi bir şey yoktur. Ama Can'ın kendisine yalan söylemesi onu çok kırmıştır. Can, babasına kendisini affettirmeye çalışmaktadır. Ama Can'ın çabaları sonuçsuz kalır. Her zaman yanında olan Muzaffer Hocası onu yalnız bırakmaz. Babasıyla barışması için elinden geleni yapar.

    Dershanede tanıştığı Nil'de Can'a yardım etmek istemektedir. Aralarında ikisinin de fark edemediği bir çekim vardır Ama Nil'in abisi Akın'ın fevri davranışları ve Can'ın eski kız arkadaşı Melis'in müdahaleleri yüzünden bir türlü yakınlaşamazlar. Nil ise abisinin serkeş ve şımarık tavırları yetmezmiş gibi bir de babası ve annesi arasındaki sorunlarla uğraşmaktadır.

    Bu arada Mert'in babaannesi Fahrünisa Hanım zayıflamak için ağır bir rejime girmiş ve kendisini bilumum sportif aktivitelere vermiştir. Mert aradığı fırsatı bulmuştur… Babaannesinin bu durumundan yararlanmak için çeşitli kurnazlıklar yapar. Bu arada Aylin'e olan hisleri de iyice alevlenir. Ama yaptığı sakarlıklar ve düştüğü komik durumlar nedeniyle ona bir türlü açılamaz. Zaten açılsa da bir şey olacağı yoktur…

    Eski bir öğretmen olan Münevver, Muzaffer'in halasıdır. Dershanenin çekip çevrilmesi temizlenmesi, çocukların doğru beslenmesi için deli gibi çabalar. Aslında tam bir tatlı kaçıktır. Zaman zaman filozofça laflar eder, vecizeleri hiç eksik olmaz. Yıllar önce bir seferde kayıplara karışan büyük aşkı, kocası, can yoldaşı, bahriyeli Şahap ağzından hiç düşmez.

    Münevver, dershaneye bir temizlik görevlisi almak için kolları sıvar. Diğer adayları açık ara geride bırakan Haşmet çalışmaya başlar. Kantindeki ev yemeklerinden pek hoşnut olmayan öğrenciler Haşmet'i bir çıkış yolu olarak görürler. Kurnaz Haşmet küçük bir komisyon karşılığında dershaneye fast food taşımaya başlar.

    Yıllardır birlikte çalışan Muzaffer ve Oya'da birbirlerine bir türlü açılamamaktadır. Muzaffer'in halası Münevver ve Oya'nın en yakın arkadaşı Fizikçi Nalan, Oya ve Muzaffer'i baş göz etmek için aralarında bir plan yaparlar. Ancak eskiden beri Oya'ya karşı zaafı olan Hayri, bu planları bozmak için çoktan harekete geçmiştir. Kurduğu küçük oyun can sıkacaktır.



    3. BÖLÜM

    Oya'nın Hayri'ye karşı bir şeyler hissettiğini düşünen Muzaffer, Oya'ya soğuk davranmaktadır. Oya ise olan bitenden habersizdir. Beraber gittikleri tiyatro oyunu ikisine de zehir olur. Oya, Muzaffer'in kendisine karşı bir şey hissetmediğini düşünürken Muzaffer de Oya ve Hayri arasında bir şeyler olduğunu düşünür. Hayri de bu sırada boş durmaz. Kendi çalışanı olan Tuncay'ı Son Tercih Dershanesi'ne gönderir. Burada çalışmaya başlayan Tuncay, bir ajan gibi saat başı Hayri'ye rapor vermektedir.

    Halasının yanında kalan Feyzo, hayatından pek memnun değildir. Halası da bu durumdan hoşnut sayılmaz. Feyzo, geceleri bangır bangır türkü dinleyerek kimseyi uyutmamaktadır.

    Son Tercih Dershanesi'nin en renkli öğrencilerden biri olan Teoman ev sahibiyle kavga eder. Ev sahibi çok kızgındır. Bütün apartman sabaha kadar uyuyamamıştır. Arkadaşlarıyla birlikte kurduğu rock grubu sabaha karşı kaldıkları evde prova yapınca apartman ve semt sakinleri ayaklanmış, haliyle Teoman ve arkadaşları kaldıkları evden kovulmuştur.

    Teo ve Feyzo ayrı ayrı ev aramaya başlarlar. Ama kiraların yüksek olması, ev sahiplerinin dayattığı şartlar ikisini de yıldırır. Onların bu çaresizliğinden yararlanan Haşmet onlara bir ev bulur. Teoman ve Feyzo'yu kiraladıkları bu evde büyük bir sürpriz beklemektedir.

    Ailesinin yaptığı büyük fedakârlıklarla dershaneye yazılan Esra'da akşamları bir kafede part-time çalışmaya başladığı için son derslere girememektedir. Bu durumu hocalarından saklamak istemektedir. Ancak Akın, sürekli atıştığı Esra'nın bir garson olarak çalıştığını öğrenince kafenin müdavimi olur. Tek amacı Esra'yı zor duruma sokup eğlenmektir. Esra'nın cevabı ise her zaman hazır olacaktır.

    Aylin'e uzun zamandır platonik bir şekilde âşık olan Mert, Aylin'i ders çıkışı almaya gelen motosikletli çocuk yüzünden depresyona girmiştir. Zaten sakarlıkları yüzünden Aylin'in yanında hep gülünç duruma düşen Mert, yeni bir plan yapar. Aylin'i kazanmak için bir motosiklet şarttır ve bunu elde etmek için her yol caizdir.

    Feyzo ve Can, Mert'e destek olmak için ellerinden geleni yaparlar.

    Mert kararlıdır. Babaannesine ilk kez bu kadar sert çıkar 'Bana motor almazsan buralardan göçer giderim…'

    Bu arada Can ve Nil iyice yakınlaşmaya başlar. Aşk filizlerini vermeye başlamıştır.

    Tüm bunlar olurken Nil'in anne ve babasının aldığı ani boşanma kararı Nil'i çok derinden etkiler. Can onu yalnız bırakmak istemez. Can ve Nil'in yakınlaştığını gören Melis Can'ı yeniden kazanmak için harekete geçer.



    4. BÖLÜM

    Melis, Nil'le yakınlaşan eski sevgilisi Can'ı tekrar elde etmek için elinden gelen ne varsa yapar. Yalanlar söyleyerek Nil'in moralini bozan Melis, Can'ı tekrar kazandığını zannetmektedir.

    Melis tam anlamıyla amacına ulaşamasa da kısa bir süreliğine Nil ve Can'ın arasını bozmayı başarır. Anne ve babasının boşanma kararı Nil'i alt üst etmişken Melis'in söyledikleri de işin tuzu biberi olmuştur. Nil yıkılır.

    Can, Nil'e olan biteni açıklamak istese de, Nil Can'dan sürekli kaçmaktadır. Anne ve babasının şiddetli geçimsizliği ve boşanma kararı ile Melis'in söyledikleri Nil'i uzun bir süre zor durumda bırakacaktır.

    Melis bunlarla yetinmeyerek boş durmaz, Can'ın annesini ziyaret ederek kaleyi içten fethetmeye çalışır.

    Aylin'i durmadan çıkış kapısından alan motosikletliden nefret eden Mert, babaannesinin kendisine hazırladığı sürprizle çok mutlu olur. Aylin'e delicesine âşık olan Mert babaannesinin kendine motor aldığını öğrenince sevinçten havalara uçar. Fahrünisa Hanım trafikte bile yanından ayrılmayarak Mert'in sevincini kursağında bırakır.

    Bizimkiler kafa kafaya verip Haşmet'e misilleme yapmak için büyük bir parti düzenlerler. Partide çok eğlenen gençleri ilerleyen saatlerde bir sürpriz beklemektedir.

    Muzaffer ve Oya'nın arası iyice düzelmiştir. Tuncay vasıtasıyla olan biteni öğrenen Hayri öfkeden deliye döner. Uzak Doğu gezisinden dönüp 3. gözünü ve 9. çakrasını açtırmış olan Tarihçi Tuncay'la kafa kafaya verip Son Tercih Dershanesi'ni tarihe karıştıracak bir plan yapmaya başlar.

    Belki de dershane ajan öğretmen Tuncay ve Hayri'nin kurduğu planların sonucunda kapanacaktır…



    5. BÖLÜM

    Dershaneyi kapatmak üzere gelen müfettişler, zor saatlerin yaşanmasına sebep olur. Tuncay'ın hazırladığı tuzakların ortaya çıkması durumunda Muzaffer ve tüm öğretmenleri zor günler beklemektedir.

    Öğrenciler tarafında ise önceki gece Feyzo'nun evinde düzenlenen partinin yankıları devam etmektedir. Partiyi basan Feyzo'nun Babası oğlunu köye geri götürmek konusunda son derece kararlıdır. Çocuklar ve Haşmet, Feyzo'nun babasının inadını bir türlü yenemezler. Son çare Fahrünisa'yı devreye sokup Baba'yı ikna etmesini sağlamaktır. Fahrünisa'nın ise bu konuyla ilgili her zamanki gibi son derece orijinal planları vardır.



    6. BÖLÜM

    Can ve Nil'i el ele yakalayan Akın, bu ilişki önündeki en büyük engel olduğunu bu kez çok daha sert bir şekilde gösterir. Akın, Nil'i tehdit ederek görüşmelerini engellemeye çalışır. Can'ın bütün çabaları ise sonuçsuz kalır.

    Diğer yandan Mert ve Aylin arasındaki ilişki de bir türlü rayına oturmamıştır. Mert bütün çabalarına rağmen Aylin'i bir türlü ikna edemez. Onun durumuna üzülen sınıfın kızları, Mert'e yardım etmeye karar veririler. Mert, kızlardan aldığı tüyolarla Aylin'in aklını çelmeye çalışmaya başlar.



    7. BÖLÜM

    Sahildeki cafede çıkan kavgada Akın üç dört delikanlının arasında kıyasıya dövülmektedir. Can gözünü kırpmadan çocukların arasına girip Akın'ı kurtarır. Diğer çocukların da yetişmesiyle kavga sona erer.

    Akın'ın, kendisini kurtaran Can'a karşı tavrı yumuşar. Fakat diğer yandan da Akın, Can'ın eski sevgilisi Melis'ten hoşlanmaya başlamıştır. Melis de, Akın'a yakınlık gösterse de aslında tek amacı vardır; Can'ı tekrar elde etmek.

    Oya ve Muzaffer tarafında her şey yolunda ilerlemektedir. Sahilde yaşanan yakınlaşma dershanede de devam ederken herkes olan biteni memnuniyetle izler. Şimdi hamle sırası Metin Ali'ye gelmiştir. Metin Ali, Nalan'a aşkını ilan etme yolları ararken komik durumlara düşer ve en sonunda Münevver'in nasihatlerini dinleyerek Nalan'a damdan düşer gibi evlenme teklif eder.

    Mert ve Aylin tarafında da mutluluk rüzgarları esmektedir. Aylin, Mert'e olan tutumunu değiştirmiştir. Fakat Fahrünisa yine boş durmaz.

    Her şey yolunda giderken Can, Anne babasının şehir dışına taşınma kararıyla yıkılır. Büyük bir çıkmazdadır. Can, Nil'i bırakıp o da ailesiyle birlikte taşınacak mı yoksa İstanbul'da kalacak mıdır?

    CAN, AKIN URLA YA GİDECEK VE ORADA MUTLU OLACAK MI?

  • Ece Amca05.07.2008 - 21:58

    Balıkesir Ve Kurtuluş Savaşı Komutanı Gazi Topcu Binbaşı Ece Amca - Can Akın

    Balıkesir Ve Kurtuluş Şavaşı Gazisi Ece Amca


    Ben Balıkesir Atatürk ilkokulunda okudum.. Babam memurdu.. Fakirdik, beni okul aile birliği giydirirdi.. Her okula başladığımda öğretmenim elimden tutar, salı pazarına götürür, ayakkabı, önlük ve kitaplarımı, defterlerimi alırdı.. Teneffüs aralarında simitçiye gider simitçinin birkaç simitlerini satardım o da bana en kuru, en bayat simiti bana verirdi.. Bende onu ıslatarak yerdim…
    Okulda bayramlarda törenlere katılmak isterdim.. Arkadaşlarım her bayram da bir tören elbisesi giyerdi. Kimi melek, kimi arı olurdu. Ben ise önlüğümle törenlere katılırdım.. Baş öğretmenimiz törenlerde hep Türk bayrağını bana verirdi.. Cılız bedenimle o Türk bayrağını okulun en önünde gururla taşırdım.. Tören bitip okula gelene kadar, yere koymazdım ve kimseye de vermezdim..
    Bizim okulda her gün, her sabah, İstiklal Marşı söylenir, okula öyle girerdik.. Her salı günleri sabah yaşlı bir amca gelirdi. Adı Ece Amca idi… O nu bütün Balıkesir'liler tanırdı.. Biz onu Kurtuluş Savaşı Komutanlarından gazi topçu binbaşı olarak bilirdik, 5 yıl her salı bizimle birlikte istiklal marşı söylemek için okula geldi.. Arada bir beni kürsüye çıkartır birlikte İstiklal Marşını söylerdik, beni severdi.. Bir gün üzerinde askeri top ve Atatürk resmi bulunan flama getirdi 'Can ben seni çok seviyorum.. Bunu sana veriyorum, bunu sakla dedi'
    Balıkesir'deki bütün okullara tek tek gider… Elinde bir torba yerden, çöpten bulduğu ekmekleri öğrencilere gösterir, ' Arkadaşlar sakın evde ekmekleri yere atmayın, bir gün gelecek dünya açlık içinde susuzluk içinde olacak… İnsanları akbabalar yiyecek, Anne ve Babanızı sevin, doğruluktan, dürüstlükten ayrılmayın' derdi.. Bizde akbaba nedir diye sorduk… Kütüphanemiz vardı ama bir akbaba resmini bulamadık.. Ben getiririm dedi ve akşam bir akbaba resmiyle geldi… Kitaba kahkahalarla gülerek baktık 'Bu mu bizi yiyecek' dedik…
    Aradan yıllar geçti, Almanya'da televizyon seyrederken bir fotoğraf çıktı bu fotoğraf 1994'de sudan'daki kıtlık sırasında çekilmiş. Ve fotoğrafçı Kevin Carter'a Pulitzer ödülünü kazandırmış. Bir Sudanlı çocuk emekleyerek 1 km. Ötedeki Birleşmiş Milletler yemek kampına gitmeye çalışıyor, arkasındaki akbaba vardı, ve çocuğu takip ediyor, ölmesini bekliyordu.. Ece amca ve ilkokulum aklıma geldi. Ve bir anda telefonlar çalmaya başladı bütün ilkokul arkadaşlarımız birbirimizi bulduk… kimimiz savcı, kimimiz hakim, hepimiz üst makamlardaydık.. 1965 yılında bize söylenenleri 2000 yıllarına kadar unutmamıştık. Birbirimizi aradık ve bulmaya çalıştık.. Ve gördük ki Ece Amca nın bize verdiği doğru yoldaydık… Bizim hayatımızı sözleriyle etkilemişti…
    Daha sonra öğrendik. Fotoğrafı çeken Kevin Carter fotoğrafı çeker çekmez oradan ayrılmış. Ancak daha sonra çocuğu aramak için geri dönmüş ama bulamamış, 3 ay sonra depresyona giriyor ve intihar ediyor.
    Lütfen Ece Amca'mızın sözlerini dikkate alalım. Dünya kıtlık içinde herkes açlıktan ölüyor. Çocuklarımıza nasıl bir hayat beklediğini biliyor musunuz?
    Ece Amca nın vefatına tüm Balıkesir'liler üzüldü.. Ve çok kalabalık bir askeri törenle Balıkesir girişindeki Başçeşme mezarlığına defnedildi… Mezarının karşısında ise okuldaki çocuklarının sesini duyabileceği Ece Amca ilköğretimokulu bulunmakta, ayrıca Balıkesir de bir Ece Amca kütüphanesi kuruldu.. Allah rahmet eylesin…
    Bana verdiği flamaya ne oldu diye sorarsanız.. Bir sır… Ama bilin ki çok iyi bir yerde hala duruyor….

    Can Akın