Nights in white satin never reaching the end Letters I've written never meaning to send Beauty I'd always missed with these eyes before Just what the truth is I can't say any more Cause I love you Yes I love you Oh how I love you
Gazing at pepple some hand in hand Just what I'm going through they can't understand Some try to tell me thoughts they cannot defend Just what you want to be you'll be in the end
Breathe deep the gathering gloom Watch lights fade from every room Bedsetter people look back and lament Another day's useless energy's spent Impassioned lovers wrestle as one Lonely man cries for love and has none New mother picks up and suckles her son Senior citizens wish they were young Cold-hearted orb that rules the night Removes the colors from our sight Red is grey and yellow white, But we decide which is right, And which is an illusion. And I love you Yes I love you Oh how I love you
Bir komposizyon yazar misali…girişle başlayan…gelişmeyle devam eden… ve sonuçla sona eren…bir kompozisyondu hatta…
Birinci perdeyle açılırdı oyun…ve birinci sahneyle devam ederdi…önce şahıslar tanıtılır…sonra perdenin açıldığı mekanlar belirlenir…
Ellere tiyatro oyununun birer özeti verilir…biraz ezbere biraz doğaçlamayla karışık…yönetmensiz bir şekilde devam ederdi hayat dediğin…
Birinci perdede doğardın…biraz da çocuk olurdun…her şeyden habersiz…
İkinci perdede yaşamaya başlar…acı çekmeyi öğrenir…tecrübelerini yenilen kazıklar hanesine yazar…yarı yitik, yarı inatçı devam ederdin oynamaya…
Üçüncü perdeyi sadece tahayyül etmekle kalır…hep mutlulukla bitirmek isterdin son perdeyi…Mutlu sonlar lazımdı ^^Ve perde insin artık..^^ demeden önce…Olmazsa olmazdı…Yüreğin dayanmazdı…
Bazen mızıkçılık edip daha tam perdenin ortasında yeislerine hükmedemez olur…Bitsin artık bu işkence…^^Çıkarın maskeleri^^.. diyesin gelirdi…Sende maske olmadığı için şaşardın sonuçlarına…Tam da o anlarda…en kötü günlerde maskeler çıkardı…gerçek yüzler tüm çirkinliğiyle eşlik ederlerdi sahneye…Kaçacak delik arardın….Kaçamazdın…
Her gün neyi aradığımı bilmeden bir şeyleri arıyorum, bir daha toplayamayacağımı bilerek her yeri alt üst ediyorum.. Duyarken duymaz, derin düşünceler içindeyken aç olup olmadığını bile düşünemez oluyorum genelde...
Kitaplara boş boş bakıp, soğuktan hasta olacak denli uzun yürüyüşlerde boşlukta bir şeyler arayıp boşluğa boş sorular soruyor gibiyim.. Yolunda olmayan şeyler mi var bende diyorum sorguluyorum kendimi...bir his, tat, dokunuş var mı?
Alışılagelmişlerin içinde alışılagelmişi yapan...fakat farklı algılayacağım bi şey arıyorum..
Boğuluyordu.. Nefessiz kalıyordu bu şehirde…. Eve her gelişinde bütün pencereleri açıyordu hemen..ve sigara bağımlısı bir astımlı gibi havadaki oksijeni derin derin…nefes almak istercesine….sudan çıkmış ve nefes alamayan…sanki biraz daha geçse öleceğini bilmekte olan küçük bir Japon balığı edasıyla…
Yetmiyordu işte… Kalbi mengeneler arasında sıkıştırılırken.. Ona içine düştüğü devasa hortumdan kurtulmaya çalışma endişesi düşüyordu..
Hayatın anlamını sorgulamak için çok geçti.. Ölmek içinse henüz hayatta olduğuna göre erken..
Ne yapacağını bilemez bir halde önce sağına….sonra soluna bakındı… Gördüğü tek şey kalabalıklardaki yalnızlığıydı..
İçinde yitip gittiği kayıp şehir…
^^Bilmezler yalnız yaşamayanlar^^ mısraları geldi aklına….
Acı, ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında, öfke, kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda, keder, yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında, duracaksın, durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın, sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin, çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın. Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı düşüneceksin. Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın bir zaman, “dinlenin biraz” diyeceksin.
Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün istiridyeleri açarak, bir sevinç arayacaksın. Hayaller kuracaksın. Hatıralarını bir daha gözden geçireceksin. Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri. Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri. Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan tenleri. Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına gülenleri. Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını, sevdalarını, sevişmelerini, özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine, hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları sıkıca kucaklayacaksın. Ölüm her yandan üstüne saldırıp seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.
Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah. Belki bir mektup alacaksın. Sana gülümsemesini çok istediğin gülümseyecek belki sana. Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde kaybolduğunda, tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin. Gözcünün “kara göründü” diye bağırdığını hayal edeceksin. Kara, hiç görünmese bile, hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini bileceksin, çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu hedefle mana kazandığını anlayacaksın.
Her şeyini kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin. Neyi aradığını hiç unutmayacaksın. Sevinçleri ne kadar hatırlarsan, acının derinliğini o kadar kavrayacaksın. yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar çok düşünürsen öfken o kadar keskinleşecek. Karanlık inerken ışığa daha dikkatli bakacaksın. Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı bir uçurum koyduklarında, nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce, geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.
Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin. Bir çiçek iliştireceksin yakana. Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin. En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini. En çılgın hayallerini... En çağıltılı kahkahalarını...
Acı, ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında, öfke, kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda, keder, yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında, duracaksın, durup gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın, sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin, çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın. Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı düşüneceksin.
Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı düşüneceksin. Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın bir zaman, “dinlenin biraz” diyeceksin. Onları, şefkatle dinlendireceksin. Çünkü onlara yine ihtiyacın olacak.
Oğuz Aral...
Avanak Avni..
Gırgır dergisi....
türkmen soydaşlarımızın yaşadığı suriye sınırına yakın bir ilçe..
Nights in white satin never reaching the end
Letters I've written never meaning to send
Beauty I'd always missed with these eyes before
Just what the truth is I can't say any more
Cause I love you
Yes I love you
Oh how I love you
Gazing at pepple some hand in hand
Just what I'm going through they can't understand
Some try to tell me thoughts they cannot defend
Just what you want to be you'll be in the end
Breathe deep the gathering gloom
Watch lights fade from every room
Bedsetter people look back and lament
Another day's useless energy's spent
Impassioned lovers wrestle as one
Lonely man cries for love and has none
New mother picks up and suckles her son
Senior citizens wish they were young
Cold-hearted orb that rules the night
Removes the colors from our sight
Red is grey and yellow white,
But we decide which is right,
And which is an illusion.
And I love you
Yes I love you
Oh how I love you
Nights In White Satin/The Moody Blues
pediatrik kardiyolojide:
patent ductus arteriosus
mahkum...
Hayat…Üç perdeli bir tiyatro oyunuydu gözümde..…
Bir komposizyon yazar misali…girişle başlayan…gelişmeyle devam eden… ve sonuçla sona eren…bir kompozisyondu hatta…
Birinci perdeyle açılırdı oyun…ve birinci sahneyle devam ederdi…önce şahıslar tanıtılır…sonra perdenin açıldığı mekanlar belirlenir…
Ellere tiyatro oyununun birer özeti verilir…biraz ezbere biraz doğaçlamayla karışık…yönetmensiz bir şekilde devam ederdi hayat dediğin…
Birinci perdede doğardın…biraz da çocuk olurdun…her şeyden habersiz…
İkinci perdede yaşamaya başlar…acı çekmeyi öğrenir…tecrübelerini yenilen kazıklar hanesine yazar…yarı yitik, yarı inatçı devam ederdin oynamaya…
Üçüncü perdeyi sadece tahayyül etmekle kalır…hep mutlulukla bitirmek isterdin son perdeyi…Mutlu sonlar lazımdı ^^Ve perde insin artık..^^ demeden önce…Olmazsa olmazdı…Yüreğin dayanmazdı…
Bazen mızıkçılık edip daha tam perdenin ortasında yeislerine hükmedemez olur…Bitsin artık bu işkence…^^Çıkarın maskeleri^^.. diyesin gelirdi…Sende maske olmadığı için şaşardın sonuçlarına…Tam da o anlarda…en kötü günlerde maskeler çıkardı…gerçek yüzler tüm çirkinliğiyle eşlik ederlerdi sahneye…Kaçacak delik arardın….Kaçamazdın…
eternalflame
Her gün neyi aradığımı bilmeden bir şeyleri arıyorum, bir daha toplayamayacağımı bilerek her yeri alt üst ediyorum..
Duyarken duymaz, derin düşünceler içindeyken aç olup olmadığını bile düşünemez oluyorum genelde...
Kitaplara boş boş bakıp, soğuktan hasta olacak denli uzun yürüyüşlerde boşlukta bir şeyler arayıp boşluğa boş sorular soruyor gibiyim..
Yolunda olmayan şeyler mi var bende diyorum sorguluyorum kendimi...bir his, tat, dokunuş var mı?
Alışılagelmişlerin içinde alışılagelmişi yapan...fakat farklı algılayacağım bi şey arıyorum..
Take me down to my boat on the river
Beni nehirdeki tekneme götürün
I need to go down, I need to calm down
Aşağı gitmeye ihtiyacım var..sakinleşmeye ihtiyacım var
Take me back to my boat on the river
Beni nehirdeki tekneme götürün
And I won't cry out any more
Ve daha fazla ağlamayacağım..
Time stands still as I gaze in her waters
Onun sularına göz attığımda sanki zaman durur..
She eases me down, touching me gently
Beni sakinleştirir..bana nazikçe dokunarak..
With the waters that flow past my boat on the river
Akan sular teknemin yanından geçtikçe
So I won't cry out anymore
Böylece daha fazla ağlamayacağım..
The river is deep
Nehir derindir..
The river it touches my life like the waves on the sand
Nehir hayatıma kumun üzerine dalgaların dokunduğu gibi dokunur…
And all roads lead to tranquillity base
Bütün yollar sükunete çıkar…
Where the frown on my face disappears
Orada yüzümdeki çizgiler kaybolurlar..
The river is wide
Nehir geniştir..
Take me back to my boat on the river
Beni nehirdeki tekneme götürün
And I won't cry out any more
Ve daha fazla ağlamayacağım..
Styx-Boat On The River
Boğuluyordu..
Nefessiz kalıyordu bu şehirde….
Eve her gelişinde bütün pencereleri açıyordu hemen..ve sigara bağımlısı bir astımlı gibi havadaki oksijeni derin derin…nefes almak istercesine….sudan çıkmış ve nefes alamayan…sanki biraz daha geçse öleceğini bilmekte olan küçük bir Japon balığı edasıyla…
Yetmiyordu işte…
Kalbi mengeneler arasında sıkıştırılırken..
Ona içine düştüğü devasa hortumdan kurtulmaya çalışma endişesi düşüyordu..
Hayatın anlamını sorgulamak için çok geçti..
Ölmek içinse henüz hayatta olduğuna göre erken..
Ne yapacağını bilemez bir halde önce sağına….sonra soluna bakındı…
Gördüğü tek şey kalabalıklardaki yalnızlığıydı..
İçinde yitip gittiği kayıp şehir…
^^Bilmezler yalnız yaşamayanlar^^ mısraları geldi aklına….
Sustu…
…..
….
…
..
.
Eternalflame
...DURACAKSIN...
Acı, ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında, öfke, kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda, keder, yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında, duracaksın, durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın, sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin, çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın. Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı düşüneceksin. Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın bir zaman, “dinlenin biraz” diyeceksin.
Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün istiridyeleri açarak, bir sevinç arayacaksın. Hayaller kuracaksın. Hatıralarını bir daha gözden geçireceksin. Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri. Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri. Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan tenleri. Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına gülenleri. Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını, sevdalarını, sevişmelerini, özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine, hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları sıkıca kucaklayacaksın. Ölüm her yandan üstüne saldırıp seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.
Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah. Belki bir mektup alacaksın. Sana gülümsemesini çok istediğin gülümseyecek belki sana. Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde kaybolduğunda, tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin. Gözcünün “kara göründü” diye bağırdığını hayal edeceksin. Kara, hiç görünmese bile, hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini bileceksin, çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu hedefle mana kazandığını anlayacaksın.
Her şeyini kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin. Neyi aradığını hiç unutmayacaksın. Sevinçleri ne kadar hatırlarsan, acının derinliğini o kadar kavrayacaksın. yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar çok düşünürsen öfken o kadar keskinleşecek. Karanlık inerken ışığa daha dikkatli bakacaksın. Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı bir uçurum koyduklarında, nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce, geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.
Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin. Bir çiçek iliştireceksin yakana. Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin. En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini. En çılgın hayallerini... En çağıltılı kahkahalarını...
Acı, ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında, öfke, kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda, keder, yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında, duracaksın, durup gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine bakacaksın, sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı kargaların sesini dinleyeceksin, çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın. Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı düşüneceksin.
Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı düşüneceksin. Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın bir zaman, “dinlenin biraz” diyeceksin. Onları, şefkatle dinlendireceksin. Çünkü onlara yine ihtiyacın olacak.
A. Altan