Kültür Sanat Edebiyat Şiir

şenol güneş sizce ne demek, şenol güneş size neyi çağrıştırıyor?

şenol güneş terimi Tarhan Tekelioglu tarafından 16.10.2003 tarihinde eklendi

  • Bensu Eylül
    Bensu Eylül05.11.2011 - 20:14

    Mükemmel insan... Konu ne olursa olsun, sohbetine, hitabetine hayranım... Saygın, sevgi dolu... Başarılı (Başarısını beğenmeyenlerin gözlerinin görmediğini düşünüyorum) , çalışkan... Benim gönlümün birincisi...

  • İlker Kurt
    İlker Kurt10.05.2006 - 21:24

    dandik bir antrenör tipi.eski bir kaleci.en uzun süre gol yememe rekoruna sahipmiş.

  • Düşünmüyorum Yine De Varım
    Düşünmüyorum Yine De Varım18.02.2005 - 09:13

    Gelen gideni aratıyor hakikaten.Nerdesin be şenol hoca

  • Gülçin Yilmaz
    Gülçin Yilmaz21.06.2004 - 11:48

    kovuluncaya dek gitmedi. bu ne koltuk\para sevdası böyle? kurtulduk.

  • Mustafa Evci
    Mustafa Evci19.06.2004 - 22:45

    Çok entellektüel ve kültürlü. Ama onun yüzünden EURO2004'te yokuz...

  • Hasan Aydın
    Hasan Aydın18.05.2004 - 10:33

    Ayıp oldu adama ya gercekten

  • Hasan Özyurt
    Hasan Özyurt30.04.2004 - 12:08

    Başarılı bir kaleci idi.Başarılı bir teknik direktör oldu.
    Onu Milli takımda görmek istemeyenler en baştan beri eleştiri yağmuruna tuttu.Yetmeyince hakaret.
    Çünkü o İstanbul basınının isteklerine boyun eğmeyen adam gibi adamdı.

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt17.10.2003 - 11:54

    Futbolcularımla aynı camiye gitmem



    Sigara ve içkiyle aranız nasıl?

    Arada bir içki aldığım oluyor; ama sigara hiç içmem. İçkiye de sıcak bakmam aslında.

    Yüzüğünüzün altın olmadığını görüyorum. Dini bir hassasiyet var mı?

    Yok. Dini inancım vardır. Ama bunu propaganda anlamında kullanmayı sevmem.

    Gümüş veya altın fark etmez. Müslümanlığın tam gereklerini yerine getirdiğim söylenemez; ama saygım çok fazla. Evvelki maçta oldu. Bir tane oyuncu, haç işareti çıkardı. Dedim ki işte, o çıkarırken bir şey demiyoruz, öbürü dua edince kızıyoruz. Cuma namazı kılmak neden suç olsun ki? O yazılar çok çirkindi. Biz Osmanlıların torunlarıyız. Hoşgörünün en geniş olduğu ülkelerden bir tanesiydik. Ne oldu bize?

    Futbolcuların dini inançlarını yaşamak isteği, takım içi dinamikleri nasıl etkiliyor?

    Bizim işimiz futbol. Namazını kılıyorsa gitsin kılsın, başka bir şey yapıyorsa gitsin yapsın. Futbolcunun özgür olmasından yanayım. Dünya Kupası’nda, bulunduğumuz yer itibarıyla cuma namazı kılmak isteyen bir gruba, cami olmadığı için bir hoca gelmesinden niye rahatsız oluyor insan? Ama ben şimdi durup dururken, işimi bırakıp da camiye gidiyorsam o başka.

    Hiç kimse de onu yapmıyor herhalde.

    Öyle şey olur mu ya. İşini hiç yapmayan insan, devamlı namaz kılıyorsa benim için Müslüman değildir.

    Siz cumaya gider misiniz?

    Giderim. Dünya Kupası sırasında oyuncularımla birlikte kıldım. Ama çoğu zaman onlarla kılmam. Aynı camiye gitmem. Spekülasyon olmasın diye.

    Maçlara oruçlu çıkan oluyor mu?

    Genelde çıkmıyor. Tutmasını tavsiye etmiyorum. İş yaparken sağlığını etkiler.

    Trabzonspor’un ilk günlerinde oruçlu çalışıyordunuz. Ve size anlayış göstermedikleri için de kırgındınız o zaman.

    Ben oruç tuttum, oynadım, doğrudur.

    İftar oluyordu, hâlâ sizi çalıştırıyorlardı. O yüzden mi futbolcuların dini hassasiyetlerine önem veriyorsunuz?

    Bir defa inanç, insanın huzur bulduğu şeydir. Affedersin, içki içen insan rahatlıyor, ona izin veriyorsun da, yaptığın ibadetin kimseye zararı yok ya.

    Dış görünüşünüze ilişkin eleştirileri dikkate aldığınız oldu mu?

    Tam tersine, ben giyim konusunda oyuncuyken, iddialı konuşayım, birinciydim. Dünya Kupası’nda üç kıyafetim vardı. Bir tanesini eleştirmişler, hacı kıyafeti diye. Dedim ki bu benim kabahatim değil. Dışımdaki olaylar beni ilgilendirmez. Gerçi uyum olarak seçim yapma hakkınız var; ama o zaman yoktu, getirdiler. Dışımdaki elbiseyi suçluyorsunuz, beni suçlamıyorsunuz. Yani saçım bozuksa berberin kabahati, elbise bozuksa konfeksiyoncunun kabahati. Benim kabahatim yok.

    Nerede kestiriyorsunuz saçınızı?

    Kasapta (Gülmeler) .

    Hangi kuaförde?

    Önemli değil ya. Bizim kasabımız iyidir yani. Benim saçım güzel.

    Değiştirmişsiniz. Böyle değildi.

    Değiştirmedim. Saçım rahat taranabilir olmalı. Tarayınca böyle görünüyor. Ben elimi atmak, saçımla uğraşmak, zaman kaybetmek istemiyorum. Saçımın stilini değiştirmek istemiyorum. Çocukluğumdan beri bir stilim var. Beni öyle tanıyorlar. Beni tanımazlar diye korkuyorum.

    Ayakkabılarınız ne marka?

    Gucci değil demişlerdi! Gucci giyiyorum ayıp olmasın diye. Bütün markalardan var. Ne olacak yani? Ne önemi var? Bizde guci guci vardı, eskiden koyunlara delerdi. Marka takıntısı var herkeste. Buna karşıyım ve inadına da tersini giyerim. Benim yaşamım bu. Yaptıklarım ortada. Bunları vizyonu olmayan adam taşıyabilir mi? Vizyon, misyon, karizma. Hepsi yabancı kelime. Tabii bunlar olmasın demiyorum, olacaktır mutlaka; ama bunları ön plana çıkaranlar! Adamlık var mı sizde adamlık? Adam Türkçe kelimedir. Adam olan bunların hepsini yapar. Ama bunların adam olması kolay değil.

    Allah’tan bıyığınız yok. Bıyıklı olsaydınız, sizi daha mı çok eleştirirlerdi?

    Bıyık bıraktım bir ara. Ben oyuncuyken sakalım vardı. Fazla yakışıklı olduğum için keseyim dedim!

    Hayatınızdaki lüksler neler? Artık çok para kazanıyorsunuz.

    Yo ben çok para kazanmıyorum. Değer kazanıyorum. Ben bu çayı zevkle içmek istiyorum. İçemiyorum. Devamlı bir iş var aklımda. Çocukluğumda doğanın, yeşilin içersindeydim. Deniz tertemizdi. Ben şimdi onu istiyorum. Şartlarım iyi olsun, evimde oturayım diye düşünüyorum. Yeşil bir bahçeli evim var Trabzon’da. Ama oraya gidemiyorum işte.

    Bir tane mi eviniz var?

    Üç tane evimiz var. Fazla para harcamıyorum. Çocuklarımızı okutuyoruz.

    Eğitim enstitüsünde okuduğunuz yıllarda anarşi vardı. Öğrenci olaylarına karıştınız mı?

    Ben denge unsuruydum, uçlarda yoktum. Gruplara ayrılırlardı, ben ortada dururdum. Karışmazdım. Ama hepsi dostlarımızdı.

    Bu seçimde AK Parti’ye mi, CHP’ye mi oy verdiniz?

    Oy vermedim.

    Ondan önceki seçimde?

    ANAP’a verdim.

    Kendinizi siyasi açıdan nasıl tanımlarsınız?

    Muhafazakar. Ama solda bazı düşüncelere de katılırım. Mesela birçok konuda Halk Parti’nin söylemi ile AK Parti’nin söyleminin örtüşen yanları çok fazla var. Ben ikisinin ortalamasını istiyorum. Özgürlüklere kesinlikle inanıyorum. Ama dini inançlarımın da yerine getirilmesini istiyorum. Şimdi hem özgürlükler var diyeceksin hem de onun hayatına müdahale edeceksin. Bu yanlış. Dünyaya da bakınca siyasi düşünceler tam oturmuş değil. Yani böyle sağsol diye, şu bu düşünce diye ayırmaktansa, insanın yaşayabileceği bir ortamı getirmek lazım.

    Futbolcular, genç yaşta elde ettikleri paraları ve şöhreti kaldırabiliyorlar mı?

    Sosyal olarak gelir düzeyi düşük gruplardan geliyorlar. Tabii sıkıntılar oluyor. Sürekli yukarı doğru büyüyorlar. Ekonomik olarak da, sosyal olarak da sınıf aşmış oluyorlar. İlgi ve sevgiyi taşımak kolay değildir. Ayrıca parayı kullanmanın zorluklarını çekiyorlar. İki şeyi birden yaşıyorlar. “Senden iyisi yoktur”la, “senden kötüsü yoktur”u. O zaman iç dünyalarında çok dalgalanma oluyor tabii. Birçoğunun hanımı aşırı ilgiden dolayı rahatsız oluyor. O dalgalanmalar sahaya yansıyor.

    En büyük eksikliğiniz lisan mı?

    Evet. Bu konuda zamanı iyi kullanamadık. Almancam var, konuşuyorum; ama çok iyi değil. Şimdi İngilizce çalışıyorum da yaş olarak zorlanıyorsun, zaman olmuyor. Tabii benim öğreneceğim şeyler, simültane tercüman gibi olmayacak. Ama yani derdimi anlatmak, karşımdaki konuşmada biraz yardımcı olsun diye yani.

    Futbolun dışında kitap okuyor musunuz?

    Kitap okumayı severim. Şimdi, daha az okuyorum; ama daha önceden psikoloji ve felsefe ağırlıklı kitaplar okuyordum. Mesela ben Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarının çoğunu okudum. Bana çok faydası olduğunu düşünüyorum.

    En son ne okudunuz?

    Valla bilmiyorum ki, bir seneyi geçti. Şu anda sadece futbolla ilgili kitaplar okuyorum. Bir de zaman bulabilirsem Felsefe Kongresi’ne gitmek istiyorum.


    Eşimle ilişkilerimde romantiğim


    Neden Trabzon’da oturuyorsunuz?

    Küçük kız orada Anadolu lisesinde okuyor. Gelmek istemedi deprem olduktan sonra. Gidip geliyoruz işte.

    İşkolik olmanızın altında yatan en önemli şey ne?

    Ailedir herhalde. Beş kardeşiz biz Yaşım on beşti. Hem aileme bakıyordum hem de okuyordum. Kendi yaş grubumda lider pozisyonundaydım. Bu, yapı meselesi. Liderlik doğuştan oluyor. Mahallede takım yapardık, ben kurardım. Benden büyükler bile beni çağırırlardı. Kazandığım parayı babama verip bir kısmını tekrar alırdım.15 yaşındayım, Sebat’taydım. Elli bin lira aldım. Babama verdim. “Baba, çanta alacağım, ver bana yirmi beş bin lira.” dedim. Bu bir anlayış. Halbuki al çantanı sonra eve gel değil mi? Sonra öğretmen oldum. İşte, mahallede, çevrede, ailede hep ön planda, lider pozisyonunda olduk.

    Daima sorumluluk almaya itti sizi hayat.

    Bir kere alınca tabii bütün işlerim böyle oldu. Ben gezmeye giderken bile kendi sosyal hayatımı yaşayamıyorum.

    Ama işinizi çok abartıyorsunuz.

    Hanım da bana kızıyor, aynı şeyleri söylüyor.

    Bütün yumurtaları tek sepete koyarak neleri kaybediyorsunuz?

    Çok şeyleri kaybettim aile ve çocuk konusunda. Birlikte uzun tatil yapamıyoruz. Çocuklarım büyüdü, biri üniversite mezunu oldu, master yapıyor. Öbürü Anadolu lisesinde. Onlarla, sevginin sıcaklığını, yakınlığını tam kullanamadım. Sıkıntılar oldu; ama eşim çok özveride bulundu. Beni hiç yormadı. Ben her şeyimi aileme adamışım. Çocuklarım rahat okusun, aileme bakayım. Koşullarımız zor. Hem evde rahat oturayım hem de kazanayım yok. Hanım, Allah razı olsun hanım hep destekledi beni. Onun birikimi, deneyimi, sabrı, hoşgörüsü fazla. Öğretmenliğini beş sene yaptı. Çocuklar yüzünden bıraktı.

    Kızlarınız sizin hangi özelliklerinizi taşıyor?

    Çok düzgünler. Ağır başlı, sorumlulukla yaşamasını seven. Klasik Türk insanı. Bu dönemde babasının bulunduğu pozisyon itibarıyla daha başka türlü olabilirlerdi.

    Yeterince baba ilgisi göremedikleri için hiç şikayetçi oluyorlar mı?

    Hiç olmadılar. Belki bana hissettirmediler. Birbirimizi çok seviyoruz. Ama aile bağlarının daha sıcak olması için o ortamı sağlayamadık. Onun ezikliğini yaşıyoruz.

    Her şeyi içinize atıyorsunuz sanki.

    Evet sıkıntıları içime, mutlulukları dışıma.

    Ülser var mı sizde?

    Gastritim var. Ülkenin beklentileri, benim sorunumdan daha önemli.

    Neden suratınız çoğu kez asık?

    Doğru söylüyorsunuz. Genelde öyle bir üslubum var. Bulunduğum yer, yaptığım iş, sorumluluk duyma anlayışından bu bana yerleşti.

    Romantik misiniz?

    Eşimle olan ilişkilerimde romantiğimdir. Gençlik yıllarında daha da fazlaydı. Çünkü romantizm zaman ayırılması gereken bir olay. Hanımla anlaşarak evlendim.

    Hâlâ âşık mısınız ona?

    Tabii; ama aşkın o şiddeti olmuyor. Bir süre sonra birlikte olmanın verdiği güven var. Ama o uzaklaştığı zaman yanınızdan, onu hissediyorsanız, bence aşk odur.

    Ekonomik olarak ezik büyümeniz, para harcama alışkanlıklarınızı nasıl değiştirdi?

    Ne kadar param olursa olsun, ihtiyacımı karşılarım. Daha fazlasının harcanmasından yana değilim.

    Boş yere cimri demiyorlar size.

    Cimri lafını biri söyledi, yayıldı gidiyor. Doğru değil. Ben para harcarım; ama savurganlığı sevmem. Kimseye borcum yok. Ama çok alacaklarımız yerler var. Hoş görüyorum.

    Prensip olarak, istendiğinde borç veren bir insan mısınız?

    Borç değil, yardım olarak veririm. Ama onu söylemem.

    Nasıl eğlenirsiniz?

    Eğlenmeye fazla zaman ayırdığım söylenemez.

    Galiba bir kere Laila’ya gittiniz?

    Evet Başkan’la birlikte gittik. Konumum itibarıyla Laila’ya gitmek istemem. Şart değil Laila. Ben yaylaya gidiyorum. (Gülmeler)

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt17.10.2003 - 11:52

    Nuriye Akman'ın Röportajı
    17.08.2003
    Zaman
    Spor Medyası Hıncal'ın tuzağına düştü

    Futboldan pek hazzetmediğimi biliyorsunuz. Beni karşılaşmalar ve sonuçlar değil, futbolun nasıl algılandığı ve insanın kişiliğini nasıl biçimlendirdiği ilgilendiriyor.

    Bugüne kadar Şenol Güneş’i hep uzaktan izledim. Kendisine yapılan saldırılar karşısında beyefendiliğinden hiç taviz vermemesine hayran oldum. Kasıntı değil, mütevazıydı. Onunla iyi dost olunur diye düşündüm kendi kendime. Bana göre tek kusuru, işkolik oluşu, hayatı katı bir görev anlayışının penceresinden seyretmesi, futbolun dışında bir ilgi ve haz alanı yaratamayışıydı. Ama bu da bir seçimdi, belki de işkolik olduğu için başarılı oluyordu.Onu beklediğimden daha konuşkan buldum; ama beklemediğim kadar hızlı konuşuyordu. Hemen her soruma heyecanla cevap verdi. Cevaplarını bana bir lütuf gibi sunmadı, gerçekten doğaldı, konumunun altını kabaca çizmiyordu, kibardı. Ancak telaffuz ettiği kelimeleri anlamakta güçlük çektim. Diyaloğa katılış biçimine, samimiyetine, sabrına hayran oldum; fakat ifadelerini netleştirmek için dinlerken de, yazarken de epey çaba sarf ettim. Kendisine kardeşçe bir tavsiyem olacak. “Hocam biliyorum, yapacak çok işiniz var; ama biraz daha esnek olunuz, sükunet bulunuz. Lütfen konuşma hızınızı düşürünüz, kelimeleri tane tane söyleyiniz. Ne anlatırsanız anlatın, bildikleriniz karşınızdakinin anlayabildiği kadardır, bunu unutmayınız.”


    Görev süreniz bitince kendinize nasıl bir meydan okuma alanı açacaksınız?

    Şu anki pozisyonuma uygun bir iş bulmam lazım. Dışarıda bir milli takım olabilir, burada devam edebilirim. Bir kulüp de olabilir. Yeter ki saygınlığı olsun. Mukavelem bitince Federasyon benimle çalışmak istiyorsa teklif onlardan gelecek. Benden değil.

    İngiltere maçını kaybederseniz 2004’e kadar kalma kararınızı sorgular mısınız?

    Hayır. O zamana kadar benim görevime de son verilmesi doğru ve şık olmaz. Alan alırken iyi düşünsün, kolay bırakmasın, öbürü de hemen kaçmasın. Nasılsa başka yer iyi para veriyor diye çamura yatmasın.

    Haluk Ulusoy’la bir güven problemi yaşadınız. Durumu katlanılabilir bir hale nasıl getirdiniz?

    Benden kaynaklanan bir şey yoktu. Yapılan anlaşmalar neyse maddi ve manevi, hepsine uydum. Medyaya maaş ödemelerinin eksik olduğunu yansıtan Federasyon’dan bazı kişiler, sonra tekzip ettiler ve konu kapandı. Ama ben yıpranmış oldum. Başkan da bunun içerisine sokuldu. Bir kırgınlık oldu. Sıcaklık kayboldu. Kayba uğrayan benim; ama konuyu açan da kapatan da onlar. Temmuz 2000’de geldim.2002’nin ortalarında bu konu ortaya atıldı. Hâlâ aynı ödeme yapılıyor. Değişen bir şey yok ki. Bunun arkasındaki oyunu bilmiyorum. Başkan’ı etkilemiş olabilirler.

    Başkan’la şu anda ilişkinizin düzeyi nasıl?

    Değişen hiçbir şey yok. Ben işimi yapıyorum, o da işini yapıyor.

    İlişkiniz sıcak değil belli ki.

    Sıcak bir ilişkiye de gerek yok zaten. Ben yine Başkan’ın başarılı olmasını isterim. Çünkü, büyük bir emek verdi. Hâlâ da gayret ediyor. O başkan, ben de çalışanım. Bana göre maddi manevi alacaklarım var. Onlara göre yok. Olabilir. Ben işimi yapıyorum.

    Paranın miktarı ne?

    Önemli değil. Mukavele, ikinci yıl para artırılır diyor. Ondan vazgeçtim. Buradaki ödemeler iki ay sonra Digitürk’le anlaşma yapıldığı için aşağıya düşüyor. Ben bir şey demiyorum. Geçen sene diyorlar ki, “Biz bunu ödemiyoruz, hocanın para sorunu var”. Onlar “Bizim yaptığımız normal.” diyorlar. Ayrılmam veya tavır koymam gerekiyor. Bu kavga bir şey kazandırmaz, Türkiye’nin geleceğini zora sokar.

    Yüzde kaç azaldı size yapılan ödemeler?

    Yüzde 40’a yakın. Benim kızdığım; eksik ödeme işe başladığımdan üç ay sonra ortaya çıkmasına rağmen,2002’nin onuncu ayında gazeteye yansıtıp, bunu sorun gibi gösterip sonra da kapatmaları.

    O zaman sizin bir dönem daha devam etme şansınız fazla yok.

    Onu bilemem. Ben bir sorun çıkarmıyorum. Özveri yapıyorum. Buna karşın bir sıkıntı doğuyorsa ben ne yapayım? Ben Türkiye adına hesap yapıyorum. Türkiye bizden bir başarı bekliyor. Bir buçuk sene bekledim cevap vermek için. Daha önce cevap verseydim enerjim bitecekti. Yorum yapmadan işime devam ediyorum. Buna rağmen kamuoyunda başka türlü gösterilmemden rahatsız oldum. Ülkenin insanı, benimle başkanı etle tırnak gibi görüyor. Ve öyleydik. Bunun ayrılmasından yana değilim. Yarın Federasyon veya Başkan beni istemezse saygı duyarım, işimi kapatır giderim.

    Haluk Bey, Dünya Kupası dönüşünde yaptığınız basın toplantısında onu iki cümlede geçiştirdiğiniz için sizi nankörlükle suçladı mı?

    Böyle bir laf bana söylenmiyor; ama kamuoyunda bu işleniyor. Onu veya beni istemeyenler, bazen onu kullanarak, bazen beni kullanarak yıkmaya çalışıyorlar. O da buna çok güzel göğüs geriyor. İnandığını yapan bir kişi. Başarıyı ben sahiplenmişim gibi gösterdiler ki, tarzım hiç değil. Kaldı ki buranın patronu Başkan. Biz görevliyiz. Başkan’ı yıpratmak isteyenler benim üzerime geldiler. Arkasından yönetim tarafından olay paraya çevrildi.

    Bunun miktarı ne Allah aşkına?

    Onlar gazeteye bir rakam veriyorlar; ama o miktar değil. Ben ne alıyorum, söyleyin dedim yönetime, bir buçuk aydır yazıyı vermiyorlar bana. Burada tek kaybeden benim. Düşüncemi Başkan’a da söyledim. “Ben size gelip de bana ayrıca para verin mi dedim? Hayır. Ne anlaştık sizinle? On’a. Ne veriyorsunuz? , Beş. Niye o zaman şikayet ediyorsunuz? Gördüğüm başkanların en iyilerinden bir tanesi Haluk Ulusoy. Genç olması itibarıyla çok savaşçı. Zaafı şu; çevresi onu çok etkiliyor. Olumsuz kararlar alabiliyor.

    Bazı kesimlerin sizi Milli Takım antrenörlüğüne layık görmemelerinin sınıfsal bir açıklaması var mı?

    Çok sebebi olabilir. Benim üslup olarak mesafeli olmam bunlardan biridir. Ben ilişkilerimle iş bulan, ilişkilerimi kullanmayı seven biri değilim. Bazı gazetecilerle ilişkiniz varsa, size bakış farklı olabiliyor.

    Onlarla oturup kalkmadığınız için mi onca ağır eleştiriyi yaptılar?

    Evet. En yakın dediğiniz, size düşüncenizden dolayı sahip çıkan adam, bir süre sonra o tarafa geçebiliyor. Kendi şartları itibarıyla buna ihtiyaç duyuyor. İster öyle yazsın, ister ben yalnız kalayım. Ben düşüncemde zengin olmak istiyorum.

    Taşradan gelmeniz, onların İstanbullu oluşu da bir etken mi?

    Onlar ne İstanbullu, ne Türk olarak öndeler. Ama çalışmamı engellemeye çalışıyorlar. Sırf işler kötü gitsin diye gayret ettiler. Beni aşağılamak için kullanıyor geldiğim yeri. Ben evrenselim, Türkiye’yi temsil ediyorum. Ama adam benim bölgemi aşağılarsa, ben onu sahiplenmek mecburiyetindeyim. İki tip insan var: Bir, yıkanlar. İki, yapanlar. Yapanların işi zordur. Düzeyli olacağız, düzenli olacağız, çok çalışacak, planlayacak, üretecek ve başarıyı yakalayacağız. Ama yıkanlar öyle değil. Yıkılacak, kaos olacak, ondan faydalanacak. Çünkü iş kötü gittiğinde “Ben demedim mi? ” diyecek. “Bununla olmaz” diyor. Bakıyor ki oluyor. Bu sefer olmaması için yazılar yazıyor, kampı karıştırıp oyuncunun kafasını bozuyor. İşler iyi gidiyor, “oldu ama o yapmadı” diyor bu sefer.

    Kıskançlık da var mı?

    Hayır çıkarcılık var. Medyadakilerin bazıları, emeklerinden daha fazla para kazanıyorlar. Düzgün çalışanlar ses getirmiyor. Kavga, gürültü, saldırı ses getiriyor. Akıl değil, duygu kullanılıyor. Kamuoyu kan görmeye alıştırılıyor. Böyle yapınca o yayın kuruluşundan aldığı para artıyor. Transfer yapanlara dikkat edin, bu üslubu göreceksiniz.

    Ama bazıları da otuz yıldır aynı köşede duruyorlar.

    Bir tane var ondan. O da köşesinde durmuyor, gazeteyi yönetiyor. Herkes onun etkisi altında.

    Sizin de düşmanlarınızı dostunuz yapmaya hiç çabanız yok.

    Hayır. Fazla yok. Üslubumu değiştirmeyeceğim.

    “İt ürür, kervan yürür” der gibisiniz.

    Düşünce belki öyle; ama onu söylemiyorum. Küçükken köpek vardı bizim köylerimizde, havlardı, korkardım, geçemezdim evin önünden. Büyüdüm, yine aynı köpekler havlıyor. Baktım hiçbir şey yapmıyor. Adam çok güzel hikaye anlatıyor. Ama içeriği boş. Biz millet olarak hikayeyi severiz. Ne anladın? Hiçbir şey. Ama çok güzel anlattı! Yapılan haksızlığı millet görüyor. Ben ayrıca hakkımı aramak durumunda değilim. Çünkü onlarla savaşırsam, enerjim boşa gidecek.

    Üç dört kişilik bir çete ile mi karşı karşıyasınız?

    Ben onlara bakmıyorum. Yetiştiğimiz alan dar ve fakirdi. Ama, hayallerimiz çok büyüktü. O günden bugüne hep aldığım işi iyi yapmaya çalıştım. Bana yapılan haksızlıkların hesabını sormadım. İsyan etmedim. O gün, açken, kimse imkan vermezken, bana sahip çıkmayanlar, bugün iş iyiyken, bunun da hesabını artık bana soruyorlarsa, bunun ayıbı benim değil, ülkenin. Düzgün, kaliteli, araştırıcı, planlı, programlı, iş üreten adamlar istemiyorlar. Diyor ki “Bu anlayış seni yok edecek”. Halbuki bu düşünce onları yok edecek.

    Maçlar öncesinde Fatih Terim benzeri esip gürlemediğiniz, kendi takımınızın dev, karşınızdakinin cüce olduğunu söylemediğiniz, kendinize güvenmiyorsunuz gibi bir izlenim yarattığınız için ağır eleştirilere uğradınız.

    Ben bilginin, aklın ön planda olmasını düşünüyorum. Duyguyu bunun üzerine koyabilirsiniz. Eğer duyguyu ön plana çıkarırsanız, mantık yok olur. Fatih Hoca’nın da insana bakışının iyi olduğunu düşünüyorum, Mustafa Denizli’nin de. Tarzlarımız aynı olmayabilir. Gayet normaldir. Ben elimdeki gruba çağın gereği olarak neyi nasıl öğreteceğimi biliyorum. Daha önce de belki Fatih Hoca’nın babacan–sert tarzına ihtiyaç vardı. Anlayışlar değişebiliyor zamanla. Babam beni döverdi, niye top oynuyorsun diye. Çünkü pantolon eskirdi. Şimdi aileler çocuklarına diyor ki, futbol oynayın. Dolayısıyla Türkiye’nin dönemlerine iyi bakmak lazım. Bugün böyle, yarın daha farklı olacak.

    Hıncal Uluç’a tek bir sual sormanız gerekse soru ne olurdu?

    “Ne iş yapıyorsunuz? ” diye sorardım.

    Erman Toroğlu’na ne sorardınız?

    Valla onu konuşmak istemiyorum. “Ben eleştiririm. Çünkü ben bu mesleği yaptım, kokusunu aldım” diyor. Hıncal’a veya Kazım gibi olanlara demek istiyor ki, “Siz bunların derdini bilmezsiniz”. İşi bilenin, nasıl eleştireceğini daha iyi bilmesi gerekir.

    Kazım Kanat’a nedir sualiniz?

    Onu bırak. Bunların babası, piri Hıncal Uluç’tur.

    Onun sizinle derdi ne?

    Şimdi açıklamayayım. Mahkememiz var. Bir buçuk senedir devam ediyor. Ben futbolcuyken, kampa gelip bana futbolla ilgili soru sorup, bilgi alan birisiydi. Şu tarafını takdir ediyorum ama Hıncal Uluç’un. Anlatım tarzı güzel. Kelimeleri düzgün kullanıyor. Ama hikayesinin içeriğini hiç beğenmiyorum. Medyada sıkıntı veren bu anlayışı getiren bence o. Kötüyü örnek aldılar hep. Ama öbürleri aynı üslubu yüzüne gözüne bulaştırdılar, daha saldırgan oldular. Çünkü kelimeleri kullanamıyorlar. Ayrıca ilişkileri o kadar güçlü değil. Medya içerisinde biraz daha gücü fazla Hıncal Uluç’un. Trabzonspor’dan kovulduğumda Kenan Sönmez’in yanına gittim, Sabah Gazetesi’ne. Kulüple ilgili düşüncemi anlattım. Haşmet de oradaydı. O zaman sanat yorumcusuydu galiba. Futbolla ilgisi yoktu. Sonra bir baktım beni eleştiriyor. Ula Haşmet futbolu bilmiyordun ya. Onun da düzgün yanları var. Sanatta, edebiyatta kendini geliştirmesi, anlatım tarzını güzelleştiriyor. Benim yaptıklarımı anlatsa, herhalde yüzyıl anlatır. Ama kendisinin hiç yapmadığı bir şeyi, sanki çok şeyi yapmış gibi anlatıyor. Neyse, gazetenin politikasında böyle bir saldırganlık anlayışı vardı. Bir baktım ki Hıncal Uluç, o gazeteyi hegemonyası altına almış. Çoğu onun kontrolü altında. O tarafına saygı duymak lazım. Yön verebiliyor. Ama futbolla bir ilgisi yok. Futbolun cazibesinden yararlanıp, kendi gündemini yaratıyor. Spor medyası da bu tuzağa düştü.

    90 Dakika’yı veya Erman Toroğlu’nun programını izliyor musunuz?

    Yok. Bana bir şey vermiyor ki. Kafalarında peşin hüküm var. Beni yok sayanları ben yok saymıyorum. Çünkü birlikte iş yapacağız. Bunun da tek çaresi bir araya gelmektir. Üç yıl çalıştığınız bir yerde, hiç sizinle birlikte olmayan, düşüncenizi bilmeyen bir adam sizi yorumlarsa kamuoyuna, yanlış yapmış olmaz mı?

    “Bir araya gelmemiz lazım.” diyorsunuz; ama bir kere onları yemeğe davet ettiniz mi?

    Benim işim değil. Benim basın toplantılarım, antrenmanlarım var. Herkese açık. Gelebilirlerdi. Davet de yaptım iki kez spor müdürlerine. Muhabir, yorumcu, kim varsa alın gelin dedim. Yine gelmediler. Ben şahıs olarak niye gideceğim ona? Siz bana saldırıyorsunuz. Size gelip konuşacağım! O zaman benim kişiliğim değişir.

    Şahsi olarak çağırmanızı beklediler belki.

    Kim o ya? Eğer arayıp bana bir şey sormuşsa da ilgilenmemişsem o zaman haksızlığı ben yapmışımdır. Farklı düşüncelerin olması gerektiğine inanırım. Ama fikir olmalı içinde. “Ben seni istemiyorum” diyor. Bu fikir değil ki. Hem beni yok sayıyorsun hem de beni konuşuyorsun.

    Filli Boya reklamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Milli Takım’da Filli Boya. Peki Milli Takım’ın neresinde bunlar? Ama Filli Boya’da varlar. Niye? Milli Takım başarılı. Hangi katkıları var? İşin içinde hiç yoklar ki. İşte onun için diyorum ki bir, futbolun tansiyonunu yükseltmek, bir de kalitesini yükseltmek isteyenler var.

    Öcal Uluç da Hıncal Uluç’un tam tersine yazdı.

    Yazılarının iki tanesinde beni eleştirdi. Haklıydı kendi açısından. Ben haksız bir yergi kadar, haksız bir övgü de istemiyorum.100 tane varsa medyada, bunun 95’i iyi.5’i sıkıntı yaratıyor. Şimdi kazançlarına bakalım. Öcal mı, Hıncal mı daha çok kazanıyor? Hıncal kazanıyor. İşte sıkıntı bu. Akıl, bilgi, daha Türkiye’de yerini ve hakkını bulmadı.

    Kaç milyarlık dava açtınız?

    Para önemli değil. Toplam 25 mi,30 mu öyle bir şey. Biz göreve geldikten sonra, yazın Ümit Davala ile Arif’in bir mankenle adı geçiyor. Sekiz ay sonra Slovakya maçı var. Kamptayız, yazı çıkıyor. Niye? Kampta gerginlik olsun, Şenol gitsin. Eylülde Milli Takım antrenörlerinin toplantısı vardı İsviçre’de. Orada bizden üç tane sporcu ismi istiyorlar, “Üçü de size ait olmayacak.” diyorlar. Biz yazıp veriyoruz, üç yabancı sporcuyu. Marttaki kampta “Nasıl hoca ki, oyunculara güvenmiyor, listeye ismini koymadı” diye yazıyor bu. Yani oyunculara güvensizliğimi salacak ki, başarısız olunsun. Sırf ben başarısız olayım diye, ülkeyi batırmaya çalışan adamlar bunlar ya! Bunları konuşmaya değmez. O kadar çok işimiz var ki.

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt17.10.2003 - 11:49

    Kimilerince karizması olmayan bir teknik adam; ama Turk futbolunun şu ana kadarki en buyuk başarılarını da yaşayan bir adam,
    şanslı ve bir o kadar çalışkan, işine bağlı bir adam