İçimde "taç utangaçlığı" gibi duran, adını koyamadığım ama her nefeste hissettiğim bir mesafe var seninle aramızda. Ne dallarım dalına değiyor ne de gökyüzümüz ayrı seninle; aynı mavinin altında, aynı hasretin külüyle uyanıyorum sensiz bir güne daha... Yağmur, caddelerimi gri bir aynaya çevirdi yokluğunda. Sokak lambalarının titrek sarısıyla aydınlandığı bir eylül akşamında, biliyorum ki adımlarımız yine aynı şehrin ıslak kaldırımlarında kesişecek. Ve gözlerinin koyu kahvesini içime çekeceğim.
Kaldırımlar ki, kaç yorgun cümlenin, kaç sessiz vuslatın ve o bitmek bilmeyen bekleyişlerin şahidi...
Yağmur yağıyor yağmasına ama her damlası göğsümün en kuytu, en saklı yerine değiyor. Sen şehrin diğer ucunda, bir kahve buğusunun ardında, zamana direnirken;
Ben aynı göğün altında, kahve gözlerinin kokusunu içime çekmekle meşgul olacağım.
Aramızdaki o ince çizgiler, o gökyüzü boşlukları hırpalamıyor da artık beni... Aksine, sana duyduğum özlemin hudutlarını çiziyor..
I.
Sararan yapraklar dökülürken takvimden,
Beyhûde bir çırpınıştır rüzgâra karşı direnmek...
Bu bedende.
II.
I.
Her adımda biraz daha ağırlaşır bedenimde ki bu hasret,
Her saniye,
Biraz daha keskinleşir yokluğun.
II.
Evrenin en eski demagojisini söylüyorum size: Düşene bir tekme de sen at, Nasıl olsa yerçekimi var.
Aslında, yerçekimi düşürmeyi iyi bilir ama insanı ayağa kaldıran şey hiçbir zaman fizik kuralları olmadı. Bu bize, gaddarlığı "hayatın doğal bir kanunu" gibi sunarak vicdanı taca atma kurnazlığı taşıyor. Demagoji tam da burada başlıyor işte... Evrenin mekanik yasalarını alıp insani ahlaksızlığa kılıf yapmak. Taş düşer, su akar, cisimler kütleçekimine uyar; ama insanın düştüğü yere bir tekme daha atıp atmaması bir doğa kanunu değil, tamamen bir seçimdir. Bu yazıya verilecek antidemagoji muhtemelen şu olurdu: Yerçekimi cisme işler, ruha değil; kaldı ki her düşüş, toprağın zıplamak için sunduğu bir zemindir.
Fizik yerçekimini yazdıysa, vicdan da o çekime direnme gücünü yazdı. Yerçekimine sığınıp tekme atan, sadece kolay yolu seçtiğini itiraf etmiş olur.
Evrenin en eski ikinci demagojisini söylüyorum size: Sen daha gençsin, hayat tecrüben yok ki bu konuda neyin doğru olduğunu sen mi bileceksin.
İnsan ilişkilerinde veya fikir tartışmalarında sıklıkla karşılaşılan “Sen daha gençsin, ne bileceksin?” yaklaşımı, konunun kendisini tartışmak yerine muhatabın şahsını hedef alan günümüzde sıklıkla kullanılan klasik bir demogoji örneğidir. Mantık süzgecinden ziyade duygusal baskıya dayanan bu ifade, doğrudan bir üstünlük kurma arayışıdır. Bu tür bir demagojiye verilecek en entelektüel ve etkili karşılık; ne savunmaya geçerek geri adım atmak ne de üslubu sertleştirip tartışmayı kilitlemektir.
Böyle bir durumda sergilenmesi gereken yaklaşım; karşı tarafın tecrübesine hürmet ederken kendi argümanının bağımsızlığını savunan ve tartışmayı tekrar rasyonel zemine çeken bir duruştur: "Hayat tecrübenize ve yaşanmışlıklarınıza içtenlikle saygı duyuyorum; yaşın getirdiği birikimin insan bakış açısına derinlik kattığı bir gerçek. Ancak bir fikrin veya analizin geçerliliğini belirleyen temel unsur, onu dile getirenin yaşı değil; sunduğu gerekçelerin tutarlılığı ve mantık süzgecinden geçip geçmediğidir. Genç bir bakış açısı, tecrübesizliğin ötesinde bazen konuyu yerleşik kalıplardan uzak, daha nesnel bir açıklıkla değerlendirme imkânı sunar. Söylediklerimde tecrübesizliğe dayalı bir eksiklik veya yanlış bir gözlem görüyorsanız, bunu yaşım üzerinden genelleyerek değil, somut gerekçelerle eleştirmenizi tercih ederim. Dilerseniz kişisel özelliklerimizi bir kenara bırakıp doğrudan masadaki fikirleri ve verileri konuşalım."
İletişimde bu tarz kırılma noktalarında sakin ve ilkesel kalmak, karşı tarafın demagojisini kendiliğinden boşa çıkarır.
I.
Bu gece, camın arkasında ağır bir tül oynar; Azizim
Sokaklar tenhâ,
Zaman eski bir defterin yaprağında unutulmuş gibi.
İçimde biten sevgiye ne bir heves kaldı ne bir korku,
Sadece adını koyamadığım şu derin sükûnetimde
Sen,
Sesin,
Gülüşün ve gözlerin...
Zamanın hangi kıvrımında unuttum o tatlı belamı?
Yıllar önce miydi, aylar önce miydi, günler önce miydi?
Bilmiyorum,
Biraz Özdemir Asaf gibiyim bu sıralar,
Sana gitme demem ama gitme dersen de, duyamam.
Sonra bir Turgut oturur masama,
Göğe bakma durağında bekletir zamanı.
Bilmezsin kaç Edip geçer içimdeki karanfilden,
Yerçekimli bir sevdaya,
"İnsan sınanmadığı acının bülbülüdür, sınandığı acının dilsizidir."
Ne bir gurur kavgasıydı bu, ne de bir takıntı,
Sen, yüreğimin yıllanmış,
Aylarca beklenen,
İlklerin ve teklerin adıydın.
"Eski ben huzur içinde yat"
Aynada kırılan ışık değil yalnızca,
bir zamanlar sığındığım o tanıdık yüz.
Yürüyorum,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!