Gece çöker de şehre,
Sessizlik büyür ya hani,
Derinden derine.
Ne yana baksam,
Hangi sayfayı açsam,
Sen, uzak bir iklimin en taze baharı,
"Yolun sonu ne olursa olsun, insan geçmişi ile yüzleşebilmeli; Korkmadan, utanmadan, sıkılmadan... Vesselam."
Sana son bir ahdim var...
Zamanım olmasa da, son defa gözlerini izlemeye geldim.
Geçmişin hesabını sormaya niyetim de yok,
Sessizliğimin ağırlığını da omuzlarına yıkacak da değilim...
Apaşikar bir güneşsin,
Işığınla göz kamaştıran,
Yine de binbir perdenin
Ardında gizli duran.
Sır sensin,
Bir çizgi çekildi toprağa, sonra iki, sonra üç,
Üç büküm,
Üç düğüm,
Üç kadim çelişki..
Ne başı var bu dolanbacın ne de bir sonu,
İnsan dedikleri, aynı halkanın içine sıkışmış,
Bir cam kırığından sızıyor Ekim'in artığı,
Eylül, tenhalığını toplayıp gitti parmak uçlarımdan zaten..
Şehir, kendi gri aynasına bakmaktan yorgun;
Kuşlar, gönlümde adı konmamış bir coğrafyaya düşüyor.
Sokaklarda paslanan o eski ses, o fısıltı...
I.
Sokak lambasının sarı ışığına asılı kalmıştı sesin,
"Üşüyor musun?" dedim.
"Yalnızlıktan" dedin,
Gözlerin bir sahil kasabasının son trenini bekliyordu sanki.
Geç kalmıştık her şeyi konuşmaya,
Elimde olmadan, sanki bir pusula yanlış yönü gösterir gibi sana tutuldum. Ne kadar engelleri aşmaya çalışsam da gönlümün rotası hep seni buluyordu. Öyle bir ihtiyacım vardı ki sana; sesine, o gülüşüne, ruhumun aynası olan bakışlarına... Bir kez olsun görebilmek, sanki yılların yorgunluğunu alacak bir iksir gibi ama kader buna izin vermiyor.
Aslında ikimize ait bir anımız bile yok. Hiç yaşanmamış bir hikâyenin kahramanlarıyız biz. Ama ben seni, hiç tanımadan bu kadar çok nasıl sevdim? Neden unutamıyorum? Kendime sorduğum bu soruların cevapları, zihnimin karanlık dehlizlerinde kayboluyor. Belki masum bakışların, belki o kendine has şirinliğin, belki de dudaklarından dökülen o naif "beyefendi" sözcüğündeki nezaketin büyüledi beni.
Şimdi hayatında yokum. Belki de karşına çıksam, beni bir yabancı sanıp geçip gideceksin. Bazen düşünüyorum; neydi benim suçum ya da mükâfatım ki Allah seni karşıma çıkardı? Eğer bu dünyada bir cennet tasvir edilecekse, senin varlığın o cennetin kapısıdır benim için. Bizim bir hikâyemiz olmadı ve belki de hiç olmayacak. Sen yıllar sonra başkasının gözünde, başka bir hayata uyanacaksın. Ama bil ki, sen benim içimde hiç eskimeyen, her zaman taze kalacak bir hatıra olarak yaşamaya devam edeceksin.
Yıllardır sana dualar ediyorum; fark ettim ki, kendi mutluluğum için bile bu kadar içten yakarmamıştım. Derin bir iz bıraktın ruhumda, tarifi imkânsız bir sızı gibi. Tek bir dileğim vardı o da; o tatlı yanaklarını sıkmak, çocuksu bir neşeyle gülümsemek ve hayalini kurduğum o sımsıkı sarılışı gerçekleştirmek... Ama olmadı. Kader, kavuşturmadı.
"Hayata kırılmış onca vefasızlığın arasında, inancı var olan şu kalbimiz bile... Bize yabancı geliyor."
"Küsmem" dediğim bu şehirde,
Işıkları birer birer söndürüp küstüm artık.
Yalnızım, kimsesizim,
Kendi yankımla baş başa kaldığım bu derinlikte,
"Birini seviyorsun, ona güveniyorsun. Hayatının merkezine koyuyorsun. Sonra dönüp bir bakıyorsun, senin onu koyduğun yerde o seni koymamış. (Yeraltı)"
Eski bir plak dönüyor zamanın kuytusunda,
Siyah beyaz bir fotoğrafın kenarında ıslanmış tebessümün.
Hangi yağmur yıkadı o dar sokakları,
Hangi sonbahar alıp götürdü sarı ışıklı akşamları bilmiyorum;
Bir renk dökülür ecelsiz akşamın ortasına,
Gözlerimde mor bir sükût,
Dudaklarımda adı konmamış bir sancı...
Ne heves kaldı kışa direnecek,
Ne de yazın o deli neşesinden bir eser.
Biz şairler,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!