KIVI 110 – “Garabayır’da Kuş Avı, Arabaşıda Gülüş Patlaması”
Sabah çıkrık döndü, ip sarıldı, sepet hazırlandı. Gadime, Leyma, Zühre Garabayır’a yürüdü. Amaç kuş avıydı, ama gözler Memo’nun tarlasındaydı.
Sepet kuruldu, biraz buğday serpildi, biraz da umut. Zühre fısıldadı:
“Gızlar, bu tuzağa kuş değil— Memo düşsün istiyorum.”
🧉 KIVI 111 – “Kamelya Altında Çeşme Yaptıran Muhtar ve Erkeklerin Absürt Meclisi”
Oluk’a çeşme yapılmıştı. Muhtar Etem, kamelyanın gölgesine oturmuş, elinde çay, ağzında laf, gözünde “ben yaptım” gururu.
Yanında Cemilin Mevlüt, karşısında Tombul Market’in Hüseyin. Sohbet başladı:
“Ben bu çeşmeyi sadece su için değil— kadınlar azıcık daha eğilsin diye yaptım,” dedi Etem. Gülüşmeler patladı.
KIVI 11
🚜 Köygerçeği / Bölüm 7: Harman Yerinde Gölge Avı
Toz kalkmıştı. Ayakların altında dövülmüş toprak, güneşle birlikte kavrulmuş; gölgeler bile çekine çekine gezmeye başlamıştı. Harman yeri kalabalıktı ama kimse birbirinin sesini bastırmazdı—çünkü burada gürültü değil, ritim vardı.
Kadınlar çuvallara sap doldururken, çocuklar gölgelerin arasında seksek oynar gibi koşuşturuyordu. En çok da toprağa düşen kuş gölgesini yakalamaya çalışan çocuk vardı. Gölge hep kaçıyordu ama çocuk pes etmiyordu. Belki de yakalanmayan gölgeler, büyümeyen hayallerin oyunuydu.
KIVI 112 – “Körkuyu’da Düğmeye Basılan Kültür Devrimi”
Taşeli’nin eteğindeki sessiz köy, o sabah sessizliğini davulun tok sesiyle yırttı. Muhtar Etem kamelyaya kürsü kurdu, mikrofonu İbrahim Şahin’e uzattı.
İbrahim Şahin gözlüğünü düzeltti, ve başladı çağrı konuşmasına:
“Kazancı’nın dut lekesiyle mühürlü kültürünü bugün buradan dünyaya duyuracağız! Saz takımı hazır, düdükçü Durmuş nefesini tuttu, Kemancı Ömer yayını gerdi, Sazcı Etem parmaklarını ısıttı.”
KIVI 113 – “Kızlar Makaraya Sardı, Deli Kahramanlar Çözemedi”
Köy meydanında öğle sıcağı, Hcı Veli elinde boş çay bardağıyla göğe bakıyordu:
“Gızlar, bu bardakla yıldız topluyorum!” Kızlar kahkahayla patladı.
Nadireli Ali, elinde klarnet, yol kenarında durmuş, her geçen kıza “Senin yürüyüşün si bemol!” diyordu. Leyma durdu:
KIVI 114 – “Tombul Market’in Tombul Gönlü”
Tombul Market’in kapısı sabah ezanıyla açılırdı. Ama ilk müşteri her zaman Zühre olurdu. Çay değil—dert alırdı.
Bakkal Hüseyin, defterini açmadan önce gözlüğünü siler, Zühre’ye bakar:
“Bugün hangi gamı veresiye yazalım gızım?”
KIVI 116 – “Kahveci İrbağam’ın Taş Duvarlı Kütüphanesi”
Kahve taş duvardı. Altı ahır, üstü ev, en üstü—devrim. İrbağam, geleni gülüşle karşılardı. Bakıştan anlardı:
“Sen iki şekerli, sen demli, sen de dut lekeli çay istersin.”
Ama o gün, Kör Kemal geldi. Köyün en sessizi, en çok düşüneni. Kahvenin ortasına dikildi, ve ilk kez konuştu:
KIVI 117 – “Torosların Eteğinde, Wi-Fi’siz Bir Direniş”
Ne modem vardı, ne bildirim sesi. Sadece rüzgâr, çam kokusu, ve dut yaprağının gölgesi.
Fadime, elinde süzme yoğurt, Zühre, göğsünde güneş lekesiyle çamaşır seriyordu. Memo, cep telefonu yerine kaval taşıyordu.
Köy meydanında ne basın vardı, ne sansasyon. Sadece Kör Kemal’in gözleriyle okunan bir roman, bir çığlık:
ayfa 1: Fırın Kurulurken
Söğüdün dibine kuruldu fırın. Çakmaş taşlarıyla örüldü, delikli delikli. Balçıkla sıvandığında, sanki köyün suskunluğu da sıvanmıştı duvarlara. Ağda, fırının göbeğine yerleştirildi. Mercimeği fırına sürer gibi, kestirme döküldü ağdaya. Çürümüş ladin kütüğüyle tutuşturuldu ocak. Çakmak taşı kıvılcım saçtı, genç kızların gözleri gibi. Uzunyer’in sabahı, dumanla başladı.
Genç kızlar geldi sonra. Kiminin saçında kırmızı kurdele, kiminin eteğinde ceviz yaprağı izi. Pekmez değil sadece, gönüller de kaynadı. Fırının üstünde bir de batırma yoğuruldu. Kaşık çalındı, ama ritim sadece hamura değil, bastırılmış duygulara da vurdu. Kimi sustu, kimi güldü, kimi göz ucuyla baktı. Ama hepsi, “KIVI” yazılarındaki gibi, içindeki absürt köpüğü dışarı saldı.
Fırının başında biri vardı: Adı Hüseyin, lakabı “Kıvı Hüso”. Yaz kış fırın kurar, ama en çok sonbaharda konuşurdu. “Pekmez taşmasın diye susarım,” derdi. Ama o gün, sustuğu yerden bir öykü sızdı.
Sayfa 2: Hüso’nun Fırın Felsefesi
Hüseyin yıllar önce bu köyden çıkmamıştı. Çünkü o, her sene pekmez mevsimiyle yeniden doğuyordu. Fırını kurarken, sadece taş değil; duvarlara sır, dumanlara geçmiş seriyordu. Derdi ki: “Pekmez dökülürken susacaksın. Her kelime harareti arttırır. Ama doğru kelime... kıvam verir.”
ygerçeği / Bölüm 8: Göğostos Çapraz Döleme
Göğostos ayıydı. Sıcağın en kör noktasında, toprağın çatlağı bile susuzluğuyla konuşurdu. Ama çocuklar bu suskunluğa kulak vermezdi. Hatrettein, İrbeğem, Cafer ve Omar; dört gölge, dört hayal, dört zeka kıvılcımı...
Sabahleyin dere kenarında çıplak ayakla taşlara basarak inmişlerdi değirmene. Omar değirmen taşına oturmuş, un tozu savrulurken sabit bakıyordu suya; öte yandan Cafer elindeki çakıl taşını göğe fırlatıyor, düşerken tuttuğu dileği sadece kuzuya fısıldıyordu.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!