Ey sevgili...
Bir düşümüz vardı seninle;
O buram buram bakışlarında yitip giderken,
Uzanıp gidiyordum uçsuz bucaksız kollarında.
Resmini çiziyorum şimdi geçtiğim dağlara, taşlara...
Bir cezve kahvenin kırk yıllık hatrı gibi;
Bütünün içinde koca bir yarımım şimdi,
Uçsuz bucaksız bir gönül deryasında...
Rastlantıların rüzgârına kapılmış;
Can denen şu bir avuç et parçasında,
Yokla var arasındaki o incecik çizgideyim.
Öyle yalnızım, öyle çaresiz, öyle mutsuz,
Sanki deryanın ortasında kalmış bir susuz.
Çoktan geçtim şairin ömrünün ortasını,
Noktadan önce virgülü koyacak zamanı.
Yüreğimden kopan bir ahla aklıma düşer;
O leyli leyli yaş içindeki kelimelerin
Bütün bütün delik deşik zayi olur;
Aynalara çarparak yankılanan sesin.
Yalan dünyayı tutan bu ahla,
Ne beklenmedik düşler, sevdalar...
Ne bir tebessüm, ne de bir demli çay kokusu.
Ne var, ne yok ile başlayan,
Bölüşecek ekmekteki küf kokusu.
Umuda bağlanan her doğan güneş,
Kim ne götürmüş bu dünyadan gönül?
Sana “eyvah” düştü, bana eyvallah.
Bu bir vazgeçiştir, belki de virgül;
Noktayı koyan ölüme eyvallah.
Kefen üşüdü, bağıra çağıra,
Ömrümün sonbaharının lütfu, sevdanın karası;
Gözümde kokarsın, mutluluk yaşımın gül yüzü.
Tam da ortasına düştüm, kalbinin ezan çiçeği,
Ağustos gülü, ipil ipil yağdın yüreğime, arife günü.
Kayboldum çölünde, serabın ardı yine serap;
Bekleme odası dedikleri yerdeyim,
Gölgem cepsiz kefenlere dolandı.
Yürüdüm, sustum şu fâni dünyada,
Gördüm ki külü yalan, sözü yalandı.
Koskoca evrende bir toz tanesi olanlar,
Sevda da bitermiş, dertler de meğer,
Bir bir kaybolurmuş fani dünyada.
Gönülde kalanlar ateşe düşer,
Kül olurmuş beden, fani dünyada.
Son demle gölgeler gibi sararıp,
Sol yanımda nedensiz bir yaprak dökümü,
Bir beşerin yüreğinde yük imiş bu dünya.
Tabutun gıcırtısı fanilik türküleri söyler,
Biraz toprak, bir avuç suya…
Bir nisan yağmuruyla başlamıştı her şey,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!