Gök kubbemde bütün kelimelerim öldü,
Yalnızlık vücudumu yakar, dağıtır ve eritir.
Bu bendeki dinmek bilmez kahroluş iniltisi;
Sessizce toprağa süzülür, biter bir bir.
Sanki ansızın altımdan koca yer kaçar,
Yeşil bir sessizlik çöker şimdi şehrin üzerine,
Dolar yorgun yüreğe o imha ateşi sessizce.
Hapsolur yitik bir ömre bütün o eski anılar;
Damla damla dökülür geçmişin, geç kalınmış her gece.
Sözler solar gider o beyaz mendilin nakışlı güllerinde,
Sana dair ne varsa bende,
Maziye karıştı, hayal oldu.
Belleğim bir rüya, bir hülya,
Istırap verdi, gül gibi soldu.
Akıp giderken bir anlık ömrüm,
Hudutsuz gökyüzüne gece çöker,
Çaresizlik yüreğimi devirir.
İçimden geçenler öfkeyle düşer,
Sel olur, tozlu sokak dize gelir.
Acı bir yel çarpar umarsız sese,
Meçhul bir yalnızlık benimkisi;
Hayal kırıklığına uğrattığım bir hikâye.
Nereye gittiğim bile meçhul;
Aynalarda kayboluyorum haybeye.
O uzun yol…
Ölüm; keskin kılıcın ucunda oluk oluk şerbetim,
Mıh gibi saplanır göklere ezanla gelen o kutlu sala.
Şan ve şeref parıldar namluların ucunda;
Uçuşur nalların yankısı, ruhlar dünyası arasında.
Vatan aşkına şu kara bağrım seve seve toprak olur,
Peri masallarında yalnızlık benimkisi,
Düşlerimde görsem, gökler ağlar.
Suya sessizce çığlıklarımla bağırsam,
Heyhat ki hayat, oynadığım tiyatro kadar.
Bir kefenle, bir mezarda sır olurum,
Dostum dediğim vurdu sırtımdan,
Zamanla nasıl da yüzsüzleşti.
Sen miydin benim Brutus’üm?
Kan kusturup içtiğim kızılcık şerbeti.
Kalbin kömürleşmiş, kapkara,
Yağmur artık gözde yağıyor,
Kasımda çiçek açar mı hiç?
Bir bahar daha geçti ömrümden,
Seslerde, gülüşlerde kaldı sevinç.
Hüzün mevsiminde sararan yapraklar,
Zamanla pişmanlıkların büyüyecek;
Gecenin bir yarısı kendinle konuşacaksın.
Rastgele, ne aradığını bilmeden telefonda,
Ellerin uzanıverecek ismime… beni hatırlayacaksın.
Kafanın içindeki duvarlara kadar yazacaksın;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!