Ben içimde kıyametleri koparıp,
Kendi enkazımın altında soluksuz kalırken;
Senin o buzdan sükunetin,
En kanlı celladım oldu, görmüyor musun?
Sana topladığım çiçekleri ellerimle kuruttum,
Görmedin.
Sesimdeki titremeyi rüzgar bildin,
Emeğimi bir fincan kahvenin buharı gibi soluyup geçtin.
Oysa ben her sabah, senin yollarını
Kendi kalbimle süpürmüştüm.
Gözlerimde asılı kaldı bin yıllık uykusuzluk,
Sırtımda dünyanın kiri, avuçlarımda derin bir boşluk.
Kelimeler yoruldu anlatmaktan, sustu içimdeki feryat,
Artık sadece sükûnet istiyor bu hırpalanmış hayat.
Eski bir sandala binip, kıyısız denizlere açılmak,
Zehir zıkkım bir vedaydı bıraktığın o enkaz,
Gözlerindeki o sahte merhamet şimdi ayaklarımın altında eziliyor.
Her "seni seviyorum" yalanının ağırlığı altında ezilirken ruhum,
Meğer ne kadar da biriktirmişim içimde sana kusulacak öfkeyi.
Sen sevmeyi bir ten oyalaması, bir yalan oyunu sandın;
Ben ise uğruna ömrümü serdiğim bir cellat.
Sırtımda bin dilden sağılan o kirli irin,
Zannetme ki sızlatır, derisi kalındır bu fikrin.
Senin dilinde düğümlenen o ziftli, kara yılan
Aslında kendi kuytunda, kendi kalbinden doğan.
Bir çift zümrüt açılır sabahın seherinde,
Tüm hasret duman olur, dağılır gözlerimde.
Yıllardır beklediğim o kutsal eşikteyim,
Yeniden doğmak gibi, senin dizlerindeyim.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!