Her fırtınada kapını çaldığım,
Dünya yorduğunda dizine daldığımsın.
Dışarıda bin ah etsem, bir sana susarım,
Çünkü sen, kalbimi emanet aldığımsın.
Kelimeler boğazımda düğümlenmiş birer kördüğüm,
Kimseye anlatamıyorum, dilim lal, içim yangın yeri.
Gülüşlerimin arkasına sakladığım o kırık dökük hüzün,
Beni her gece biraz daha çekiyor kendi karanlığına geri.
Duvarda asılı kaldı gülüşün, sanki zaman sustu,
İçimde bir nehir taştı, adını gözyaşı koydum.
Gidişinle bu evde sadece sessizlik puslu,
Ben her gece yokluğunu nefes diye soludum.
Gökyüzü bu gece şahitliğe soyundu,
Ay, en derin yarasından vurdu kendini.
Bak, bakır bir kızıllık indi şehre,
Gök kan ağlarken, ben de döktüm içimi.
Gölgelerin boyu uzuyor eski bir sokak lambasında,
Kimseler duymasın diye fısıltıyla kurulmuş bu masa.
Dünya uyurken, biz uyanığız son bir hesaplaşmaya,
Bütün hatalar dökülüyor avuçlarımıza, cam kırıkları gibi...
Bir eşikteyim şimdi, sesimin bittiği o ince çizgide,
Omuzlarımda dünyanın değil, kırgınlığımın yükü.
Yorgunum; yollardan değil, yürümekten yorulmadım hiç,
Sadece menzilin yokluğuna çarpa çarpa tükendim.
Ellerimle büyüttüğüm o bahçe kurudu artık,
Tek bir yaprak yeşertmeye mecalim kalmadı.
Ben koştukça yollar uzadı, ufuklar karardı,
Sevgisizliğin o soğuk duvarına çarpmaktan yoruldum.
Bir zamanlar uğruna dünyaları yakmaya hazır olduğum o tozlu yollar,
Şimdi ayaklarımın altında birer yabancı, birer çöp yığını.
Gözlerimin feri, o eski yangınların külleriyle kaplı artık;
Baksam da görmüyorum, baksam da artık hiçbir şeyin o eski tadı yok.
Yıllar kattın yıllarıma, bir ömür tükendi sessiz,
Dağlar koydun yollarıma, kaldım benliğimden habersiz.
Çizgilerim birer harita, her biri ayrı bir keder,
Bu yorgun yürek, artık kaderiyle baş başa gider.
Sokak lambaları, yorgun bir kehribar,
Sızıyor camlardan odamın ıssızlığına.
Gece; devasa, sağır ve dilsiz bir duvar,
Yaslanmış ruhumun o titrek sızısına.
Hayat dediğin, bir avuç gölge oyunu,
Gidenlerin boşluğuyla dolan o kör kuyu.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!