Sor beni... Sor beni şu karşı dağlara;
Ak düşmüş başıma; sırdaş kim ola?
Tüter dumanım, karşı yamaç yana...
Senden kalan bir taş buldum bayırda!
Özüm arar: "Bana senden iz lazım...
Nefessiz gecenin rengine daldım,
Kapandı gözlerim sabaha doğru.
Seherde saçıldı yıldızlar yine,
Şuâ yağmurları kalbime yağdı.
Kayboldum sözlerde, hiçliğe uydum,
Şu semanın yedi kızı,
Her geceye saçar süsü,
İki devrin dem gölgesi,
Göz ucunda parlar düşü.
Baş bağlamış yâri bekler,
Hekim çekse de dişini,
Süt dişine sor gerçeği.
Çıktığında can da acır,
Azı dişin sırdaş olur.
Çok bilmektir öze perde,
Nefstir seni yola koyan.
Bak, önünde karga uçar.
Koca ağzın taş döşemiş,
Oynat, çıkmaz altın dişin.
Eğri sözün yükü ağır,
İnsan der: ben benim, yazan kendim
bir an içinde bilinmez bir hâl idim
herkes kendi yolunda aradı bende mânâ
düş perdesi içinde geçen bir dem idim
Sefa sürdüm sanırdım, varlığım bitmez
Sordum taştan o duvara,
“Senin sözün var mı bize?”
Dedi öyle boş diliyle:
“Ne saçma bir sorudur bu!”
Dert dert üstüne bakınca,
Sevgi bir ev kedisi aldı,
İki aylık minik bir afacandı.
Kulakları düşük,
Dünyaya şaşkın gözlerle bakıyor,
Anlamaya çalışıyordu oyuncaklarını.
Nice zaman geçti öyle,
Bundan sonra nereye?
El ver bana, baba dostu;
Aceb kimdir nöbet kulu?
Beş vakit onu bekledim.
Aldık tesbih ipi koptu
Hanım bağlarım dedi yoruldu
Bağladı amma taş boldu
Çektik lâkin yine koptu
Aradık bağcıyı gece gündüz




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!