Aşk Eylül 6 Şiiri - Aşk Aşkın Şehri Ordu

Aşk Aşkın Şehri Ordu
7523

ŞİİR


72

TAKİPÇİ

Aşk Eylül 6

Hayat işte:
Biraz "Eylül,"
Biraz "Sen,"
Biraz "Çınar,"
Biraz "Aşkın Şehri Ordu"
Toplamı "Aşk" işte.
Aşk

Gerçek sevgi
karşısındakine bir borç çıkarmaz.
“Ben seni sevdim,
sen de beni sevmelisin.”
demez.
Sadece şunu söyler:
“Ben seni sevdim.
Bu benim seçimimdi.”
Aşk

Özgür Bir Aşk
Eylül geldi
ve şehir sessizleşti.
Ordu'nun sokaklarında
yağmur vardı.
Çınarın yaprakları
kaldırıma düşüyordu.
İnsanlar
şemsiyelerinin altında
aceleyle yürüyordu.
Ben ise durdum.
Çünkü seni düşünmek için
kimsenin izin vermesine
ihtiyacım yoktu.
Aşkın en büyük özgürlüğü
belki de buydu:
Bir insanı sevmek
ve onu kendine ait sanmamak.
Şehir bize
ne kadar susmamız gerektiğini
öğretebilir.
Kalabalık
hangi cümleyi söyleyeceğimizi
belirleyebilir.
Zaman
ne zaman unutacağımıza
karar vermeye çalışabilir.
Ama insanın içinde
kimsenin yönetemediği
küçük bir yer vardır.
Ben seni
orada sakladım.
Ne bir adres verdim,
ne bir isim yazdım,
ne de başkalarının
anlayabileceği bir açıklama yaptım.
Çünkü bazı duygular
açıklanınca küçülür.
Sen benim için
bir açıklama değildin.
Bir gerçekliktin.
Eylül yağmuru
çınarın dallarından
aşağı süzülürken
Ordu'nun denizi
karanlık bir düşünce gibi
uzanıyordu önümde.
Ve ben düşündüm:
Bir insan
sevdiği kişiyi unutmaya
zorlanabilir mi?
Belki.
Ama hatırlamayı
kim yasaklayabilir?
Bir şehir
sokaklarına isim verebilir.
Binalara numara koyabilir.
Saatleri belirleyebilir.
Fakat kalbin
hangi anda kimi hatırlayacağını
emredemez.
Bu yüzden
seni sevmek
benim küçük isyanımdı.
Gürültüsüz.
Gösterişsiz.
Kimseye zarar vermeyen
ama içimde
yerinden sökülemeyen
bir gerçek.
Çınarın altında
seni beklerken
bir yaprak düştü.
Sonra bir tane daha.
Ve anladım:
Ağaçlar bile
bırakmayı biliyordu.
Ben neden
hâlâ tutunuyordum?
Belki çünkü
aşk bazen
tutunmak değil,
bırakırken bile
değer vermeye devam edebilmekti.
O gün
seni beklemekten vazgeçmedim.
Ama seni
beklemeye mahkûm da etmedim.
Çünkü gerçek sevgi
karşısındakine bir borç çıkarmaz.
“Ben seni sevdim,
sen de beni sevmelisin.”
demez.
Sadece şunu söyler:
“Ben seni sevdim.
Bu benim seçimimdi.”
Eylül yağdı.
Ordu karardı.
Çınar yapraklarını
birer birer bıraktı.
Ben ise
şehirden geçerken
içimde tek bir cümle taşıdım:
Aşk, insanın elinden alınabilecek
bir şey değildir.
Çünkü aşk
birinin sana verdiği
bir hak değil,
senin içinde
kimseye devretmeden taşıdığın
bir özgürlüktür.
Ve eğer bir gün
yeniden gelirsen,
sana “Neredeydin?”
diye sormayacağım.
Yalnızca
çınarın altındaki boş yere
yanıma oturmanı isteyeceğim.
Yağmur yine yağacak.
Deniz yine konuşacak.
Eylül yine geçecek.
Ama biz,
başkalarının bize biçtiği
rollerden sıyrılmış iki insan olarak,
aynı ağacın altında
aynı gökyüzüne bakacağız.
Ve ben sana
tek bir şey söyleyeceğim:
“Seni seviyorum.
Ama seni kendime ait kılmadan.”
Belki aşkın
gerçek özgürlüğü budur:
Bir kalbi kazanmak değil,
onu özgür bırakabilecek kadar
sevebilmek.
Aşk

Çünkü aşk birinin sana verdiği bir hak değil, senin içinde kimseye devretmeden taşıdığın bir özgürlüktür. Ve eğer bir gün yeniden gelirsen, sana “Neredeydin?” diye sormayacağım. Yalnızca çınarın altındaki boş yere yanıma oturmanı isteyeceğim. Yağmur yine yağacak. Deniz yine konuşacak. Eylül yine geçecek. Ama biz,
başkalarının bize biçtiği rollerden sıyrılmış iki insan olarak,
aynı ağacın altında aynı gökyüzüne bakacağız. Ve ben sana tek bir şey söyleyeceğim: “Seni seviyorum. Ama seni kendime ait kılmadan.” Belki aşkın gerçek özgürlüğü budur: Bir kalbi kazanmak değil, onu özgür bırakabilecek kadar sevebilmek.
Aşk

Eylül mü geldi,
yoksa ben mi
seni daha çok özlemeye başladım?
İşte mesele bu.
Çınarın altında
tek başıma duruyorum.
Ordu'nun denizi
uzakta, karanlık bir düşünce gibi
kıyıya vuruyor.
Yağmur yağıyor.
Ve her damla
sanki senden kalan
bir cümlenin sonuna düşüyor.
Gelmek mi, beklemek mi?
Aşk
Eylülün Altında Seni Düşünmek
Eylül mü geldi,
yoksa ben mi
seni daha çok özlemeye başladım?
İşte mesele bu.
Çınarın altında
tek başıma duruyorum.
Ordu'nun denizi
uzakta, karanlık bir düşünce gibi
kıyıya vuruyor.
Yağmur yağıyor.
Ve her damla
sanki senden kalan
bir cümlenin sonuna düşüyor.
Gelmek mi, beklemek mi?
İnsan sevdiğini
hangi tarafta aramalı?
Gittiği yerde mi,
yoksa kendi içinde
bıraktığı boşlukta mı?
Bilmiyorum.
Ama seni özlediğimi
biliyorum.
Bu kadarını
inkâr edemem.
Çünkü kalp
mahkemeye çıkarıldığında
tanık istemez.
Bir bakış yeter.
Bir ses.
Bir Eylül akşamı.
Bir çınar yaprağının
avuç içine düşmesi...
Ve insan
yıllar önce yaşadığı
bir anın karşısında
yeniden savunmasız kalır.
Sen nerdesin?
Belki başka bir şehirde
başka bir yağmuru dinliyorsun.
Belki benim gibi
pencerenin önünde durup
geçmişi düşünüyorsun.
Belki de
beni çoktan unuttun.
İşte en ağır soru bu:
Ya sen beni özlemiyorsan?
Yine de seni seviyorum.
Çünkü aşk
karşılığını garanti eden
bir anlaşma değil.
Bazen insan
sonucunu bilmediği bir cümleyi
yazmaya devam eder.
Benim cümlem sensin.
Sonunu bilmeden
yazdığım.
Eylül ilerliyor.
Çınarın yaprakları
birer birer düşüyor.
Her yaprak
bana zamanı hatırlatıyor:
Hiçbir şey kalıcı değil.
Ne yağmur,
ne yaz,
ne ayrılık,
ne de insanın
kendine verdiği sözler...
Fakat bazı duygular
mevsimlerden daha inatçı.
Seninki gibi.
Benimki gibi.
Ordu'nun denizi
bu gece yine aynı deniz.
Ama ben
aynı adam değilim.
Çünkü seni özlemek
beni değiştirdi.
Özlemin içinde
kendimi tanıdım.
Bir insanın
başkasına duyduğu hasretin
aslında kendi kalbinin
ne kadar derin olduğunu
gösterdiğini öğrendim.
Şimdi soruyorum kendime:
Unutmak mı, hatırlamak mı?
Cevabı biliyorum.
Hatırlamak.
Çünkü seni unutmak
yalnızca seni silmek olmazdı.
Seni unutmak,
Eylül'ün yağmurunu,
çınarın altında geçen o zamanı,
Ordu'nun denize bakan
sessizliğini,
ve seni severken
dönüştüğüm insanı da
unutmak olurdu.
Ben bunu yapamam.
O yüzden
burada kalacağım.
Çınarın altında.
Eylül yağmurunun altında.
Denizin karşısında.
Seni beklemek için değil yalnızca—
seni sevmiş olmanın
bende bıraktığı gerçeği
korumak için.
Ve bir gün gelirsen,
sana neden bu kadar beklediğimi
anlatmayacağım.
Çünkü bazı sorular
cevaplandığında
büyüsünü kaybeder.
Sadece yanına oturacağım.
Belki elini tutacağım.
Ve uzun zamandır
içimde taşıdığım
o tek cümleyi söyleyeceğim:
“Bunca zaman
seni değil yalnızca,
seninle mümkün olan hayatı
özledim.”
Sonra Eylül yağacak.
Çınar susacak.
Ordu'nun denizi
ufka doğru uzanacak.
Ve belki o an
bütün tereddütler bitecek.
Çünkü bazı kavuşmalar
bir insanın gelmesiyle değil,
kalbin sonunda
kendi cevabını bulmasıyla
başlar.
Aşk

İnsan sevdiğini
hangi tarafta aramalı?
Gittiği yerde mi,
yoksa kendi içinde
bıraktığı boşlukta mı?
Bilmiyorum.
Ama seni özlediğimi
biliyorum.
Bu kadarını
inkâr edemem.
Çünkü kalp
şöyle diyor:
Bir bakış yeter,
Bir ses,
Bir Eylül akşamı,
Bir çınar yaprağının
avuç içine düşmesi...
Ve insan
yıllar önce yaşadığı
bir anın karşısında
yeniden savunmasız kalır.
Aşk

Sen nerdesin?
Belki başka bir şehirde
başka bir yağmuru dinliyorsun.
Belki benim gibi
pencerenin önünde durup
geçmişi düşünüyorsun.
Belki de
beni çoktan unuttun.
İşte en ağır soru bu:
Ya sen beni özlemiyorsan?
Yine de seni seviyorum.
Çünkü aşk
karşılığını garanti eden
bir anlaşma değil.
Aşk

Bazen insan
sonucunu bilmediği bir cümleyi
yazmaya devam eder.
Benim cümlem sensin.
Sonunu bilmeden
yazdığım.
Aşk

Eylül ilerliyor.
Çınarın yaprakları
birer birer düşüyor.
Her yaprak
bana zamanı hatırlatıyor:
Hiçbir şey kalıcı değil.
Ne yağmur,
ne yaz,
ne ayrılık,
ne de insanın
kendine verdiği sözler...
Fakat bazı duygular
mevsimlerden daha inatçı.
Seninki gibi.
Benimki gibi.
Aşk

Ordu'nun denizi
bu gece yine aynı deniz.
Ama ben
aynı adam değilim.
Çünkü seni özlemek
beni değiştirdi.
Özlemin içinde
kendimi tanıdım.
Bir insanın
başkasına duyduğu hasretin
aslında kendi kalbinin
ne kadar derin olduğunu
gösterdiğini öğrendim.
Şimdi soruyorum kendime:
Unutmak mı, hatırlamak mı?
Cevabı biliyorum.
Hatırlamak.
Çünkü seni unutmak
yalnızca seni silmek olmazdı.
Seni unutmak,
Eylül'ün yağmurunu,
çınarın altında geçen o zamanı,
Ordu'nun denize bakan
sessizliğini,
ve seni severken
dönüştüğüm insanı da
unutmak olurdu.
Ben bunu yapamam.
O yüzden
burada kalacağım.
Çınarın altında.
Eylül yağmurunun altında.
Denizin karşısında.
Seni beklemek için değil yalnızca,
seni sevmiş olmanın
bende bıraktığı gerçeği
korumak için.
Aşk

Bir gün gelirsen,
sana neden bu kadar beklediğimi
anlatmayacağım.
Çünkü bazı sorular
cevaplandığında
büyüsünü kaybeder.
Sadece yanına oturacağım.
Belki elini tutacağım.
Ve uzun zamandır
içimde taşıdığım
o tek cümleyi söyleyeceğim:
“Bunca zaman
seni değil yalnızca,
seninle mümkün olan hayatı
özledim.”
Aşk

Eylül'de yağmurlar yağacak.
Çınarlar susacak.
Ordu'nun denizi
ufka doğru uzanacak.
Ve belki o an
bütün tereddütler bitecek.
Çünkü bazı kavuşmalar
bir insanın gelmesiyle değil,
kalbin sonunda
kendi cevabını bulmasıyla
başlar.
Aşk

Eylül'dü.
Ordu'nun üzerinde
gökyüzü ağır bir kitap gibi
kapanıyordu.
Çınarın yaprakları
sessizce düşüyor,
deniz,
kıyıya ulaşamayan
uzun bir cümle gibi
geri dönüyordu.
Ben ise
seni arıyordum.
Ne bir sokakta,
ne bir evde,
ne de geçmişin sararmış
fotoğraflarında...
Kendi içimin
karanlık yollarında.
Çünkü insan
bazen sevdiğini bulmak için
dünyayı değil,
kendi içindeki karanlığı
aşmak zorunda kalıyor.
Aşk
Eylülün Dokuzuncu Çemberinde Seni Özlemek
Eylül'dü.
Ordu'nun üzerinde
gökyüzü ağır bir kitap gibi
kapanıyordu.
Çınarın yaprakları
sessizce düşüyor,
deniz,
kıyıya ulaşamayan
uzun bir cümle gibi
geri dönüyordu.
Ben ise
seni arıyordum.
Ne bir sokakta,
ne bir evde,
ne de geçmişin sararmış
fotoğraflarında...
Kendi içimin
karanlık yollarında.
Çünkü insan
bazen sevdiğini bulmak için
dünyayı değil,
kendi içindeki karanlığı
aşmak zorunda kalıyor.
İlk adımda
özlem çıktı karşıma.
Bana dedi ki:
“Onu neden arıyorsun?”
Cevap veremedim.
Çünkü seni özlemek
artık bir duygu değildi yalnızca.
Bir yoldu.
Her adımında
senden biraz daha uzaklaşıyor,
ama aynı anda
sana biraz daha yaklaşıyordum.
İkinci adımda
geçmiş çıktı karşıma.
Elinde eski bir Eylül vardı.
“Bunu bırak,” dedi.
Bırakamadım.
Çünkü bazı anlar
geçmişte yaşanmaz.
İnsanın içinde
yaşamaya devam eder.
Bir çınar yaprağı
avuçlarıma düştü.
O an anladım:
Ağaç,
her sonbaharda
kendinden bir parçayı bırakıyor,
ama yine de
bahara inanıyor.
Belki aşk da buydu.
Birini kaybetmenin
içinden geçip
yeniden sevebilecek
kadar hayata güvenmek.
Üçüncü adımda
yalnızlık vardı.
Bana
senin adını sordu.
Söylemedim.
Çünkü bazı isimler
söylendiğinde değil,
özlendiğinde
gerçekleşir.
Dördüncü adımda
deniz çıktı karşıma.
Ordu'nun denizi...
Sonsuzluğa açılan
mavi bir kapı gibi.
Dalgalar kıyıya vuruyor,
geri çekiliyor,
sonra yeniden geliyordu.
Ve ben denize bakıp düşündüm:
Belki insanın kaderi
ulaşmak değil,
ulaşana kadar değişmektir.
Sen benden uzaktın.
Ama bu uzaklık
beni senden koparmadı.
Beni
kendime yaklaştırdı.
Beşinci adımda
bir soru vardı:
“Onu gerçekten seviyor musun,
yoksa onun yanında olduğun
kendini mi özlüyorsun?”
Uzun süre sustum.
Sonra anladım:
İkisi de.
Çünkü gerçek aşk
insana yalnızca sevdiğini değil,
sevdiği insanın yanında
kim olduğunu da gösteriyor.
Altıncı adımda
Eylül yeniden başladı.
Yağmur yağdı.
Çınarın dalları
ıslak gökyüzüne doğru
uzandı.
Her damla
bir özlemi taşıyordu.
Ben ise ilk kez
özlemden korkmadım.
Çünkü özlem
bazen kavuşmanın
karanlık tarafıdır.
Yedinci adımda
kalbimin kapısını buldum.
Kapıyı açtım.
İçeride sen vardın.
Ama bana ait değildin.
Bunu görünce
ağlamadım.
Çünkü seni sevmekle
sana sahip olmak arasındaki
farkı nihayet öğrenmiştim.
Sekizinci adımda
seni bıraktım.
İlk kez gerçekten.
Seni unutmak için değil.
Seni özgür bırakmak için.
Ve tuhaf bir şey oldu:
Seni bıraktığım anda
özlemim azalmadı.
Ama acısı değişti.
Artık seni kaybetmenin değil,
seni sevmiş olmanın
ağırlığını taşıyordum.
Dokuzuncu adımda
ışık vardı.
Uzakta.
Çok uzakta.
Fakat oradaydı.
Ve o ışığa doğru yürürken
şunu anladım:
**Aşk, insanı sevdiğine götüren
bir yol değildir yalnızca.
Aşk, insanı
kendisine götüren
en uzun yoldur.**
Sonra seni gördüm.
Ordu'nun kıyısında.
Eylül yağmurunun altında.
Çınarın altında bekliyordun.
Ben durdum.
Sen bana baktın.
Aramızda
yılların bütün sessizliği vardı.
Ne geçmiş konuştu,
ne ayrılık.
Yalnızca gözlerin...
Ve o an
anladım:
Ben bütün bu yolu
sana ulaşmak için
yürümemiştim.
Seni bulduğumda
kendimi de bulabilmek için
yürümüştüm.
Yanına geldim.
Elini tuttum.
Deniz sustu.
Yağmur hafifledi.
Çınarın yaprakları
ayaklarımızın dibine düştü.
Ve Eylül
ilk kez bir sonbahar gibi değil,
bir başlangıç gibi göründü.
Çünkü bazı kavuşmalar
iki insanın birbirine dönmesi değildir.
İki ayrı hayatın
aynı anlamda buluşmasıdır.
Sen başını omzuma yasladın.
Ben ufka baktım.
Ve içimden şu cümle geçti:
**“Bunca karanlıktan
geçmem boşuna değildi.
Çünkü seni özlemek
beni sana değil yalnızca,
aşka layık olabilecek
bir kalbe de götürdü.”**
O akşam
Ordu'nun denizi altında
iki insan yan yana yürüdü.
Eylül yağdı.
Çınar yapraklarını bıraktı.
Ve ben ilk kez
özlemin sonunu değil,
aşkın sonsuzluğunu
düşündüm.
Aşk

Bazı kavuşmalar
iki ayrı hayatın
aynı anlamda buluşmasıdır.
Aşk

Aşk
bir hatıradan çok
bir ihtimal.
Sokağa çıkıyorum.
Bir otobüs geçiyor.
Bir kadın
elinde çiçeklerle yürüyor.
Bir çocuk
annesinin elini çekiyor.
Bir adam
telefonuna bakarak
acele ediyor.
Ve bütün bu insanların
hiçbirinin senden haberi yok.
Ne tuhaf.
Aşk

Bir Günün İçinde Sana Dönüş
Sabah.
Ordu henüz uyanmamışken
deniz çoktan konuşmaya başlamıştı
ve ben seni düşündüm—
nedenini bilmeden,
çünkü insan bazen
birini düşünmeye karar vermez,
düşünce gelip
insanın içine yerleşir.
Eylül.
Yağmur.
Çınar yaprakları
kaldırımda birbirine değiyor.
Sen.
İşte yine sen.
Kahvemin soğumasına aldırmadan
pencerenin önünde duruyorum
ve aklımdan geçenleri
sıralamaya çalışıyorum:
Seni özlüyorum.
Hayır.
Özlemek değil bu.
Sanki sen
benim içimde bir yere gitmişsin de
ben seni orada arıyorum.
Belki çocukluğumda.
Belki ilk kez
birine gerçekten baktığım o günde.
Belki de
henüz yaşamadığım
bir gelecekte.
Kim bilir?
İnsan sevdiği kişiyi
yalnızca geçmişte aramıyor.
Gelecekte de arıyor.
Çünkü aşk
bir hatıradan çok
bir ihtimal.
Sokağa çıkıyorum.
Bir otobüs geçiyor.
Bir kadın
elinde çiçeklerle yürüyor.
Bir çocuk
annesinin elini çekiyor.
Bir adam
telefonuna bakarak
acele ediyor.
Ve bütün bu insanların
hiçbirinin senden haberi yok.
Ne tuhaf.
Bir insanın içinde
bir dünya yıkılabilir
ve dışarıda hayat
aynı hızla devam edebilir.
Ben bunu sen gidince öğrendim.
Saat on.
Deniz kıyısındayım.
Dalgalar geliyor.
Gidiyor.
Geliyor.
Gidiyor.
Tıpkı senin düşüncem gibi.
Seni unutuyorum sanıyorum.
Sonra bir koku.
Bir şarkı.
Bir cümle.
Bir çınar yaprağı.
Ve sen yeniden.
İşte aşkın garip matematiği:
Unutmak için geçen her dakika
bazen hatırlamak için
yeni bir kapı açıyor.
Öğle.
Yağmur hızlanıyor.
Bir kafeye giriyorum.
Masada tek bir sandalye boş.
Oturuyorum.
Karşımdaki sandalyeye
sen oturmuşsun gibi geliyor.
Gülmüyorum.
Çünkü insan bazen
hayal ettiğine bile
özlemle bakıyor.
Garson soruyor:
“Ne alırsınız?”
Seni söylemiyorum.
Bir kahve diyorum.
Çünkü bazı arzular
menüde bulunmuyor.
Ve sen—
sen hiçbir menüye sığmadın zaten.
Öğleden sonra.
Şehir kalabalıklaşıyor.
Benim içim
daha da sessizleşiyor.
İnsanların yüzlerine bakıyorum.
Her yüz
başka bir hayat.
Her hayat
başka bir ihtimal.
Ve düşünüyorum:
Ya seni hiç tanımasaydım?
Belki daha kolay yaşardım.
Belki daha az özlerdim.
Belki geceleri
pencerenin önünde durup
yağmurun neden bazı insanları
hatırlattığını düşünmezdim.
Ama daha eksik olurdum.
Çünkü insan
yalnızca mutlu olduğu şeylerle
büyümüyor.
Bazen özlem de
insanın içinde yeni bir oda açıyor.
Sen bende
öyle bir oda açtın.
Akşam.
Ordu'nun denizi
güneşin son ışığını taşıyor.
Çınar karanlığa doğru
uzun dallarını bırakıyor.
Eylül yine yağmur kokuyor.
Ve ben
bütün gün boyunca
seni düşünmüş olduğumu fark ediyorum.
Bir gün.
Yalnızca bir gün.
Ama o bir günün içinde
çocukluğum vardı,
geçmişim,
geleceğim,
korkularım,
umutlarım,
ve sen.
Demek ki zaman
saatlerin gösterdiği kadar büyük değil.
Bazen bir gün
bir ömre sığabiliyor.
Bazen bir bakış
bir hayatın yönünü değiştirebiliyor.
Bazen bir insan
şehirden gidiyor
ama şehirdeki her şey
onu anlatmaya devam ediyor.
Gece.
Eve dönüyorum.
Ayakkabılarımı çıkarıyorum.
Pencereyi açıyorum.
Deniz karanlıkta.
Çınar sessiz.
Yağmur hafif.
Ve sonunda
kendime soruyorum:
“Onu neden hâlâ seviyorsun?”
Cevap vermek kolay değil.
Çünkü aşk
mantıklı bir cümle değil.
Ama belki şöyle:
Seni seviyorum
çünkü seninle birlikte
kendimin daha önce tanımadığım
bir tarafını gördüm.
Seni özlüyorum
çünkü bazı insanlar
hayatımıza girmez yalnızca—
hayatımızın anlamını
biraz değiştirir.
Ve eğer bir gün
yeniden karşılaşırsak,
sana bütün bunları
anlatmayacağım.
Belki yalnızca
“Merhaba” diyeceğim.
Sen gülümseyeceksin.
Ben de anlayacağım:
Bütün günler,
bütün yağmurlar,
bütün yollar,
bütün susuşlar
aslında tek bir ana
hazırlanıyormuş.
O an,
senin gözlerinle
benim gözlerim arasında
yeniden kurulacak.
Ve belki o zaman
şunu anlayacağız:
İnsan bazen sevdiğine
bir ömür boyunca ulaşmaz.
Ama bir gün,
tek bir anda,
bütün ömrüyle
ona varır.
Aşk

Eylül gecesiydi.
Ordu'nun denizi
karanlığın içinde
sessizce nefes alıyordu.
Çınarın yaprakları
rüzgârla savruluyor,
şehir
uykuya hazırlanıyordu.
Ben ise
seni bekliyordum.
Çünkü bazı geceler
insan uyumaz.
Birini sever.
Ve sevmenin
uykudan daha güçlü
bir şey olduğunu anlar.
Aşk

Geçmişin İçinden Sana
Eylül geldiğinde
şehir biraz daha derine çekilir,
deniz susarak anlatır
insanın kendinden bile sakladığı şeyleri.
Ben seni
yalnız bugün sevmedim.
Seni,
henüz adını bilmediğim günlerde de
bir ihtimal gibi taşıdım içimde;
sanki kalbim
senden önce de
sana ayrılmış bir odayı
sessizce bekletiyordu.
Aşkın Şehri Ordu’da
yağmur başladığında
çınarın altında durdum.
Bir yaprak düştü önüme.
Onu kaldırmadım.
Çünkü bazı şeyler
yerden alınmaz;
insanın içine düşer
ve orada yaşamaya devam eder.
Sen de öyle kaldın bende.
Ne tamamen geçmiş,
ne bütünüyle bugün.
Aşk
Geçmişin İçinden Sana
Eylül geldiğinde
şehir biraz daha derine çekilir,
deniz susarak anlatır
insanın kendinden bile sakladığı şeyleri.
Ben seni
yalnız bugün sevmedim.
Seni,
henüz adını bilmediğim günlerde de
bir ihtimal gibi taşıdım içimde;
sanki kalbim
senden önce de
sana ayrılmış bir odayı
sessizce bekletiyordu.
Aşkın Şehri Ordu’da
yağmur başladığında
çınarın altında durdum.
Bir yaprak düştü önüme.
Onu kaldırmadım.
Çünkü bazı şeyler
yerden alınmaz;
insanın içine düşer
ve orada yaşamaya devam eder.
Sen de öyle kaldın bende.
Ne tamamen geçmiş,
ne bütünüyle bugün.
Bir insanın
başka bir insanın içinde
yaşamaya devam etmesiymiş aşk.
Bazen bir cümlede,
bazen bir sokakta,
bazen denizin akşamüstü aldığı renkte...
Ve bazen
hiç kimsenin görmediği
bir sessizlikte.
Seni unutmaktan korkmadım.
Unutmanın
sevgiyi bitireceğine de inanmadım.
Çünkü bazı sevgiler
hatırlamakla değil,
insanın kim olduğunu değiştirmekle
var olur.
Sen beni değiştirdin.
Ben artık
sana kavuşmayı yalnızca
yan yana gelmek sanmıyorum.
Kavuşmak,
geçmişin üzerimize kapattığı kapıları
içeriden açabilmekmiş.
Bir gün
aynı çınarın altında
yeniden karşılaşsak,
belki hiçbir şey söylemeyiz.
Deniz konuşur.
Eylül yağar.
Şehir,
bunca zaman boyunca
bizden sakladığı bütün kelimeleri
sokaklarına bırakır.
Sen bana bakarsın.
Ben sana.
Ve o anda anlarım:
Bazı insanlar
hayatımızdan gitmez.
Sadece
görünmez bir yerden
bizi sevmeye devam eder.
Belki aşk budur:
Birini geçmişten çıkarmak değil,
geçmişin içindeki yerini
incitmeden bugüne taşımak.
Sonra elini tutmak.
Ve ilk kez
dünün bizi ayırmadığını,
aksine
aynı yarım kalmış cümlenin
iki ayrı ucundan
bizi birbirimize getirdiğini
anlamak.
Eylül bitebilir.
Yağmur diner.
Çınarın yaprakları dökülür.
Deniz yine kıyıya
aynı sabırla vurur.
Ama sen yanımdaysan
zaman artık geçmiş değildir.
Çünkü bazı aşklar
yaşandıkları zamanda değil,
insanın onları anlamaya
hazır olduğu anda
başlar.
Aşk

Eylül bitebilir.
Yağmur diner.
Çınarın yaprakları dökülür.
Deniz yine kıyıya
aynı sabırla vurur.
Ama sen yanımdaysan
zaman artık geçmiş değildir.
Çünkü bazı aşklar
yaşandıkları zamanda değil,
insanın onları anlamaya
hazır olduğu anda
başlar.
Aşk

Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 25.09.2026 11:26:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!