Gece uzundu.
Dağların üzerinde
sert bir rüzgâr dolaşıyor,
karanlık
dünyanın bütün yollarını siliyordu.
Ben yürüyordum.
Nereye gittiğimi bilmeden,
ama seni düşündüğümü bilerek.
Aşk
Bazı insanlar
uzakta bir ışık değildir yalnızca;
insana yürümek için
bir sebep verir.
Aşk
İnsanın
vahşi dünyada sahip olduğu
en büyük güç,
ne pençesidir
ne de gücü.
Bazen yalnızca
birini sevmeye devam edebilmesidir.
Aşk
Seni ilk sevdiğim gün
bunun bir yolculuk olduğunu bilmiyordum.
Şimdi anlıyorum:
Aşk,
bir yere varmak değilmiş;
bir insanın adını
uzun yollar boyunca
kalbinde taşımakmış.
Aramıza şehirler girdi,
yıllar girdi,
suskunluklar girdi.
Fakat hiçbir mesafe
seni benden uzaklaştırmaya yetmedi.
Çünkü uzaklık
haritada ölçülür;
özlem
kalpte.
Aşk
Aşk söz konusu olduğunda
insan, kendi kalbini sorgular tüm
sessizliklerin üzerinden.
“Beni neden sevdin?”
Cevap yok.
“Beni neden bıraktın?”
Yine yok.
Sonra eski bir mektup buldum.
Tarihi silinmişti.
Kenarında
parmaklarının bıraktığı
küçük bir iz vardı.
Mektupta yalnızca şunlar yazıyordu:
“Bazen insan
en çok sevdiği şeyden
korktuğu için kaçar.”
Aşk
Seni çözmek için
yıllarca iz sürdüm.
Oysa aşk
çözülecek bir gizem değilmiş.
Bazen insanın önünde duran
tek gerçekmiş:
“Seviyorum.”
Ve bunu zamanında söylemezsen,
hayat sana
bütün delilleri gösterir—
ama
kaybettiğin kişiyi
geri getirmez.
Aşk
Sen…
Benim hayatımdan geçtin.
Bende bir kapı açtın.
O kapının üzerinde
tek bir kelime yazıyor:
ÖZGÜRLÜK.
Aşk
Belki bir gün
yollarımız yine kesişir.
Belki kesişmez.
Artık bundan korkmuyorum.
Çünkü gerçek sevgi
bir insanın hayatında
kalabilmekten daha büyük bir şeymiş:
Onun hayatından geçerken
onda biraz daha cesaret,
biraz daha özgürlük,
biraz daha kendisi
bırakabilmekmiş.
Aşk
Seni bulduğumu sanmıştım.
Meğer sen
beni kendime götüren
bir yolmuşsun.
İlk zamanlar
senden bir şey bekledim:
Kal.
Beni sev.
Beni bırakma.
Sonra fark ettim ki
bunların hiçbiri aşkın dili değilmiş.
Bunlar
korkunun cümleleriymiş.
Aşk ise daha sessiz konuşuyormuş:
“Beni seçmek zorunda değilsin.
Ama yanımda kalırsan
kendin olarak kal.”
Aşk
Bir kafede karşılıklı oturduk.
Sen kahveni karıştırdın.
Ben seni izledim.
Dışarıda insanlar
işlerine yetişiyordu.
Otobüsler geçiyor,
telefonlar çalıyor,
şehir kendi küçük telaşlarıyla
yaşamaya devam ediyordu.
Ama benim için
o masada yalnızca
iki kişi vardı.
Sen
ve sana söyleyemediğim
onca cümle.
Aşk
Eğer bir gün
bana yeniden
“İyi misin?” diye sorarsan,
bu kez
“İyiyim.” demeyeceğim.
Sana bakıp
dürüstçe söyleyeceğim:
“Seni sevdiğimden beri
iyi olmakla
gerçek olmak arasındaki farkı
öğreniyorum.”
Aşk
Seni sevdiğim gün
henüz hiçbir şeyin hatıraya dönüşeceğini bilmiyordum.
Bir bilet,
bir fincanın dudakta bıraktığı iz,
masanın üzerinde unutulmuş küçük bir toka,
sokaktan eve taşınan yağmur kokusu...
Meğer insan
birini kaybetmeye başladığı anda
eşyaların dilini öğreniyormuş.
Sen gittikten sonra
evde hiçbir şey yerini değiştirmedi;
ama ben
her şeyin başka bir anlamı olduğunu fark ettim.
Sandalyeye baktım:
bir zamanlar oturduğun yerdi.
Pencereye baktım:
birlikte sustuğumuz akşamı hatırlıyordu.
Bir mendil buldum çekmecede,
üzerinde senin adın yoktu
ama nedense
bana seni anlatıyordu.
Aşk biraz da budur belki:
Bir insanın yokluğunu
onun hiç dokunmadığı şeylerde bile bulabilmek.
Aşk
Bazı insanlar
hayatımızdan çıktıkları hâlde
hayatımızın bütün eşyalarına
sessizce yerleşiyor.
Ben seni
bir müzede saklamıyorum artık.
Seni,
hatırladığım her şeyin
biraz daha anlamlı olduğu
o eski Ordu zamanlarında bırakıyorum.
Aşk
Bir gün
rastgele bir fincana dokunursam,
bir yağmur başlayınca pencereye yaklaşırsam,
bir vapur uzaklardan geçerken
durup denize bakarsam,
bunun sebebi geçmiş değildir.
Belki yalnızca
insanın gerçekten sevdiği birini
unutamadığı için değil,
onunla birlikte kendisinin de
başka birine dönüştüğünü
unutamadığı içindir.
Aşk
Bir insanı sevince
yalnızca onu sevmezsin;
onun baktığı pencereyi,
oturduğu sandalyeyi,
elinin değdiği kapıyı,
birlikte sustuğun sokağı,
hatta o gün gökyüzünün aldığı rengi bile
sevmeye başlarsın.
Aşk
Aşk bittiğinde
insan bir kişiyi değil,
küçük bir evreni kaybeder.
Benim evrenim
Ordu'nun deniz kıyısında kaldı.
Bir çınarın gölgesinde değil yalnızca;
o çınarın altında
seninle konuşurken
zamanın nasıl yavaşladığını
hatırlayan havada kaldı.
Şimdi oradan her geçtiğimde
deniz bana aynı soruyu soruyor:
“Gerçekten gitti mi?”
Bilmiyorum.
Çünkü bazı insanlar
yanımızdan ayrılır,
ama zamanımızdan ayrılmaz.
Sen de öyle yaptın.
Aşk
Gittin.
Fakat senden sonra
saatler aynı saati göstermedi.
Takvimler ilerledi,
mevsimler değişti,
şehir büyüdü,
insanlar birbirine benzeyen
binlerce hikâye yaşadı.
Ben yine de
bir Eylül akşamında
seni bekleyen o adam olarak kaldım.
Aşk
İnsan,
geçmişi değiştiremeyeceğini bildiği hâlde
ona yeni bir anlam vermekten vazgeçmiyor.
Bu yüzden
sana ait hiçbir eşyayı
müzeye koymadım.
Bir bilet saklamadım.
Bir fotoğrafı çerçevelemedim.
Bir mektubu camın arkasına kaldırmadım.
Çünkü sen
bir eşya değildin.
Sen,
eşyaların anlam kazanmasına sebep olan
o görünmez zamandın.
Bir fincanın içinde
bir sabahı,
bir yağmur damlasında
bir vedayı,
bir çınar yaprağında
bir Eylül'ü,
denizin uzaklığında
sana kavuşamamanın
bütün coğrafyasını buluyordum.
Aşk
Hatıra, geçmişin kendisi değildir.
Hatıra, geçmişe bugün verdiğimiz anlamdır.
Belki bu yüzden
seni hâlâ seviyorum.
Çünkü seni geçmişte bırakmadım.
Seni,
geçmişten bugüne taşıdığım
bir düşünceye dönüştürdüm.
Aşk
Artık sen
bir kadın değilsin yalnızca.
Bir soru oldun:
İnsan sevdiğini mi özler,
yoksa onun yanında olduğu
kendini mi?
Ben cevabı
yıllardır Ordu'nun kıyısında arıyorum.
Deniz cevap vermiyor.
Çınar susuyor.
Eylül yağıyor.
Sokaklar,
ayak izlerimizi çoktan silmiş.
Ama ben biliyorum:
Bazı aşklar
kavuşamadıkları için eksilmez.
Tam tersine,
insanın içinde tamamlanmamış bir cümle gibi
yıllarca büyürler.
Ve bir gün
insan o cümlenin sonuna geldiğinde
şunu anlar:
Sevmek,
birini kendine ait kılmak değilmiş.
Sevmek,
onunla yaşadığın zamanı
hayatının anlamından
silmemekmiş.
İşte bu yüzden
Aşkın Şehri Ordu'da
kendime görünmeyen bir müze kurdum.
Kapısında tek bir yazı var:
“Burada unutulanlar değil,
unutulamadığı için anlam kazananlar yaşar.”
Aşk
Aşkın Şehri'nde Bir Hatıra Müzesi
Eylül geldi.
Şehir,
yağmurun altında
kendi geçmişini hatırlayan yaşlı bir insan gibi
sessizleşti.
Çınarın yaprakları
birer birer kaldırımlara düştü.
Ben onları toplamadım.
Çünkü bazı şeyleri saklamak,
kaybetmekten daha ağırdır.
Seninle öğrendim bunu.
Bir insanı sevince
yalnızca onu sevmezsin;
onun baktığı pencereyi,
oturduğu sandalyeyi,
elinin değdiği kapıyı,
birlikte sustuğun sokağı,
hatta o gün gökyüzünün aldığı rengi bile
sevmeye başlarsın.
Sonra aşk bittiğinde
insan bir kişiyi değil,
küçük bir evreni kaybeder.
Benim evrenim
Ordu'nun deniz kıyısında kaldı.
Bir çınarın gölgesinde değil yalnızca;
o çınarın altında
seninle konuşurken
zamanın nasıl yavaşladığını
hatırlayan havada kaldı.
Şimdi oradan her geçtiğimde
deniz bana aynı soruyu soruyor:
“Gerçekten gitti mi?”
Bilmiyorum.
Çünkü bazı insanlar
yanımızdan ayrılır,
ama zamanımızdan ayrılmaz.
Sen de öyle yaptın.
Gittin.
Fakat senden sonra
saatler aynı saati göstermedi.
Takvimler ilerledi,
mevsimler değişti,
şehir büyüdü,
insanlar birbirine benzeyen
binlerce hikâye yaşadı.
Ben yine de
bir Eylül akşamında
seni bekleyen o adam olarak kaldım.
Belki aşk
tam da burada başlıyor:
İnsan,
geçmişi değiştiremeyeceğini bildiği hâlde
ona yeni bir anlam vermekten vazgeçmiyor.
Bu yüzden
sana ait hiçbir eşyayı
müzeye koymadım.
Bir bilet saklamadım.
Bir fotoğrafı çerçevelemedim.
Bir mektubu camın arkasına kaldırmadım.
Çünkü sen
bir eşya değildin.
Sen,
eşyaların anlam kazanmasına sebep olan
o görünmez zamandın.
Bir fincanın içinde
bir sabahı,
bir yağmur damlasında
bir vedayı,
bir çınar yaprağında
bir Eylül'ü,
denizin uzaklığında
sana kavuşamamanın
bütün coğrafyasını buluyordum.
Ve fark ettim:
Hatıra, geçmişin kendisi değildir.
Hatıra, geçmişe bugün verdiğimiz anlamdır.
Belki bu yüzden
seni hâlâ seviyorum.
Çünkü seni geçmişte bırakmadım.
Seni,
geçmişten bugüne taşıdığım
bir düşünceye dönüştürdüm.
Artık sen
bir kadın değilsin yalnızca.
Bir soru oldun:
İnsan sevdiğini mi özler,
yoksa onun yanında olduğu
kendini mi?
Ben cevabı
yıllardır Ordu'nun kıyısında arıyorum.
Deniz cevap vermiyor.
Çınar susuyor.
Eylül yağıyor.
Sokaklar,
ayak izlerimizi çoktan silmiş.
Ama ben biliyorum:
Bazı aşklar
kavuşamadıkları için eksilmez.
Tam tersine,
insanın içinde tamamlanmamış bir cümle gibi
yıllarca büyürler.
Ve bir gün
insan o cümlenin sonuna geldiğinde
şunu anlar:
Sevmek,
birini kendine ait kılmak değilmiş.
Sevmek,
onunla yaşadığın zamanı
hayatının anlamından
silmemekmiş.
İşte bu yüzden
Aşkın Şehri Ordu'da
kendime görünmeyen bir müze kurdum.
Kapısında tek bir yazı var:
“Burada unutulanlar değil,
unutulamadığı için anlam kazananlar yaşar.”
Ve müzenin en büyük salonunda
hiçbir eşya yok.
Yalnızca
denize bakan bir pencere,
pencerenin önünde
bir sandalye,
sandalyenin üzerinde
Eylül yağmurunun bıraktığı
birkaç damla...
Ve ben,
o sandalyenin karşısında
hâlâ sana söyleyemediğim
son cümleyi düşünüyorum:
Belki seni kaybetmedim.
Belki seni,
hayatımın beni dönüştüren
en güzel hatırasına dönüştürdüm.
Aşk
Vuslatın Göreliliği
Bir zamanlar
evrenin sonsuzluğuna bakıp
kendime tek bir soru sorardım:
Milyarlarca ihtimalin içinde
neden sen?
Oysa şimdi biliyorum;
soru yanlışmış.
Asıl soru,
“Bunca ihtimalin içinden
birbirimize nasıl ulaştık?”
olmalıymış.
Çünkü bir insanla karşılaşmak
sadece bir karşılaşma değildir.
Bazen bir saniyenin
başka türlü akmaması,
bir sokağın
birkaç metre daha uzun olmaması,
bir yağmurun
beş dakika önce başlamaması,
bir trenin
bir istasyonda birkaç dakika daha beklememesi...
Bütün evrenin
sessizce aynı noktaya
yaklaşmasıdır.
Sen ve ben
işte o noktada buluştuk.
Aşk
Olasılık Göreliliği
Bir zamanlar
evrenin sonsuzluğuna bakıp
kendime tek bir soru sorardım:
Milyarlarca ihtimalin içinde
neden sen?
Oysa şimdi biliyorum;
soru yanlışmış.
Asıl soru,
“Bunca ihtimalin içinden
birbirimize nasıl ulaştık?”
olmalıymış.
Çünkü bir insanla karşılaşmak
sadece bir karşılaşma değildir.
Bazen bir saniyenin
başka türlü akmaması,
bir sokağın
birkaç metre daha uzun olmaması,
bir yağmurun
beş dakika önce başlamaması,
bir trenin
bir istasyonda birkaç dakika daha beklememesi...
Bütün evrenin
sessizce aynı noktaya
yaklaşmasıdır.
Sen ve ben
işte o noktada buluştuk.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'da deniz
gökyüzünün rengini taşıyordu.
Yağmur
çınarın yapraklarına vuruyor,
her damla
zamanın üzerine düşen
küçük bir saat gibi
dünyayı yavaşlatıyordu.
Ben seni bekliyordum.
Ama henüz gelmemiştin.
Belki başka bir yerde
aynı anda sen de
beni düşünüyordun.
Belki düşünmüyordun.
Belki evrenin başka bir köşesinde
başka bir sen,
başka bir hayatın içinde
başka bir adamla yürüyordu.
Ve başka bir ben,
başka bir şehirde,
başka bir kadının gözlerinde
kendini arıyordu.
Bütün bunlar mümkün.
İşte aşkın korkutucu güzelliği burada:
Her şey başka türlü olabilirdi.
Ama olmadı.
Sen geldin.
Aşk
Seni gördüğüm an
zamanın hızlandığını sanmıştım.
Oysa belki
tam tersiydi.
Belki zaman
ilk kez olması gereken yerde durmuştu.
Einstein'ın evreninde
zaman herkes için aynı değildi.
Benim evrenimde de
seninle karşılaştığım an
başka hiçbir ana benzemiyordu.
Bir dakika
bir ömre dönüştü.
Bir bakış
geleceğin tamamını içine aldı.
Ve ben ilk defa
zamanın yalnızca saatlerle ölçülmediğini anladım.
Bazı anlar vardır;
saatte bir saniyedir,
kalpte bir ömür.
Aşk
Sonra ayrıldık.
İşte asıl deney
o zaman başladı.
Çünkü seni sevmenin
kolay tarafı
yanındayken seni sevmekti.
Zor olan,
uzaktayken de
içimdeki seni
kaybetmemekti.
Günler geçti.
Mevsimler değişti.
Ordu'nun denizi
kaç kez başka renklere büründü.
Çınar
kaç kez yaprak döktü.
Eylül
kaç kez yağmurunu bıraktı
şehrin üzerine.
Ben her defasında
aynı soruya döndüm:
“Ya o gün başka türlü olsaydı?”
Ya sana bakmasaydım?
Ya sen gülmeseydin?
Ya o sokaktan geçmeseydin?
Ya yağmur yağmasaydı?
Ya kalbim
o küçücük ihtimali
fark etmeseydi?
Belki şimdi
birbirini hiç tanımayan
iki insan olurduk.
Ve hayatlarımız
bize göre tamamen normal görünürdü.
Çünkü insan
yaşamadığı ihtimallerin
yasını tutmuyor.
Onların var olduğunu bile
çoğu zaman bilmiyor.
Aşk
Ama ben biliyorum.
Çünkü seni yaşadım.
Bu yüzden
başka bütün ihtimallerin
sessizliğini duyabiliyorum.
Ve anlıyorum:
Bir aşkın değeri
kaç yıl sürdüğüyle değil,
kaç ihtimali değiştirdiğiyle de ölçülebilir.
Sen benim hayatımın
olasılık haritasını değiştirdin.
Senden önce
birçok yol vardı.
Senden sonra
hepsinin üzerinde
senin izlerin oluştu.
Aşk
Bir gece
Ordu sahilinde
çınarın altında oturdum.
Eylül yağmuru yağıyordu.
Deniz karanlıktı.
Gökyüzü ile su
aynı bilinmezliğin içinde
birbirine karışmıştı.
O an düşündüm:
Belki uzaklık
sandığımız şey değildir.
Belki iki insanın
arasındaki mesafe
kilometrelerle değil,
birbirlerine ulaşmaları için
gereken zamanla ölçülür.
Ve belki sen
benden uzakta değildin.
Sadece
zamanımız henüz
aynı noktaya gelmemişti.
Aşk
Sonra seni gördüm.
Yağmurun içinden
bana doğru yürüyordun.
O an
evrenin bütün matematiği
sustu.
Olasılıklar sustu.
Saat sustu.
Mesafe sustu.
Geçmiş sustu.
Sanki bütün evren
milyarlarca yıldır
tek bir amacı varmış gibi
iki insanın
aynı anda birbirine bakmasını
beklemişti.
Sen durdun.
Ben sana baktım.
Ve yıllardır taşıdığım
o tek soru
cevabını kendi kendine buldu:
“Neden sen?”
Çünkü
başka ihtimallerin hepsi
mümkündü.
Ama bu,
bizim ihtimalimizdi.
Aşk
Yanıma geldiğinde
hiçbir şey söylemedin.
Ben de söylemedim.
Bazı kavuşmaların
kelimeye ihtiyacı yoktur.
Elini tuttum.
O küçücük temasla
yıllardır ayrı duran
iki zaman çizgisi
aynı noktada birleşti.
Geçmişimiz
geleceğimize dokundu.
Ve ben şunu anladım:
Vuslat, uzaklığın sona ermesi değildir.
İki insanın aynı zamanı paylaşmaya
yeniden karar vermesidir.
Aşk
Şimdi yine
Ordu'dayız.
Çınarın altında.
Eylül yine yağmur getiriyor.
Deniz yine kıyıya vuruyor.
Fakat bu kez
bekleyen biri yok.
Çünkü sen buradasın.
Ve ben artık
başka evrenleri merak etmiyorum.
Başka ihtimalleri düşünmüyorum.
Çünkü bazı sorular
cevaplandıktan sonra
yeniden sorulmaz.
Benim cevabım sensin.
Aşk
Bir gün
biri bana sorarsa:
“Bütün ihtimaller yeniden hesaplansa
yine onu seçer miydin?”
Hiç düşünmeden
şunu söylerim:
Evet.
Çünkü artık biliyorum:
Evrenin sonsuz olması
her ihtimalin bizim için anlamlı olduğu
anlamına gelmez.
Bazen sonsuzluğun içinden
tek bir ihtimal çıkar.
Tek bir insan.
Tek bir bakış.
Tek bir Eylül yağmuru.
Tek bir şehir.
Tek bir çınar.
Ve iki insanın
aynı anda birbirine ulaşması.
İşte aşk
belki de budur:
Sonsuz ihtimallerin içinden
birbirimizi seçmek
ve seçtiğimiz o ihtimali
bir ömre dönüştürmek.
O gece
Ordu'nun denizi
ayaklarımızın altında sessizce uzanıyordu.
Çınarın yaprakları
yağmurla parlıyordu.
Sen başını omzuma yasladın.
Ben gözlerimi kapattım.
Ve zaman—
ilk defa
hiçbir yere gitmedi.
Çünkü vardık.
Aşk
Seni Seçtiğim Olasılık
Bir gün
evrenin bütün ihtimallerini
aynı anda görebilseydim,
seni yine seçer miydim?
Belki başka bir dünyada
hiç karşılaşmadık.
Başka birinde
aynı şehirde yaşadık
ama birbirimizin yanından
iki yabancı gibi geçtik.
Bir başka gerçeklikte
sen erken geldin,
ben geç kaldım.
Birinde
ben seni sevdim,
sen başka birini.
Birinde
ikimiz de sustuk
ve hayat bunu
“doğru zaman değildi” diye kaydetti.
Ama burada—
tam bu gerçeklikte,
sen bana baktın.
Ben sana baktım.
Ve milyarlarca olasılığın arasından
bir tanesi gerçekleşti:
Biz.
Belki aşk
kaderin bize yazdığı
tek bir hikâye değildir.
Belki aşk,
aynı anda mümkün olan
binlerce hayatın arasından
birini birlikte seçmektir.
Düşünsene:
Evrenin herhangi bir yerinde
şu anda başka bir “sen”
başka bir “ben” ile konuşuyor olabilir.
Belki onlar
hiç ayrılmayacak.
Belki hiç tanışmayacak.
Belki onların aşkı
bizimkinden daha kısa,
daha uzun,
daha kolay olacak.
Ama hiçbiri
bizim yaşadığımız şeyi
yaşamayacak.
Çünkü aşkın matematiğinde
aynı sonuç iki kez oluşmuyor.
Senin gülüşünün
benim o günkü sessizliğimle birleşmesi,
yağmurun tam o saatte başlaması,
aynı sokaktan
aynı anda geçmemiz,
bir cümlenin
tam zamanında söylenmesi...
Bunların her biri
küçücük ihtimallerdi.
Ama birleştiler.
Ve adına
hayat dedik.
Sonra ayrıldık.
İşte o zaman
kaderle olasılık arasındaki farkı anladım:
Kader,
olanı açıklamak için kullandığımız kelimeydi.
Olasılık ise
olabileceklerin sonsuzluğuydu.
Sen ise
ikisinin arasında kalan
tek gerçekliğimdin.
Bazen düşünüyorum:
Eğer o gün
evden beş dakika geç çıksaydım?
Eğer o sokağa dönmeseydim?
Eğer sana bakmasaydım?
Eğer sen gülmeseydin?
Eğer o cümleyi hiç söylemeseydin?
Belki bütün hayatımız
tek bir saniyenin
başka türlü gerçekleşmesiyle
yok olacaktı.
Demek ki insan
hayatının en büyük aşkını
bazen çok küçük bir tesadüfe borçlu.
Ve belki de
tesadüf dediğimiz şey,
henüz anlayamadığımız
bir seçimin sonucudur.
Ben seni
bir kez seçmedim.
Her hatırladığımda
yeniden seçtim.
Her özlediğimde,
her yağmur başladığında,
her denize baktığımda,
her “başka türlü olabilir miydi?”
diye düşündüğümde...
Seni yeniden seçtim.
Belki başka evrenlerde
başka hayatlarımız var.
Ama benim elimde
yalnızca bu hayat var.
Bu şehir.
Bu zaman.
Bu kalp.
Ve bu yüzden
bütün sonsuzlukları
tek bir cümlede topluyorum:
Milyarlarca ihtimalin
içinden geçip
sana rastladım.
Şimdi bana
“Buna kader mi diyorsun?”
diye sorsalar,
hayır derim.
Çünkü kader
seçmediğim bir şey olurdu.
Ben seni seçtim.
Ve eğer evren
bir gün baştan kurulursa,
zaman geriye akarsa,
bütün ihtimaller
yeniden hesaplanırsa,
aynı şehirde
aynı sokakta
aynı yağmurun altında
yeniden karşılaşırsak...
Bu kez
sana daha erken bakacağım.
Çünkü artık biliyorum:
Bazı aşklar
olasılık değildir.
İnsan bütün evreni dolaşsa bile
aynı kişiye ikinci kez
rastlayamayabilir.
Ama ben
o tek ihtimali buldum.
Seni.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'da deniz
gökyüzünün rengini taşıyordu.
Yağmur
çınarın yapraklarına vuruyor,
her damla
zamanın üzerine düşen
küçük bir saat gibi
dünyayı yavaşlatıyordu.
Ben seni bekliyordum.
Ama henüz gelmemiştin.
Belki başka bir yerde
aynı anda sen de
beni düşünüyordun.
Belki düşünmüyordun.
Belki evrenin başka bir köşesinde
başka bir sen,
başka bir hayatın içinde
başka bir adamla yürüyordu.
Ve başka bir ben,
başka bir şehirde,
başka bir kadının gözlerinde
kendini arıyordu.
Bütün bunlar mümkün.
İşte aşkın korkutucu güzelliği burada:
Her şey başka türlü olabilirdi.
Ama olmadı.
Sen geldin.
Aşk
Seni gördüğüm an
zamanın hızlandığını sanmıştım.
Oysa belki
tam tersiydi.
Belki zaman
ilk kez olması gereken yerde durmuştu.
Einstein'ın evreninde
zaman herkes için aynı değildi.
Benim evrenimde de
seninle karşılaştığım an
başka hiçbir ana benzemiyordu.
Bir dakika
bir ömre dönüştü.
Bir bakış
geleceğin tamamını içine aldı.
Ve ben ilk defa
zamanın yalnızca saatlerle ölçülmediğini anladım.
Bazı anlar vardır;
saatte bir saniyedir,
kalpte bir ömür.
Aşk
Sonra ayrıldık.
İşte asıl deney
o zaman başladı.
Çünkü seni sevmenin
kolay tarafı
yanındayken seni sevmekti.
Zor olan,
uzaktayken de
içimdeki seni
kaybetmemekti.
Günler geçti.
Mevsimler değişti.
Ordu'nun denizi
kaç kez başka renklere büründü.
Çınar
kaç kez yaprak döktü.
Eylül
kaç kez yağmurunu bıraktı
şehrin üzerine.
Ben her defasında
aynı soruya döndüm:
“Ya o gün başka türlü olsaydı?”
Ya sana bakmasaydım?
Ya sen gülmeseydin?
Ya o sokaktan geçmeseydin?
Ya yağmur yağmasaydı?
Ya kalbim
o küçücük ihtimali
fark etmeseydi?
Belki şimdi
birbirini hiç tanımayan
iki insan olurduk.
Ve hayatlarımız
bize göre tamamen normal görünürdü.
Çünkü insan
yaşamadığı ihtimallerin
yasını tutmuyor.
Onların var olduğunu bile
çoğu zaman bilmiyor.
Aşk
Sonra seni gördüm.
Yağmurun içinden
bana doğru yürüyordun.
O an
evrenin bütün matematiği
sustu.
Olasılıklar sustu.
Saat sustu.
Mesafe sustu.
Geçmiş sustu.
Sanki bütün evren
milyarlarca yıldır
tek bir amacı varmış gibi
iki insanın
aynı anda birbirine bakmasını
beklemişti.
Sen durdun.
Ben sana baktım.
Ve yıllardır taşıdığım
o tek soru
cevabını kendi kendine buldu:
“Neden sen?”
Çünkü
başka ihtimallerin hepsi
mümkündü.
Ama bu,
bizim ihtimalimizdi.
Aşk
Bir gece
Ordu sahilinde
çınarın altında oturdum.
Eylül yağmuru yağıyordu.
Deniz karanlıktı.
Gökyüzü ile su
aynı bilinmezliğin içinde
birbirine karışmıştı.
O an düşündüm:
Belki uzaklık
sandığımız şey değildir.
Belki iki insanın
arasındaki mesafe
kilometrelerle değil,
birbirlerine ulaşmaları için
gereken zamanla ölçülür.
Ve belki sen
benden uzakta değildin.
Sadece
zamanımız henüz
aynı noktaya gelmemişti.
Aşk
Yanıma geldiğinde
hiçbir şey söylemedin.
Ben de söylemedim.
Bazı kavuşmaların
kelimeye ihtiyacı yoktur.
Elini tuttum.
O küçücük temasla
yıllardır ayrı duran
iki zaman çizgisi
aynı noktada birleşti.
Geçmişimiz
geleceğimize dokundu.
Ve ben şunu anladım:
Vuslat, uzaklığın sona ermesi değildir.
İki insanın aynı zamanı paylaşmaya
yeniden karar vermesidir.
Aşk
Şimdi yine
Ordu'dayız.
Çınarın altında.
Eylül yine yağmur getiriyor.
Deniz yine kıyıya vuruyor.
Fakat bu kez
bekleyen biri yok.
Çünkü sen buradasın.
Ve ben artık
başka evrenleri merak etmiyorum.
Başka ihtimalleri düşünmüyorum.
Çünkü bazı sorular
cevaplandıktan sonra
yeniden sorulmaz.
Benim cevabım sensin.
Aşk
Aşk
Sonra seni gördüm.
Yağmurun içinden
bana doğru yürüyordun.
O an
evrenin bütün matematiği
sustu.
Olasılıklar sustu.
Saat sustu.
Mesafe sustu.
Geçmiş sustu.
Sanki bütün evren
milyarlarca yıldır
tek bir amacı varmış gibi
iki insanın
aynı anda birbirine bakmasını
beklemişti.
Aaaaaaaaaaaaşk
Şimdi yine
Ordu'dayız.
Çınarın altında.
Eylül yine yağmur getiriyor.
Deniz yine kıyıya vuruyor.
Fakat bu kez
bekleyen biri yok.
Çünkü sen buradasın.
Ooooooooooooyyy
Şimdi yine
Ordu'dayız.
Çınarın altında.
Eylül yine yağmur getiriyor.
Deniz yine kıyıya vuruyor.
Fakat bu kez
bekleyen biri yok.
Çünkü sen buradasın.
Sen durdun.
Ben sana baktım.
Ve yıllardır taşıdığım
o tek soru
cevabını kendi kendine buldu:
“Neden sen?”
Çünkü
başka ihtimallerin hepsi
mümkündü.
Ama bu,
bizim ihtimalimizdi.
Aaaaaaaaaaaaşk
Şimdi yine
Ordu'dayız.
Çınarın altında.
Eylül yine yağmur getiriyor.
Deniz yine kıyıya vuruyor.
Fakat bu kez
bekleyen biri yok.
Çünkü sen buradasın.
Ooooooooooooyyy
Şimdi yine
Ordu'dayız.
Çınarın altında.
Eylül yine yağmur getiriyor.
Deniz yine kıyıya vuruyor.
Fakat bu kez
bekleyen biri yok.
Çünkü sen buradasın.
Aşk
Bazı insanlar
hayatımıza bir mevsim gibi girer.
Ne zaman başladığını
hatırlamayız.
Ama gittiklerinde
evin bütün pencerelerinden
aynı rüzgârın estiğini fark ederiz.
Sen de öyle geldin.
Aşk
Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 25.09.2026 11:32:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!