Aşk Eylül 3 Şiiri - Aşk Aşkın Şehri Ordu

Aşk Aşkın Şehri Ordu
7510

ŞİİR


72

TAKİPÇİ

Aşk Eylül 3

ZAMANIN SANA BAKAN YÜZÜ
Seni bir şehir gibi sevdim.
Bir kez girince
hangi sokağın nereye çıktığını
unutacağın şehirlerden...
Sabahları başka,
akşamları başka,
yağmurdan sonra
büsbütün başka görünen.
Belki bu yüzden
seni hiçbir zaman
tek bir hatıraya sığdıramadım.
Sen benim için
bir insan olmaktan çok
zamanın değişen yüzüydün.

───

Bir akşam denizin kıyısında
güneş çekilirken şehirden,
sana baktım.
O an fark ettim:
İnsan sevdiği kişiye
aslında yalnızca bakmıyor.
Onun yüzünde
kendi geçmişini,
henüz yaşanmamış geleceğini
ve kaybetmekten korktuğu
bütün ihtimalleri görüyor.
Senin yüzünde
geçmişim vardı.
Ama daha garibi,
geleceğim de vardı.
İşte aşkın paradoksu burada başlıyor:
Bir insanı severken
aynı anda hem hatırlıyor
hem hayal ediyoruz.

───

Eylül'dü.
Çınarın yaprakları
rüzgârla değil,
sanki zamanla düşüyordu.
Deniz ağırdı.
Gökyüzü,
akşamın son ışığını
sessizce kendinden çıkarıyordu.
Sen yanımdaydın.
Ve ben ilk kez
zamanın ilerleyen bir çizgi olmadığını düşündüm.
Belki zaman,
sevdiğimiz insanın yanında
birbirine değen anlardan oluşuyordu.
Bir bakış.
Bir susuş.
Elinin havada
bir anlığına duruşu.
Sonra yıllar geçiyor
ve insan bütün ömrünü
o küçücük ana geri dönmek isterken buluyor.

───

Seni özlediğimde
mesafeyi kilometrelerle ölçmedim.
Çünkü bazı uzaklıklar
haritalarda bulunmaz.
Bir insan yanı başındadır
ama ona ulaşamazsın.
Bir başkası
yıllardır uzaktadır
ama tek bir cümlesiyle
içinde yeniden belirir.
Demek ki mesafe
iki beden arasındaki boşluk değil.
İki kalbin
aynı gerçeğe ne kadar yaklaşabildiğidir.

───

Sana sahip olmayı
hiçbir zaman aşkın ölçüsü saymadım.
Çünkü denize sahip olunmaz.
Çınara da.
Akşama da.
İnsan sevdiği kişiyi
bir eşya gibi saklamaya başladığında
aşkın içindeki sonsuzluğu
küçültür.
Ben seni
yanımda olduğun için değil,
yanımda olmasan bile
içimdeki dünyayı değiştirdiğin için sevdim.
Bu daha zor bir sevgiydi.
Çünkü senden
hiçbir garanti istemiyordu.
Sadece gerçek olmanı.

───

Bir gece yağmur yağdı.
Sokaklar boşaldı.
Bir pencerenin arkasında
tek başıma otururken
şunu düşündüm:
Belki insanın hayatındaki
en büyük aşk
en uzun süren aşk değildir.
En çok değiştiren aşktır.
Çünkü bazı insanlar
hayatımıza girer,
biz onları kaybettiğimizde
yalnızca onları değil,
onların yanında olduğumuz
kendimizi de kaybederiz.
Sen bende
böyle bir yer açtın.
Ama o yer
artık yalnızca sana ait değil.
Orada ben de varım.

───

Şimdi seni düşündüğümde
bir yüz gelmiyor önce aklıma.
Bir ışık geliyor.
Akşamüstü denize vuran
solgun bir ışık.
Çınarın altında
yağmur bekleyen bir şehir.
Eylülün serinliği.
Ve iki insanın
birbirine hiçbir şey vaat etmeden
aynı manzaraya bakabildiği
o kısa, sonsuz an...
Belki aşk budur.
Bir insanın yanında
zamanın susması.
Ve insanın ilk kez
“ne kadar sürecek?” diye sormadan
bir anın içinde kalabilmesi.

───

Eğer bir gün
yeniden karşılaşırsak,
sana “Neden gittin?”
diye sormayacağım.
Çünkü bazı sorular
cevap için değil,
yarayı canlı tutmak için sorulur.
Sadece denize bakacağız.
Belki yine yağmur yağacak.
Belki Eylül olacak.
Belki çınar
yapraklarının yarısını
çoktan bırakmış olacak.
Ve ben sana
şunu söyleyeceğim:
**“Seni kaybettiğim gün
aşkın bittiğini sanmıştım.
Meğer aşk bitmemiş;
biçim değiştirmiş.
Sen artık yanımda değilsin.
Ama dünyaya baktığımda
dünyanın sana benzeyen
bir tarafı var.”**
İşte o zaman anlayacağım:
Bazı insanlar
hayatımızdan çıkmaz.
Sadece
hayatımızın içindeki
yerlerini değiştirirler.
Ve bazı aşklar
kavuşmayla değil,
zamanın bütün yüzlerini görüp
yine de birbirini sevebilmekle
ölçülür.
Aşk

Seni bir şehir gibi sevdim.
Bir kez girince
hangi sokağın nereye çıktığını
unutacağın şehirlerden...
Sabahları başka,
akşamları başka,
yağmurdan sonra
büsbütün başka görünen.
Belki bu yüzden
seni hiçbir zaman
tek bir hatıraya sığdıramadım.
Sen benim için
bir insan olmaktan çok
zamanın değişen yüzüydün.
Aşk

Eylül'dü.
Çınarın yaprakları
rüzgârla değil,
sanki zamanla düşüyordu.
Deniz ağırdı.
Gökyüzü,
akşamın son ışığını
sessizce kendinden çıkarıyordu.
Sen yanımdaydın.
Ve ben ilk kez
zamanın ilerleyen bir çizgi olmadığını düşündüm.
Belki zaman,
sevdiğimiz insanın yanında
birbirine değen anlardan oluşuyordu.
Bir bakış.
Bir susuş.
Elinin havada
bir anlığına duruşu.
Sonra yıllar geçiyor
ve insan bütün ömrünü
o küçücük ana geri dönmek isterken buluyor.
Aşk

Seni özlediğimde
mesafeyi kilometrelerle ölçmedim.
Çünkü bazı uzaklıklar
haritalarda bulunmaz.
Bir insan yanı başındadır
ama ona ulaşamazsın.
Bir başkası
yıllardır uzaktadır
ama tek bir cümlesiyle
içinde yeniden belirir.
Demek ki mesafe
iki beden arasındaki boşluk değil.
İki kalbin
aynı gerçeğe ne kadar yaklaşabildiğidir.
Aşk

Sana sahip olmayı
hiçbir zaman aşkın ölçüsü saymadım.
Çünkü denize sahip olunmaz.
Çınara da.
Akşama da.
İnsan sevdiği kişiyi
bir eşya gibi saklamaya başladığında
aşkın içindeki sonsuzluğu
küçültür.
Ben seni
yanımda olduğun için değil,
yanımda olmasan bile
içimdeki dünyayı değiştirdiğin için sevdim.
Bu daha zor bir sevgiydi.
Çünkü senden
hiçbir garanti istemiyordu.
Sadece gerçek olmanı.
Aşk

Akıl
aşkı açıklamaya çalışırken
kalp çoktan kararını vermişti.
Aşk
ARZUNUN ÖTESİNDE SEN
Seni istediğimde
seni sevdiğimi sandım.
Sonra kendime sordum:
Bir insanı istemek
onu sevmek midir,
yoksa kendi eksikliğimizin
ona verdiği isim mi?
Bu soru
uzun süre içimde kaldı.
Çünkü akıl
aşkı açıklamaya çalışırken
kalp çoktan kararını vermişti.

───

İnsan arzular.
Sahip olmak ister.
Yakın olmak ister.
Kaybetmemek ister.
Sonra sahip olduğu şey
alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlık ise
bir zamanlar uğruna
uykusuz kaldığı şeyin
sessizliğidir.
Ben seni
bu döngünün dışında sevmek istedim.
Seni elde etmek için değil,
seni kendine ait bir varlık olarak
görebilecek kadar sevmek.
Çünkü aşkın en büyük sınavı
kavuşmak değil;
kavuştuğunda
karşındaki insanı
kendi arzunun nesnesine
dönüştürmemektir.

───

Eylül.
Çınarın yaprakları
yavaşça çözülüyordu dallardan.
Deniz kıyısında
yağmur başlamadan önceki
o ağır sessizlik vardı.
Seni düşündüm.
İnsan neden özler?
Çünkü yanında olmayan kişiyi mi ister,
yoksa onun yanında
hissettiği kendisini mi?
Belki de özlem
bir başkasına duyulan ihtiyaçtan çok
kendi içimizde kaybettiğimiz
bir hâle duyduğumuz açlıktır.
Sen gittin.
Ama bende
seninle birlikte olduğum
başka bir ben kaldı.
Onu bulmak için
seni hatırladım.

───

Mutluluk hakkında
çok düşündüm.
Sonunda şunu anladım:
Mutluluk sürekli sahip olunan
bir şey değildir.
Bir anın
kendisiyle çelişmeden
yaşanabilmesidir.
Seninle geçirdiğim bazı anlar
bu yüzden hâlâ yaşıyor.
Çünkü o anlarda
geleceği istemedim.
Geçmişten korkmadım.
Sadece
sen vardın.
Ben vardım.
Ve zaman
ikimizin arasında
bir süreliğine
hükümsüz kaldı.

───

Seni kaybetmekten korktuğumda
aslında seni değil,
kendi mutluluğumu kaybetmekten korktuğumu
fark ettim.
Bu farkındalık
aşkıma ağır geldi.
Çünkü insan
sevdiği kişiyi kendi mutluluğunun
tek kaynağı yaptığında
ona sevgi değil,
sorumluluk yükler.
Oysa sen
benim mutluluğumdan sorumlu değilsin.
Ben de seninkinden.
Sevgi dediğimiz şey
iki insanın birbirinin yükünü taşıması değil,
birbirinin yükünü artırmadan
yan yana yürüyebilmesidir.

───

Bir gün
seni artık istemediğimi değil,
sana sahip olma isteğimin
azaldığını fark ettim.
Ve tuhaf biçimde
sevgim o gün büyüdü.
Çünkü seni
kendi irademin uzantısı olmaktan çıkardım.
Sen artık
benim istediğim kişi değildin.
Sadece sendin.
Ve ben
ilk kez seni
değiştirmeden sevebildim.
Belki gerçek aşkın
felsefi başlangıç noktası budur:
Karşımızdaki insanı
arzularımızın cevabı olmaktan çıkarıp
kendi başına bir dünya olarak
görebilmek.

───

Şimdi Eylül yine geliyor.
Yağmur
sokakların taşlarına düşüyor.
Çınar
her yıl biraz daha
sessizleşiyor.
Deniz
aynı kıyıya geliyor
ama hiçbir dalga
bir öncekinin aynısı değil.
İnsan da böyle.
Sen de.
Ben de.
Belki bir gün
yeniden karşılaşacağız.
Belki karşılaşmayacağız.
Artık bunu bilmeme ihtiyacım yok.
Çünkü seni sevmek
sonucu bilmekten vazgeçtiğim yerde
başladı.
Ve şimdi anlıyorum:
Aşk, arzunun “sahip ol” dediği yerde
aklın “özgür bırak” diyebilmesidir.
Seni seviyorum.
Ama seni
kendime ait olduğun için değil,
kendine ait olduğun hâlde
kalbimde sana yer açabildiğim için.
Belki insanın ulaşabileceği
en temiz sevgi budur:
Birini kaybetme ihtimalini
kabullenip,
ona rağmen
kalbin kapısını kapatmamak.
Çünkü bazı sevgiler
kavuşmanın değil,
sahip olma ihtiyacından
özgürleşmenin adıdır.
Aşk

Sen gittin.
Ama bende
seninle birlikte olduğum
başka bir ben kaldı.
Onu bulmak için
seni hatırladım.
Aşk

Aşk, arzunun “sahip ol” dediği yerde
aklın “özgür bırak” diyebilmesidir.
Aşk

Mutluluk hakkında
çok düşündüm.
Sonunda şunu anladım:
Mutluluk sürekli sahip olunan
bir şey değildir.
Bir anın
kendisiyle çelişmeden
yaşanabilmesidir.
Seninle geçirdiğim bazı anlar
bu yüzden hâlâ yaşıyor.
Çünkü o anlarda
geleceği istemedim.
Geçmişten korkmadım.
Sadece
sen vardın.
Ben vardım.
Ve zaman
ikimizin arasında
bir süreliğine
hükümsüz kaldı.
Aşk
SENİ SEVEN BEN HANGİSİYDİ?
Seni sevdiğim gün
içimde kaç kişi vardı,
bilmiyorum.
Biri sana yaklaşmak istiyordu.
Biri kaçıyordu.
Biri seni sonsuza kadar
yanında tutabileceğine inanıyordu.
Bir diğeri ise
insanın hiçbir şeyi
sonsuzca tutamayacağını
çoktan anlamıştı.
Ben hangisiydim?
Belki hepsiydim.
Belki hiçbiri.

───

Sana “seni seviyorum” dediğimde
bunu söyleyen ses
gerçekten benim miydi?
Yoksa yıllardır içimde büyüttüğüm
yalnızlığın
kendisine bir isim mi bulmuştu?
Bazen düşünüyorum:
İnsan bir başkasını mı sever,
yoksa o kişinin yanında
olabileceği kişiyi mi?
Senin yanında
kendimi daha gerçek sanıyordum.
Sonra anladım:
Belki aşk,
başkasını bulmak değil;
kendi içimizdeki yabancıyla
ilk kez konuşabilmektir.

───

Eylül akşamıydı.
Çınarın altında
birkaç yaprak vardı.
Deniz uzakta
kendi sessizliğine çekilmişti.
Yağmur henüz başlamamıştı.
Ben seni bekliyordum.
Ama kimi beklediğimi
bilmiyordum.
Seni mi?
Yoksa senin geleceğine inanırken
kendimde yarattığım
o insanı mı?
İnsan beklerken
iki kişiye dönüşüyor:
Geleni bekleyen
ve gelmeyeceğini bilen.
İkisi de aynı kalpte yaşayınca
bekleyiş bir zamana değil,
bir düşünceye dönüşüyor.

───

Seni özledim.
Fakat özlemek de
sandığım kadar basit değilmiş.
Seni özlerken
seninle yaşadığım günleri değil,
o günlerdeki beni de özledim.
Gülüşümü.
İnandığım şeyleri.
Henüz kırılmamış
o küçük kesinliklerimi.
Demek ki insan
birini özlediğinde
bazen geçmişini de çağırıyor.
Ve geçmiş
kapıyı çaldığında
kimseyi içeri almıyor.
Sadece bakıyor.
Sonra gidiyor.

───

Sana kızdığım zamanlar oldu.
Kendime de.
Çünkü aşkın en garip tarafı
insanı sevdiği kişiyle değil,
kendi çelişkileriyle karşı karşıya bırakması.
Sana “kal” derken
özgürlüğünü istiyordum.
“Git” derken
dönmeni bekliyordum.
Unutmak isterken
seni hatırlamaya çalışıyordum.
Ve bütün bu çelişkilerin içinde
kendime şu soruyu sordum:
Bir insan,
hem vazgeçip hem sevebilir mi?
Cevabı bulamadım.
Belki bazı soruların cevabı yoktur.
Belki cevap yerine
insanı değiştirirler.

───

Sen gittikten sonra
ev daha sessiz olmadı.
Ben daha fazla duymaya başladım.
Saatin sesini.
Yağmurun cama değmesini.
Sokağın uzak uğultusunu.
Kendi düşüncelerimin
birbirine çarpmasını.
Ve anladım:
Yalnızlık
etrafta kimsenin olmaması değildir.
İçimizde konuşan bütün seslerin
aynı anda susmasıdır.
Sen varken bile
bazen yalnızdım.
Sen yokken bile
bazen değildim.
Çünkü yakınlık
mesafenin değil,
anlamın ölçüsüdür.

───

Bir gün seni unutursam
sana ihanet etmiş olur muyum?
Hayır.
Belki unutmak
sevgiyi inkâr etmek değildir.
Bir duygunun
hayatımızdaki görevini
tamamlamasıdır.
Ama seni unutacağımı da
sanmıyorum.
Çünkü bazı insanlar
hafızada kalmaz.
Bakış biçimimize yerleşir.
Bir denizi gördüğümüzde,
bir Eylül akşamında,
çınarın altından geçerken,
yağmur başlamadan hemen önce
havada oluşan o garip kokuda...
Birdenbire
insanın içinde
eski bir cümle belirir.
Sen.

───

Şimdi sana
seni seviyorum demek istemiyorum.
Çünkü bu cümle
çok fazla şey söylüyor
ve hiçbirini tam anlatmıyor.
Onun yerine şunu söyleyeyim:
Sen geldin.
Ben kendimi
eskisi kadar tanıyamaz oldum.
Ve belki aşkın gerçek anlamı
tam burada saklıydı.
Bir insanın hayatımıza girmesiyle
dünyanın değişmesi değil;
dünyaya bakan gözümüzün
bir daha eski hâline dönememesi.
Seni sevip sevmediğimi
hâlâ kesin olarak bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Seni sevdikten sonra
kendime verdiğim bütün cevaplar
sorulara dönüştü.
Ve belki
insanın başına gelebilecek
en güzel aşk budur:
Birinin gelip
kalbini değil yalnızca,
düşüncelerinin düzenini de
değiştirmesi.
Şimdi Eylül.
Yağmur başladı.
Çınarın yaprakları düşüyor.
Deniz yine aynı deniz.
Ben yine aynı ben miyim?
Bilmiyorum.
Belki içimdeki
seni seven kişi hâlâ burada.
Belki gitmiştir.
Belki de...
Ben zaten
hiçbir zaman
tek bir kişi değildim.
Aşk

Seni sevdiğim gün
içimde kaç kişi vardı,
bilmiyorum.
Biri sana yaklaşmak istiyordu.
Biri kaçıyordu.
Biri seni sonsuza kadar
yanında tutabileceğine inanıyordu.
Bir diğeri ise
insanın hiçbir şeyi
sonsuzca tutamayacağını
çoktan anlamıştı.
Ben hangisiydim?
Belki hepsiydim.
Belki hiçbiri.
Aşk

Eylül.
Çınarın yaprakları
yavaşça çözülüyordu dallardan.
Deniz kıyısında
yağmur başlamadan önceki
o ağır sessizlik vardı.
Seni düşündüm.
İnsan neden özler?
Çünkü yanında olmayan kişiyi mi ister,
yoksa onun yanında
hissettiği kendisini mi?
Belki de özlem
bir başkasına duyulan ihtiyaçtan çok
kendi içimizde kaybettiğimiz
bir hâle duyduğumuz açlıktır.
Sen gittin.
Ama bende
seninle birlikte olduğum
başka bir ben kaldı.
Onu bulmak için
seni hatırladım.
Aşk

Şimdi Eylül yine geliyor.
Yağmur
sokakların taşlarına düşüyor.
Çınar
her yıl biraz daha
sessizleşiyor.
Deniz
aynı kıyıya geliyor
ama hiçbir dalga
bir öncekinin aynısı değil.
İnsan da böyle.
Sen de.
Ben de.
Belki bir gün
yeniden karşılaşacağız.
Belki karşılaşmayacağız.
Artık bunu bilmeme ihtiyacım yok.
Çünkü seni sevmek
sonucu bilmekten vazgeçtiğim yerde
başladı.
Ve şimdi anlıyorum:
Aşk, arzunun “sahip ol” dediği yerde
aklın “özgür bırak” diyebilmesidir.
Seni seviyorum.
Ama seni
kendime ait olduğun için değil,
kendine ait olduğun hâlde
kalbimde sana yer açabildiğim için.
Belki insanın ulaşabileceği
en temiz sevgi budur:
Birini kaybetme ihtimalini
kabullenip,
ona rağmen
kalbin kapısını kapatmamak.
Çünkü bazı sevgiler
kavuşmanın değil,
sahip olma ihtiyacından
özgürleşmenin adıdır.
Aşk

MUTLU
Mutluluk hakkında
çok düşündüm.
Sonunda şunu anladım:
Mutluluk sürekli sahip olunan
bir şey değildir.
Bir anın
kendisiyle çelişmeden
yaşanabilmesidir.
Seninle geçirdiğim bazı anlar
bu yüzden hâlâ yaşıyor.
Çünkü o anlarda
geleceği istemedim.
Geçmişten korkmadım.
Sadece
sen vardın.
Ben vardım.
Ve zaman
ikimizin arasında
bir süreliğine
hükümsüz kaldı.

Aaaaaaaaaaaaaşk

Şimdi Eylül.
Yağmur başladı.
Çınarın yaprakları düşüyor.
Deniz yine aynı deniz.
Ben yine aynı ben miyim?
Bilmiyorum.
Belki gitmiştir.

Oooooooooooyyy

Şimdi Eylül.
Yağmur başladı.
Çınarın yaprakları düşüyor.
Deniz yine aynı deniz.
Ben yine aynı ben miyim?
Bilmiyorum.
Belki gitmiştir.

Seni sevdiğim gün
içimde kaç kişi vardı,
bilmiyorum.
Biri sana yaklaşmak istiyordu.
Biri kaçıyordu.
Biri seni sonsuza kadar
yanında tutabileceğine inanıyordu.
Bir diğeri ise
insanın hiçbir şeyi
sonsuzca tutamayacağını
çoktan anlamıştı.
Ben hangisiydim?
Belki hepsiydim.
Belki hiçbiri.

Aaaaaaaaaaaaaşk

Şimdi Eylül.
Yağmur başladı.
Çınarın yaprakları düşüyor.
Deniz yine aynı deniz.
Ben yine aynı ben miyim?
Bilmiyorum.
Belki gitmiştir.

Oooooooooooyyy

Şimdi Eylül.
Yağmur başladı.
Çınarın yaprakları düşüyor.
Deniz yine aynı deniz.
Ben yine aynı ben miyim?
Bilmiyorum.
Belki gitmiştir.
Aşk
ŞİMDİ, SENİN OLDUĞUN YERDE
Seni sevdiğimde
zihnim geleceğe koşuyordu.
“Ne zaman geleceksin?”
“Ne kadar kalacaksın?”
“Ya gidersen?”
Aşkın içinde bile
yarını hesaplıyordum.
Sonra bir gün
sana bakarken
hiçbir şey düşünmedim.
Ne geçmiş vardı
ne gelecek.
Yalnızca sen vardın.
Ve o an anladım:
Sevgi, zihnin bir insan hakkında
kurduğu hikâye değil;
o insanın yanında
gerçekten var olabilme hâlidir.

───

Sen yanımdayken
seni kaybetmekten korkuyorsam
aslında seninle değil,
gelecekle yaşıyorum.
Sen uzaktayken
seni özlerken bile
bazen seninle değil,
geçmişte yaşıyorum.
Oysa aşkın kapısı
ne geçmiştedir
ne gelecekte.
Kapı
şimdidir.
Seninle aynı nefesi aldığım,
aynı yağmuru duyduğum,
aynı denize baktığım
o tek an.
Başka hiçbir şey
bana ait değil.

───

Eylül akşamı.
Çınarın yaprakları
sessizce düşüyor.
Yağmur
sokağın taşlarını
parlatıyor.
Deniz,
uzakta hiçbir yere yetişmek istemeden
kıyıya dokunuyor.
Ben seni düşünüyorum.
Ama bu kez
seni düşünmekle
seni zihnimde yeniden yaratmak
arasındaki farkı görüyorum.
Çünkü insan bazen
sevdiği kişiyi değil,
onun hakkında kurduğu hikâyeyi sever.
Sonra o hikâyeyi
gerçek sanıp
gerçek insanı değiştirmeye çalışır.
Ben artık seni
hikâyeme sığdırmak istemiyorum.
Seni olduğun hâlinle
görebilmek istiyorum.

───

Senden bir gelecek istemiyorum.
Gelecek zaten
henüz gelmedi.
Senden bir söz de istemiyorum.
Sözler,
geleceğin belirsizliğine
karşı zihnin kurduğu
küçük kalelerdir.
Ben bugün
seninle yürüyebilmek istiyorum.
Konuşmadan.
Bir çınarın gölgesinde değil,
onun altında
yağmurun nasıl başladığını
izleyerek.
Çünkü bazen
bir insanı sevmek
ona söylenecek bin cümleden
vazgeçip
yanında sessiz kalabilmektir.

───

Seni kaybetmekten korktuğumda
kendime şunu soruyorum:
“Şu anda gerçekten ne oluyor?”
Cevap çoğu zaman basit:
Sen buradasın.
Ben buradayım.
Kalbim atıyor.
Yağmur yağıyor.
Deniz orada.
Ve zihnim
henüz gerçekleşmemiş bir acıyı
şimdiden yaşamaya çalışıyor.
İşte korku böyle doğuyor.
Gerçekten değil,
olabilecek olanın zihnimizde
şimdiden gerçekmiş gibi yaşanmasından.
Aşk ise
bazen korkuya rağmen
şimdiye geri dönmektir.

───

Sana sahip olmak istemiyorum.
Çünkü sahip olunan şey
zamanla bir eşyaya dönüşür.
Sen eşya değilsin.
Bir hayatın var.
Bir geçmişin.
Bir sessizliğin.
Kimsenin bilmediği
kendine ait odaların.
Ben o odaların
sahibi olmak istemiyorum.
Kapılarının önünde
saygıyla durmak istiyorum.
Girmek istersen
yanında yürümek.
İstemezsen
beklememek.
Çünkü sevgi
bir kapının anahtarını almak değil,
kapının sana ait olduğunu
kabul etmektir.

───

Bir gün gidersen
seni durdurmaya çalışmayacağım.
Bu, seni az sevdiğim için değil.
Sevginin
tutmakla ölçülmediğini
öğrendiğim için.
Bir kuşu seviyorsan
gökyüzünü ona yasaklamazsın.
Bir denizi seviyorsan
dalgalarını durdurmazsın.
Bir insanı seviyorsan
onun kendi olmasına
izin verirsin.
Belki de özgürlük
aşkın karşıtı değildir.
Aşkın olgunlaşmış biçimidir.

───

Şimdi sana bakıyorum.
Ve ilk kez
seni değiştirmeye çalışmadan
seni sevmenin mümkün olduğunu
hissediyorum.
Ne geçmişini düzeltiyorum.
Ne geleceğini yazıyorum.
Ne de kendi korkularımı
senin üzerine bırakıyorum.
Sadece buradayım.
Sen de buradasın.
Bu kadar.
Fakat “bu kadar”
sandığımızdan çok daha büyük.
Çünkü hayat
zaten bundan başka bir şey değil:
Birbirinin içine sığmaya çalışan
iki insan değil;
aynı anda
kendi varlığında durabilen
iki insan.
Ve aşk...
Aşk, iki kişinin
birbirinde kaybolması değil;
birbirinin yanında
kendine uyanmasıdır.
Eylül geçecek.
Yağmur dinecek.
Çınar yine yapraklarını taşıyacak.
Deniz yine kıyıya gelecek.
Biz değişeceğiz.
Ama şu an...
Şu an sen buradasın.
Ben buradayım.
Ve aşkın bütün felsefesi
belki de bu tek kelimenin içinde:
Şimdi.
Aşk

Seni sevdiğimde
zihnim geleceğe koşuyordu.
“Ne zaman geleceksin?”
“Ne kadar kalacaksın?”
“Ya gidersen?”
Aşkın içinde bile
yarını hesaplıyordum.
Sonra bir gün
sana bakarken
hiçbir şey düşünmedim.
Ne geçmiş vardı
ne gelecek.
Yalnızca sen vardın.
Ve o an anladım:
Sevgi, zihnin bir insan hakkında
kurduğu hikâye değil;
o insanın yanında
gerçekten var olabilme hâlidir.
Aşk

Sen yanımdayken
seni kaybetmekten korkuyorsam
aslında seninle değil,
gelecekle yaşıyorum.
Sen uzaktayken
seni özlerken bile
bazen seninle değil,
geçmişte yaşıyorum.
Oysa aşkın kapısı
ne geçmiştedir
ne gelecekte.
Kapı
şimdidir.
Seninle aynı nefesi aldığım,
aynı yağmuru duyduğum,
aynı denize baktığım
o tek an.
Başka hiçbir şey
bana ait değil.
Aşk

Eylül akşamı.
Çınarın yaprakları
sessizce düşüyor.
Yağmur
sokağın taşlarını
parlatıyor.
Deniz,
uzakta hiçbir yere yetişmek istemeden
kıyıya dokunuyor.
Ben seni düşünüyorum.
Ama bu kez
seni düşünmekle
seni zihnimde yeniden yaratmak
arasındaki farkı görüyorum.
Çünkü insan bazen
sevdiği kişiyi değil,
onun hakkında kurduğu hikâyeyi sever.
Sonra o hikâyeyi
gerçek sanıp
gerçek insanı değiştirmeye çalışır.
Ben artık seni
hikâyeme sığdırmak istemiyorum.
Seni olduğun hâlinle
görebilmek istiyorum.
Aşk

Bir gün gidersen
seni durdurmaya çalışmayacağım.
Bu, seni az sevdiğim için değil.
Sevginin
tutmakla ölçülmediğini
öğrendiğim için.
Bir kuşu seviyorsan
gökyüzünü ona yasaklamazsın.
Bir denizi seviyorsan
dalgalarını durdurmazsın.
Bir insanı seviyorsan
onun kendi olmasına
izin verirsin.
Belki de özgürlük
aşkın karşıtı değildir.
Aşkın olgunlaşmış biçimidir.
Aşk

Şimdi sana bakıyorum.
Ve ilk kez
seni değiştirmeye çalışmadan
seni sevmenin mümkün olduğunu
hissediyorum.
Ne geçmişini düzeltiyorum.
Ne geleceğini yazıyorum.
Ne de kendi korkularımı
senin üzerine bırakıyorum.
Sadece buradayım.
Sen de buradasın.
Bu kadar.
Fakat “bu kadar”
sandığımızdan çok daha büyük.
Çünkü hayat
zaten bundan başka bir şey değil:
Birbirinin içine sığmaya çalışan
iki insan değil;
aynı anda
kendi varlığında durabilen
iki insan.
Ve aşk...
Aşk, iki kişinin
birbirinde kaybolması değil;
birbirinin yanında
kendine uyanmasıdır.
Eylül geçecek.
Yağmur dinecek.
Çınar yine yapraklarını taşıyacak.
Deniz yine kıyıya gelecek.
Biz değişeceğiz.
Ama şu an...
Şu an sen buradasın.
Ben buradayım.
Ve aşkın bütün felsefesi
belki de bu tek kelimenin içinde:
Şimdi.
Aşk
KALBİN BİYOLOJİSİ
Seni sevdiğimde
kalbimin hızlandığını söylediler.
Ben ise bunun
yalnızca biyoloji olmadığını düşündüm.
Çünkü insanın bedeni
bazen zihnin henüz anlayamadığı
bir gerçeği önce fark eder.
Bir bakış gelir,
nefes değişir,
zamanın algısı kırılır.
Ve insan
kendi içinde
yeni bir düzenin kurulduğunu hisseder.
Belki aşk
tam da burada başlar:
Bir başka insanın varlığının
içimizdeki bütün dengeleri
yeniden düşünmeye zorlamasında.

───

Sen bana
iyileşeceğimi söylemedin.
Beni değiştirmeye de çalışmadın.
Yalnızca vardın.
Ve bazen
iyileşmenin en gerçek biçimi
birinin bizi düzeltmesi değil,
kendimizi saklamaya
artık ihtiyaç duymadığımız
bir alan bulmamızdır.
Senin yanında
kendimi açıklamak zorunda kalmadım.
Sessizliğim
eksiklik değildi.
Korkularım
kusur değildi.
Geçmişim
bir mahkûmiyet değildi.
İlk kez
kendimi bütün parçalarımla
birlikte taşıyabildim.

───

Eylül geldi.
Çınarın yaprakları
yavaş yavaş renk değiştirdi.
Yağmur
sokakları serinletti.
Deniz,
kıyıya aynı sabırla
gelip gitmeye devam etti.
Doğa hiçbir şeyi
zorla tutmuyordu.
Yaprak düşüyordu.
Deniz çekiliyordu.
Bulut geçiyordu.
Ve hiçbir şey
“Beni bırakma” demiyordu.
O zaman anladım:
Sevgi, tutma gücü değil;
bırakırken bile
bağın değerini koruyabilme
bilincidir.

───

Seni sevdiğimde
sana bir gelecek vermek istedim.
Sonra fark ettim ki
gelecek henüz yok.
İnsan çoğu zaman
olmayan bir zamanı
sevdiği insanın üzerine kuruyor.
“Bir gün…”
“İleride…”
“Daima…”
Oysa gerçek hayat
bu kelimelerin arasında değil.
Tam burada.
Senin gözlerinde.
Benim nefesimde.
Yağmurun sesinde.
Çınarın altında
yan yana geçirilen
o sıradan dakikada.
Belki de mutluluk
olağanüstü bir hayat değil,
olağan bir ânı
olağanüstü bir dikkatle
yaşayabilmektir.

───

Seni bir tedavi gibi görmek istemiyorum.
Çünkü sen benim hastalığım değilsin.
Ben de senin çözmen gereken
bir problem değilim.
İki insanın birbirine sunabileceği
en güzel şey belki budur:
Birbirini iyileştirmeye çalışmadan
birbirinin iyileşmesine
alan açmak.
Sen kendi yolunda.
Ben kendi yolumda.
Fakat yollarımız
bir yerde kesişiyor.
Orada sana
“Benim ol” demiyorum.
“Benimle olabiliyorsan,
kendin olarak ol” diyorum.

───

Çünkü sevginin
en yüksek biçimi
bağımlılık değildir.
Birliktelik içinde
özgürlüğü koruyabilmektir.
Seni seviyorum.
Ama seni
kendi eksikliğimi kapatmak için sevmiyorum.
Seni
hayatımın boşluklarını dolduracak
bir parça olarak görmüyorum.
Sen bir parça değilsin.
Sen başlı başına
bir bütünsün.
Ben de öyle.
Belki aşkın en sağlıklı hâli
iki yarımın birleşmesi değil,
iki bütünün
birbirine yer açmasıdır.

───

Bir gün
aynı çınarın altında
yeniden buluşursak,
sana aşkın ne olduğunu
anlatmayacağım.
Çünkü bazı gerçekler
anlatıldığında küçülür.
Sadece yanında oturacağım.
Yağmur yağarsa
yağmuru dinleyeceğiz.
Denize bakarsak
denizi izleyeceğiz.
Ve hiçbir şeyi
hemen anlamlandırmaya çalışmayacağız.
Çünkü belki sevginin
en büyük bilgeliği şudur:
Her güzel şeyin
bir açıklamaya ihtiyacı yoktur.
Sen varsın.
Ben varım.
Kalplerimiz kendi ritminde.
Ve iki insanın
birbirine gerçekten dokunduğu yerde
bazen bilimin, felsefenin,
hatta kelimelerin bile
susması gerekir.
Çünkü o anda
aşk düşünülmez.
Aşk, yaşanır.
Aşk
BANA YAKLAŞAN SESSİZLİK
Bana baktığında
sanki bütün savunmalarım
birer birer anlamını yitiriyor.
Ne söyleyeceğimi biliyorum sanıyorum,
sonra gözlerin geliyor
ve bildiğim bütün cümleler
yerini sessizliğe bırakıyor.
Sana yaklaşmak
bir mesafeyi kapatmak değil.
Kendimden sakladığım
bir yere doğru yürümek.

───

Sende beni korkutan
gücün değil.
Beni asıl ürküten,
yanında kendim olabilmem.
Çünkü insan
kendisini saklayabildiği sürece
güçlü olduğunu sanıyor.
Sen geldin.
Ve ben ilk kez
zayıflığımı gizlemek yerine
ona bakabildim.
Aşk, insanın karşısındakine
güçlü görünme ihtiyacından
vazgeçtiği yerde derinleşiyor.

───

Eylül gecesi.
Yağmur camlara
sabırsız parmaklarla dokunuyor.
Çınarın yaprakları
sokağa savruluyor.
Deniz karanlıkta
uzun bir düşünce gibi uzanıyor.
Ben seni düşünüyorum.
Sana söylemek istediğim
çok şey var.
Ama en gerçek cümle
hiçbiri değil.
Sadece:
“Kal.”
Fakat hemen ardından
başka bir ses yükseliyor içimde:
“Kalmasını istemek başka,
kalmak zorunda bırakmak başka.”
İşte aşkın en zor sınırı
orada başlıyor.

───

Seni kendime çekmek istiyorum.
Sonra duruyorum.
Çünkü seni sevmenin
seni kendime çekmekten
daha büyük bir biçimi olduğunu biliyorum:
Yanımda kalmayı
kendin seçebilmen.
Ben seni
iradeni kaybettiğin yerde değil,
özgür olduğun hâlde
bana yöneldiğin yerde
sevmek istiyorum.
Bu yüzden
sana zincir değil,
alan bırakıyorum.
Gelmek istersen
kapım açık.
Gitmek istersen
yolun açık.
Ama bil:
Kalbin bana dönerse
onu korkuyla değil,
sevgiyle karşılayacağım.

───

Sende en çok
kendime benzeyen yanımı seviyorum.
Ve bana hiç benzemeyen
yanlarını da.
Çünkü aşk
kendimize benzeyeni bulmak kadar kolay olsaydı
belki de bu kadar dönüştürücü olmazdı.
Sen bana
başka türlü düşünmeyi öğrettin.
Başka türlü susmayı.
Başka türlü beklemeyi.
Hatta başka türlü özlemeyi.
Özlem artık
bir boşluk değil bende.
Bir yön.
Kalbimin
sana doğru bildiği
sessiz istikamet.

───

Bazen seni kaybetmekten korkuyorum.
Bunu inkâr etmeyeceğim.
Ama korkumu
senin omuzlarına bırakmayacağım.
Çünkü seni sevmek
kendi korkularımı
senin sorumluluğun yapmak değildir.
Ben kendi içimde
sana ait olmayan
bütün fırtınaları taşıyabilirim.
Sen yalnızca
kendin olarak gel.
Gerisini
iki yetişkin kalbin
dürüstlüğüne bırakırız.

───

Ve eğer bir gün
bana “Beni neden seviyorsun?” diye sorarsan,
sana güzelliğinden bahsetmeyeceğim.
Gülüşünden de.
Sesinden hiç.
Çünkü bunlar
sevginin görünen tarafı.
Ben sana şunu söyleyeceğim:
“Senin yanında
kendimi kandıramıyorum.”
İşte bu.
Beni sana bağlayan
en güçlü şey bu.
Sen bana
kendimle karşılaşma cesareti veriyorsun.
Ve insan
kendisinden kaçamadığı bir yerde
başkasını gerçekten sevebiliyor.

───

Eylül geçecek.
Yağmur dinecek.
Çınar yine baharı bekleyecek.
Deniz yine kıyıya vuracak.
Biz değişeceğiz.
Belki birbirimize daha çok yaklaşacağız.
Belki hayat
bizi başka yönlere götürecek.
Ama bugün için
tek bir şey biliyorum:
Seni istemekle
seni sevmek arasında
koca bir fark var.
Ben o farkı öğrendim.
Seni istemiyorum
çünkü eksik olduğum için.
Seni seviyorum
çünkü senin yanında
eksikliğimi saklamak zorunda değilim.
Ve eğer bir gün
bana doğru bir adım atarsan,
bil ki seni
tutmak için değil,
yanımda özgürce durabileceğin
bir yer açmak için
ellerimi uzatacağım.
Aşk

Eylül gecesi.
Yağmur camlara
sabırsız parmaklarla dokunuyor.
Çınarın yaprakları
sokağa savruluyor.
Deniz karanlıkta
uzun bir düşünce gibi uzanıyor.
Ben seni düşünüyorum.
Sana söylemek istediğim
çok şey var.
Ama en gerçek cümle
hiçbiri değil.
Sadece:
“Kal.”
Fakat hemen ardından
başka bir ses yükseliyor içimde:
“Kalmasını istemek başka,
kalmak zorunda bırakmak başka.”
İşte aşkın en zor sınırı
orada başlıyor.
Aşk

Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 16.09.2026 12:57:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!