Geçmişin İçinden Sana
Eylül geldiğinde
şehir biraz daha derine çekilir,
deniz susarak anlatır
insanın kendinden bile sakladığı şeyleri.
Ben seni
yalnız bugün sevmedim.
Seni,
henüz adını bilmediğim günlerde de
bir ihtimal gibi taşıdım içimde;
sanki kalbim
senden önce de
sana ayrılmış bir odayı
sessizce bekletiyordu.
Aaaaaaaaaaaaaaşk
Bir insanın
başka bir insanın içinde
yaşamaya devam etmesiymiş aşk.
Bazen bir cümlede,
bazen bir sokakta,
bazen denizin akşamüstü aldığı renkte...
Ve bazen bir sessizlikte.
Oooooooooooyyy
Bir insanın
başka bir insanın içinde
yaşamaya devam etmesiymiş aşk.
Bazen bir cümlede,
bazen bir sokakta,
bazen denizin akşamüstü aldığı renkte...
Ve bazen bir sessizlikte.
Aşkın Şehri Ordu’da
yağmur başladığında
çınarın altında durdum.
Bir yaprak düştü önüme.
Onu kaldırmadım.
Çünkü bazı şeyler
yerden alınmaz;
insanın içine düşer
ve orada yaşamaya devam eder.
Sen de öyle kaldın bende.
Ne tamamen geçmiş,
ne bütünüyle bugün.
Aaaaaaaaaaaaaaşk
Bir insanın
başka bir insanın içinde
yaşamaya devam etmesiymiş aşk.
Bazen bir cümlede,
bazen bir sokakta,
bazen denizin akşamüstü aldığı renkte...
Ve bazen bir sessizlikte.
Oooooooooooyyy
Bir insanın
başka bir insanın içinde
yaşamaya devam etmesiymiş aşk.
Bazen bir cümlede,
bazen bir sokakta,
bazen denizin akşamüstü aldığı renkte...
Ve bazen bir sessizlikte.
Aşk
Sen beni değiştirdin.
Ben artık
sana kavuşmayı yalnızca
yan yana gelmek sanmıyorum.
Kavuşmak,
geçmişin üzerimize kapattığı kapıları
içeriden açabilmekmiş.
Bir gün
aynı çınarın altında
yeniden karşılaşsak,
belki hiçbir şey söylemeyiz.
Deniz konuşur.
Eylül yağar.
Şehir,
bunca zaman boyunca
bizden sakladığı bütün kelimeleri
sokaklarına bırakır.
Aşk
Sen bana bakarsın.
Ben sana.
Ve o anda anlarım:
Bazı insanlar
hayatımızdan gitmez.
Sadece
görünmez bir yerden
bizi sevmeye devam eder.
Belki aşk budur:
Birini geçmişten çıkarmak değil,
geçmişin içindeki yerini
incitmeden bugüne taşımak.
Aşk
Sonra elini tutmak.
Ve ilk kez
dünün bizi ayırmadığını,
aksine
aynı yarım kalmış cümlenin
iki ayrı ucundan
bizi birbirimize getirdiğini
anlamak.
Aşk
Eylül bitebilir.
Yağmur diner.
Çınarın yaprakları dökülür.
Deniz yine kıyıya
aynı sabırla vurur.
Ama sen yanımdaysan
zaman artık geçmiş değildir.
Aşk
Gece oldu.
Saat kaç?
Bilmiyorum.
Zamanın artık
saatlerle ilgisi yok.
Seni düşündüğüm an
geçmişe dönüyorum.
Seni özlediğim an
geleceğe gidiyorum.
Sana kavuştuğumu hayal ettiğim an
ikisi de ortadan kalkıyor.
Geriye yalnızca
sen kalıyorsun.
Ve ben.
Belki aşk dediğimiz şey
tam da budur:
Bir günün içine
bir ömrü sığdırmak,
bir insanın yokluğunda
onunla binlerce kez karşılaşmak
ve gecenin sonunda
bütün yolların,
bütün düşüncelerin,
bütün zamanların
aynı yere çıktığını anlamak:
Sana.
Aşk
Seni Sevmek mi, Beklemek mi?
Eylül akşamıydı.
Çınarın altında
tek bir yaprak bile
düşmek konusunda kararlı değildi.
Ben de öyleydim.
Seni sevmek mi,
senden vazgeçmek mi?
İnsan bazen
iki ihtimalin arasında değil,
kendi kalbinin içinde kayboluyor.
Ordu'nun denizi
karanlığa doğru çekiliyordu.
Sanki bütün ufuk
bir sırrı saklıyor,
söylemek için
doğru zamanı bekliyordu.
Ben ise seni düşünüyordum.
Ne garip...
İnsan birini sevdiğinde
onu yalnızca özlemiyor;
onunla birlikte
kendi içindeki bütün soruları da seviyor.
“Ya gelmezse?”
“Ya gelirse?”
“Ya bunca bekleyiş
yalnızca benim kurduğum bir hikâyeyse?”
Sonra başka bir ses:
“Peki ya aşk,
kesinlik aramak değilse?”
Yağmur başladı.
Eylül, şehrin üzerine
ince ince sorular bıraktı.
Her damla
bir ihtimaldi.
Her damla
seni bana biraz daha yaklaştırıyor,
biraz daha uzaklaştırıyordu.
Çınarın altında
ellerimi cebime koydum.
Sana söylemek istediğim
onca söz vardı.
Fakat insanın en büyük trajedisi
bazen söyleyecek sözünün olmaması değil,
söyleyebileceği her sözün
yetersiz kalmasıdır.
Seni seviyorum.
Basit.
Ama hiçbir zaman basit değil.
Çünkü bu cümle
içinde bir şehrin bütün sokaklarını,
bir denizin bütün derinliğini,
bir Eylül yağmurunun bütün hüznünü
taşıyabiliyor.
Peki aşk nedir?
Bir seçim mi?
Bir yazgı mı?
Yoksa insanın
kendi korkularına rağmen
bir başkasına doğru yürümesi mi?
Bilmiyorum.
Belki aşkın cevabı yoktur.
Belki aşk,
sorunun kendisidir.
Ve biz
ömrümüz boyunca
aynı soruyu farklı günlerde
yeniden sorarız.
Sen.
Ben.
Aramızdaki mesafe.
Ve zaman.
Zaman...
İnsanın en eski rakibi.
Birlikte olduğumuz anları
geçmişe çeviriyor,
kavuşamadığımız günleri
özleme dönüştürüyor,
yarını ise
henüz yaşanmamış bir ihtimal olarak
önümüze bırakıyor.
Ama bu gece
bir karar verdim.
Seni beklemeyeceğim.
Seni unutmaya da çalışmayacağım.
Çünkü beklemek
bazen insanı geleceğe bağlar,
unutmak ise
geçmişe.
Ben ikisini de istemiyorum.
Ben seni
şimdi sevmek istiyorum.
Çınarın altında,
Eylül yağmurunun içinde,
Ordu'nun denize bakan
o uzun akşamında...
Eğer gelirsen,
sana hiçbir soru sormayacağım.
Neden geç kaldın,
neredeydin,
beni düşündün mü...
Hiçbiri.
Sadece elini tutacağım.
Çünkü bazı cevaplar
kelimelerle verilmez.
Bazı cevaplar
bir insanın diğerinin gözlerine bakmasıyla
kendiliğinden ortaya çıkar.
Ve belki o zaman
anlarız:
Kader,
bizi birbirimize zorlayan
görünmez bir el değilmiş.
Kader,
bütün kuşkularımıza rağmen
birbirimizi seçtiğimiz
o küçük cesaret anıymış.
Eylül geçer.
Yağmur diner.
Deniz sakinleşir.
Çınar yapraklarını döker.
Ama eğer sen gelirsen,
bu kez zaman
bizi ayırmak için değil,
aynı anda
aynı yerde
bizi bulmak için
ilerlesin.
Aşk
Ne garip...
İnsan birini sevdiğinde
onu yalnızca özlemiyor;
onunla birlikte
kendi içindeki bütün soruları da seviyor.
“Ya gelmezse?”
“Ya gelirse?”
“Ya bunca bekleyiş
yalnızca benim kurduğum bir hikâyeyse?”
Sonra başka bir ses:
“Peki ya aşk,
kesinlik aramak değilse?”
Yağmur başladı.
Eylül, şehrin üzerine
ince ince sorular bıraktı.
Aşk
İnsanın en büyük trajedisi
bazen söyleyecek sözünün olmaması değil,
söyleyebileceği her sözün
yetersiz kalmasıdır.
Aşk
Eylül gecesi.
Ordu kıyısında
deniz ağır ağır kararıyor.
Çınarın dalları
rüzgârla konuşuyor.
Ben susuyorum.
Çünkü insan
en çok sevdiği kişiye karşı
kendi içinde konuşur.
“Git”
diyor korku.
“Kal”
diyor özlem.
“Unut”
diyor akıl.
“Hatırla”
diyor kalp.
Peki hangisi benim?
Aşk
Bir sabah
şehirdeki bütün saatler
aynı zamanı göstermeyi bıraktı.
Kimileri
bunun normal olduğunu söyledi.
Kimileri
aşkın da böyle olduğunu:
“Sevmenin bir kuralı vardır,” dediler,
“Biri daha çok sever,
biri daha az.”
Ben inanmadım.
Çünkü seni sevdiğim gün
Ordu'nun denizi
bana başka bir şey öğretti:
Deniz,
kıyıya gelen dalgalardan
hangisinin daha değerli olduğunu
sormaz.
Hepsini kabul eder.
Aşk
Çınarın Altında Eşit Bir Aşk
Bir sabah
şehirdeki bütün saatler
aynı zamanı göstermeyi bıraktı.
Kimileri
bunun normal olduğunu söyledi.
Kimileri
aşkın da böyle olduğunu:
“Sevmenin bir kuralı vardır,” dediler,
“Biri daha çok sever,
biri daha az.”
Ben inanmadım.
Çünkü seni sevdiğim gün
Ordu'nun denizi
bana başka bir şey öğretti:
Deniz,
kıyıya gelen dalgalardan
hangisinin daha değerli olduğunu
sormaz.
Hepsini kabul eder.
Eylül yağmuru
çınarın üzerine düştüğünde
hiçbir damlaya
“Sen diğerlerinden daha önemlisin,” demez.
Ben de sana
böyle bakmak istedim.
Seni yönetmeden.
Seni değiştirmeden.
Sana
“Beni seviyorsan
şunu yapmalısın,”
demeden.
Çünkü aşkın ilk yasası
yasa koymamaktır.
Bir gün
sokağın başına bir tabela astılar:
“AŞK İÇİN ŞU KADAR SEVMEK YETERLİDİR.”
Herkes inandı.
Sonra tabeladaki sayı değişti.
Kimse fark etmedi.
Ertesi gün
biraz daha değişti.
Sonra bir gün
aşkın ne olduğu unutuldu.
Geriye yalnızca
aşk hakkında söylenenler kaldı.
İşte o gün
senin elini tuttum.
Ve sana dedim:
“Bize başkalarının
aşk tarifini vermesinler.”
Çünkü aşk,
kalabalığın karar verdiği
bir düzen değildir.
İki insanın
özgürce kurduğu
sessiz bir anlaşmadır.
Ben seni
sahip olmak için sevmedim.
Seni
kendime benzetmek için de.
Sen sen olarak kal.
Ben ben olarak.
Ve aramızdaki şey
bizi birbirimize dönüştürmek yerine
birbirimizi daha iyi görmemizi sağlasın.
Eylül akşamıydı.
Çınarın altında
yağmur ince ince yağıyordu.
Uzakta deniz
karanlığın içinde
kendi sesini arıyordu.
Birileri yine konuşuyordu:
“Gerçek aşk budur.”
“Hayır, gerçek aşk şudur.”
“Şunu yaparsan seversin.”
“Bunu yapmazsan sevemezsin.”
Gülümsedim.
Çünkü aşkın
en büyük düşmanının
bazen sevgisizlik değil,
başkalarının sevgimize
koyduğu kurallar olduğunu
anlamıştım.
Sonra sana baktım.
Ve dedim ki:
“Bizim aramızda
kimse üstün olmayacak.
Kimse ötekinin sahibi olmayacak.
Kimse ötekinden
daha özgür olmayacak.
Eğer aşk varsa,
ikimiz de
aynı gökyüzünün altında
aynı hakka sahip olacağız:
Gitmeye de,
kalıp sevmeye de.”
Sen sustun.
Ben sustum.
Deniz konuştu.
Çınar konuştu.
Yağmur konuştu.
Ve o gece
şehrin bütün tabelaları
birer birer anlamsızlaştı.
Çünkü iki insan
kendi aşkının anlamını
kendisi bulduğunda,
başkasının yazdığı
hiçbir kural
kalbin üzerinde
hüküm süremez.
O günden sonra
çınarın altında
tek bir cümle kaldı:
“Aşk eşitliktir;
çünkü seven,
sevdiğinin özgürlüğünü
kendi özgürlüğü kadar
korur.”
Aşk
İki insan
kendi aşkının anlamını
kendisi bulduğunda,
başkasının yazdığı
hiçbir kural
kalbin üzerinde
hüküm süremez.
O günden sonra
çınarın altında
tek bir cümle kaldı:
“Aşk eşitliktir;
çünkü seven,
sevdiğinin özgürlüğünü
kendi özgürlüğü kadar
korur.”
Aşk
Çınarın Altında Eşit Bir Aşk
Bir sabah
şehirdeki bütün saatler
aynı zamanı göstermeyi bıraktı.
Kimileri
bunun normal olduğunu söyledi.
Kimileri
aşkın da böyle olduğunu:
“Sevmenin bir kuralı vardır,” dediler,
“Biri daha çok sever,
biri daha az.”
Ben inanmadım.
Çünkü seni sevdiğim gün
Ordu'nun denizi
bana başka bir şey öğretti:
Deniz,
kıyıya gelen dalgalardan
hangisinin daha değerli olduğunu
sormaz.
Hepsini kabul eder.
Eylül yağmuru
çınarın üzerine düştüğünde
hiçbir damlaya
“Sen diğerlerinden daha önemlisin,” demez.
Ben de sana
böyle bakmak istedim.
Seni yönetmeden.
Seni değiştirmeden.
Sana
“Beni seviyorsan
şunu yapmalısın,”
demeden.
Çünkü aşkın ilk yasası
yasa koymamaktır.
Bir gün
sokağın başına bir tabela astılar:
“AŞK İÇİN ŞU KADAR SEVMEK YETERLİDİR.”
Herkes inandı.
Sonra tabeladaki sayı değişti.
Kimse fark etmedi.
Ertesi gün
biraz daha değişti.
Sonra bir gün
aşkın ne olduğu unutuldu.
Geriye yalnızca
aşk hakkında söylenenler kaldı.
İşte o gün
senin elini tuttum.
Ve sana dedim:
“Bize başkalarının
aşk tarifini vermesinler.”
Çünkü aşk,
kalabalığın karar verdiği
bir düzen değildir.
İki insanın
özgürce kurduğu
sessiz bir anlaşmadır.
Ben seni
sahip olmak için sevmedim.
Seni
kendime benzetmek için de.
Sen sen olarak kal.
Ben ben olarak.
Ve aramızdaki şey
bizi birbirimize dönüştürmek yerine
birbirimizi daha iyi görmemizi sağlasın.
Eylül akşamıydı.
Çınarın altında
yağmur ince ince yağıyordu.
Uzakta deniz
karanlığın içinde
kendi sesini arıyordu.
Birileri yine konuşuyordu:
“Gerçek aşk budur.”
“Hayır, gerçek aşk şudur.”
“Şunu yaparsan seversin.”
“Bunu yapmazsan sevemezsin.”
Gülümsedim.
Çünkü aşkın
en büyük düşmanının
bazen sevgisizlik değil,
başkalarının sevgimize
koyduğu kurallar olduğunu
anlamıştım.
Sonra sana baktım.
Ve dedim ki:
“Bizim aramızda
kimse üstün olmayacak.
Kimse ötekinin sahibi olmayacak.
Kimse ötekinden
daha özgür olmayacak.
Eğer aşk varsa,
ikimiz de
aynı gökyüzünün altında
aynı hakka sahip olacağız:
Gitmeye de,
kalıp sevmeye de.”
Sen sustun.
Ben sustum.
Deniz konuştu.
Çınar konuştu.
Yağmur konuştu.
Ve o gece
şehrin bütün tabelaları
birer birer anlamsızlaştı.
Çünkü iki insan
kendi aşkının anlamını
kendisi bulduğunda,
başkasının yazdığı
hiçbir kural
kalbin üzerinde
hüküm süremez.
O günden sonra
çınarın altında
tek bir cümle kaldı:
“Aşk eşitliktir;
çünkü seven,
sevdiğinin özgürlüğünü
kendi özgürlüğü kadar
korur.”
Aşk
Sen sustun.
Ben sustum.
Deniz konuştu.
Çınar konuştu.
Yağmur konuştu.
Ve o gece
şehrin bütün tabelaları
birer birer anlamsızlaştı.
Çünkü iki insan
kendi aşkının anlamını
kendisi bulduğunda,
başkasının yazdığı
hiçbir kural
kalbin üzerinde
hüküm süremez.
Aşk
İnsanın gerçek sınavı
başkasının sevgisini kazanmak değil,
kendi içindeki sevgiyi
kirletmeden taşıyabilmektir.
Aşk
Bazı insanlar
hayatımıza mutluluk vermek için değil,
kalbimizin gerçekten
neye inandığını
bize göstermek için gelir.
Sen,
benim kalbimin
en zor sorusu oldun.
Ve belki de
en dürüst cevabı.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Çınarın dalları
rüzgârla tartışıyor,
deniz ise bütün bu tartışmayı
hiç ciddiye almıyordu.
Ben seni düşünüyordum.
Bana göre
dünyanın en makul şeyi buydu.
Aşk
EYLÜL
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Çınarın dalları
rüzgârla tartışıyor,
deniz ise bütün bu tartışmayı
hiç ciddiye almıyordu.
Ben seni düşünüyordum.
Bana göre
dünyanın en makul şeyi buydu.
Aaaaaaaaaaşk
Bazı insanlar
hayatımıza mutluluk vermek için değil,
kalbimizin gerçekten
neye inandığını
bize göstermek için gelir.
Sen,
benim kalbimin
en zor sorusu oldun.
Ve belki de
en dürüst cevabı.
Oooooooooooyyy
Bazı insanlar
hayatımıza mutluluk vermek için değil,
kalbimizin gerçekten
neye inandığını
bize göstermek için gelir.
Sen,
benim kalbimin
en zor sorusu oldun.
Ve belki de
en dürüst cevabı.
Sen sustun.
Ben sustum.
Deniz konuştu.
Çınar konuştu.
Yağmur konuştu.
Ve o gece
şehrin bütün tabelaları
birer birer anlamsızlaştı.
Çünkü iki insan
kendi aşkının anlamını
kendisi bulduğunda,
başkasının yazdığı
hiçbir kural
kalbin üzerinde
hüküm süremez.
Aaaaaaaaaaşk
Bazı insanlar
hayatımıza mutluluk vermek için değil,
kalbimizin gerçekten
neye inandığını
bize göstermek için gelir.
Sen,
benim kalbimin
en zor sorusu oldun.
Ve belki de
en dürüst cevabı.
Oooooooooooyyy
Bazı insanlar
hayatımıza mutluluk vermek için değil,
kalbimizin gerçekten
neye inandığını
bize göstermek için gelir.
Sen,
benim kalbimin
en zor sorusu oldun.
Ve belki de
en dürüst cevabı.
Aşk
Aşkın en eski masalı
şudur:
Bir kalp diğerini yakalamaz.
İki kalp,
aynı yolda yürümeyi seçer.
Aşk
Aramızda şehirler,
günler,
söylenmemiş sözler vardı.
Ama asıl uzaklık
kilometre değildi.
Senin söylemediğin
bir cümle ile
benim söylemeye cesaret edemediğim
başka bir cümleydi.
Aşk
Aramızdaki Geniş, Geniş Deniz
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur
denize doğru eğiliyordu.
Çınarın altında
sana ait olmayan
bir sessizlik vardı.
Ben o sessizliğin içinde
kendimi arıyordum.
Belki seni değil.
Belki
seni severken kaybettiğim
kendimi.
Çünkü insan
bazen birini severken
kendi adını unutuyor.
Başkasının cümlesinde
yaşamaya başlıyor.
Başkasının susuşunu
kendi susuşu sanıyor.
Sonra bir gün
denizin karşısında duruyor
ve anlıyor:
Aşk,
bir başka insanın içine
taşınmak değildir.
Aşk,
yan yana dururken
kendi kıyını da
koruyabilmektir.
Sen uzaktaydın.
Aramızda şehirler,
günler,
söylenmemiş sözler vardı.
Ama asıl uzaklık
kilometre değildi.
Senin söylemediğin
bir cümle ile
benim söylemeye cesaret edemediğim
başka bir cümleydi.
İkimizin arasında
böylece büyüdü deniz.
Geniş.
Geniş.
Geniş.
Bazen gece
seni düşünüyorum.
Bir geminin
uzakta yanan ışığı gibi.
Yaklaşmıyorsun.
Gitmiyorsun.
Sadece orada
olduğunu hatırlatıyorsun.
Ve ben
kendime soruyorum:
“Bir insan
uzakta olduğu hâlde
nasıl bu kadar yakın olabilir?”
Cevap yok.
Belki bazı sevgiler
cevaplardan yapılmaz.
Hatırlamaktan yapılır.
Beklemekten.
Bir şarkının ortasında
ansızın susmaktan.
Yağmur yağarken
pencereye bakıp
kimseye söylemeden
bir ismi içinden geçirmekten.
Eylül akşamında
çınarın altında
tek başına oturmaktan.
Sonra denize bakmaktan.
Deniz yine aynı.
Ama sen yoksun.
İşte o zaman
anlıyorum:
Özlemek,
bir insanın yokluğunu
taşımak değil;
onun varlığının
içinde bıraktığı
boşluğu
incitmeden korumaktır.
Seni unutmak istemiyorum.
Ama seni
kendime hapsetmek de istemiyorum.
Çünkü sevgi
korkudan doğarsa
kafese dönüşür.
Özgürlükten doğarsa
yola dönüşür.
Ben sana
bir yol bırakmak istiyorum.
İstersen gel.
İstersen git.
Ama bilirsen ki
burada bir kalp var,
sana sahip olmak istemeyen,
seni değiştirmeyen,
seni kendi hikâyesinin
kahramanı yapmaya çalışmayan,
yalnızca
sen olduğun için
seni seven.
Belki bir gün
o geniş denizi geçersin.
Belki geçmezsin.
Ben yine de
çınarın altında
denize bakacağım.
Çünkü artık biliyorum:
Bizi ayıran deniz
yalnızca uzaklık değil.
O deniz,
iki insanın
kendi kıyılarını bulması için
geçmesi gereken
sessiz bir sınav.
Ve eğer bir gün
aynı kıyıda buluşursak,
sana:
“Neden bu kadar geç kaldın?”
demeyeceğim.
Sadece:
“Hoş geldin,”
diyeceğim.
Çünkü bazı aşklar
kavuştuğunda başlamaz.
İki insan,
birbirini kaybetmeden
kendisi olarak kalmayı
öğrendiğinde başlar.
Ve o gün
Ordu'nun denizi
bize artık geniş görünmez.
Çünkü sen
benim kıyım olmazsın.
Ben de senin.
İkimiz,
aynı denize bakan
iki özgür kıyı oluruz.
Aşk
Eylül sabahıydı.
Ordu'da yağmur
sokağın taşlarını yıkıyordu.
Çınarın altında
küçük bir kuş
ıslanmamak için
dalların arasına saklanmıştı.
Seni düşündüm.
Çünkü bazı insanlar
kuşlar gibidir:
Onlara dokunmadan
sevmeyi öğrenmek gerekir.
Aşk
Sevgi,
bir insanın hayatına
kendi doğrularını zorla
yerleştirmek değildir.
Onun dünyasına
bir süreliğine
misafir olabilmektir.
Senin dünyana girdiğimde
önce konuşmadım.
Dinledim.
Neden sustuğunu,
neden bazı günler
uzaklara baktığını,
neden geçmişten gelen
küçük bir cümlenin
günün tamamını değiştirdiğini...
Anlamaya çalıştım.
Çünkü insan
sevdiği kişiyi
yargılamadan önce
onun hikâyesini dinlemeli.
Aşk
Aramızda
küçük bir şey oldu:
Önyargı sustu.
Sonra aşk konuştu.
Aşk öyle büyük sözlerle gelmedi.
Bir fincan kahvede,
uzun bir sohbette,
aynı şeye gülmekte,
birbirimizin sözünü
yarıda kesmeden dinlemekte
saklandı.
Ve ben şunu öğrendim:
Sevmek,
“Sen benim istediğim gibisin,”
demek değildir.
“Sen olduğun kişisin
ve ben seni tanımaya
hâlâ devam ediyorum,”
diyebilmektir.
Belki bu yüzden
sana duyduğum şey
ilk bakışta başlamadı.
İlk bakışta
yalnızca bir ihtimaldin.
Aşk,
seni tanıdıkça
o ihtimali gerçeğe çevirdi.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
ufka doğru uzanıyor,
çınarın dalları
rüzgârın önünde
yavaşça eğiliyordu.
İnsan o manzaraya bakınca
dünyanın ne kadar büyük olduğunu sanıyor.
Sonra sevdiği birini düşünüyor
ve dünyanın aslında
iki insanın arasındaki mesafe kadar
küçük olabileceğini anlıyor.
Aşk
Savaşlardan Sonra Sana Kalan
Dünya büyük bir gürültüyle
kendi tarihini yazarken,
ben seni
sessizce seviyordum.
Uzaklarda insanlar
zaferlerden söz ediyor,
şehirler değişiyor,
takvimler
yeni yılların adını taşıyordu.
Oysa benim için
zamanın bütün büyük olayları
tek bir sorunun çevresinde dönüyordu:
Sana yeniden kavuşacak mıyım?
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
ufka doğru uzanıyor,
çınarın dalları
rüzgârın önünde
yavaşça eğiliyordu.
İnsan o manzaraya bakınca
dünyanın ne kadar büyük olduğunu sanıyor.
Sonra sevdiği birini düşünüyor
ve dünyanın aslında
iki insanın arasındaki mesafe kadar
küçük olabileceğini anlıyor.
Savaşlar gelir geçer.
Kralların adları unutulur.
Bayraklar değişir.
Şehirlerin sokakları
başka insanların ayak izlerini taşır.
Ama bir insanın
bir başka insana söylediği
“kal” kelimesi,
bütün tarihlerden
daha uzun yaşayabilir.
Çünkü tarih
büyük olayları kaydeder;
aşk ise
kimsenin görmediği küçük anları.
Bir bakışı.
Bir bekleyişi.
Bir mektubu.
Bir kapının açılmasını.
Bir elin
diğerinin eline
sessizce yaklaşmasını.
Ben seni böyle sevdim.
Büyük sözlerin
gürültüsünden uzakta.
Bir savaşın ortasında
bir insanın evini düşünmesi gibi.
Bir askerin
gece gökyüzüne bakıp
uzakta birinin
onu beklediğini hatırlaması gibi.
Çünkü insan
dünyayı değiştiremez belki.
Ama sevdiği insanın
dünyasında bir yer açabilir.
Ve bazen
bütün zaferlerden daha büyük
olan budur.
Bir gün düşündüm:
Belki kader
bizi birbirimize
tesadüfen getirmedi.
Belki hayatın
bütün karmaşık yolları,
bütün yanlış dönüşleri,
bütün gecikmeleri,
bütün ayrılıkları
aynı noktaya doğru
sessizce ilerliyordu.
Fakat sonra
kader düşüncesinden vazgeçtim.
Çünkü seni sevmeyi
kaderime bağlamak istemedim.
Seni sevmek
benim seçimimdi.
Seni beklemek
benim seçimimdi.
Seni yeniden gördüğümde
geçmişin bütün hesabını
önüne koymamak da
benim seçimim olacaktı.
Eylül yağmuruna baktım.
Çınarın yaprakları
birer birer düşüyordu.
Her yaprak
geçen zamandan
küçük bir parçaydı.
Ama çınar
yerinde duruyordu.
İşte aşkı orada anladım:
Değişmek,
yerinden hiç kıpırdamamak değildir.
İnsan değişir.
Sevgi değişir.
Dünya değişir.
Ama bazı şeyler
değişimin içinden geçerek
daha gerçek hâle gelir.
Sen de öyleydin.
Seni ilk sevdiğim kişiyle
bugün sevdiğim kişi
aynı değildi.
Ben de aynı değildim.
Ama aramızda
bizi birbirimize bağlayan
ince bir çizgi vardı.
Adı:
anlamak.
Bir insanı anlamak,
onunla her konuda aynı fikirde olmak değildir.
Onun korkularını,
suskunluklarını,
yanlışlarını,
umutlarını
insanca görebilmektir.
Belki barış da budur.
Sadece savaşın bitmesi değil;
iki insanın
birbirine karşı
silahlarını indirmesi.
Ben senin yanında
kendimi savunmak istemiyorum.
Sen de benim yanımda
kendini kanıtlamak zorunda kalma.
Gel,
bütün geçmişimizi
masanın üzerine bırakalım.
Kazanan olmasın.
Kaybeden olmasın.
Sadece ikimiz olalım.
Ve denizin karşısında
yeniden başlayalım.
Çünkü hayat
bize uzun zamanlar vermiyor.
Bir gün
bu Eylül de bitecek.
Yağmur dinecek.
Çınarın yaprakları dökülecek.
Deniz yine aynı kıyıya
aynı sabırla vuracak.
Biz ise
bu dünyanın içinden
sessizce geçeceğiz.
Geriye ne kalacak?
Belki birkaç fotoğraf.
Belki birkaç cümle.
Belki bir şehrin
sokaklarında unutulmuş
iki ayak izi.
Ama ben şunu isterim:
Bütün savaşlardan,
bütün gururlardan,
bütün yanlış anlamalardan,
bütün uzaklıklardan sonra
bir tek şey kalsın:
Seninle yan yana
geçirdiğim zaman.
Çünkü sonunda insan
ne kadar kazandığını değil,
kimi gerçekten sevdiğini
ve sevdiğinin yanında
kim olduğunu
hatırlıyor.
Ve ben,
bunca büyük dünyanın
içinden geçerken
en büyük gerçeği
çok küçük bir yerde buldum:
Aşk, dünyayı değiştirmeyebilir;
ama insanın dünyaya bakışını
değiştirir.
Belki bütün barışlar
buradan başlar.
İki insanın
birbirine bakıp
artık savaşmak istemediği
o sessiz anda.
Ve ben sana bakıyorum.
Eylül yağmurunun altında.
Ordu'nun denizi karşımızda.
Çınar başımızın üzerinde.
Dünya hâlâ karmaşık.
Hayat hâlâ eksik.
Gelecek hâlâ bilinmez.
Ama sen buradaysan,
ben artık hiçbir şeyin
tamamlanmasını beklemiyorum.
Çünkü bazen
bir ömrün bütün anlamı,
iki insanın aynı anda
aynı yerde
birbirini seçmesidir.
Aşk
Savaşlar gelir geçer.
Kralların adları unutulur.
Bayraklar değişir.
Şehirlerin sokakları
başka insanların ayak izlerini taşır.
Ama bir insanın
bir başka insana söylediği
“kal” kelimesi,
bütün tarihlerden
daha uzun yaşayabilir.
Çünkü tarih
büyük olayları kaydeder;
aşk ise
kimsenin görmediği küçük anları.
Bir bakışı.
Bir bekleyişi.
Bir mektubu.
Bir kapının açılmasını.
Bir elin
diğerinin eline
sessizce yaklaşmasını.
Ben seni böyle sevdim.
Büyük sözlerin
gürültüsünden uzakta.
Bir savaşın ortasında
bir insanın evini düşünmesi gibi.
Bir askerin
gece gökyüzüne bakıp
uzakta birinin
onu beklediğini hatırlaması gibi.
Çünkü insan
dünyayı değiştiremez belki.
Ama sevdiği insanın
dünyasında bir yer açabilir.
Ve bazen
bütün zaferlerden daha büyük
olan budur.
Aşk
Şimdilerde ben sana bakıyorum.
Eylül yağmurunun altında.
Ordu'nun denizi karşımızda.
Çınar başımızın üzerinde.
Dünya hâlâ karmaşık.
Hayat hâlâ eksik.
Gelecek hâlâ bilinmez.
Ama sen buradaysan,
ben artık hiçbir şeyin
tamamlanmasını beklemiyorum.
Çünkü bazen
bir ömrün bütün anlamı,
iki insanın aynı anda
aynı yerde
birbirini seçmesidir.
Aşk
Aşk, dünyayı değiştirmeyebilir;
ama insanın dünyaya bakışını
değiştirir.
Belki bütün barışlar
buradan başlar.
İki insanın
birbirine bakıp
artık savaşmak istemediği
o sessiz anda.
Aşk
Kayıt Tarihi : 25.09.2026 11:22:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!